Felsefe

 

 

 

Alfred Adler’in Benimsediği Felsefi Görüşler

Turhan Yörükan

Adler, hastalıklarla boğuştuğu çocukluk ve gençlik yıllarında, doymak bilmez bir okuyucu olmuştur. Onun yetişkinlik döneminde edebiyat, Kutsal Kitap, psikoloji ve Alman felsefesi konusunda sahip olduğu bilgiler, Viyana toplumu nezdinde ve hatta bütün dünyada tanınmış bir konferansçı olarak ün yapmış olmasına sebep olmuştur. Adler’in bütün bu özelliklerinin ve edindiği bilgilerin, geliştirmiş olduğu psikolojiye ve sistem kurma konusunda gösterdiği beceriye yansımış olduğu muhakkaktır.

Adler de, çağdaşları gibi Darwinci evrim teorisinden etkilenmiştir. Onun Bireysel Psikoloji’si, çevreye uyum öncülüğüne dayanmakladır. Pek çok psikolojik teorinin psişik olgulararası dinamiklerle meşgul olduğu sırada, o birey ile çevresi arasındaki ilişki üzerinde ısrarla durmuştur. Nitekim, Darwinci görüş de, türlerde meydana gelen değişikliğin sebebini çevrenin canlı üzerinde yapmış olduğu etkilrde aramıştır. Adler’in ilk önemli eseri olan Organ Yetersizliği ve Bunun Psişik Telafisi (1907) adlı kitabı, çok büyük oranda, Darwinci görüşlerin tıbba uygulanması şeklinde bir çalışma olarak algılanmıştır. Bu kitapta ileri sürülen fikirler, aynı zamanda psikanalitik teoriyi tamamlar gibi görülmüş ve Freud tarafından da tasvip görmüştür.

Ancak, Adler’in daha sonraki çalışmaları, en uygun olanın yaşayacağı ve uygun olmayanın yok olup gideceği görüşünü savunmakta olan Darwinci görüşü nakzeder mahiyette olmuştur.

Freud gibi Adler de, 19. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiş olan ilmi çalışmalardan, özellikle bazı filozofların, edebiyatçıların ve sosyologların yaptığı çalışmalardan etkilenmiştir. Ancak, onun yaptığı seçim farklı olmuştur.

Adler’in yaşadığı veya fikren etkilenmeye başladığı dönem, Kari Marx ve taraftarlarının evrimci sosyologlar olarak Herbert Spencer’in ve William Graham Sumner’in; sosyoloji eğilimli bir filozof olan ve bireyin sosyal ve kültürel sistemin kesişme noktasında bulunduğuna ve kişiliğin bu durumdan etkilendiğine inanan Wilhelm Dilthey’ın; Ferdinand Törınies, Georg Simmel, Emile Durkheim ve Max Weber gibi büyük Alman ve Fransız sosyologların sistemlerini kurdukları, kitaplarını yayımladıkları bir dönemdir. Bu insanlar, yaptıkları çalışmalarla, Aristoteles’ten bu yana söylenegelen, “İnsan sosyal bir hayvandır” sözünün gerçek manasını derinlemesine incelemiş olan kimselerdir. Durkheim’ın toplumun temeli olarak kabul ettiği sempati ve dayanışma duyguları, Adler’in sosyal duygusunu veya sosyal ilgi dediği şeye zemin hazırlamıştır. Bunun olmayışı ise, Durkheim’ın anomie ve Marx’ın yabancılaşma dediği olaya tekabül etmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi Adler ve karısı, sosyalizmin insancıl görüşlerinden çok fazla etkilenmiş olan kimselerdir. Adler, sosyal duygu veya sosyal ilgiyle ilgili görüşlerini, hiç şüphesiz içinde yaşadığı bu sosyal ilim ve siyaset atmosferinden etkilenerek yaptığı yorumlamalara borçludur.

Adler’in içinde yer aldığı kültürel atmosfer, bu söylediklerimizle sınırlı değildir. Adler’e göre insan seçicidir. Bu bakımdan onun bu kültürel atmosfer içerisinden seçtikleri de Freud’unkinden farklı olmuştur.

İsa’dan önce 8. yüzyılda yaşamış bir şair olan Fiesiodos, İşler ve Günler adlı eserinin hemen daha başında (s. 2025) iki türlü kavgadan bahsederek, bunlardan bir tanesinin insanları kanlı savaşlara götüren, yıkıcı bir kavga olduğunu, diğerinin ise övülmeye değer bir kavga olduğunu, insanlar için yapıcı ve yararlı olan kavganın da bu olduğunu söylemiştir. Hesiodos’a göre bu kavga, iki eli tutmaz insanları bile işe koşan, başkası çift sürerken, ekin ekerken, evini barkını düzenleyip zengin olurken, insanı boş durmamaya zorlayan, onu başkalarına imrenir hale getiren kavgadır. Ona göre insanlar için hayırlı olan kavga da budur. Alman filozofu Schopenhauer, bizde “asli ve esas olan şeyin” irade olduğunu söylemiş, yaşama iradesinin, kudretinin sonsuz olduğunu ve bunun bir ve değişmez olduğunu ileri sürmüştür. Friedrich Nietzsche de, biraz sonra daha ayrıntılı bir şekilde göreceğimiz üzere, geliştirdiği üstün insan anlayışına temel olmak üzere, gene bu dönemde kudret iradesi, muktedir olma kavramını işlemeye başlamıştır. Bu fikirler, Adler’in üstün olma çabası kavramının geliştirilmesinde etkili olmuştur. Fransız tabiat filozofu Buffon, Discours sur la style adlı eserinde, “Üslup, insanın kendisidir” diyordu. Bu fikir, Adler’in hayat tarzı veya stili kavramında işlemeye çalıştığı bir motiftir. Johann Wolfgang von Goethe, bir tür evrim görüşünü temellendirmek üzere yazdığı Bitkilerin ve Hayvanların Metamorfozu adlı eserlerinde, bir yaratıkta gözlenen üstünlüğün bir yetersizlik içerdiğine, Fausfta ise her insanın bir yükselme arzusu taşıdığına, insanın tabiatının gereği olarak gösterdiği bu yükselme gayretinin kendisini her alanda hissetirdiğine işaret etmiştir. Nitekim Fausf un “Prolog”unda, Tanrı’nın, insanları engelleyen şeyin etkinlik göstermemek olduğunu söylediğine işaret etmektedir. Tanrı’nın ağzından, “Bu yüzden arkadaş ettim ona şeytanı, hiç durmadan çalışsın, kışkırtsın ve yaratmaya zorlasın diye onu” demektedir.10 Goethe, yetersizliğin ne olduğunu araştırmakla, tüm yaratıların bir anahtanrıı elde etmenin mümkün olabileceğini söylemiştir. Maurice Maeterlinck, 1903 yılında yayımladığı Joyzelle adlı piyesinin 2. perdesinde, “İnsanların güçsüzlükleri, zayıflıkları, hayatta niyet edilen şeylerin gerçekleşmesi için çoğu kez gerekli olmaktadır” demektedir. Adler’in eserinde adından bahsettiğini gördüğümüz İsviçreli eğitimci Joharın Heinrich Pestalozzi de, insanın kendisinin yarattığı şartların insanı yarattığına kanidir.

İşte bütün bu düşünce yapıları, bütün bu fikri unsurlar, diğer bazı fikirlerle birlikte, bu çok okuduğu, çok şey bildiği söylenen insanın, Adler’in, sisteminde yerlerine oturtulacak; birleştirilerek bir sistem haline getirilecektir. Adler’e gelinceye kadar pek çok şey söylenmiştir. Burada önemli olan, bu unsurların nasıl sistemleştirildiği, teorik ve pratik olarak nasıl kullanıldığıdır. Adler, bize bunun oldukça başarılı ve kolay anlaşılır bir örneğini vermektedir. Temel kavramlarını işleyiş ve kendine mal ediş tarzını aydınlatacak dört temel örneği, biraz daha ayrıntılı bir şekilde gözden geçirmeye çalışalım. Şu hususu hemen belirtelim ki, biz bu kavramları, ortaya çıkış sıralarına bakmadan, sistemi bütünleştirmeleri, birbirlerini tamamlamaları açısından ele alıp inceleyeceğiz.

1. Friedrich Nietzsche (18441900), o devrin etkili yazarlarından, şair ve filozoflarından biridir. O devrin diğer entelektüelleri gibi, Adler de Nietzsche’nin etkili yazılarının, savunduğu fikirlerin sihrine kapılmış bir kişidir. Nietzsche’nin Der Wille zur Maht (Güçlülük İstenci) adıyla kaleme aldığı kitabı, onun 1884’ten 1888 yılına kadar bir araya getirdiği notlarından oluşmaktadır. İlk defa, 1901 yılında, Toplu Eserleri’nin XV. cildi olarak yayımlanmış olmasına rağmen, içindeki fikirler diğer eserlerinde de zaman zaman dile getirilmiştir. Türkçe’ye, çoğu zaman “kudret iradesi” şeklinde çevrilmiş olan “Wille zur Maht” kavramı, daha basit bir ifadeyle, güç kazanmayı, güçlü olmayı istemeyi dile getirmek istemektedir. Nietzsche’ye göre, bütün insanlar güçlü, kudretli olmayı ister. Bir şey, başka birtakım şeylerden daha fazla isteniyorsa, o şeyin daha fazla gücü temsil etmiş olması gerekmektedir. Çeşitli şekillerde yorumlanmış olan bu güçlü olma fikri, faşizm ve Nazizm uygulamaları sırasında insanlık açısından kötü sonuçlar doğurmuş olan yorumlamalara da konu olmuştur. Ancak, biraz sonra görüleceği üzere, Adler, Nietzsche’nin bu fikrini, kendi sistemi içerisinde yumuşak bir yere oturtmayı başarmıştır.

Adler’in benimsediği bu kavramın gelişme sürecine biraz daha yakından baktığımızda, üstün olma duygusunun, aşağılık duygusu duyma haliyle beraber gitmiş olduğunu görüyoruz. Birisinin varlığı, ötekinin oluşmasına sebebiyet vermektedir; bir bütünün ayrılmaz parçalarıdırlar. Bu kavram, aslında, Freud’un harekete geçirici temel saik olarak gördüğü cinsiyet kavramına karşı bir nevi tepki olarak ileri sürülmüştür. Adler, bu kavramı, Viyana Psikoloji Cemiyeti’nde tartışma konusu yapmış ve insanın yaşayabilmesi için tecavüzkar bir yaratık olmak zorunda olduğunu ileri sürmüştür. Ne var ki, Adler, terapi seansları sırasında insanın tecavüzkar olmaktan daha fazla bir şey istemiş olduğunu görmüştür; insanın yaşayabilmek için güçlü olmak istediğinin farkına varmıştır. Hastalarının tecavüzkar olmak yerine, güçsüz insanlar olduklarını görmüştür. Bunun üzerine Adler, bu kavramı ifade etme tarzında bir değişiklik yaparak, onu, insan üstün olmayı arzu eder şekline dönüştürmüştür. Bu üstün olma isteğinin de, bir yetersizlik ve aşağı olma duygusundan kaynaklanmış olduğunu, ona tepki olarak geliştirilmiş bir duygu olduğunu kabul etmiştir. Ona göre, üstün olmayı istemek, üniversal bir duygudur ve insan kişiliğinin ebedi bir özelliğidir. Adler’e göre, bir tek genel saik vardır, o da budur. Bu kavram, öyle anlaşılıyor ki, tecavüzkarlıktan “güç”e, daha sonra da büsbütün yumuşatılarak üstün olma şekline dönüştürülmüştür. Adler’in daha sonra geliştirmiş olduğu ve üzerinde önemle durduğu sosyal ilgi kavramıyla da kolayca bağdaştırılmıştır. Adler’e göre üstün olmak, birisinin diğer birisine hakim olması, güç kullanması demek değildir ve zorunlu olarak başkalarıyla yarışarak onlara üstün gelmesi demek de değildir. İnsanın kendi içinde, kendisine karşı üstün olması anlamında bir şeydir.

Açıkça görüldüğü üzere, Adler’in başlangıç çalışmaları sırasında formüle ettiği tecavüzkarlık içgüdüsü kavramının, Nietzsche’nin kudret iradesi kavramıyla bir benzerliği bulunmaktadır. Bu iki kavram, en azından, müşterek bir esası benimsemiş bulunmaktadır. Ancak Adler, yanlış yorumlamalara kaynaklık edebilecek tecavüzkarlık içgüdüsü kavramını, işaret ettiğimiz üzere, daha sonra değiştirmiştir. Onun daha sonra geliştirmiş olduğu üstün olmak için çaba gösterme formülü, güçlü olmak için çaba gösterme kavramından çok daha geniş kapsamlı bir kavram olmuştur. Ona göre bu kavram, başkalarına karşı güç göstermeyi ifade etmez. Bu kavram, yaratıcı büyümenin ve gelişmenin önemine işaret etmektedir. Adler’in daha sonraki fikri gelişmesi sırasında üzerinde ısrarla duracağı sosyal ilgi kavramı da, aslına bakılırsa, Nietzsche’nin individualistik görüşleriyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Bütün bu açıklamalar, Adler’in Nietzsche’yi sathi bir şekilde veya körü körüne taklit etmediğini göstermektedir.

2. Adler, insanlar arasında doğuştan gelme birtakım farkların bulunduğunu kabul etmekle birlikte, önemli olanın bu olmadığına inanmaktadır. Ona göre, bir insanın ne gibi bir donanımla doğmuş olduğundan çok, onun bu donanımı ne şekilde kullanacağı önemli olmaktadır.12 Başka bir ifadeyle o, bireyler arasındaki farklılığın kalıtımsal olmaktan çok psikososyal olduğu düşüncesindedir. Bu bakımdan Adler, insanların sahip olduğu sosyal ilgi eğiliminin işlenmesi ve geliştirilmesi gerektiği görüşündedir. Bu ilgi ve duygudur ki, medeniyetin oluşmasında ve gelişmesinde nihai bir öneme sahiptir. Ona göre, sosyal duygu (social feeling) potansiyel olan eğilimi, sosyal ilgi (social interest) ise fiili olarak yapılmış gayret ve davranışları temsil etmektedir. Ne var ki, Adler, bu iki kavramı çoğu zaman birbirinin yerine kullanmaktadır.

Çok ünlü bir Adler uzmanı olan Heinz Ansbacher, Adler’in geliştirmiş olduğu sosyal ilgi kavramının, ona has çok önemli bir kavram olduğunu söylemektedir. Bizce de bu kavram, en azından ona verdiği yeni şekilden ve önemden dolayı ona has bir kavramdır. Ansbacher, Almanca, “Gemeinschaftsgefül” kavramının İngilizce’ye genellikle “Social interest” şeklinde çevrilmiş olduğunu belirttikten sonra, bu kavramın Adler’in sisteminin ikinci boyutunu meydana getirdiğini, Adler’in iki boyutlu dinamik kişilik teorisinde, birinci boyutu teşkil eden faaliyette bulunmanın insana kendisi hakkında bir kanaat sahibi olmayı sağladığını, ikinci boyutunu teşkil eden sosyal ilginin ise bir dünya görüşü aşılamış olduğunu söylemektedir. Ansbacher, Adler’in insanın tabiatı gereği kendimerkezli olduğu, antisosyal ve kısmen tahripkar olan hayvani tabiatını sosyalleşmeyle baskı altına alabileceği hakkında, özellikle Freud tarafından ileri sürülen görüşü reddettiğini; sosyal ilginin, objektif tarafıyla, insanın gösterdiği bir ceht, bir gayret olarak kavramlaştırılmış olduğunu söylemektedir. Ansbacher’in belirlemesiyle, objektif açıdan bakıldığında, sosyal ilgi, spontane sosyal gayretler göstermek ve insanlığın bir parçası gibi hareket etmek de dahil olmak üzere, kendisini, insanlarla ilişki kurmak, işbirliği yapmak, müşterek refah için birlikte çalışmaya katkıda bulunmak şeklinde göstermektedir. Sübjektif olarak ise, sosyal ilgi, olumlu bir dünya görüşü elde etmiş olmayı içermektedir; başkalarıyla aynileşmiş olmayı, empati ve aidiyet duygusuna sahip olmayı, yeryüzünde insanın sanki kendi evindeymiş gibi bir duyguya kapılmış olmasını ve kainatla ahenk içerisinde olmayı ifade etmektedir. Bu duygunun yokluğu, bir kimsenin düşman bir ülkede bulunmuş olmasından kaynaklanan bir duyguyu yaşamış olmasına sebep olmaktadır.

Adler’in bir psikiyatr olan kızı Alexandra Adler, “Alfred Adler” konusunda yazdığı bir yazıda, Adler’in Bireysel Psikoloji’sinin temel prensiplerinden biri olarak kabul edilen sosyal ilgi kavramından ilk defa 1919 yılında, The Neurotic Constitut'ıon (New York: Moffat, 1917) adlı eserinin ikinci edisyonuna yazdığı önsözde bahsetmiş olduğunu söylüyor. Alexandra, sosyal ilginin toplumla aynileşmek anlamına geldiğini belirttikten sonra, Adler’in insan tabiatını daha iyi anladığımız takdirde, güç elde etmek için gayret sarf etmeye daha az ihtiyaç duyulacağına ve insanların enerjilerinin yapıcı sosyal ilgilere daha fazla yönelmiş olacağına inandığını bildiriyor. Adler, ciddi surette zihni geriliği bulunan kimselerde bu ilginin bulunabileceğini beklememek gerektiğini, bu ilgiyi, zorunlu olarak zekayla birlikte yaratıcılığın geliştirmiş olduğunu söylemektedir. O, nevrotik şahıslarda, psikozlarda ve kriminallerde bu ilginin, büsbütün yok olmamış bulunsa da, adamakıllı azalmış olduğunu söylemektedir. Alexandra Adler, sosyal ilginin ne olduğu konusunda ek bir bilgi daha verirken de, Adler’in, anne ile çocuk arasındaki karşılıklı tabiyet olayını zikrettiğini, her ikisinin de sevgi ihtiyacı içerisinde bulunduğunu, çocuk açlık duygusunu giderirken, annesinin süt dolu memelerindeki gerginliğin bu yolla azalmış olduğunu söylediğini; Adler’in anne-çocuk ilişkisi kavramının Freud’unkinden farklı olduğunu, Freud’un çocuğun annesine karşı göstermiş olduğu ilgiyi, kısmen de olsa oral, yamyamca (cannibalistic) dürtülerin varlığına bağlamış olduğunu bildiriyor.

Adler, ilk defa 1933 yılında basılmış, daha sonra da 1938 yılında İngilizce’ye çevrilmiş olan Social interest: A Cballenge to Mankind adlı eserini, insanlığa bir sesleniş, bir çağrı olarak kaleme almıştır. Sosyal ilgi konusunu bütünüyle inceleme konusu yapmış olmakla birlikte, eser, Adler’in psikolojik sisteminde ele aldığı hemen bütün temel görüşlerini bu fikriyle nasıl bağdaştırmış ve bütünleştirmiş olduğunu da göstermektedir. Adler’in, “İnsan, anladığından çok daha fazlasını bilir” özdeyişiyle başlayan kitabının birinci bölümü, daha önce temas ettiğimiz bir konuyu, bir kimsenin kendisi ve dünya hakkındaki telakkisi konusunu işlemektedir. Adler, bu kitabında, “Bireysel Psikoloji, evrim temeli üzerine oturur ve insanların mükemmelleşmek için gösterdiği her türlü çabanın da evrim ışığı altında cereyan etmiş olduğu düşüncesindedir” demektedir.15 Burada vurgulanmak istenen evrim görüşünün, mükemmelleşmeye doğru gitme şeklinde algılanmış olduğunu, Adler’in daha önce benimsemiş olduğu evrim görüşünden farklı bir görüşü dile getirmekte olduğunu belirtmek isteriz.16

Adler’e göre, karmaşık bir yapıya sahip olan toplumlarda, bireyin ihtiyaçları ancak sağlam bir işbölümü ve işbirliğiyle sağlanabilmiştir. İşbirliğinin bulunmadığı ve olumlu arzuların yaşanmadığı bir toplumda, insanın varlığını sürdüremeyeceği ortadadır. İşte Adler, Richard Ryckman’ın da belirttiği üzere, böyle bir zaruri işbirliği olayını türlerin evrimi açısından işlemeye çalışmıştır. İnsanlar arasında, gayesi mükemmelleşme olan yaratıcı bir evrimin bulunduğunu kabul etmiştir. Dış dünyaya yönelik olarak yapılmış olan uyum hareketleri, başka bir ifadeyle, daha iyi bir dünya yaratmak için sarf edilen zorunlu gayretler, dış dünya üzerinde bir hakimiyet kurmak içindir. Adler’e göre, hepimiz bu yaratıcı evrimin ortasında yer almaktayız. Eski nesillerin gösterdiği gayretlerden ve yaptığı katkılardan yararlanarak, yaşama sanatımızı geliştirmek için çaba harcamak zorundayız. Nihai gaye, ideal bir toplum yaratmak olmalıdır. Adler, potansiyel bir sosyal duygu veya sosyal ilgi davranışıyla dünyaya geldiğimize inandığı için, kuvve halindeki bu gücün, uygun bir yönlendirme ve eğitimle fiile dönüştürülebileceğine inanmaktadır. Ona göre insanlık, mükemmellik amacına erişmeyi düşünmek zorunda ise, başka bir ifadeyle, sonsuza kadar sürmesi düşünülen bir toplum şekli için çaba harcamak zorunda ise, bunu insanlığa karşı sosyal duygu ve ilgi göstermek suretiyle yapmak zorundadır.17

C. E. Watkins, Jr.’un ve St. John’un, James E. Crandall’ın, Leak ve Williams’ın, Leak ve Gardner’in yapmış olduğu araştırmalar, bize, Adler’in sosyal duygu ve sosyal ilgi konusunda söylediklerini ve bu duygunun kişiliğe yansımış olan yanı için söylediklerini haklı çıkaracak niteliktedir. Bu araştırıcıların büyük kısmı, sosyal ilgi davranışını ölçmek için birtakım faydalı ölçü teknikleri geliştirmişlerdir. Bu ölçü teknikleri, kuvvetli bir sosyal ilgi davranışı içermekte olan bireysel davranışlar ile kişilik karakteristikleri arasında bir ilişkinin bulunup bulunmadığı konusunu test etmek amacıyla hazırlanmıştır. Araştırmaların ortaya koyduğu bir sonuç olarak, sosyal ilgisi, sosyal duygusu fazla olan insanların daha diğerkam (alturistik), itimada layık veya güvenilir, sosyal bakımdan çevresine uyumlu, besleyici, büyütücü, eğitici ve yardım edici olduklarını ortaya koymuştur. Araştırmalar, sosyal ilgisi fazla olan bireylerin, aynı zamanda, daha az depresyona maruz kaldıklarını, daha az endişe duyduklarını ve narsisistik davrandıklarını ve başkalarına karşı daha az düşmanlık duyguları geliştirdiklerini göstermiştir.18 Keza, J. Rodd’un sosyal ilgi, psikolojik sağlık ve annelik stresi konusunda Avustralyalı anneler üzerinde yapmış olduğu bir araştırma, sosyal ilgisi fazla olan annelerin, analık rolleri açısından daha olumlu davrandıklarını ve anne olmaktan memnunluk duyduklarını da ortaya koymuştur. Bu anneler, daha olumlu ilişkiler sergilemişlerdir.19 Sosyal duygusu fazla olan kolej öğrencileri üzerinde yapılmış olan bir araştırma ise, bu gençlerin arkadaşlarıyla ve akrabalarıyla heyecan bakımından daha yakın ilişkiler kurmuş olduklarını ortaya koymuştur. 

James E. Crandall, sağlıklı bir şekilde üstün olma gayreti içerisinde bulunmanın, sosyal ilgi ihtiyacına bağlı bir davranış olduğu, sağlıksız bir şekilde çaba sarf etmenin ise sosyal ilginin bulunmadığı bir durumu aksettirdiği görüşünden hareket ederek, Social Interest Scale (sis) adıyla bir skala geliştirmiş ve bununla sağlıklı ve sağlıksız üstün olma çabalarını ölçmeye çalışmıştır. Crandall, geliştirmiş olduğu skalanın metodolojik bakımdan güvenilir ve geçerli olduğunu tespit ettikten sonra, elde ettiği sonuçların çeşitli psikolojik uyum, sağlık ve mutluluk testleri sonuçlarıyla büyük bir korelasyon hali içerisinde bulunmuş olduğunu da tespit etmiştir. Crandall, bu çalışması sonunda görmüştür ki, başkalarına karşı gösterilen ilgi, cinsiyet, yaş ve stres altında bulunma gibi birtakım değişkenlerden etkilenmiş olsa bile, bireyin uyumuyla psikolojik yönden yakından ilişkilidir. Crandall’ın yaptığı başka bir araştırma, Adler’in nevrotiklerin katı dikotomiler şeklinde düşünme eğilimi gösterdikleri tarzındaki görüşünü test etmek amacıyla yapılmıştır. Crandall, görmüştür ki, sosyal ilgisi az olanlar, kendileri ve başkaları hakkında ve çeşitli konularda müfrit diyebileceğimiz aşırı hükümler verme eğilimi göstermektedirler.

Leak ve Williams, kendilerinin geliştirmiş olduğu ölçü tekniği ile sıs’i ve Greever, Tseng ve Friedland’ın geliştirdiği bir ölçüyü birlikte kullanarak, aile ortamı ile sosyal ilgi arasındaki ilişkiyi ölçmeye çalışmıştır. Aile ortamı ile sosyal ilgi arasındaki ilişkiyi ölçmede kullandıkları iki tekniğin sıs’den daha büyük bir korelasyon gösterdiğini tespit etmişlerdir. Bu iki ölçünün sonuçlarına dayanarak, sosyal ilginin fazla olduğu hallerde aile bağlarının ve bunu ifade etmenin daha fazla olduğunu ve daha az bir aile çalışmasının yaşanmış olduğunu görmüşlerdir. Bu araştırmanın sonuçları, aynı zamanda, sosyal ilginin fazla olması halinde, politik, sosyal, zihni ve kültürel faaliyetlere ilgi duyma derecesinin de fazla olduğunu ortaya koymuştur. Bu araştırma, bu kimselerin ahlaki ve dini konular ile değerler üzerinde daha fazla durmuş olduklarını da göstermiştir. Leak ve Williams’ın araştırması, sosyal ilginin fazla olması halinde, aile ortamının olumlu yönden algılanmasının çok daha yüksek oranda bulunduğunu da ortaya koymuştur.

Leak ve Williams’ın yaptığı diğer bir araştırma yabancılaşmanın sosyal ilgiyle ilişkisini ortaya çıkarmak için yapılmıştır. Bu araştırma, işe yabancılaşma, kendine yabancılaşma, başkalarına yabancılaşma, aileye yabancılaşma ve toplam yabancılaşma puanları ile sosyal ilginin manidar bir şekilde ilişkili olduğunu ortaya koymuştur; sosyal ilginin fazla olması halinde, yabancılaşmanın daha az olduğunu göstermiştir. Bu araştırma, aynı zamanda, sosyal ilginin fazla olduğu hallerde, insanın, kendisini daha da güçlü hissettiğini göstermiştir; sosyal ilgi göstermenin fazla oluşuyla vaatte bulunmanın ve bir kimsenin karşılaştığı olaylar karşısında onların üstesinden gelebileceğine olan inancın artmış olduğunu ortaya koymuştur.23 Leak ve Gardner’in sosyal ilgi ile cinsel davranış ve aşk davranışları arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için yapmış olduğu bir araştırma, aşk ilişkileri söz konusu olduğu zaman, yüksek sosyal ilgi gösteren kimselerin kendi eş ve arkadaşlarını bencil amaçları için kullanmamış olduklarını ortaya koymuştur. Bunlar, kendi eş veya arkadaşlarına saygı göstermişler ve düşünceli davranmışlardır.

Bütün bu araştırmalar, Adler’in kontrollü araştırmalarla test etme imkanını bulamadan bir öngörüyle geliştirmiş olduğu bu kavramın çeşitli konularda yapılmış ilmi araştırmalarla öneminin kanıtlanmış olduğunu ve ne kadar çok uzantısı bulunduğunu, yeni araştırmalara ilham kaynağı olmakta devam ettiğini göstermektedir.

3. Adler’in sisteminde ve benimsediği fikirler arasında gaye veya fiktif gaye kavramının önemli bir yeri vardır. Yeni-Kantçı ve Dilthey’ın muakkibi bulunan Hans Vaihinger’in (18521933), bir Alman pragmatisti olarak, geliştirmiş olduğu “als ob”, Türkçe ifadesiyle “sanki” felsefesi, Adler’in üzerinde önemli bir etki yapmıştır.

Vaihinger’in Die Philosophie des Als Ob adlı eseri, 1911 yılında yayımlanmıştır. Yeni-Kantçı olmakla birlikte Schopenhauer ve Nietzsche’den de etkilenmiş olan bu filozofa göre değerler ve idealler, irrasyonel olsalar da, akla ve mantığa aykırı bulunsalar da, yaşamaya hizmet edecek fonksiyonlara mana kazandırdıkları takdirde kabul görmeye ve kullanılmaya değer görülürler; insanlar, olaylarla yüz yüze geldikleri zaman, hayali veya yapma diyebileceğimiz ve kendilerince konulmuş olan bu fiktif gayeleri “sanki” gerçekmiş gibi kabul ederler veya kabul etmek zorunda kalırlar; çünkü bunlar biyolojik açıdan faydalı görülmüş şeylerdir. Başka bir ifadeyle bu kavram, gerçekte herhangi bir temeli bulunmayan fakat insan davranışını önemli ölçüde tayin eden pratik gayelere işaret etmektedir. Daha başka bir ifadeyle, insanlar bir sürü durum ve yaşantıyla karşı karşıya geldikleri zaman, bu yaşantılarını organize edecek sistemler geliştirirler ve sonra da bu sistemlerin gerçek olduğunu farz ederler. Vaihinger’e göre, insanlar yaşadıklarından çok, bekledikleri şeylerden etkilenmektedirler.

Adler, işte fiktif sistemlerin ve beklemelerin, bir sonraki yazımızda ayrıntılarıyla üzerinde duracağımız rol beklentilerinin sosyal hayatımızı ve kişiliğimizi son derece etkilediği görüşündedir, ilk defa 1912 yılında yayımladığı Über den Nervösen Charakter adlı eserinde, bütün insan davranışlarının, düşünce yapısının ve duygularının bu “sanki” esası üzerine şekil almış olduğunu söylemektedir. Adler, daha çocukluğun başlangıcında, çevremize uymaya ve hissettiğimiz herhangi bir zayıflığın üstesinden gelmeye çalıştığımızı; bu işi yaparken de önümüze adaptasyonu sağlayacak idealize edilmiş gayeler koyduğumuzu, bundan sonra da bu gayelerin başarıya, mutluluğa ve güven içerisinde olmaya eşdeğer bulunduğunu farz ederek onlara ulaşmak için çaba sarf ettiğimizi söylemektedir. Adler, bu teleolojik yaklaşımın, ruhi bozukluğu, özellikle nevrozluğu meydana getiren mekanizmaların mantığını aydınlığa kavuşturmada önemli bir rol üstlendiği görüşündedir.

Adler’e göre, fiktif gayeler veya fiktif finalizm, psikolojik olayların sübjektif sebebidir. Bu bakımdan Adler, Freud’un teorisini illiyet prensibine dayalı, mekanik-determinist bir görüş olarak vasıflandırırken, kendi teorisini bir finalizm olarak takdim etmiştir. Kendi psikolojik görüşlerini dile getirmek üzere yazdığı bir yazıda Adler, “Bireysel Psikoloji, psikolojik olayların anlaşılması için finalizmin kaçınılmaz bir görüş olduğu üzerinde ısrarla durur. Sebepler, yetenekler, içtepiler ve benzeri olaylar, izah prensibi olarak hizmet göremezler. Ancak nihai gayedir ki, insanların davranışlarını izah edebilir. Yaşantılar, travmalar, cinsel gelişme mekanizmaları, herhangi bir açıklama getirebilmiş değillerdir. Fakat bütün bunlara bakış açısı, onları birey açısından görüş tarzı, ki bütün hayatı nihai gayenin hükmü altına sokar, ancak o bize bir açıklama getirir” demektedir.25 Anlaşılacağı üzere, bu pasaj, ismini zikretmemiş olmakla birlikte, Freud’a karşı bir tenkidi de içermektedir.

Adler’e göre, geçmiş veya geçmişte olan olaylar, insanın bayat tarzım ve yaratıcı benliğine şekil vererek önemli bir etkide bulunmuş olmakla birlikte, herhangi bir zaman anında insanın yaratıcı benliğinin ne şekilde hareket edeceğine karar vermede etkili olamazlar; ona göre, kararı etkileyecek veya insan iradesine yön verecek olan temel unsur gelecek tir. Geçmiş, aktörün aksiyonunu sınırlayan bir rol oynar. Onun halen ne şekilde hareket edeceğini, gelecek tayin etmektedir. Bu bakımdan geçmiş, bir operanın prologu gibidir, fakat esas oyun sahnede ve gelecekte oynanmaktadır. Ulaşılmak için uğrunda çaba sarf edilen gaye, bir ideal olarak şekillendirilmiş olduğu için tamamen hayali bir şey de olabilir. Ne var ki, fiktif gayeleri, hayat tarzından ve yaratıcı benlikten ayırmak mümkün değildir. İnsan, hayat tarzı ve yaratıcı benliği sayesinde üstün olmak için çaba harcarken, her zaman için aşağılık duygusunu tahrik eden fiktif gayelerin etkisi altında bulunmuştur. Bu bakımdan fiktif gayeler insanın günlük hayatında devamlı şekilde uyarıcı bir rol oynayarak, varlıklarını hissettirirler. Bunun içindir ki, kişilik, önünde bulunan fiktif gayelerin en azından bir miktar farkındadır ve sürekli olarak da hayatında olup bitenleri bu fiktif gayeler açısından yorumlar.

Adler, insan hayatını, yaşadığı sosyal mekan içerisinde yukarı doğru çıkmak isteyen bir faaliyet olarak görmüştür. Yukarı doğru çıkış, ona göre her bakımdan bir büyümedir. Adler, bu yukarı doğru çıkma isteğini ve bu uğurda sarf edilen çabaları, galip gelmek, üstün olmak için çaba sarf etmek olarak kavramlaştırmış, holistik kişilik teorisine temel teşkil edecek çok kapsamlı bir saik olarak kabul etmiştir. Ona göre, sarf edilen bu çaba, hayatın bir parçası anlamına gelmek üzere doğuştandır. Bütün diğer içtepileri ve saikleri de içerisine alır. Sübjektif açıdan bakıldığında, bu çaba birey tarafından üstün olma, mükemmel olma veya başarılı olma gayesi şeklinde algılanmıştır. Ansbacher’ler, Adler’in iki türlü gaye ayrımı yaptığını söylemektedirler. Bunlardan bir tanesi, Kurt Levvin’in ümit seviyesi kavramına benzeyen şuurlu gaye, diğeri ise bireyin fiktif gayesi olarak somutlaşmış olan gayesidir. Bireyin nihai gayesini oluşturmakta olan fiktif gaye, sadece müphem bir şekilde farkına varılan gayedir.26

Bugün gaye fikri, Davranış Psikolojisi (Bebaviorizm) ve faktör analizine dayanan sistemlerin dışında, kişilik teorisinde ve sosyal psikolojide çok yaygın bir kullanım sahası bulmuştur. Lawrens Pervin’in editörlüğü altında gaye kavramının kullanılma alanlarını işlemekte olan ünlü psikolog ve sosyal psikologların bu konuya verdikleri önem, kavramın bugün için ne derece önem kazanmış olduğunu göstermektedir.27

4. Saiklerle, itkilerle, gayelerle ilgilenmekte olan psikolojilere gayeci veya Yunanca “itici güç” anlamına gelen bir kelimeden türetilerek hormik psikolojiler denir. Kişiliği bir bütün olarak kabul eden ve bu görüşe bağlı olarak onu incelemeye çalışan psikolojilere de personalistik, organizmik veya holistik psikolojiler denmiştir. Adler, insanları harekete getiren saikleri bir başlık altında toplayan temel saiki arayıp bulmaya çalıştığı için, insanın bir bütün olarak incelenmesi gerektiğine de inanmaktadır. Bu bakımdan onun psikolojisine hem personalistik, hem de holistik demek gerekmektedir. Psikoloji tarihinde Adler’den önce, sonra ve onunla birlikte pek çok kimse bu görüşü benimsemiştir. Bu kitaba koyduğumuz bir sonraki yazımızda da belirttiğimiz üzere, Geştalt psikolojisine bağlı bir saha teorisyeni olan Kurt Lewin ile organizmik psikoloji alanında kıymetli çalışmalar yapmış olan Kurt Golstein da bu görüşü benimsemiş kimselerdir. Adler, kendisinden daha genç bir nesilden olan bu insanların çalışmalarına ve geliştirdikleri kavramlara sıcak bakmıştır.

Adler’in fikri gelişmesine biraz daha yakından baktığımız zaman, onun Vaihinger’i keşfetmesinden on beş yıl kadar sonra, Jan Christiaan Smuts’ın holistik felsefesinden etkilenmiş olduğunu, daha doğru bir ifadeyle, bu tür bir felsefenin, Adler’in fikirlerini pekiştirmiş olduğunu görüyoruz. Smuts, Güney Afrikalı bir askeri lider, devlet adamı ve filozoftur. Güney Afrika Birliği’nde başbakanlık ve adalet bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. Smuts’ın 1926 yılında yayımlanmış olan Holism and Evolution adlı eseri, Adler gibi, o dönemin pek çok düşünürünü etkilemiştir. Adler ile Smuts’ın birbirleriyle mektuplaşmış olması ve Adler’in Smuts’ın eserinin Avrupa’da yayımlanmasında vasıta olması, bu etkileşmeyi daha da pekiştirmiştir.

Smuts’a göre bütün, kümelerden, mekanik sistemlerden ve kimyevi alaşımlardan farklı bir şeydir. Gerçek bir bütünde, parçalar daha önceki özelliklerini tamamen kaybetmiş olurlar. Halbuki diğer bir araya gelmelerde, parçalar özelliklerini korumuşlardır ve bunları tekrar geriye kazanmak mümkündür. Bu bakımdan, bütün oluşturmuş olan sistemler, kendilerine özgü birtakım özelliklere sahiptirler ve bu özellikler de bu bütünü meydana getiren parçaların özelliklerinden farklıdır ve bütün, bu sistemlerde daha fazla organize olmaya, daha fazla bütünleşmeye gitmek gibi bir itici güce, bir eğilime sahiptir. Smuts’a göre, gerçek bütünler, insan kişiliğinde görüldüğü üzere, zihinde ve psişik yapılarda örneklerine rastladığımız türden herhangi bir mekanik karışımdan farklı olan nesnelerdir. Bu açıdan bakıldığında, Adler’e göre de, bütünde daha engin bir mantık vardır. Aldığımız bir mikrobun vücudumuz üzerinde nasıl bir etki yaptığını sormaktan çok daha önemli bir konu olarak vücudumuzun mikroplar üzerinde nasıl bir etki yaptığına bakmalıyız.28 Adler, holistik felsefeyi kendi fikirlerini teyit eder olarak görmüş ve onu Bireysel Psikoloji için önemli bir felsefi temel olarak kabul etmiştir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült