Felsefe

 

 

 

Aşk

Salih Bolat


Edgar Morin, La Rochefoucould'nun, "aşk romanları olmasa, aşkın bilinmeyeceği" yaklaşımından yola çıkarak şu sorulan üretiyor: "Öyleyse edebiyat aşkı oluşturan bir şey midir? Yoksa sadece katalizör rolü oynamakta ve onu görülür, hissedilir ve etkin mi kılmaktadır?" Bu sorulara uzun uzun yanıt aramıyor, A, Şiir, Bilgelik adıyla Türkçeye çevrilmiş yapıtında, ama aşk üzerine daha başka ilginç saptamalarda bulunuyor. Bu ilginç saptamalarından bazılarına değinmeden önce, aşk ile edebiyat arasındaki, özellikle de aşk ile şiir arasındaki ilişkiyi biraz didikleyelim.

Kendimize yalan söylemeden, şöyle bir düşünürsek, insana özgü bir ilişki olan aşkın toplumsal yaşamımızda, dolaylı, örtük, gizli, neredeyse yasa dışı bir düzlemde, sanki bir suçmuş gibi yaşandığını görürüz. Yetişkinlerin bu suçu nerelerde yaşadıklarını görmek zaten mümkün değil, gençler ise park köşelerinde, kuytu kafelerde, karanlık ve izbe yerlerde yaşarlar. Bu düzlem gündelik toplumsal yaşamda, yaygın olarak müzikte, filmde ve edebiyatın özellikle şiirsel söylem biçiminde somutlanır. Seçme Aşf{ Şiirleri, Aşk. Şiirleri Antolojisi gibi adlarla yayımlanan kitapların en çok satılan kitaplar arasında olması, bunun bir kanıtıdır. İster aynı cinsler arasında olsun, ister karşı cinsler arasında olsun, yetişkin insanlar gündelik yaşamlarında aşk konusunda konuşmaktan çekinirler. Özellikle karşı cinsler arasında aşk üzerine konuşmak bir hafiflik, neredeyse ahlaksızlık olarak algılanır. Hele evli insanlar arasında böyle bir konu zaten düşünülmez bile.

Aşkın, insanların günlük yaşamlarında yer alan (alması gereken) önemli bir olgu olmasına karşın, yeterince dilsel düzleme taşınmaması, onun yeterince kavramlaştırılmamış olmasını da beraberinde getiriyor. Böyle olunca da, aşk etkinliğinde bulunan bir insan, temelde bir iletişim biçimi olan bu etkinlik içerisinde, dilsel davranışının ne olması gerektiğini bilemiyor. Bu insan eğer görece eğitimli birisiyse, aşkı dilsel düzeye taşımış olan şiir kitaplarına ya da romanlara başvurarak, içinde bulunduğu durumun dilsel karşılığını edebiyatta arayabiliyor. Ama, Edgar Morin'in belirttiği gibi, Devlet Demiryolları memuru, üst düzey bir yönetici ya da bir kamyon şoförü ise, Sabah gazetesinin üçüncü sayfasındaki cinayet haberlerinin konusu olma olasılığı yükseliyor.

Ne var ki, aşk bir gerçektir, şiir ise bir yanılsama. Ama aşkın öznelerinin gerçek olması, aşkın da gerçek olduğu anlamına gelmeyebilir. Yoksa aşk da mı bir yanılsamadır? Gerçi buradaki "yanılsama" ve "gerçek" sözcüklerini biraz açmam gerekiyor: Aşk ve şiir bağlamındaki gerçeği, toplumsal uzlaşmanın, yasalara bağlanmış verili dünyanın öncesindeki "hakikat" olarak kavrıyorum. Yani yabanıl olan, vahşi olan; bilinen deyimiyle, doğal olan! Demek aşk ve şiir, vahşetin çağrısı... Morin de, "kültürel ve toplumsal bir gelişmeye bağlı olsa da, aşk toplumsal düzene itaat etmez" diyerek, bizi destekliyor. Bütün bunlar bir kültür sorunu olduğuna göre, Fransızlar bu durumu çok önce keşfetmişler ve gerçek için realite, hakikat için verite sözcüklerini bulmuşlar.

Evet, aşk olgusunu toplum dilsel düzeyde açıkça, legal biçimde yaşamadığı için, bu olguyu sanatın, özellikle de şiirin diliyle yaşamaya çalışıyor. Oysa sanatın ve şiirin dili, bir metafordan, eğretilemeden başka bir şey değildir. Eğretileme: Bir varlığa ya da kavrama, asıl adının dışında, benzediği düşünülen başka bir varlığın ya da kavramın adının verilmesiyle yapılan bir söz sanatı. Diğer bir anlatımla, eğretileme, bir sözcüğün, çok belirgin ya da çok belirsiz biçimde yapılan bir karşılaştırma sonunda, alışılmış anlamı dışında kullanılması. Demek aşkın özel bir dili var. Şöyle de diyebiliriz: Şiir, doğal dil üstüne kurulan, anlamsal çok değerliliğe sahip bir üst dil ise, aşk da bir üst dildir. Öyleyse bu dile sahip olmak, bu dili anlamak, bir öz eğitim gerektiriyor. Anonim olmayan, tikel ve bireysel olan şiir dili, eğer aşkın da diliyse, demek aşk da anonim değildir, bireyseldir, diyebiliriz.

Şiir bir eğretileme olduğuna göre, aşk da bir eğretilemedir, dedim. Örneğin birçok şiir, insan yüzünü bir imge olarak kullanır. Özellikle aşk imgesinin yerine kullanılan yüz, aşk şiirlerinde önemli bir yer tutar. Bu durumun gerçeklikteki karşılığıyla ilgili olarak, Morin şu saptamalarda bulunur: "Maymunlarda kızışma dönemiyle kesilen cinsellik dışı dönem hala mevcutken, insanlık cinsel çekiciliği kesintisiz yaşar. Ayrıca insanlık, aşk birleşmesini yüz yüze yaparken, diğer primatlarda (memelilerde) çiftleşme arkadan yapılır." Gerçekten de yüz, aşk etkinliğinde önemli bir kriterdir:

"Birden gülümseyen yüzün

Sabahların aynasında"

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

"gözleri baldan tatlı arım benim" (Nazım Hikmet)

"Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini

Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden." (İlhan Berk)

"gözlerin gözlerime değince

felaketim olurdu ağlardım" (Attila İlhan)

"Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer" (Edip Cansever)

"En çok neresi mi ağzıydı elbet" (Cemal Süreya)

Morin'in aşk konusundaki şu yaklaşımı da ilginç: "Gerçek aşk da cinsel birleşmeden sonra ayakta kalmasıyla tanınır. Oysa aşksız arzu, birleşme sonrası gelen o ünlü hüznün içinde dağılır gider." Genellikle evli insanların yaşadıkları bir durum. Bu durum, ya "aşkın ömrü üç yıldır" genellemesinin bir sonucudur ya da ilişkinin aşk olup olmadığının sınanmaması sonucudur. Eğer aşkın ömrü üç yıl ise, söylenecek fazla söz kalmıyor. Ama cinsler arasındaki ilişkinin aşk olup olmadığının sınanması konusunda bir şeyler söylenebilir. "Flört dönemi" dediğimiz dönem, bir bakıma ilişkinin niteliğini anlama dönemidir. Gelgelelim bizim toplumumuzda bu dönem genellikle evlilik garantisi (özellikle kadın tarafından istenen garanti) altında yaşandığından, geri adım atma durumu pek fazla olmaz. O zaman bu dönem için, ilişkinin niteliğini anlama anlamında bir "flört dönemi" demek doğru olmaz.

"Toplum içinde kurumlaşan her şey, yaşamın içine yerleşen her şey, parçalanma ya da yavanlaşma güçlerine maruz kalmaya başlar. Aşktaki bağlanma meselesi çoğu zaman trajiktir, zira bağlanma çoğu zaman arzunun aleyhine derinleşir." Morin'in bu saptaması, benim yukarıdaki saptamamla çelişiyor gibi... Şöyle demiştim: "Kendimize yalan söylemeden, şöyle bir düşünürsek, en insana özgü bir ilişki olan aşkın toplumsal yaşamımızda dolaylı, örtük, gizli, neredeyse yasadışı bir düzlemde, sanki suçmuş gibi yaşandığını görürüz." Aşkın yavanlaşmaması, içinin boşalmaması için, Morin'in de dolaylı biçimde önerdiğine göre, gerçekten böyle mi yaşanması gerekiyor? Eğer böyleyse, aşkın kavramsal düzeyde ifade edilememesini, ancak sanatın metafora dayanan dili içinde aranmasını olağan karşılamak gerekiyor. Sonuç olarak aynı noktaya geliyoruz belki: Aşk konuşulmaz, yaşanır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült