Anlama’yı Anlamak

Addy Pross


Hala bir yaşam kuramına, yaşamın ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını anlamamızı sağlayacak bir kurama sahip olmadığımıza ve son yıllarda yaşamın mekanizması hakkında edindiğimiz ayrıntılı bilgilere karşın yaşam fenomenine ilişkin anlayışımızda hala çok önemli bir boşluk bulunduğuna işaret etmemiz gerekiyor. Peki ama “anlamak” terimiyle tam olarak neyi kastediyoruz? Gündelik sorularımızın büyük çoğunluğu için kullanırken, bu terimi açıklamak gereksiz görünüyor. Anlamı zaten apaçık. Ama yaşam sorusu için kullanıldığında iş karmaşıklaşıyor. “Anlamak” ile kastettiğimiz, bilimsel yöntemin ta kalbine, hatta ötesine gidiyor ve bizi insanlığı 2000 yıldan uzun süredir meşgul eden temel bazı felsefi sorulara en azından kısaca değinmeye zorluyor.

Bilim dünyasında, çevremizde gördüğümüz fenomenleri “bilimsel yöntemden” yararlanarak anlamaya çalışırız. Bu yöntem yeterince bilindiğinden, burada yalnızca analizimizle ilgili olan veçhelerine değineceğiz. Bilimsel yöntemin merkezinde “tümevarım süreci” denen mantık yürütme biçimi yer alır. Tümevarım sürecinin kökleri eski Yunan felsefesine kadar uzanır, ama onu resmi tanımıyla bilimsel önemine kavuşturan, modem bilimsel devrimin mimarlarından Francis Bacon’dır. Tüm bunlar fazla formel ve dar bir çevreyi ilgilendiriyormuş gibi görünebilir. Oysa metodolojinin esası aslında çok basittir. O kadar basit ki, küçük çocuklar bile sezgileriyle bunu anlar ve (bilincinde olmadan) sürekli uygularlar. Aslına bakılırsa tüm bilimsel çabaların detaylardan, süslemelerden ve jargondan arındırıldığında tümevarım yönteminin başarıyla uygulanmasından başka bir şey olmadığını söyleyebilirim. Tümevarım yönteminin başarılı uygulaması, “anlamak” dediğimiz şeyin de temelini oluşturur.

Tümevarıma mantık, gözlemle ya da deneyle elde edilmiş bir dizi olgudan genel sonuçlara varılmasını içerir ki, buna biraz indirgemeci bir ifadeyle örüntü tanıma da denebilir. Çok basit bir örnek düşünelim: elmaların yere düşmesi. Gerçekten de istisnasız bütün elmalar düşer ve dolayısıyla doğanın genel bir kuralı olarak şöyle bir formülasyon öne sürülebilir: “Elmalar düşer.” Ama içimizde gözlem yeteneği en az olanlar bile düşenin yalnızca elmalar olmadığını, tüm maddi cisimlerin aynı düşme özelliğini sergilediğini fark etmişlerdir. O halde, sınırlı “elmalar düşer” kuralı, “tüm cisimler düşer” kuralına genişletilebilir; her ne kadar sıcak hava balonları gibi bazı cisimlerin davranışları, örüntünün bu zahiri istisnaları da açıklayacak şekilde daha ayrıntılı biçimde betimlenmesini gerektirse de.

Düşen cisimler fenomeni o kadar barizdir ki, küçük bir çocuk bile işin özünü hemen kavrar ve bunu yaparken de tümevarım yöntemini temel bir düzeyde uygulamış olur. Bir çocuğun tuttuğu cisim elinden kayıp yere düştüğünde, çocuk çok geçmeden bu özel düşme olayının “cisimler düşer” genel kuralını uyguladığını “anlar”. Demek ki küçük çocuklar bile tümevarım ya da bilimsel yöntemden haberleri olmaksızın çevrelerindeki dünyayı daha iyi anlayıp uyum sağlayabilmek için tümevarım ilkelerini sezgisel olarak uygularlar. İngiliz şair ve tarihçi Thomas Macaulay bunu 150 yıl önce şöyle dile getiriyordu:

Tümevarım yöntemi dünyanın başlangıcından beri her insan tarafından uygulanmıştır. Yöntem halen en cahil budala, en avare öğrenci, hatta memedeki çocuk tarafından sürekli uygulanıyor. Bu yöntem budalayı arpa ekerse buğday biçemeyeceği sonucuna götürür. Bu yöntem sayesindedir ki öğrenci alabalık yakalamak için en iyi zamanın bulutlu bir gün olduğunu öğrenir. Ve muhtemelen bebek de tümevarımla sütün annesinden ya da sütannesinden gelmesini bekler, babasından değil.

Aslında bilinç sahibi tüm varlıklar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, evrimin hepimize aşıladığı bir süreçle bu yöntemi rutin biçimde uygularlar. Evet, evinizdeki sevimli köpek de, her ne kadar Bacon’ın teziyle ya da daha genel olarak epistemolojiyle tanışık olmasa da rutin olarak tümevarım yöntemini uygular. Kanıt mı istiyorsunuz? Sevdiği köpek maması konservesini açmaya başladığınızda gösterdiği tepkiyi izleyin yeter. Zaman içinde tanımayı öğrendiği örüntü temelinde, kendisine yemek verilmek üzere olduğunu anlar. Bilinçli varlıklara, dış dünyaya kendilerine yarar sağlayacak şekilde tepki verme yeteneğini sağlayan, evrimle kazanılmış olan deneysel bilgi derleme ve derlenen bu bilgi içinde örüntüler tanıma becerisidir. Köpeğiniz, iki yaşındaki bir çocuk ve laboratuarındaki bilimci aynı tümevarımsal metodolojiyi uygular. Tek fark, tanınan örüntülerdeki karmaşıklık düzeyidir.

Yukarıda belirtildiği gibi küçük çocuklar “cisimler düşer” kuralının farkındadır. Ama çok daha kapsamlı bir örüntüyü, düşen elmaların davranışını ay ve dünya gibi gökcisimlerinin yörüngelerine bağlayan bir kuralı, yani fiziksel cisimlerin etkileşimlerini kesin matematik terimlerle açıklayan bir kütleçekim yasasını fark etmek için Isaac Newton gibi bir deha gereklidir. Öyleyse, elmaların neden düştüğünü ve ayın neden dünyanın etrafında dolandığını anladığımızı söylüyorsak, bunun sebebi her iki özel olayın da tüm fiziksel cisimlerin davranışını yöneten daha genel bir örüntüyü temsil ediyor olmalarıdır. Ama bu, elmaların neden düştüğüyle ilgili mutlak ve derin bir kavrayışın olmadığı anlamına gelir. Kütleçekim, yalnızca düşen elma olayının dahil olduğu genel bir örüntüye verilen bir isimdir.

Son tahlilde tüm bilimsel açıklamalar tümevarımadır. Örüntülerin tanınması ve özelin genel içinde değerlendirilmesinden ibarettirler. Genelleme ne kadar geniş, yani genellemenin dayandığı deneysel gözlemler ne kadar fazlaysa, öngörü gücü o kadar yüksek ve genellemenin kendisi de o kadar önemlidir. Basite indirgenecek olursa, modem fizik de bundan başka bir şey değildir: evrenin işleyişinin altında yatan gitgide daha genel örüntüler aramak, örüntüyü daha geniş perspektiflere taşımak. Nitekim Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramlarının yaptığı da buydu: daha sınırlı olan Newtoncu örüntüyü geliştirip genelleştirmek. Einstein görelilik kuramıyla Newton’un kütleçekim kuvvetini daha geniş bir çerçeveye oturtarak Newtoncu açıklamayı ileri taşımış oldu.

Einstein’a göre kütleçekim, cisimlerin kavisli bir yapıya sahip dört boyutlu uzay-zaman içindeki doğal hareketinden başka bir şey değildir ve bu tanımıyla düşen elmaların davranışı da dahil olmak üzere geniş bir aralıktaki fiziksel fenomenlerin anlaşılması için daha genel bir temel sağlar. Elbette fizikçiler işin ucunu bırakmış değiller. Sicim kuramı ve Mkuramı gibi daha karmaşık formülasyonlarla genellemeyi daha da genişletmeye çalışıyorlar ve “her şeyin kuramı” dedikleri o son kurama, nihai örüntüye doğru yol alıyorlar. Nihai bir örüntünün ortaya çıkarılıp çıkarılamayacağı da elbette yalnızca bilimin değil, felsefenin çeşitli alanlarını da ilgilendiren bir başka soru. Ne var ki, kendi içinde çok ilginç olmakla birlikte konumuzun kapsamını aşan bir soru bu.

Örüntülerin oluşturulmasında matematiğin rolü son derece önemlidir. Örüntünün matematiğin diliyle nicel olarak ifade edilebilmesi, genellemenin öngörü gücünü, dolayısıyla da sağladığı yararı büyük ölçüde artırır. Nobel Ödüllü fizikçi Richard Feynman bir keresinde kuantum kuramlarının doğruluğunun, Kuzey Amerika kıtasının genişliğinin ancak bir saç telinin kalınlığı kadar şaşacak bir doğruluk düzeyine eş olduğunu söylemişti. Kayda değer bir örüntü! Böyle öngörü yetenekleri matematiğin örüntü formülasyonunda temel bir rol oynamasını sağlasa da, bu, nitel örüntülerin değer ve yararlarının gözardı edilebileceği anlamına gelmez. Darwin’in doğal seçilim ve ortak ata fikirlerinin tümüyle nitel bir formülasyonu olan ama bugün bile insanın kendine bakışını büyük ölçüde biçimlendiren bu fikirlerin devrim yaratan etkisini unutmayalım. Einstein’a atfedilen vecizeyi hatırlayacak olursak: Önemli sayılan her şey sayılamaz ve sayılabilen her şey de önemli sayılmaz.

Biz tümevarım yönteminin aradığı şeyi tanımlamak için “örüntü” terimini kullandık. Bilimcilerse örüntülerin doğrulanma derecesine göre değişen başka terimler kullanırlar hipotez, kuram, yasa gibi. Newton’un kütleçekim yasası, elmalar ve başka cisimlerin düştüğü sayısız örnekler ve güneşin her gün doğuşundaki düzenlilik nedeniyle tartışmasız biçimde bir yasa sayılır. Yine de “örüntü” deyimi, içerdiği muğlaklık sayesinde bir avantaja sahiptir. Mutlak hakikat algısı yaratan “yasa” ve “kuram” gibi terimlerin tersine, “örüntü” terimi daha yumuşak, daha esnek, daha az angaje, daha az kesin, üzerinde oynanmaya daha açıktır. Newton’un kütleçekim ve harekete ilişkin yasaları bile Einstein’ın devrim yaratan açıklamalarının ardından revizyona tabi tutulmak zorunda kalmıştı. Her hipotez, kuram ya da yasanın da nihayetinde birer örüntü olduğunu aklımızda tutarsak, o kuram ya da yasa değişikliğe uğradığında veya geçerliliğini yitirdiğinde daha az bocalarız.

Bu örüntülerin, kuralların, yasaların, genellemelerin ya da her ne diyeceksek onların altlarında yatan nedene gelince, bilim bu gibi sorulara yanıt veremiyor ve verebilirmiş gibi de yapmıyor. Doğa yasalarının doğal fenomenlerin açıklamaları olduğu yolundaki yaygın inanışa karşın, yirminci yüzyılın büyük filozofu Ludwig Wittgenstein neredeyse yüz yıl önce ünlü Tractatus (Latince “tez”) adlı eserinde şöyle diyordu: “Evren hakkındaki modem anlayışın tümü, o sözde doğa yasalarının doğal fenomenleri açıkladığı yanılgısı üzerine kuruludur.” Herhangi bir fenomen için temel bir açıklama yoktur ve yapabileceğimizin en iyisi, örüntünün açıklama olduğunu söylemektir. Örüntülerin, temelde yatan gerçeklik ile bizim o gerçeklik hakkındaki anlayışımız arasındaki bağlantılar olduğunu söyleyebiliriz. Bu örüntülerin temeli fenomenlerin altında yatan doğa yasaları kendi içinde büyüleyici bir soru olmakla birlikte, bilim alanının katı sınırlarının ötesinde ve dolayısıyla konumuzun sınırları dışında kalıyor. Sözü yine Wittgenstein’a verecek olursak: “İnsan konuşamayacağı bir konuda susmasını bilmelidir.”

Yukarıda belirtilenlerin ışığında, anlamanın dereceleri olduğu, örüntü tanıma her zaman kesin olmadığından anlamanın önemli ölçüde öznel olduğu sonucuna varılabilir. Örüntü tanıma, bir ölçüde bakanın gözündedir. Nobel Ödüllü fizikçi Steven Weinberg’in işaret etmiş olduğu gibi, bir örüntünün aydınlatıcı olup olmadığını anlamanın etkili bir yolu da, meslektaşlarda “Aha!” tepkisi tetikleyip tetiklemediğine bakmaktır. Bununla birlikte şurası da açık ki, daha temel bir bilim olan fizikteki anlamanın doğası, içsel olarak hayli karmaşık sistemlerin incelenmesine odaklanan biyolojideki işleyiş sürecinden oldukça farklıdır. Fizikte genellemeler titizlikle nicelleştirilip matematiğin diliyle açıklandığından, istisnalar tolere edilmez ve kuralın yeniden formüle edilmesini gerektirir. Biyolojideyse genellemeler çoğu kez niteldir ve kuralın istisnaları tolere edilmenin ötesinde normal olarak kabul edilir. Neticede vurgulanması gereken şu ki, çalışma alanı hangisi olursa olsun, aynı gözlemler kümesi bazen farklı biçimlerde yorumlanabilir ve dolayısıyla farklı örüntülerin tanınmasına yol açabilir.

Bu durum özellikle, gözlemlenen örüntüler mutlak olmayıp,sosyal bilimlerde alışılageldiği gibi istatistiksel olduğunda ya da örüntüler nicelden çok nitel özellik taşıdığında söz konusudur. İşte bu nedenledir ki, bir tarihsel olaylar dizisi birden fazla örüntü halinde düzenlenebileceğinden, tarihçiler sık sık bu olaylar kümesini anlamak için farklı modellere başvururlar. Birinci Dünya Savaşı’nın nedenleri üzerine yazılanların bolluğu, gizlisi saklısı olmayan bir tarihsel olaylar dizisinin nasıl farklı biçimlerde anlaşılıp yorumlanabildiğine örnek oluşturuyor. Örüntülerin ille birbirlerini dışlamaları da gerekmez. Açıklamaları epey farklı olsa da, 2 yaşında bir çocukla bir kuramsal fizikçinin elmanın düşüş nedenleri konusundaki anlayışları aynıdır. Her ikisi de elmanın düşüşünde daha genel bir örüntü olduğunun farkındadır, ama fizikçinin gördüğü hem daha geniş hem de ölçülebilir bir örüntüdür. Fakat çocuğun basit “düşen cisim” kuralı, ona gündelik yaşamında yardımcı olmaya yeter de artar. Yani küçük çocuğun uzaya bir uydu gönderme ya da uzay yolculuğuna çıkma gibi acil planları yoksa, maddenin davranışı hakkında o basit “cisimler düşer” kuralının ötesinde, Newton’un kütleçekim yasası ve Einstein’ın görelilik kuramlarının getirdiği daha detaylı açıklamaların fazla önemi yoktur. Aslında düşününce, bir dağ tırmanışına başlamak üzere olan fizikçinin de, macerasında kendisine yardımcı olması için sicim kuralı ya da özel ve genel görelilik kuramları yerine “cisimler düşer” kuralına başvurması daha olasıdır.

Özetle, bir sistem birden fazla şekilde örüntülendirilebiliyorsa, hangi örüntünün daha iyi olduğu sorusunun yanıtı, nasıl uygulandığına bağlı olabilir. Woody Allen’ın 2009 yapımı filminin adı olan Whatever Works / Hangisi İşe Yararsa, meselenin özünü iyi yansıtıyor. Son tahlilde adlarına ne denirse densin kuramlar, yasalar, modeller, hipotezler, örüntüler evrenimizde bir düzen bulmak için sarf edilen çabaların hiçbiri doğanın gerçekliğini tam olarak yakalayamaz. Ortaya çıkardığımız örüntüler, yalnızca bu gerçekliğin yansımalarıdır kimi daha iyi, kimi daha kötü. Bunların tanınması kendimizi içinde bulduğumuz karmaşık dünyada bize bir düzen hissi verir. Önceki incelememiz şimdi biyolojik anlayışa yönelik arayışın merkezi bir meselesini ele almamıza yardımcı olacak: indirgemeciliğe karşılık bütüncülük.

İndirgemecilik mi, Bütüncülük mü?

Tümevarım yönteminin, yani genellemeler aramanın, örüntüleri tanımanın tüm bilimsel anlayışın merkezinde yer aldığına daha önce işaret etmiştik. Ama tümevarımcı düşünme tarzının indirgeme diye adlandırılan bir türünün özellikle faydalı olduğu görüldü. Aslında indirgeme kavramı da daha ayrıntılı incelenip son yıllarda bilim felsefecilerinin araştırmaya başladığı alt dallara ayrılabilir; ama bu daha ayrıntılı görüşler burada bizi ilgilendirmiyor. İndirgeme yaklaşımının esası basittir: “Bütün, onu oluşturan parçaların etkileşiminden anlaşılabilir.” Örneğin bir saatin nasıl çalıştığını anlamak istiyorsanız, onu parçalarına (dişliler, yaylar vb.) ayırın ve bunların nasıl birlikte çalışarak işlevsel bütünlüğü sağladığını gözleyin. Şu ya da bu biçimiyle indirgemeci düşünce, bilimsel devrimin ilk günlerinden başlayarak bilimsel anlayışın gelişmesinde kilit rol oynamıştır.

İndirgemeci bakış açısının karşısındaysa, “Bütün, parçaların toplamından daha fazlasıdır” sözleriyle özetlenebilecek olan ve indirgemeci görüşü yadsır görünen, daha yeni tarihli bütüncülük düşünce akımı vardır. Bütüncülük, özellikle karmaşık sistemlerde, sistemin tek tek parçalarının incelenmesinden anlaşılamayacak beklenmedik özelliklerin ortaya çıkabileceğini öne sürer (bunlar alt düzeylerde gözlenmeyen, daha yüksek ve karmaşık düzeylerde gözlenen özelliklerdir). Bu yaklaşım, sözde “basit” sistemlerin bile olağanüstü bir karmaşıklığa sahip olması nedeniyle son yıllarda hayli revaç bulmuş ve biyolojide yeni bir dalın, sistem biyolojisinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Cari Woese’nin biyolojik sistemlere, davranışları parçalarından anlaşılabilecek birer “moleküler makine” yerine “karmaşık dinamik organizasyon” olarak bakışı, bu yeni “sistem” düşünüşünü örnekler.

Bu durumda biyolojik sorunlara yanıt aramak için hangi sistem daha iyidir? İndirgemecilik mi, bütüncülük mü? Yanıt, soruyu kime sorduğunuza bağlı. Jacques Monod,10 “Bu yalnızca bütüncülerin bilimsel yöntemi ve analizin bilimsel yöntem içindeki rolünü ne kadar yanlış değerlendirdiklerini gösteren son derece saçma ve yanlış bir görüş” sözleriyle bütüncülüğü (ve takipçilerini) hor gören bir yaklaşım sergiliyordu. Biyolojik sistemlerle ilgili olarak indirgemecilik ile bütüncülük arasındaki çatışmayı çevreleyen karmaşa hayli eskilere dayanır ve 1972 Eylülünde İtalya’nın Bellagio kasabasında yapılan Peter Medawar, Jacques Monod ve Kari Popper dahil önde gelen birçok biyolog ve felsefecinin katıldığı“Biyolojide İndirgemecilik Sorunu” adlı konferansın kayıtlarında apaçık görülür. Tutanaklara göre toplantının sonunda June Gooodwill şöyle demiştir:

Bazen entellektüel kısırlığın sınırlarında dolaşan bir deja vu hissine kapılıyorum. “İndirgemecilik”; “indirgemecilik karşıtlığı”; “indirgemecilik ötesi”; “bütüncülük”... Çok eskilere kadar giden bu konu biyoloji tarihinde değişik kılıklarla ve şaşmaz bir düzenlilikle tekrar tekrar ortaya çıkıyor; kısırlık hissi de, bunca zamana karşın konunun hala açıklığa kavuşacakmış gibi görünmemesinden kaynaklanıyor.

Konferansın üzerinden yaklaşık kırk yıl geçmiş olmasına rağmen fazlaca değişen bir şey yok. Biyolojide indirgemecilik ve bütüncülük hala o zamanki kadar tartışmalı görünüyor. Deniş Noble imzasını taşıyan ve bütüncülük yanında saf tutan bir polemik makalesi de aynı açmazlara değinir; ama Noble modern sistem biyolojisinden örnekler gösterir. Bütüncülük kampına katılan Cari Woese ise durumu daha da yalın bir dille ifade eder:

Günümüzde biyoloji bir yol ayrımında. Alanı yirminci yüzyılın büyük bölümünde başarıyla yönetmiş olan moleküler paradigma, artık güvenilir bir rehber değil. Vizyonu artık gerçekleşmiş olan moleküler paradigma miadını doldurdu. Dolayısıyla biyoloji şimdi bir seçim yapmak durumunda: Rahat olanı seçip moleküler biyolojinin ardı sıra gitmeye devam mı edecek, yoksa daha enerjik bir seçimle canlılar dünyası için yirminci yüzyıl biyolojisinin üstesinden gelemediği, dolayısıyla görmezden geldiği önemli sorulara yanıt veren yeni ve esin verici bir vizyon arayışına mı girecek? İlk yol, hayli verimli olsa da biyolojiyi kaçınılmaz olarak bir mühendislik alanına dönüştürecektir. İkinci yolsa, biyolojiyi daha temel, fizikle kol kola gerçekliğin doğasını araştırıp tanımlayan bir bilime dönüştürme vaadini taşıyor.

Gerçekten de güçlü ve kışkırtıcı sözler. Gelgelelim, kısa süre önce bütüncülüğe yönelttiği sert eleştirisinde Nobel Ödüllü biyolog Sydney Brenner şöyle yazıyordu: “Bu yeni sistem biyolojisi bilimi sorunu çözebileceği iddiasında; ama ben diyorum ki bu yaklaşım başarısız olacak, çünkü karmaşık bir sistemin davranışından işlev modellerine varmak, çözümü mümkün olmayan tersine bir problemdir.”

Tehlikeli bir belirsizliğe sahip olmasına karşın, bu felsefi aslan inine kısaca dalalım. Bu sıkıntı verici felsefi bölünme ve söz konusu bölünmenin canlı sistemleri daha iyi anlama hedefimiz üzerindeki etkilerine dair birkaç söz de ben edeceğim. En azından yaşam bağlamında indirgemeci bütüncü ayrımının tözelden ziyade anlamsal olduğu ve daha derinine inildiğinde bütüncülüğün, indirgemeciliğin daha incelikli bir biçimi olarak düşünülebileceği görüşündeyim.

Meseleyi fazlaca basitleştirmek pahasına, bilimsel bir metodoloji gözüyle bakıldığında indirgemeci felsefenin en yararlı uygulamasının “hiyerarşik indirgeme” denen türü olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre, bir hiyerarşik düzeydeki fenomenler, daha alt düzeyden alman kavramlar kullanılarak açıklanabilir. Steven Weinberg kısa süre önce bunu özlü bir ifadeyle şöyle dile getirmişti: “Açıklayıcı oklar daima aşağıyı gösterir.” Demek ki, örneğin sosyal davranış tek tek organizmaların davranışlarına, organizmaların davranışı hücrelerin davranışlarına, hücrelerin davranışları biyokimyasal döngülere ve biyokimyasal döngüler de moleküler yapı ve tepkime yatkınlığı gibi daha temel fiziksel ve kimyasal kavramlara bağlanabilir ve bu, atomaltı temel parçacıklara kadar böylece sürer gider. Hiyerarşik indirgeme, anlamayı kademe kademe kurmaya çalışır; her kademedeki fenomenler bir alt kademeyle ilintili kavramsal çerçeveyle açıklanır. On yedinci yüzyıldan bu yana fiziksel bilimlerde tanık olunan göz kamaştırıcı ilerlemenin büyük bölümü, bu metodolojinin başarıyla uygulanmasına bağlanabilir. Biyolojik bilimlerdeyse indirgemeci mahsul özellikle bereketli oldu. DNA kopyalanması, protein sentezi, metabolik döngüler gibi biyolojik süreçler konusundaki anlayışımızda kaydedilen muazzam ilerlemelerin hepsi indirgemeci metodoloji sayesinde gerçekleşti. Moleküler biyolojinin hücre işleyişinin harikalarından çoğunu moleküler düzeyde ortaya koyduğu konusunda hiçbir kuşku yok indirgemeciliğin mükemmel bir örneği.

Fakat biyolojik sistemlerin muazzam karmaşıklığı, indirgemeci metodolojinin uygulanmasını güçleştirir ve biyolojik sistemler için son 20-30 yılda yükselen indirgemecilik karşıtı, bütüncü yaklaşımların sorumlusu da işte bu güçlüktür. Bütüncü görüş ikna gücünü, karmaşık sistemler içinde yeni ve öngörülemez özellikler üreten sistemik ilişkilerin ortaya çıktığı fikri üzerine kurulu sistem kuramından alır. Bu durumda, Weinberg’in indirgemeciliği özetleyen “Açıklayıcı oklar daima aşağıyı gösterir” sözlerini ve June Goodfield’in çaresiz yakınmalarını hatırlayacak olursak, bu iki zıt görüşün hangisine itibar edeceğiz? Ve yaşamı anlama çabalarımızla ilgili bu temel anlaşmazlığın olası sonuçları nelerdir?

İndirgemeci yaklaşıma yöneltilen eleştiriler büyük ölçüde indirgemenin aşırı ifadelerinden kaynaklanıyor. Bunun bir örneği Francis Crick’in, “Biyolojide modem akımın nihai amacı, biyolojinin tümünü fizik ve kimyanın terimleriyle açıklamaktır,” sözü. Yakın gelecek için gerçekçi görünmeyen bu tür iddialar nihai bir hedef olarak kalmaya devam ediyor, tıpkı kimyanın “nihai hedefinin” tüm kimyasal fenomenleri Schrödinger’in ünlü dalga denklemini çözerek açıklamak olması gibi. Bu anlamda, tabiatındaki sınırlılık göz önünde tutulacak olursa indirgemeciliğe yönelik geniş kapsamlı bir eleştiri hiç de temelsiz sayılmaz. Buna karşılık, daha ölçülü bir indirgemeci yaklaşımın, karmaşık bir sistemde ortaya çıkan yeni özelliklerle (emergent properties) hiçbir şekilde baş edemeyeceği fikri şüphesiz doğru değil; ortaya çıkan yeni özellikleri sürekli olarak indirgemeyle çözümleyip anlıyoruz.

Basit bir örnek gerekirse, daha önce irdelemiş olduğumuz maddenin yoğun durumlarının (katı ve sıvılar için kullanılan terim) fiziksel özelliklerini düşünün. Yoğun durumlarda tek molekül düzeyinde mevcut olmayan çeşitli yeni özellikler ortaya çıkar. Yoğun durum katı ya da sıvı, elektriksel olarak iletken ya da yalıtkan, parlak ya da mat olabilir. Tek bir molekül bu yoğun durum özelliklerinin hiçbirine sahip değildir. Tek bir molekül ne katıdır ne de sıvı; ne parlaktır ne de mat. Bu kolektif özelliklerin moleküler düzeyde bulunmamasına karşın, bu yoğun durum özelliklerini tek tek moleküllerin elektronik özelliklerinden yola çıkarak anlarız. Böylece, oda sıcaklığında moleküler hidrojenin gaz, suyun sıvı ve sofra tuzunun katı olduğunu tek tek moleküllerin özelliklerine (moleküler ağırlık, elektrik yükü vb.) ve bu malzemelerde bu özelliklere bağlı olarak moleküller arasında etkiyen kuvvetlere bakarak anlarız. Aynı şekilde, tek olarak yalıtılmış bir molekülü belli bir kuramsal analizden geçirerek yoğun durumdaki iletkenliğini öngörebiliriz.

Demem şu ki, fizik ve kimya belli koşullarda ortaya çıkan yeni özelliklerin temellerinin anlaşılmasını sağlayan bu tür indirgemeci analizlerle doludur. Bazı özelliklerin belli koşullarda ortaya çıktığı için indirgeme ile anlaşılamayacağı yolundaki alışılageldik itiraz doğru değildir; ama tabii bu sonradan ortaya çıkan her yeni özelliğin indirgeme ile açıklanabileceği anlamına da gelmez. Bir metodoloji olarak indirgemenin her metodolojide olduğu gibi bazı sınırları vardır. Karmaşık sistemler her zaman kolayca parçalarına indirgenemez. Bazen beklenmedik özellikler ortaya çıkabilir ve nitekim çıkıyor da. Böyle durumlarda bütüncü yaklaşımın gerektiği söylenebilir. Fakat bütüncü görüşün daha derinlikli bir değerlendirmesi, indirgeme karşıtı iddiasının biraz yanlış ifade edildiğini ortaya koyuyor. Sorun büyük ölçüde “bütüncü” teriminin ilettiği anlamdan kaynaklanıyor. Eğer “bütüncü” terimiyle tüm sistemin bir bütün olduğu ve onu parçalara indirgemekten kaçınıldığı izlenimi yaratılmak isteniyorsa, durum hiç de böyle değil. Sistem yaklaşımı karmaşık bütünü indirgemeci yaklaşımın yaptığı gibi parçalarına ayırır; ama sistem içindeki etkileşimlerin karmaşık doğasını daha gerçekçi biçimde irdeler. Bütüncü görüş daha alt kademedeki hiyerarşilerden üst kademedekilere doğru “aşağıdan yukarıya nedenselliğe” ek olarak, daha üst kademedeki fenomenlerin alt kademelerdeki eylemleri etkilediği “yukarıdan aşağıya nedenselliğin” de dikkate alınması gerektiğini kabul eder.

Bu gibi geribildirimsel etkiler kolayca öngörülemeyen ve basit bir indirgemeci analize uygun olmayan beklenmedik özelliklerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Yine de şöyle bir düşününce indirgemeci felsefenin bütüncülüğün de merkezinde olduğu görülüyor. Bir biyolojik sistemin karmaşıklığı bütüncü sistem yaklaşımıyla ele alındığında karmaşık sistem yine daha basit unsurlara indirgenir, ama bu unsurlar arasındaki karmaşık etkileşimlerin doğasına daha büyük ağırlık verilir. Bir başka deyişle bütüncü yaklaşım, bir sistemdeki neden-sonuç ilişkilerinin basit bir alttan-üste nedensel zincirin ima ettiğinden daha karmaşık olabileceğini kabul eden daha incelikli bir indirgeme biçimidir. İngiliz biyolog Athel Comish-Bowden’ın sözleriyle:

Bilimde klasik indirgemeci yaklaşım, bütün bir sistemin işleyişini parçalarının özelliklerinden çıkarmak biçiminde anlaşılabilir; ama artık parçaları da bütünden hareketle anlamayı öğrenmek zorundayız.

Bilimde açıklayıcı bir araç olarak indirgemenin etrafından dolaşmak güçtür, çünkü indirgeme bir şey hakkında bilimsel bir anlayışa varmanın temel bir aracıdır. İndirgemeci olmayan hatta indirgeme karşıtı olan bir metodoloji için onyıllardır el yordamıyla sürdürülen umutlu arayışlara karşın, bu çaba yenebilir bir meyve vermiş görünmüyor. Adına karşın bütüncülük, indirgemeci bir detaylandırma olarak düşünülebilir; kuşkusuz değerli olabilecek bir detaylandırma, ama sonuçta bir detaylandırma işte. Çeşitli türleri ve alt türleriyle indirgeme, bilimsel çalışmalar için en önemli kavramsal araç olmuştur, hala öyledir ve muhtemelen öyle de kalacaktır.

“Yaşam nedir?” sorusu şayet tatminkar bir biçimde yanıtlanabilirse, bence bu ancak temelde indirgemeci bir yaklaşımla; kimya ve biyolojinin altında yatan bağları araştırarak, biyolojik karmaşıklaştırmadan sorumlu süreci ortaya çıkararak başarılabilir. Son tahlilde canlı ile cansız arasındaki fark, iki ayrı dünyadaki materyallerin farklarına ve özellikle bu materyallerin karşılıklı etkileşim ve tepkimelerine indirgenmelidir.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe