Felsefe

 

 

 

Antik Yunan'a Özgü Düşünme Biçimleri

W.K.C. Guthrie


Aşağıdaki sayfaların kapsam ve ereğini ortaya koymak için, yapılacak en iyi şey, hemen, bu sayfaların,yüksek öğrenimini Yunan Dili ve Yazını dışındaki herhangi bir konuda yapan üniversite öğrencileri için hazırlanmış kısa konuşmalara dayandıklarını söylemektir. Bu konuşmalar boyunca, dinleyicilerin hiç Yunanca bilmedikleri, ancak İngiliz Dili, Tarih ya da Matematik (çünkü antik Yunan filozofları arasında en azından bir matematikçi vardı) gibi bir başka konuya duyulan ilginin ya da belki sıradan bir okuyucu olmanın, onlara Yunan düşüncelerinin daha sonraki Avrupa düşüncesinin temelinde bulunduğu izlenimini vermiş, ve bunun sonunda onlarda, bu Yunan düşüncelerinin, herşeyin ötesinde, gerçekte ne olduklarını daha kesin olarak bilme isteği uyandırmış olduğu varsayıldı. Dinleyicilerimiz, öyle sanılır ki, bu düşüncelerle daha önceden zaten karşılaşmışlardır, ancak İngiltere, Almanya ya da bir başka yerdeki şu ya da bu yazarın, onları kendi erekleri için kullanmış ve onları kendi anlığının ve çağının niteliğine ve koşullarına bağlı olarak hafifçe boyamış, ya da şu olabilir, görüşlerinin biçimlenmesinde bu düşünceler tarafından bilinçsizce etkilenmiş olmasına göre, bir dizi çarpıtılmış aynada karşılaşmışlardır. Kimileri Platon ve. Aristoteles'in yapıtlarının çevirilerini okumuş ve onların bazı bölümlerini anlaşılması oldukça güç bölümler olarak değerlendirmiş olmalıdır, çünkü onlar Yunanistan'da I.O. 4. yüzyıldaki entelektüel iklimin bir ürünüdürler, oysa okuyucuları daha sonraki bir çağın ve farklı bir ülkenin ikliminden onlara geri götürülmüşlerdir.

Bu sayıntılardan yola çıkarak, benzer bir konumda olabilecek okuyuculara, başlangıcından itibaren, Yunan felsefesinin bir çözümlemesini ve açıklamasını vermeye, Platon ve Aristoteles'i ardıllarından çok kendilerinden önce gelenlerin ışığında açıklamaya ve antik Yunanlının düşünme biçimi ve dünyaya bakışının kimi temel, vazgeçilmez özelliklerine ilişkin olarak, birtakım düşünceler ortaya koymaya çalıştım ve çalışacağım1). Onların daha sonraki Avrupa'nın ya da kendi ülkemizin düşünürleri üzerine olan etkilerine çok az gönderme yapacağım ya da hiç yapmayacağım. Bu yalnızca, bilgisizliğimin bana getirdiği sınırlamaların değil, aynı zamanda, bir okuyucu için, kendi okuyuş biçimine ve ilgili alanlarına bağlı olarak, böyle etkileri meydana çıkarma ve karşılaştırmaları bizzat kendisi için yapmanın çek daha ilginç ve yararlı olacağı inancımın bir sonucudur. Benim hedefim, Yunanlılardan bizzat kendilerinde ve kendileri için söz ederek, böyle bir karşılaştırma için malzeme ve malzemenin kendisine dayanabileceği sağlam bir temel vermek olacaktır. Bu münasebetle okumuş olduğum varoluşçuluk üzerine olan bir yapıt, varoluşçu felsefenin "soy kütüğü ağacını" çıkartmaktaydı. Sokrates, güya "Kendini bil!" deyişinin yaratıcısı olduğundan, bu kütüğün köküne yerleştirilmişti. Sokrates'in bu sözlerle, 20. yüzyıl varoluşçusunun kastettiği şeyi düşünüp düşünmediği bir yana bu, deyişin Sokrates'in buluşu olmayıp, eğer birine atfetmek gerekiyorsa, yalnızca yaratıcısının tanrı Apollon olmuş olabileceği, Yunan bilgeliğinin atasözü örneklerinden biri olduğu olgusunu gözden kaçırmaktadır. "Kendini bil!" deyişi, en azından, Apollon'un Delphoi'daki tapınağının duvarlarına yazılmış, eski zamanlardan gelen buyruklardan bir; olarak, Sokrates ve başka her Yunanlı tarafından bilinmekteydi. Onun Apollon'un dininin öğretimlerinin ayrılmaz bir parçası olduğu önemsiz değildir ve örnek, ne denli küçük olursa olsun, antik düşünceye ilişkin küçük bir taslağın bile önlemeye yardımcı olabileceği çarpıtma türünü ortaya koymaya hizmet eder.

Önermiş olduğum yaklaşım, antik Yunana özgü düşünme biçimleriyle bizim düşünme biçimimiz arasında varolan, (örneğin) Yunan atomcu bilim anlayışı ya da Platon'un devlet kuramı, daha önceki ve çağdaş Yunan dünyasındaki toprağından, köklerinden koparıldığı, ve yalıtlama içinde, modern atom fiziği ya da siyaset kuramının atası olarak görüldüğü zaman, gözden kaçırılmaya eğilimli olunan, farklılıkları gösterme avantajına sahip olmak durumundadır. Avrupa'nın, ve Avrupa'yla birlikte, İngiltere'nin Yunan kültürüne olan çok büyük borçlarına karşın, Yunanlılar bize birçok bakımdan, dikkate değer ölçüde yabancı insanlar olarak kalırlar ve onların anlıklarının içine girmek gerçek ve yoğun bir çabaya gereksinim gösterir, çünkü o ne denli anlıksal donanımımızın, kendimizle birlikte sorgusuz sualsiz ve çoğu kez bilinçsizce taşıyacak bir biçimde, temel parçası haline gelirse, ö denli düşünmemek anlamına gelir. Viktorya dönemine özgü eğitim anlayışı içinde klasik yapıtlar İngiliz centilmenleri için, yalnızca ahlaksal bakımdan değil, ancak aynı zamanda entelektüel bakımdan da örnek olmak üzere, gerekli donanımı sağlayacak modeller olarak görüldükleri zaman, benzerlikleri fazlasıyla vurgulayıp, farklılıkları gözden kaçırma eğilimi ağır basıyordu. Başkaca birçok bakımlardan açması bir halde bulunan klasik yapıtlara yönelik, günümüz araştırma ve yorumculuğunun da, hem Yunana özgü düşünme biçimleri ve dilbilimsel kullanım alışkanlıkları üzerine yapılan çok daha yoğun bir araştırma etkinliğine ve hem de,. Yunanistan ve başka yerlerde yaşamış, daha önceki insanların anlıksal donanımlarıyla daha geniş kapsamlı bir tanışıklığa dayandığı için, bu avantajı vardır. Bir ölçüde insanbilimin (antropoloji) gelişmesinin ve bir ölçüde de, bazı insanbilimcilerin ulaştığı sonuçların, kendi çalışmalarına olan uygunluklarını gösterecek denli nüfuz edici ve dikkatli olan klasik çağ yorumcularının yapıtlarının bir sonucu olarak, Yunan düşüncesinin gizli temellerini, onların, tıpkı bugün bizim mantık kurallarını ya da dünyanın dönmesi olgusunu kabul ettiğimiz biçimde, söze dökmeden kabul ettikleri önsayıntıları değerlendirmek açısından çok daha iyi bir konumda bulunduğumuzu, kendimizi beğenmişliğe kapılmadan, söyleyebiliriz,

Daha başlangıçta, salt bir güçlük üzerinde durma isteği ile olmasa da, Yunan a özgü düşünme biçimlerini, hiç Yunan dili bilgisi olmadan anlamanın kolay olmadığı dobra dobra söylenmelidir. Dil ve düşünce birbirlerine ayrılmaz bir biçimde bağlanmışlardır ve birbirleri üzerinde karşılıklı olarak etkileşimde bulunurlar. Sözcüklerin, özellikle etkileri entelektüel olarak kavranmaktan çok bilinçsizce duyulduğu için, onları kullananların anlamın önemli bir parçasına katkıda bulundukları, bir tarih ve çağrışımları vardır. Çağdaş dillerde bile, özdeksel (maddi) nesneler için olan az sayıdaki sözcük dışında, bir sözcüğü bir yabancıya, özgün sözcük tarafından, onu kendi ülkesinde işiten birinde yaratılan izlenimle tam tamına aynı izlenimi verecek biçimde çevirmek, pratik olarak, olanaksızdır. Bu güçlükler Yunanlılarla, aradan epeyce bir zaman geçtiği için ve iki modern Avrupalı ulus söz konusu olduğu zaman, bunların birbirleriyle büyük ölçüde paylaştıkları kültürel çevrenin Yunanlılar için farklı olmasından dolayı, daha da artar. Yunanca karşılıklarının farklı bağlamlardaki çeşitli kullanılış biçimleriyle herhangi bir tanışıklık olmaksızın, "adalet" ya da "erdem" gibi, tek sözcükten oluşan İngilizce eşdeğerlere (muadillere) bağımlı kalmak durumuna düştüğümüz zaman, Yunanca sözcükleri yalnızca içeriklerinin büyük bölümünden soymakla kalmayıp, onlara, kendi ingilizcemizden, çoğu kez Yunanlının kullanım ereğine yabancı olan çağrışımlar aktarırız. Öyleyse, zaman zaman Yunanca sözcükler kullanmak ve onların nasıl kullanıldıklarını, olanaklı olduğu ölçüde, açık ve seçik biçimde açıklamak zorunludur. Bu durum, okuyucularımızdan bazılarını, Yunanca öğrenmeleri ya da okul sıralarında öğrenilmiş, ancak daha sonra, başka şeyler, lehine bırakılmış olan Yunanca bilgisini yeniden tazelemeleri için ayartabilirse, bu hiç kuşkusuz kazanç hanemize fazladan yazılacaktır. Ancak elinizdeki kitap, kullanılan herhangi bir Yunan sözcüğün açıklanmaya gereksinim gösterdiği sayıntısında, her durumda ısrar edecektir.

Henüz pek ilerlemeden, sanıyorum birkaç örnek, Platon gibi bir antik Yunan düşünürünü anlamak istersek, onun kullandığı terimlerin hiç olmazsa en önemlilerinin, çoğu çeviride zorunlu olarak kendileriyle karşılaştığımız "adalet", "erdem" ve "tanrı" gibi kaypak, gevşek ingilizce eşdeğerleriyle yetinmek yerine, tarihi, yakınlıkları ve kullanılış biçimlerine ilişkin olarak bir şeyler bilmek önemlidir, dediğim zaman kastettiğim şeyin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bu konuda, Cornford'un kendi Devlet çevirisine*) yazdığı önsözden yapılacak bir alıntıdan başka hiçbir şey daha iyi bir başlangıç olamaz:

"Müzik", "beden eğitimi", "erdem", "felsefe" gibi birçok anahtar terim, anlamlarını değiştirmişler ya da bir İngiliz'in kulakları için yanlış çağrışımlar almışlardır. Jowett çevirisini") rasgele açan ve dikkatini, bir erkeğin "erdemi" için en iyi bekçinin "müzikle yumuşatılmış felsefe olduğu" ifadesi üzerinde yoğunlaştıran biri, bayanlarla söz konusu olabilecek düzensiz ve uygunsuz ilişkilerden sakınmak için, metafizikle uğraşmaktan artakalan zamanlarda, keman çalmasının çok iyi olacağı düşüncesine hemen inanabilir. Bunda belli bir doğruluk payı bulunabilir; ancak o yalnızca, kitabın diğer bölümlerini okuyup anladıktan sonra, onun pek de, Platonun musikiyle birleşmiş logosu, aretenin tek güvenilir, sağlam bekçisi olarak betimlerken kastettiği şey olmadığını bulgulayacaktır.

Herhangi bir ahlak ya da metafizik filozofunun yazılarında ortaya çıkan ve onun felsefesinin temel kavramları oldukları üzerinde genellikle uyuşulan üç terimisırasıyla, "adalet", "erdem" ve "tanrı" olarak çevirdiğimiz sözcükleriyle alıp, inceleyelim.

Kendisinden dikaios, adil sıfatı ve yine, aynı ismin daha uzun bir biçimi olan dikaiosyne "adil olma hali"nin türediği, adalet olarak çevrilen, Yunanca sözcük dikedir. Dikaiosyne sözcüğü Devlet'te adaletin doğasına ilişkin ünlü tartışmada, Platon tarafından, sık sık kullanılan sözcüktür.

Şimdi, dikenin özgün anlamı, harfi harfine, bir yol ya da patika olmuş olabilir. Bunun, sözcüğün etimolojik kökeni olup olmadığı sorunu bir yana bırakılırsa, sözcüğün Yunan yazınında aldığı ilk anlam, belirli bir insan sınıfının genelde eyleme biçimi ya da doğanın normal seyrinden daha fazla bir şey değildir. Eyleme biçiminin doğru eyleme olup olmadığına ilişkin olarak herhangi bir ima bulunmadığı gibi, sözcük herhangi bir yükümlülük teklifi de içermez. Odysseus'ta Penelope kölelere Odysseus'un ne denli iyi bir efendi olduğunu anımsattığı zaman, onun hiçbir zaman zalim ya da kibirli olan bir şey yapmadığını ya da söylemediğini ve de, "köle sahiplerinin dikesinde", eşdeyişle onlar için bir alışkanlık haline gelmiş eyleme biçiminde olduğu gibi, gözdeleri bulunmadığını belirtir. Domuz çobanı Emenaus efendisini, hazırlıksız olarak ağırlamak durumunda kaldığı zaman, "gönülden sunulmuş olmakla birlikte, ikram ettiğim şey pek azdır, çünkü her zaman korku içinde yaşayan benim gibi bir serfin dikesi budur" diyerek, yiyeceğinin basitliğinden dolayı özür diler. Bir başka deyişle/normal olanın, beklenmesi gerekenin bu olduğunu ortaya koymaktadır. Tıpla ilgili konularda yazan Hippokrates, bir hastalığı betimlerken, yalın bir biçimde, "bu belirtilerin sonucu normalde ölüm değildir"anlamına gelmek üzere, "ölüm, dike esnasında, bu belirtilerin ardından gelmez" demektedir[2]).

Böyle bir sözcük için, olayların normal seyri içinde beklenilmek durumunda olan biçimdeki, tümüyle ahlaksal olmayan anlamı bırakmak ve "bir insandan beklenilen" den bir başka deyişle, onun ahlaksal ölçütlere uygun bir biçimde eyleyeceğinden, borçlarını ödeyeceğinden, v.b.g.den söz ettiğimiz zaman dolaylı olarak dile getirdiğimiz bir şeyi kabul etmek kolaydı. Bu geçiş erken sayılabilecek bir dönemde ortaya çıktı ve Dike daha Aescylus'un şiirinde, Platon'dan tam yüz yıl önce, Zeus'un yanındaki tahta oturmuş görkemli doğruluk ruhu olarak, kişileştirildi. Ancak sözcüğün daha önceki anlamının, onu kullanan ve daha çocukluklarında Homeros'un yapıtlarını yüksek sesle okumayı öğrenmiş olan insanların anlıklarını etkilemekten geri durması olanaksızdı. Gerçekten de, geride dike sözcüğünün i halinin (akkusativinin), dikenin, "gibi" ya da "benzer bir biçimde" anlamına gelen kullanımı boyunca, taşlaşmış bir kalıntı kaldı.

Devlet'te "adalet"i tanımlama girişimlerinin son aşamasında, bizim sözcükle kastettiğimiz fikirlere (nosyonlara) az ya da çok karşılık gelen birçok tanımın kabul edilmeyip, bir kıyıya atılmasından sonra, en sonunda kabul edilen tanım şöyledir: Dikenin peşinden giden adamın hali olan adalet, dikaiosyne, "kendi işinle ilgilenmekken, yalnızca sana ait olan işi yapmak ya da sana özgü olan eyleme biçimini izlemekten ve başkalarının işleriyle ilgilenmeyip, onların işini, onlar için yapmaya kalkışmamaktan başka bir şey değildir. Bunca yoğun tartışmadan sonra üzerinde anlaşmaya varılan bu tanım, bizi zaman zaman "dağın fare doğurduğu" sonucuna götürmez mi? Eğer götürürse, Platonun yapmış olduğu şeyin, sözcüğün kendi yaşadığı çağda geçerli olan anlamlarını yadsıma ve belki de, bilinçsiz bir tarih duygusuyla, sözcüğün özgün anlamına geri gitme olduğunu düşünmek biraz daha az ilginç olur. Bu, köklerini, doğru eylemin, bir insanın kendi yerini bilmesi ve ona sıkı sıkıya yapışması olarak ortaya konduğu Homerosçu aristokrasi anlayışının sınıf ayrımlarından almaktaydı ve yeni bir aristokrasi kuran Platon için —bu kez, ruhbilimsel (psikolojik) değerlendirmelerin belirlediği işlevler arasındaki, iyiden iyiye düşünülüp tasarlanmış, ayrıma dayanan, ancak herşeye karşın, yine de sınıf ayrımları olan— sınıf ayrımları, devletin temel dayanaklarıydı. 

ikinci örneğimiz, genelde "erdem" olarak çevrilen sözcüktür. Bu arete sözcüğüdür. Tekil olduğu denli çoğul olarak da kullanılır ve onun hakkında anlaşılması gereken ilk şey, onun ingilizce erdem sözcüğü gibi, saltık bir biçimde kullanılan bir terim olmayıp, Aristoteles'in de söylediği gibi, göreli bir terim olduğudur. Arete bir şeyde, bir işte iyi olmak anlamına gelmekteydi ve bir Yunanlı için, sözcüğü işittiği zaman, "neyin ya da kimin aretesi?" diye sormak çok doğal bir şeydi. Arete sözcüğünü çoğunlukla bağımsız bir genitif (in halinde olan) isim ya da sınırlayıcı bir sıfat izlerdi. (Yalnızca dilbilgisini ilgilendirir gibi görünen terimlerden söz ettiğim için özür dilemeyi hiç düşünmüyorum, çünkü göstermek istediğim nokta dilbilgisi ve düşüncenin, dil ve felsefenin ayrılmaz bir biçimde birbirlerinin içlerine girmiş olduğu ve, "salt dilbilimsel bir konu" diye bir kıyıya at. mak oldukça kolay olmakla birlikte, bir düşüncenin dile getirilmesiyle onun içeriği arasında, gerçekte bir ayrılık olmadığıdır) Arete öyleyse, kendi başına eksik olan bir sözcüktür. Güreşçilerin, süvarilerin, generallerin, ayakkabıcıların, kölelerin aretesi vardır. Siyasal arete, ev işleri bakımından arete, askeri arete vardır. Arete gerçekte, "yeterlilik", "ehliyet" anlamına gelmekteydi. İ.Ö. 5. yüzyılda, özellikle politikacıların ve genel konularda konuşmalar yapan bir hatibin aretesini öğrettiklerini savlayan, bir gezginci öğretmenler sınıfı ortaya çıktı. Bu, her ne denli daha tutucu olanları siyasal erdem anlayışlarına ahlakı dahil etseler de, onların öğretimlerinin öncelikle ahlaksal olduğu anlamına gelmemekteydi. Onların özellikle vurgulamak istedikleri nokta, aretenin pratik ve doğrudan doğruya, yararlı olan doğasıydı. Arete meslekseldi ve meslekler söz konusu olduğunda, areteye mesleki yeterlilik, mesleki ehliyet karşılık gelmekteydi. Antik Yunan'da yaygın ve yoğun bir iş, ticaret dünyası varolsaydı eğer, mesleki yeterlilik olarak arete kendisini öncelikle reklamlarda gösterecekti.

O, anlamdan yana bir kuşku olmadığı zaman, elbette ki, kendi başına kullanılabilirdi. Böyle kullanıldığı zaman, onun belirli bir tikel topluluk tarafından en çok değer verilen yetkinlik türüne karşılık geldiği anlaşılacaktı. Bu nedenle, Homeros'un savaşçı komutanları için, arete yiğitliğe karşılık gelmektedir. Sözcüğün Sokrates, Platon ve Aristoteles tarafından kullanılış biçiminde yeni bir öğe vardı. Onlar sözcüğü antropine, "insansal" sıfatıyla nitelediler ve dolayısıyla, ona genel bir anlam —bir insanın insan olmak bakımından yetkinliği, yaşamada yetkinlik anlamını— yüklediler ve bunun ne olduğunu bilmediklerini, ancak araştırılması gereken bir şey olduğunu söyleyerek, insanları şaşkınlığa düşürdüler. Araştırma insanın işlevinin —ergon, iş ya da meslek— bulgulanması anlamına gelmekteydi. Sokrates, Platon ve Aristoteles, tıpkı bir askerin, bir politikacının ve bir ayakkabıcının belirli bir işlevi olması gibi, ortak insanlığımızdan dolayı, hepimizin yerine getirmek zorunda olduğu bir genel işlev olması gerektiğini savundular. Bunu bulunuz, böylelikle, insansal yetkinliğin ya da insanın aretesinin neden oluştuğunun bilgisine ulaşacaksınız. Sözcüğün anlamını kendi başına "erdem" sözcüğünün anlamının yakınlarında bir yere getiren bu genelleme, bir ölçüde filozofların bir yeniliğiydi ve sözcüğün özsel olarak pratik anlamı, onlarla bile, hiçbir zaman ortadan kalkmadı.

Demek ki, arete başlangıçta bir tikel meslekte beceri ya da ehliyet anlamına gelmekteydi ve böyle bir beceri ya da ehliyetin ilgili mesleğin bilgisine ya da ona ilişkin özsel bir kavrayışa bağlı olduğu kabul edilecektir. Bu nedenle filozoflar fikri, herhangi bir insanın, insan olmak sıfatıyla, sahip olduğu işlevi yerine getirmesini içerecek biçimde genişlettikleri zaman, onun bilgiyle olan bağlantısını sürdürmek durumunda kalışı şaşırtıcı değildir. "Sokratesçi paradoks'u, onun "Erdem bilgidir", önermesini hemen herkes işitmiştir. Onun, Sokratesin bir çağdaşına daha çok "Mesleği öğrenmedikçe, ehil, yeterli olamazsın" anlamına geleceğini gördüğüm zaman, bu belki de biraz daha az paradoksal görünmeye başlar.

Üçüncü örneğimiz Yunanca tanrı sözcüğüdür —theos. Platon'un dinsel görüşlerini anlamaya çalıştığımız zaman, din ya da felsefe öğrencileri olarak, onun çoktanrıcı (politeist) mi yoksa tektanrıcı (monoteist) mı —gerçekte Yunanca köklerden, ancak modern çağlarda, Yunanca olmayan bir sınıflamayı kapsamak üzere türetilen iki sözcük — olduğu sorusunu önemseriz. Platon'un sözlerini Hıristiyan, Hintli ya da başka tanrıbilimcilerin (teologların) sözleriyle, (çoğu zaman çeviride) karşılaştırırız. Ancak, Alman araştırmacı Wilamovvitz'in vurguladığı önemli bir noktayı, eşdeyişle, Platon'un tanrısından söz ettiğimiz zaman anlığımızda olan Yunanca sözcüğün, theosun öncelikle yükleyici, tasdik edici bir gücü olduğu noktasını anımsarsak, Platon'un anadilini dikkate almak daha da önem kazanır. Bir başka deyişle, Yunanlılar Hıristiyanların ya da Musevilerin yaptığı gibi, Tanrı'nın varoluşunu ileri sürüp, daha sonra "Tanrı iyidir" "Tanrı aşktır" v.b.g. diyerek, Tanrının yüklemlerini saymaya geçmezlerdi. Bunun tersine, yaşamda ya da doğada sevinç ya da korku yönünden dikkate değer olan şeylerden o denli etkilenir ya da korkarlardı ki, "Bu bir tanrıdır" ya da "Şu bir tanrıdır" derlerdi. Hıristiyan "Tanrı aşktır", oysa antik Yunanlı "Aşk theostur" ya da "tanrıdır" der. Başka bir yazarın da, açıklamış olduğu gibi: "Aşkın ya da utkunun tanrı, ya da daha doğru ve dakik bir biçimde söylenecek olursa, bir tanrı olduğu söylenmekle, herşeyden önce, onun insandan daha fazla olarak, ölüme maruz kalmayan, ebedi bir şey olması ereklenmekteydi. Dünyada işbaşında gördüğümüz, bizimle birlikte doğmamış ve biz öldükten sonra da varolmaya devam edecek herhangi bir güç, şu halde, bir tanrı olarak adlandırılabilirdi ve gerçekte, böyle güçlerden her biri birer tanrıydılar").

Bu anlık halinde, ve bizde ortaya çıkan ve bize, belki de kendilerini bir türlü anlayamadığımız, ani haz ya da acı duyguları veren bir çok şeyin insanüstü ırasına karşı bu duyarlılıkla, bir Yunanlı ozan "Dostlar arasındaki muhabbet fheosfur" benzeri dizeler yakabilirdi.

Gerçekte anlam sorununu tümüyle soymazsa eğer, bu, Platon'daki tektanrıcılık ya da çoktanrıcılığa ilişkin çokça tartışılmış bir sorunla açıkça hiçbir ilintisi olmayan bir anlık halidir. Cambridge'deki bir dizi seminerin ilkinde, Cornford herhangi bir çağdaki felsefi tartışmaların, şaşılacak ölçüde, çok seyrek olarak dile getirilen ya da hiçbir zaman dile getirilmeyen bir dizi sayıntı tarafından yönetildiğine dikkat çeker. Bu sayıntılar "herhangi bir kültürün tüm insanları tarafından paylaşılan gündemdeki geçerli anlayışların temelini oluştururlar ve apaçık bir şey olarak görüldüklerinden, hiçbir zaman dile getirilmezler. "O daha sonra Whitehead'ten şöyle bir alıntı yapar: "Bir çağın felsefesini eleştirirken, dikkatinizi temelde, temsilcilerinin açıkça savunmak zorunluluğunu duydukları, entelektüel konumlar üzerinde yoğunlaştırmayın. Aynı çağ içinde birbirlerinden farklılık gösteren dizgelerin tümünün yandaşları tarafından, bilinçsizce önceden varsayılan bazı temel sayıntılar olacaktır. Bunlara bakın!"

İşte dile ilişkin bir bilginin gündeme geldiği yerde tam tamına burasıdır. Yunanlıların sözcüklerini kullanma biçimleri üzerinde yoğunlaşarak—yalnızca filozofların değil, ancak aynı zamanda hatiplerin ve ozanların, değişik bağlamlarda ve durumlarda kullandıkları sözcükler ve onların kullanılma biçimleri üzerinde yoğunlaşarak—onların içinde yaşadıkları çağın bilinçsiz önsayıntılarına ilişkin olarak sağlam bir kavrayış sahibi olabiliriz.

Çağın bilinçsiz sayıntılarına ilişkin bir başka örnek olarak, ilk zamanlarda Yunanlıların ve klasik dönem boyunca, ortalama insanların, büyüsel (sihirsel) düşünce evresine ne denli yakın olduklarını anımsamalıyız. Tinlerin ya da tanrıların, belirli bir evrede, doğanın işleyiş sürecine katıldıkları ister düşünülmüş isterse düşünülmemiş olsun, onların eylemleri uygun büyü tekniklerine sahip insanlar, tarafından etkilenmeye çalışılırdı. Büyücü bu durumda, belirli bir olaylar dizisini başlatır ve neden ve etki, sanki bir tüfekle hedefe iyice nişan alıp, tüfeğin tetiği çekilmişcesine, aynı kesinlikle birbirlerini izler. Uygulamalı bilim doğa yasalarına dayanır. Her ne denli yasaları, bizim bugün hiçbir biçimde inanmadığımız türden yasalar olsa bile, büyü de öyledir. Büyüye temel olan yasalardan en önemli ve en temellisi, bizim için bugün bu türden hiçbir ilişkisi olmayan şeyler arasında doğal bir ilişki olduğunu ortaya koyan, duygudaşlık (sempati) yasasıdır. Duygudaşlık yasasının etkisi, iki şey böyle bir ilişki içinde oldukları zaman, birisinin yaptığı ya da maruz kaldığı şeye, diğerinin de aynı biçimde yapması ya da maruz kalmasıyla ortaya çıkar. Bu türden bir ilişki, bir insanla onun görüntüsü ya da portresi arasında varolur. Bu aynı zamanda, bir insanla onun saç kırpıntıları ya da tırnak parçaları ya da hatta, uzun bir ilişki nedeniyle, insanın kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş elbiseleri arasında varolur. işte, bir düşmanın adı verilmiş olan bir kuklaya (uygun büyülerle birlikte) kötü davranma, bir başka deyişle, onun saçını ya da elbisesinden bir parçayı yakma uygulamaları, bunun bir sonucudur. Duygudaşlık dahası, şeylerle ya da insanlarla onların adları arasında varolur. Bir düşmanın adını düz bir levha üzerine yazmak, daha sonra adı kazımak (böylelikle, ona ölüler diyarının güçlerini yüklemek) ve yakmak, onu yaralayabilir ya da öldürebilirdi. Bu, her ne denli son derece ilkel olsa da, Atina'nın komşularında, i.O. dördüncü yüzyılda, bir başka deyişle, Platon ve Aristoteles'in yaşadığı dönemde, çok yaygın olan bir uygulamaydı.

Böyle düşünen insanlar için, ad açıkça şeyin kendisi denli gerçekti, ve ona sıkı sıkıya bağlıydı. "Bir ad" birisinin de söylemiş olduğu gibi, "bir kişinin, kolu ya da bacağı denli, bir parçasıdır". Şimdi, Platon'un Kratylos adlı diyalogu dilin kökeni sorununu ele alır ve büyük ölçüde, şeylerin adlarının, onlara "doğadan" mı yoksa "uylaşımla" mı bağlı olduğu, adların şeylere, onların doğal bir parçaları olarak mı, yoksa keyfi olarak mı yüklendiği sorusuna bir yanıt bulmaya çalışır. Soru anlamsız bir soru izlenimini uyandırır ve bizimle onu saatlerce tartışabilen insanlar arasında ince bir perde var gibi görünmektedir. Ancak söylemekte olduğum bu şeyler, ilkel insanın, mantıköncesi bir anlayışa (zihniyete) sahip olduğunu, bir başka deyişle, insansal gelişmenin, aktüel düşünce işlemlerinin bizimkilerinden çok farklı olan, ve mantık adını verdiğimiz disipline kendisinde rastlanmayan bir evresinde bulunduğunu savunan LevyBruhl'ün temsil ettiği Fransız Okulu insanbilimcilerinin yapıtları ışığında, daha da ilginç hale gelir. Levy Bruhl burada sözünü ettiğimiz görüşlerinden dolayı eleştirilmiştir ve sanıyorum ki, haklı olarak eleştirilmiştir. Söz konusu olan, LevyBruhl'ün dediği gibi, insan anlığının herhangi bir zamanda tümüyle farklı çizgiler üzerinde işlemesi değil de, yalnızca, bilginin o zamanlar ulaştığı düzeyde, insanların kendilerinden kalkarak usavurmalar (reasonings) gerçekleştirdikleri öncüllerin, onları bize çok acayip gelen sonuçlara götürecek denli, büyük farklılıklar göstermesidir. Her iki durumda, bizde ve onlarda, farklı olan öncüllerdir. Belirli şeyler, onların anlıklarında, bize göre, hiç de usa uygun olmayan bir biçimde, birbirlerine bağlanır ya da birbirleriyle özdeşleştirilir. Platon'un diyalogunda Kratylos'un bakış açısı, o şunları söylediği zaman, tam tamına kendisinde büyüsel birleşim ya da ilişkinin olanaklı olduğu, böyle bir anlık halini ele verir: "Bu bana oldukça basit bir şey gibi geliyor. Adları bilen insan şeyleri de bilir" Sokrates ona, bununla kendisinin, onun, bir adı bilen bir kişinin bu adı taşıyan şeyi de bilmiş olduğunu kastetmesini mi anlaması gerektiğini sorar ve Kratylos bunun tam tamına kendisinin anlatmak istediği şey olduğunu söyler. Uslamlamayla (argumentj geriletildiği zaman, Kratylos'un sözcüklerin kökenine ilişkin olarak, doğaüstü bir açıklamaya başvurması ilginçtir: "Bu gibi konularda en doğru açıklamanın, Sokrates, insandan çok daha yüksek bir gücün, şeyler için ilk adları verdiğini, öyle ki onların kaçınılmaz bir biçimde doğru adlar olmak zorunda olduklarını düşünüyorum".

Benzer değerlendirmelerin, daha sonra Herakleitos'un, çok şaşırtıcı bir biçimde, aynı anda, onun ağzından çıkan sözcük, sözcüğün içerdiği doğruluk (hakikat), kendisinin betimlemekte olduğunu düşündüğü dışsal gerçeklik ve onun ateş adını verdiği şey olan, logos kavramını ele alırken yardımı olabilir. Felsefi bir okul denli, dinsel bir tarikat oluşturan Phytagorasçılar da bundan izler taşırlar. Bunu kanıtlamak için de, Phytagorasçıların en eskisi "şeyler birer sayıdırlar" demiştir. Bunu kanıtlamak için de, "1 bir nokta (.), 2 bir çizgi    — 3 bir yüzey           4 bir katıdır Böylelikle, sayılardan meydana gelmiş katı cisimlere sahip olursunuz demiştir. Bunu, matematiğin soyut anlıksal kavramlarından doğanın katı gerçekliklerine pek de haklı kılınamayacak ve gerçekte, anlaşılmaz olan bir sıçrama olarak görebiliriz. 4 sayısından yapmış oldukları piramit, taş ya da tahta bir piramit olmayıp, anlığın özdeksel olmayan katışıksız bir kavramıydı. Aristoteles daha o zamandan, Phytagorasçıların anlayışlarından, onları anlayamayacak denli uzak ve ayrı düşmüştü ve onların "ağırlığı olmayan varlıkları, ağırlığı olan varlıkların öğeleri yapmalarından" yakınıyordu. Ancak insanbilimci bize yine "Kullanılmaya hazır hiçbir soyut kavramı olmayan mantıköncesi anlayış sayıyı, kendisine bir sayı verilen nesneden, açık ve seçik bir biçimde, ayıramaz" der. Sayılar gerçekte, başka herşey —bunlar, ister nesneler ya da ister salt uylaşımsal simgeler, sözcükler ya da adlar, eşdeyişle, nesnelerin kendilerinden ayırmamız gereken işaretler olsunlar— gibi, kendilerine özgü birtakım büyüsel ilişki ve özelliklerle donatılmışlardır. Bu olgulara ilişkin bir bilgi bize, Pyhfagorasçılara, onları biraz daha iyi anlayarak, yaklaşma olanağı verecektir.

Bu konuya bir son vermezden önce, şimdiye dek söylemiş olduklarıma çok büyük bir önem ve ağırlık verilmemesi için, bir uyarıda bulunmak gereği duymaktayım. Phytagoras bir ilkel, bir vahşi değildi. İlkel anlıktan kalkarak, ilkelin anlığıyla Phytagoras'ın anlığı arasında kuracağımız bir benzeşim (analoji) bizi belirli bir yere dek götürür, ancak daha fazlasına değil. Phytagoras matematik alanında bir ökeydi. O başkaca birçok şey yanında, müzikte sekizlik perde düzeninde değişmez matematiksel oranlara karşılık gelen uyumlu notalar ve bu matematiksel oranların neler olduklarını bulgulamıştı. Matematiğe olan eğiliminin düşüncesinin tümü üzerinde derin ve temelli bir etkisi olmuştur. Ancak bilinçsiz sayıntıları, matematiğinin biçimlenmesine de etki etmiştir; burada öne sürülen türden düşünce ve değerlendirmeler, eğer Phytagoras'ın öğretilerine ilişkin olarak bildiğimiz şeylere dikkatlice ve eleştirisel bir biçimde uygulanırlarsa, bu öğretilerin bazılarında yatan gizi anlamamızda yardımcı olabilirler. Bununla birlikte, bu konuda ölçülü ve titiz olmak gerekir. Yunanlılara insanbilimsel (antropolojik) bir yaklaşım çok çekici olmasına karşın, birçok iyi yorumcuyu yanlış yola sürüklemiştir. Büyü ve efsun, Platonun zamanında, daha önce de söylemiş olduğum gibi, yaygın olabilir. Ancak Platon'un büyüyü açıkça mahkum etmesi de, aynı ölçüde önemlidir. Eğer söylemiş olduğum şeyler, Yunan düşünürlerinin, ilkel kabilelerde rastladığımız türden, aynı zamanda belirli bir ussal düşünceye sahip olan, büyücü hekimler oldukları izlenimi verirse, bu yararsız olmaktan daha da kötü olacaktır. Bunlardan beklenen Yunan düşünürlerinin karşı karşıya kaldıkları güçlüklere ilişkin olarak bir fikir vermeleri ve dolayısıyla bu düşünürleri incelemeye geçtiğimiz zaman, onların ulaştıkları sonuçları ve kaydettikleri kimi önemli başarıları daha iyi değerlendirebilmemize yardımcı olmalarıdır. Üstelik, Yunan düşüncesi tarihi, bir yönüyle, bu türden yaygın inanç ve sayıntılardan türemiştir ve yalnızca bu durum, onlara, bir giriş olarak, başvurmayı uygun ve anlaşılır kılar.

Belirli bir çağın felsefesine ilişkin olarak tarihsel bir çalışma yaparken, hiç kuşkusuz bu çağın düşüncesine uygulanacak bir sınıflama ortaya koymalıyız. Gelin Yunan düşüncesini, bugün kendilerini filozof olarak gören herkesin üzerine uyuşmayabileceği, ancak antik Yunan filozoflarını inceleme çabasına kesinlikle uygun düşecek bir biçimde betimleyelim. Ben kendim, her ne denli uyuşmazlık ve tartışma için hazır olsam bile, Yunan felsefesinin konularına ilişkin olarak, buradaki ereklerimizi dikkate alarak ortaya koyacağım sınıflamanın, herşeye karşın, antik Yunanlıların entelektüel sorunları için olduğu denli günümüz entelektüel sorunları için de geçerli olduğunu düşünüyorum.

Antik Yunan felsefesinin iki temel yanı vardır ve geliştikçe, bir üçüncüsü daha ortaya çıkar.

Kurgusal ya da bilimsel. Bu, insanın içinde yaşadığı evreni, makrokosmosu açıklama girişimidir. Son zamanlarda doğa bilimleri o denli büyük ve göz kamaştırıcı bir gelişme gösterdiler ki, onlar bu gelişmenin bir sonucu olarak, felsefeden ayrıldılar ve felsefe terimi, söz konuşu gelişmenin doğurduğu bakış açısından, yalnızca, metafiziğe karşılık gelir oldu. Ancak biz burada kurgusal (spekülatif) ya da bilimsel sıfatıyla, bilim ve felsefeden her ikisinin de çocukluk dönemlerinde oldukları ve aralarında hiçbir sınır çizgisinin bulunmadığı bir zamanı niteliyor ve böyle bir zamandan söz ediyor olacağız.

(Ahlaksal ve siyasalı içeren) Pratik. Bu, insanın kendisine, mikrokosmosa, onun doğasına, dünyadaki yerine, başka insanlarla olan ilişkilerine ilişkin bir çalışmadır. Bunun temelinde yatan güdü, geleneksel olarak evrenin doğası hakkındaki kurguda olduğu gibi, katışıksız, saf merak olmayıp, insan yaşamı ve insanın eylemlerinin nasıl iyileştirilip, geliştirilebileceğini bulma biçimindeki pratik güdüdür.

Tarih sırasına göre, Antik Yunan'da, burada bir yandan insan yaşamı ve eylemleri üzerine olan nedensel değerlendirmelerle, diğer yandan ahlak felsefesini birbirlerinden ayırmak koşuluyla, ikinciden önce birincinin ortaya çıktığını görmekteyiz. "Ahlaksal düşünce, ortaklaşa yaşamın doğurduğu gereksinimlerin bir sonucu olarak, doğa hakkında düşünmeden önce gelir; oysa eylemin ilkeleri üzerinde düşünme, yine aynı nedenlerden dolayı, en azından biraz daha geç başlar". Henri Berr'in Robin'in GreekThought (Yunan.Düşüncesi) adlı kitabına yazdığı önsözdeki bu değerlendirmesinin genel bir geçerliliği vardır. Bunu antik Yunana uyguladığımızda, bir Hesidos, bir Solon, ya da bir Theognis'in —özdeyişler ve mecazlarla dolu— ahlaksal bakımdan eğitici şiirinin, Doğa Felsefesinin iyonya'da, İ.Ö. 6. yüzyıldaki başlangıcından önce geldiğini görürüz. Öte yandan, insan eyleminin felsefesi olarak adlandırılabilecek bir şey — eylemlerimizi bilgi ve kuramın dizgeli bir eşgüdümüne (koordinasyonuna) dayandırma girişimi— için, İ.Ö. 5. yüzyılın sonuna dek beklemeliyiz. O, doğa felsefesi boyunca duyulan coşku dalgası gücünü yitirdiği ve yandaşlarının güveni kuşkuculuk tarafından temellerinden sarsıldığı zaman, Sofistler ve Sokrates'le geldi.

Üçüncü yanın felsefe gelişip, serpildikçe ortaya çıktığını söylemiştim. Bu, mantık ve epistemoloji ya da bilgi kuramını içeren eleştirici felsefedir, insanlar yalnızca, göreli olarak, daha ileri bir düşünce düzeyinde, kendilerine doğa tarafından verilmiş olan araçların, dış dünyayla ilişki kurmak bakımından yetersizliklerini, güvenilirliklerini sorgulamaya başlarlar. Bilgimiz, son çözümlemede neye dayanmaktadır? Duyularımızın tanıklığına mı? Duyularımızın bizi bazen yanıltabildiklerini biliyoruz. Onların bizi gerçeklikle, her zaman ilişkiye sokacaklarına ilişkin olarak kanıtımız var mı? Anlıksal işlemlerimiz sağlam ve güvenilir mi? Kendimize dış dünya hakkında daha fazla düşünme izni vermezden önce, bu işlemlerin kendileri üzerinde çalışmalı, onları çözümlemeli ve sınamadan geçirmeliyiz. Eleştirici felsefeye özgü sorular işte bunlardır. Eleştirici felsefe konu olarak, düşüncenin bizzat kendisini almaktadır. O kendisine ilişkin olarak bilinçli hale gelen felsefedir. Herakleitos ve Parmenides'in, erken beşinci yüzyıl Yunanistan'ında, kendilerine özgü yollardan ortaya koydukları gibi, bir filozof duyuların tanıklığından kuşku duymaya başladığı zaman, eleştirici felsefe için herşey hazır hale gelmiş demektir. Eleştirici (kritik) felsefe, Platon'un yaşlılık dönemine dek büyük bir gelişme kaydetmedi; ancak böyle bir bilime (epistemolojiye) duyulan gereksinmenin kendisini derece derece, giderek artan bir yoğunluk içinde, hissettirdiğini, ilerledikçe görmek ilginç olacaktır.

Felsefenin ilk iki dalma —metafiziksel ve ahlaksal dallarına— döndüğümüzde; bazı filozoflar her ikisiyle de eşit ölçüde ilgilenecek ve bütünlüğü olan, tek bir dizge kurmayı başaracaklardır. Bu, felsefi ereği çağının birbirlerini tamamlayan iki eğilimiyle savaşmak olan Platonun kendisi için öngördüğü hedefti. Bu eğilimler: ,(lj Bilinecek hiçbir kalıcı ve sürekli gerçeklik bulunmadığı temeli üzerinde, bilginin olanağını yadsıyan entelektüel kuşkuculuk ve (II) Ahlaksal anarşi, yani değişmez ve tümel olan hiçbir eylem ölçütü, belirli bir insana, .belirli bir zamanda en iyi görünenden daha yüksek hiçbir.eylem ölçütü bulunmadığı görüşü..Söz konusu iki öğeden oluşan soruna kapsamlı bir çözüm olarak, Platon, yeri gelince açıklamaya çalışacağımız, ünlü Formlar öğretisini öne sürdü.

Buna karşın, Sokrates'e eylem alanının ya da Anaxagoras'a kozmik kurgunun çekici gelmesi gibi, çoğunlukla, farklı filozoflar ilk iki yanın biri ya da diğeri tarafından adeta çekimlendiler. Bundan başka, çoğu zaman, belirli bir çağın tüm bir düşüncesi, bu iki yandan birine diğerinden daha çok eğilim gösterir, çünkü düşünce en azından bir bölümüyle, içinde bulunulan toplumun durumuna ve koşullarına bağlıdır. Filozoflar boşlukta düşünmezler ve onların ulaştıkları sonuçlar mizaç x deney (tecrübe) x daha önceki felsefelerin bir ürünü olarak betimlenebilir. Bir başka deyişle, filozofların ulaştıkları sonuçlar, belirli bir mizacın, birçok filozofta olduğu gibi, daha önceki filozoflardan gelen temel savlar üzerinde düşünmekle (daha önceki felsefeler) felsefi gelişmesi etkilenen söz konusu tikel insana kendisini sunduğu biçimiyle (deney), dış dünyaya karşı olan tepkilerdir. Ve, nasıl ki hiçbir iki insanın mizacı tam olarak aynı değilse, bunun gibi, hiçbir iki insanın dış dünyalarının —eşdeyişle, deneyleri— da tam tamına aynı olmadığından emin olabiliriz.

Felsefenin temel sorunlarına verilen yanıtların, bu denli büyük farklılıklar göstermiş olmalarının nedeni budur. Birbirlerine karşıt mizaçları olan insanlar felsefi sorulara farklı yanıtlar vermek durumundadırlar. Gerçekten de, yanıtlarını çelişik bile olmamaları olasıdır; yalnızca, aralarında herhangi bir karşılıklılık ya da uygunluk olması, hiçbir biçimde olanaklı değildir. Bunlar içerik bakımından farklı olmakla kalmayıp, ancak aynı zamanda farklı türden yanıtlar olacaklardır. Bir örnek bunu daha açık hale getirebilir. İki adamın dünyanın neden meydana geldiğini tartıştıklarını varsayalım. Biri onun tümüyle sudan, diğeri ise tümüyle havadan meydana geldiğini söylemektedir. Öyleyse, her ikisi de aynı soruyu aynı biçimde yanıtlamakta ve gerçekte çelişik yanıtlar vermektedirler. Bir uslamlama temelleri vardır, her biri görüşünü desteklemek için ortak gözlemlerinden olgular getirebilir ve birinin diğerini ikna ederek, tartışmayı sona erdirme şansı, her zaman vardır. Ancak bir de, — Dünya son çözümlemede nedir?— sorusunun daha az açık, daha az gözlemlenebilir bir malzeme üzerinde, fakat daha felsefi bir düzeyde tartışıldığını ve adamlardan birinin dünyanın pozitif ve negatif elektrik yükleri, diğerinin ise Tanrının anlığındaki bir düşünce olduğunu ileri sürdüğünü varsayalım, ikisinin, tartışmayla geçen yararlı, verimli bir saat geçirebilmelerini ya da birlikte epeyce bir ilerleme kaydetmelerini düşünmek pek gerçekçi olmaz. Farklı türden insanlardır, bunlar, ikincisi birincisinin elektrik hakkında söylediklerini kabul etmeye, belki de, daha dünden hazırdır, ancak onların kendi yanıtını etkilemesine izin vermez. Benzer bir biçimde, birincisi de, diğerinin söylediğinin doğruluğunu yadsıyacak doğada olan biri gibi görünmekle birlikte, büyük bir olasılıkla, onun yanıtının doğru olabileceğini ya da olmayabileceğini söyleyecek, ancak her durumda, konuyla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmadığı yanıtını verecektir.

Aristoteles'in ebedi soru olarak adlandırdığı "Gerçeklik nedir?" sorusuna verdikleri karşılıklarla kendilerini ele veren söz konusu iki yanıt, birbirlerinin her zaman karşısında yer almış olan iki tip felsefeyle ilişkilidir. "Gerçeklik nedir?", sorusu ilk bakışta göründüğü gibi, anlamsız ve kabul edilemez bir soru değildir. Gerçekte şu anlama gelmektedir: ister tüm Evren, ister onun içindeki tikel bir nesne olsun, herhangi bir şeyi değerlendirirken, onun üzerinde düşünürken, "O nedir?" sorusu sorulursa, hemen ortaya koyacağımız şey olarak, neyin onun için özsel ve ayrıca neyin onun için ikincil ve önemsiz olduğunu düşünüyorsunuz? Herhangi biri kendisinin bu iki tip felsefeden hangisine bağlı olduğunu kolaylıkla saptayabilir. Sorumuzun bu kez "Bu sıra nedir?" olduğunu varsayınız ve aşağıdaki iki yanıttan hangisinin, sizi, en uygun yanıt olarak, kendisine çektiğini değerlendiriniz: a)Tahta, b) Üzerine kitap ve kağıt konacak bir şey. Hemen görüleceği gibi, bu iki yanıt çelişik değildir. Ancak farklı türden yanıtlardır. Diğerinden çok, birinin hemen ve içgüdüsel olarak seçilmesi, kişiye mizaç olarak özdekçiliğe ya da erekbilim'e (teleolojiye) yatkın olduğunu gösterir.

Bu iki tip felsefeye, doğallıkla antik Yunanlılar arasında da rastlanmakta olup, bunlar birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilirler. Antik Yunanlılardan bazıları şeyleri özdeklerine, yö da kendilerinin onu adlandırdıkları biçimiyle, şeylerin "kendisinden —meydana geldikleri— şey"e başvurarak tanımlamaktaydılar. Diğerleri ise özsel öğeyi, kendisine formu da dahil ettikleri erek ya da işlevde gördüler, çünkü (Platon tarafından Kratylos adlı diyalogda işaret edildiği gibi) yapı işleve hizmet eder ve işleve bağımlıdır. Sıra halen sahip olduğu biçime .(forma), hizmet etmek durumunda olduğu erekten dolayı, sahiptir. Mekik, dokumacı için belirli bir işlevi yerine getirmek durumunda olduğundan dolayı, böyle biçimlenmiştir. Demek ki, Yunanlının anlığına kendisini sunan ilk karşıtlık, özdek (madde) ve, her zaman form fikrinde içerileri işlev fikriyle birlikte olan, biçim arasındaki karşıtlıktır. "Gerçeklik nedir?" biçimindeki ebedi soruyu yanıtlarken, iyonyalı düşünürler ve atomcular yanıtlarını özdek bakımından, buna karşın Phytagorasçılar, Sokrates, Platon ve Aristoteles form bakımından verirler.

Filozofları özdekçiler ve erekbilimciler —özdek filozofları ve form filozofları— diye ayırma, çağımız da içinde olmak üzere, her çağda yapılabilecek olan temel bir ayrımdır. Üstelik, ayrımın her iki tarafı da Yunan geleneğinde baştan beri tam bir açıklık ve güçle temsil edildiğinden, ayrımı usumuzdan hiç çıkarmazsak, işimiz daha kolaylaşacaktır.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült