Felsefe

 

 

 

Aşkın Ahlak: Evrim, Etiği Nasıl Yüceltir

Michael Shermer


Kişi, hangi kaynaktan gelirse gelsin gerçeği kabul etmelidir.

-Musa İbni Meymun, Sekiz Bölüm, on ikinci yüzyıl

 

Oxford Üniversitesi'nden evrim biyologu Richard Dawkins, bir bilim adamından duyduğumuz en dürüst ve varoluşsal açıdan en etkileyici yorumlardan birini yaparak, "gözlemlediğimiz evren, temelinde ne bir tasarım, ne bir amaç, ne iyilik, ne kötülük; sadece kör, acımasız bir kayıtsızlık varsa, tam da beklememiz gereken özelliklere sahiptir," demişti.1 Evrim kuramının, özellikle de bu kuramın ahlak ve etik alanı başta olmak üzere insan düşüncesiyle davranışına uygulanmasının tam anlamıyla kabul görmesinin önündeki, benim görüşüme göre en büyük engelin özüne geliyoruz burada: Evrimin etik nihilizm ve ahlaki yozlaşmayla denk tutulması. Acımasız ve duyarsız bir kozmosta işleyen kör doğal kuvvetlerin bir ürününden başka bir şey değilsek, mutlak etik standartlarını ya da nihai ahlaki anlamı nerede bulabiliriz? Bu soruya kendi yanıtımı aşağıda vereceğim, ama Charles Darwin, başyapıtı olan Türlerin Köken’irıde Dawkins'in gözlemine yıllar öncesinden bir yanıt verirken bunu daha özlü bir biçimde dile getirir: "Tüm varlıklara özel yaratımlar değil de, Kambriyen sistemindeki ilk yatağın tortulanmasından çok önce yaşamış birkaç varlığın soyundan gelmiş varlıklar olarak baktığımda, bana yücelmiş görünüyorlar."2 Evrimin neresi yüceltici olabilir ve evrim etiğine dayanarak aşkın bir ahlakı nasıl kurabiliriz? Yanıtı aşağıda.

 

Ahlaki Bir İkilem

Yunan filozof Platon, Euthyphron adlı diyalogunda, günümüzde "Euthyphron İkilemi" diye bilinen şeyi ortaya koymuştur; gözde başkahramanıhırçın siyasi atsineği Sokrates-Euthyphron adlı genç bir adama şu soruyu sorar: "Benim ilk olarak anlamak istediğim nokta şudur; tanrıların sofu ya da kutsal olanı sevmelerinin nedeni onun kutsal olması mıdır, yoksa tanrılar tarafından sevildiği için mi kutsaldır?" O zamandan bu yana çoğu felsefeci ve teolog için olduğu gibi, Platon için de temel varsayım, ahlak ilkelerinin mutlak, ebedi ve anlamlı sayılabilmeleri için bir Tanrı ya da tanrılarla bağlantılı olmaları gerektiğidir. Sokrates, Tanrı'nın doğal olarak ve kendisinin haricinde oluşan ahlak ilkelerini doğru ("kutsal") oldukları için mi benimsediği, yoksa bu ahlak ilkelerinin Tanrı tarafından yaratıldıkları için mi doğru oldukları konusunda bir ikilem bulunduğunu göstermeye çalışmaktadır Euthyphron'a. İkisi birden olamaz.3

Hangisi seçilirse seçilsin, teologlar ve din filozofları bu paradigmaya dayanarak Tanrı'yı ahlaki sürecin ayrılmaz bir parçası haline getirdiler. On üçüncü yüzyılda yaşamış Katolik bilgin Aquinolu Tommaso, Tanrı'nn doğal olarak oluşan ahlak ilkelerini desteklediğini, bize aşıladığını, sonra da akılcı analiz, dualar ve Tanrı vergisi sezgisel ahlaki muhakeme melekesi yoluyla bu ilkeleri keşfettiğimizi savunarak, ahlaki gelişim konusunda bir doğa yasası kuramının temellerini attı. Ockhamlı William ve Samuel Pufendorf ise aksine, Euthyphron İkilemi'ndeki ikinci seçeneği yeğleyerek, Tanrı'nın ahlak ilkelerini ilahi hüküm yoluyla özgürce yaratmış olduğu yönündeki İlahi Buyruk Kuramı'nı ve iradeciliği savundular. Hugo Grotius ilk seçeneği benimseyerek Tanrı'nın zaten mevcut olan bazı ahlak ilkelerini onayladığını öne sürdü. Bütün bu yorumcuların varsayımı elbette, ahlak ilkelerinin yaratılması ve/veya onaylanması sürecine Tanrı'nın bir düzeyde dahil olduğudur.4

Ama on sekizinci yüzyıla gelindiğinde, özellikle de Aydınlanma olarak bilinen entelektüel ve kültürel hareket içerisinde yer alan başta ateist İskoç felsefeci David Hume olmak üzere bazı felsefeciler, Tanrı'yı ahlak denkleminden tümüyle çıkararak Euthyphron İkilemi'nin temel önermesine meydan okudular. Thomas Jefferson, John Locke ve başkalarıysa tam olarak ateist olarak sınıflandırılmamakla birlikte (Aydınlanmacı entelektüeller arasında deizm yaygın bir inançtı; bu inanca göre Tanrı dünyayı yaratmış, sonra da işlerin kendi yolunda gelişmesi için bir kenara çekilmiştir), ahlak ilkelerini doğal hukuka dayandırmaya çalıştılar etiği insani sözleşmelerden ibaret bir konumun üzerine çıkarmak için doğanın tanrılaştırılması gibi bir şeydi bu. Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluş bildirgesinin bir cümlesinde de görürüz bunu: "Tüm insanların eşit yaratıldığının, Yaratıcı tarafından bazı vazgeçilmez Haklar tanındığının, bunların arasında Yaşama, Özgürlük ve Mutluluğu Arama hakkının da bulunduğunun, kendiliğinden Doğru olduğuna inanıyoruz." Yaratıcı (küçük y ile) doğa olsa bile haklar yine de vazgeçilmezdir toplum ya da insanlar onları geri alamaz, çünkü toplum ya da insanlar yaratmamıştır bu hakları.

Euthyphron İkilemi'nde bir başka sorunla da karşılıyoruz: Tanrı'yla ahlak ilkeleri arasında bir bağ varsa pek çok kişi, anlamlı bir etik sisteminin yaratılması için böyle bir bağın olması gerektiğini savunmaktadır doğru ve yanlışa dair her ahlaki beyan ilahi bir esin mi içerir? Peki ya Usame bin Ladin'in, Adolf Hitler'in, Josef Stalin'in, Tomas de Torquemada'nın benimsedikleri ahlak ilkeleri? Onların tartışmalı etiklerinin kökeni de mi yukarılara dayanıyordu? Yoksa onların "doğru" ahlaki eylemleri Tanrı'nın iradesine dair doğru bir anlayıştan, "yanlış" ahlaki eylemleri de ilahi sürece dair anlayışlarındaki bir bozulmadan mı kaynaklıyordu? Ya inançsızların, ateistlerin ve agnostiklerin ahlakı? Onların ahlaki duyarlıkları yalnızca çevrelerindeki dini kültüre dayanırken, inananların ilkeleri Tanrı'dan mı kaynaklanıyordu? Euthyphron İkilemi'ndeki tutarlılık sorunları saymakla bitmez.

Bu ikilemi aşmanın basit bir yolu var: Tanrı'yı tamamen bu tartışmanın dışında bırakıp, tüm sonuçların bilimsel analize tabi doğal nedenlerinin bulunduğu yolundaki, bilimin metodolojik doğalcılığını benimsemek. Buradaki varsayıma göre, insanlardaki ahlak anlayışı ve insan kültürlerindeki ahlak ilkeleri, doğa yasalarının, kültürel güçlerin ve tarihsel koşulların bir sonucudur. Tanrı'nın varlığına ya da yokluğuna dair bir değer yargısında bulunmak istemiyorum, çünkü bu bilimsel bir yaklaşıma uymaz. Ama inananların rahatsız olmalarına da gerek yok, çünkü eğer bir Tanrı varsa, insanlarda ahlak duygularını ve insan kültürlerinde ahlak ilkelerini oluşturmak için doğa yasalarını, kültürel güçleri ve tarihsel koşullan yaratıp kullanmış olduğuna inanmak kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Neyse ki türümüzün ve belki de tüm türlerin geleceği adına bilim, kanıtlara dayanarak doğrulanabilecek veya reddedilebilecek bir yanıtı ya da en azından birçok sınanabilir yanıtı ortaya çıkarabilir.

Yine de ahlaka dair tümüyle bilimsel bir açıklamada bile karşımıza bariz bir ikilem çıkar. Ahlak kurallarının kökeni doğaüstü değil de doğalsa, bunları mutlak standartlarla nesnelleştirecek aşkın bir varlık ya da güç olamaz. Mutlak standartlar yoksa, ahlak göreli olmalıdır. Harvard'dan evrim biyologu Edvvard O. Wilson bu ikilemi şöyle ortaya koymuştur: "Adalet ya da insan hakları gibi, etik kuralları da insan deneyiminden ya bağımsızdır ya da insan icadıdır." Wilson'a göre, bir tarafta "ahlaki kılavuzların insan zihninin dışında var olduğunu düşünen" aşkıncılar; diğer taraftaysa, "bunları aklın buluşları olarak gören" ampiristler vardır. Wilson ampiristtir: "İster Tanrı'dan gelsin ister başka bir şeyden, ahlaki değerlerin bağımsızlığına ve Tanrı var olsun ya da olmasın, ahlaki değerlerin yalnızca insanlardan kaynaklandığına inanıyorum." Wilson için bundan daha önemli bir tartışma yoktur. "Aşkıncılıkla ampiristlik arasında yapılacak seçim, önümüzdeki yüzyılın insan ruhu için verilen mücadelesi olacak. Ahlaki muhakeme ya şimdiki gibi teoloji ve felsefe terimlerini merkez alacak, ya da bilime dayalı maddi analize doğru kayacak. Nereye yerleşeceği hangi dünya görüşünün doğru olduğuna, ya da en azından hangisinin en yaygın biçimde doğru görüldüğüne bağlı olacak."5 Peki ama bu ya/ya da (ya aşkıncılık ya da ampiristlik) yaklaşımını kabul etmek zorunda mıyız? Hem/hem de (hem aşkıncılık hem de ampiristlik) yaklaşımını benimseyemez miyiz? Aşkıncılıkla ampiristliğin hem/hem de temelli bir bileşkesini önermek istiyorum.

 

Yüceltici Evrim Etiği: Bir Ahlaki ikilem Çözülüyor

Din ve bilim konusunda girdiğim neredeyse her diyalogda, ilahi esinden kaynaklanmayan herhangi bir etik sisteminin göreli, dolayısıyla da anlamsız olmaktan nasıl kurtulabileceğini açıklamaya davet ediliyorum. İnançlılar, aşkınlık olmadan, ahlaki eylem ve ilkelerin sağlam bir temele dayanamayacağını savunuyorlar.

Benim tezime göre ahlak, insanların yalnızca bireysel olarak bir özelliği değil de, insani bir özellik, yani bir insan evrenseli olması bakımından, insan aklının dışında var olur. Bunu şöyle düşünün: Evrim ahlaki duyarlıkları ve bunlara eşlik eden davranışları yüz binlerce yıl içerisinde yarattığına göre, günümüzde ahlakı ve etiği insanların yarattığını kabul etsek (ve dolayısıyla ampirist olsak) bile, ahlaki duyarlık ve davranışları yaratan bizler değil, binlerce yıl önce Paleolitik çağda yaşamış atalarımızdır. Biz bunları yalnızca miras alır, kültürel tercihlerimize göre ince ayar yaparak düzeltir ve kendi benzersiz tarihsel şartlarımız içerisinde uygularız. Bu anlamda ahlaki duyarlık ve davranışlar, evrim denilen gayri şahsi bir gücün ürünleri olarak bizim dışımızda var olurlar. Tıpkı evrimin kültürü aşması gibi, ahlak ve etik de kültürü aşar, çünkü ikincisi birincinin doğrudan ürünleridir. Bu varsayım dikkate alındığında, hem aşkıncı hem de ampirist, ya da benim deyişimle aşkın bir ampirist olmak makul görünür. Aşkın ampirizm, ahlakın açıklaması olarak doğaüstücülükten kaçınır, ama yine de ahlakı kültürel olarak belirlenmiş etiğin saf göreciliğinden başka bir şeye dayandırır. Tıpkı herhangi bir evrimsel özelliğin ampirik bilimin titiz incelemesine tabi tutulabilmesi gibi, sınanabilir bir hipotez olma avantajına da sahiptir.

 

Neden ve Nasıl Ahlaklı Olduğumuz Konusunda Bir Yorum

Ahlakın nedenini ve nasılını yani ahlakın kökenlerini ve Tanrı olmadan nasıl iyi olabileceğimizi beş dakika içerisinde açıklamak zorunda kalsam, aşağıdaki yorum bu kitapta sunulan kuramı özetlerdi.6

1. Ahlaki Doğalcılık. Ahlakın incelenmesine yönelik laik ve bilimsel bir yaklaşımdır bu. Bu haliyle, bir Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu kuram açısından ilgisizdir, çünkü bilimde doğalcı bir yaklaşım benimseriz; tüm sonuçların bilimsel analize tabi doğal nedenleri vardır. Ben tanrıcı olmadığımdan, varsayımıma göre insanlardaki ahlak anlayışı ve insan kültürlerindeki ahlak ilkeleri, doğa yasalarının, kültürel güçlerin ve benzersiz tarihsel yolların bir sonucudur; bilimin bulgularını benimseyen tanrıcılar, Tanrı'nın insanlarda ahlak anlayışını ve insan kültürlerinde ahlak ilkelerini oluşturmak için doğa yasalarını ve kültürel güçleri yaratıp kullandığını varsayabilirler.

2. Evrilmiş Bir Ahlak Anlayışı. İnsanlarda ahlaki duyarlıklar ve insan gruplarında ahlak ilkeleri, ilk olarak bireyler üzerinde işleyen doğal seçilimin gücü, ikinci olarak da popülasyonlar üzerinde işleyen grup seçiliminin gücü sayesinde evrilmiştir. Ahlak anlayışı ("iyi" bir şey yapmanın verdiği, adillik ve gurur gibi olumlu duygular biçimindeki psikolojik his), ya birey ya da grup için iyi olmaları nedeniyle seçilmiş davranışlardan evrilmiştir; ahlaksızlık anlayışı ("kötü" bir şey yapmanın verdiği, suçluluk ve utanç gibi olumsuz duygular biçimindeki psikolojik his) ise ya birey ya da grup için kötü oldukları için seçilmiş davranışlardan evrilmiştir. Hangi davranışların iyi ya da kötü olarak tanımlandığı kültürden kültüre değişse de, X davranışı (bu X her ne olursa olsun) nedeniyle kendini iyi ya da kötü hissetmekle ilgili ahlak anlayışı, evrim geçirmiş bir insan evrenselidir.

3. Evrilmiş Bir Ahlaki Toplum. İnsanlar, sosyal bir primat türü olarak, bireyin kendi sağ kalımından (temel biyolojik gereksinimler), bireyin aile yoluyla yayılmasına (bencil gen), geniş aileye karşı bağlılık duygusuna (akraba seçilimi yoluyla en yakın akrabalarımıza yardım etme güdüsü), topluluğun karşılıklı özgeciliğine (iyi davranışlara verilen doğrudan ve açık karşılık), toplumun dolaylı özgeciliğine (doğrudan karşılığı olmaksızın iyilik yapmak), türümüzün ve biyo-kürenin üyesi olduğumuz bilinci gelişmeye devam ettiği için de tür özgeciliğine ve biyo-özgeciliğe doğru, yükselen bir ihtiyaçlar hiyerarşisiyle evrilmişlerdir. En temel insani ihtiyaçlarla ahlaki duygular büyük oranda biyolojinin, daha toplumsal ve kültürel insani ihtiyaçlarla ahlaki duygularsa büyük oranda kültürün denetimi altındadır.

4. Ahlaki Doğanın Doğası. İnsanlar doğaları gereği ahlaklı ve ahlaksız, iyi ve kötü, özgeci ve bencil, işbirlikçi ve rekabetçi, barışçı ve kavgacı, erdemli ve kusurludurlar. Bu tür ahlaki özellikler bireyden bireye olduğu kadar, gruplar içerisinde ve arasında da değişir. Kimi insan ve popülasyonlar diğerlerine göre daha az ya da daha çok ahlaklı ve ahlaksızdır, ama tüm insanlar tüm ahlaki özellikleri sergileme potansiyeline sahiptir. Çoğu insan çoğu zaman çoğu şart altında iyidir, kendisi ve başkaları için iyi olanı yapar. Ama kimileri kimi zaman kimi şartlar altında kötüdür, kendileri ve başkaları için kötü olanı yaparlar. Ahlaki özelliklerin psikolojisinden yola çıkılarak ahlak ilkelerinin sisteme oturtulması, gruplar içerisindeki bireylerin ve insan gruplarının hayatta kalmalarını sağlama amaçlı bir tür toplumsal kontrol mekanizması olarak gelişmiştir. Din, ahlak ilkelerini sisteme oturtma amaçlı ilk toplumsal kurumdu, ama ahlakın yalnızca din alanına özgü olması şart değildir.

5. Koşullu Ahlak. Ahlak anlayışından türeyen ahlak ilkeleri, her zaman tüm şartlarda tüm kültürlerdeki tüm insanlar için geçerli olmak anlamında mutlak değildir. Ahlak ilkeleri göreli de değildir; tümüyle şartlar, kültür ve tarih tarafından belirlenmez. Ahlak ilkeleri koşullu olarak doğrudur; yani çoğu zaman çoğu şartta çoğu kültürdeki çoğu insan için geçerlidir.

6. Koşullu Doğru ve Yanlış. Koşullu ahlakta doğruyla yanlış arasındaki farkı üç ilke sayesinde ayırt edebiliriz: önce-sor ilkesi, mutluluk ilkesi ve özgürlük ilkesi. Önce sor ilkesi şöyle der: bir eylemin doğru mu yanlış mı olduğunu anlamak için önce sor. Mutluluk ilkesi şöyle der: Mutluluğu her zaman başka birisinin mutluluğunu akılda tutarak aramak ve başka birisinin mutsuzluğuna yol açacaksa mutluluğu asla aramamak daha yüce bir ahlak ilkesidir. Özgürlük ilkesi şöyle der: Özgürlüğü her zaman başka birisinin özgürlüğünü akılda tutarak aramak ve başka birisinin özgürlüğünü kaybetmesine yol açacaksa özgürlüğü asla aramamak daha yüce bir ahlak ilkesidir. Toplumsal değişimi gerçekleştirmek için, ılımlılık ilkesi şöyle der: Masum insanlar ölüyorsa, herhangi bir şeyi savunmak adına aşırılık erdem değildir ve her şeyi korumak adına ılımlılık da kusur değildir.

.7Koşullu Adalet. Düşüncelerimizi ve davranışlarımızı şekillendiren doğa yasaları ile kültürel ve tarihsel güçlere tabi olsak da, hepimiz kendi eylemlerimizden sorumluyuz, çünkü bireysel yaşamlarımızı belirleyen neredeyse sonsuz nedensellik ağını hiçbirimiz tam olarak bilemeyiz. İyi şeyler ve kötü şeyler hem iyi hem de kötü insanların başına gelir. İnsan varlığının ötesinde, gelecekteki bir tarihte ödül ya da ceza dağıtacak mutlak ve nihai bir yargıç yoktur. Ama ahlak ilkeleri çoğu zaman çoğu şartta çoğu insan için koşullu olarak geçerli olduğundan, insan toplulukları içerisinde haklılık ve suçluluk duyguları uyandıran, ödüllerle cezaları veren ve böylece şimdiki zamanda ve mekanda en azından koşullu adalet olmasını sağlayan bireysel sorumluluk ve toplumsal adalet vardır.

8. Yüceltici Evrim Etiği. Evrilmiş bir insan psikolojisi mekanizması olarak ahlak anlayışı, bireylerle grupları aşar ve türe aittir. Ahlak ilkeleri bizim dışımızda mevcuttur ve gayri şahsi evrimsel, tarihsel ve kültürel güçlerin ürünleridir.

 

Hazıra Konan Biri: Yargıçla Yüzleşmek

Michael Novak, How We Believe [Nasıl İnanırız] hakkında Washington Post'ta yayımlanan eleştirisinde, bilime duyduğum güven ve bilimsel bir dünya görüşü sayesinde bulduğum özgürlük konusunda şu gözlemde bulunmuştu: "Bilim, önemli bilgi biçimlerini edinmenin bir yöntemidir; bilimcilik ise bütün bilme biçimlerinin bilimsel yönteme indirgenmesidir. Shermer kuşkusuz tehlikeli bir şekilde bu ikincisine yaklaşıyor. Yine de, Chartres Katedrali'nde mum ışığında ruh eşiyle ebedi aşktan söz edişlerini, ya da 'özgürleşmiş ruhumun hiçbir sınırlama olmadan sevebildiği' ve 'kısıtlayıcı geleneklerin bağlarından kurtulup başka bir zamanda başka bir yerde başka insanlar için yazılmış kuralların boyunduruğunu attığı' sırada, 'yıldızlı bir kubbenin altında, yeniden biçimlendirilmiş bir taş sütunun üzerinde, ya da kutsal ışıkların kesiştiği yerde' duruşunu anlatırken yüce, kutsal, hatta mistik bir duyguyu cesurca korumaya çalışıyor." Novak'ın ulaştığı sonuç şiirsel olduğu kadar kışkırtıcı da: "Shermer olmanın güzel yanı, doğayı aşan, aldatılmaz bir Yargıçla kendi içinde de, kendi dışında da yüzleşmemesi ve çağlar boyu mücadeleler veren, düşüp kalkan ve gökyüzündeki katedrallere karşı Chartres gibi katedralleri yükselten büyük bir hacılar topluluğunda yer almaması. Hazıra konan biri o."7

Ben gerçekten hazıra konan biriyim, ama yalnızca, genellikle din şemsiyesi altında toplanan tek bir kültürel gelenekler kümesine bağlı kalmamak anlamında. Ancak diğer herkes gibi ben de, kendi tarzlarında aşkın ve güçlü olan yargıçlarla karşı karşıyayım: aile ve dostlar, iş arkadaşları ve meslektaşlar, akıl hocaları ve öğretmenler ve genel olarak toplum. Benim yargıçlarımın adları küçük harflerle yazılıyor ve arada bir aldatılabiliyorlar belki, ama doğayı aşamasalar bile birey olarak beni aşıyorlar; bu açıdan hepimiz, evrimsel ve tarihsel çağlar boyunca yaşamaya, sevmeye ve zaaflarını kontrol altına almayı öğrenip doğru olanı yapmaya çalışarak mücadele eden büyük bir hacılar topluluğunda yer alıyoruz. Tanrı'dan bağımsız olabilirim, ama doğanın tanrısı tıpkı diğer ürünleri gibi kendi yargısına tabi tutuyor beni. Uzak ve gelecekteki göksel bir dünyada değil, bu dünyanın gerçekliğinde, ruhani ve doğaüstü şeylerle değil, yaşamları benim hareketlerimden doğrudan etkilenen ve hareketleri benim yaşamımı doğrudan etkileyen gerçek insanlarla dolu bir dünyada, yaratıcımın ve yargıcımın karşısında duruyorum.

Varlığımızın özünü örten iç katmanları soyarak bencil ve özverili, işbirlikçi ve rekabetçi, erdemli ve kusurlu, iyi ve kötü, ahlaklı ve ahlaksız insan güdülerinin karmaşıklığını gözler önüne sermeye çalışacağım bu kitapta. Bu güdülerin hem evrimsel mirasımızın hem de kültür tarihinin birer ürünü olarak nasıl oluştuğunu ve ne dogmatik derecede mutlak ne de mantıksızlık derecesinde göreli olan bir ahlak sistemini inancın ampirik kanıtlarını ve akılcı bir temelini sunan bir bilim çağı için koşullu bir ahlakı nasıl kurabileceğimizi göstermeye çalışacağım. Bu ahlak sistemi daha evrensel ve hoşgörülü bir etiğe; türümüzün ve tüm türlerin esenliğini ve sağ kalımını güvence altına alacak bir etiğe işaret ediyor.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült