Akıl Tutsak (Orta Çağ)

John Bagnell Bury


*İtisaf: Kötüye kullanma (Hukuk)

Milan Fermanı ’ndan yaklaşık on yıl sonra Büyük Konstantin Hristiyanlığı kabul etti. Bu büyük karar ile yeni bir dönem başlamış oldu. Bin yıl süren bu dönemde akıl zincire vuruldu, düşünce köle oldu, bilgi ise hiç ilerlemedi.

Hristiyanlar, yasak bir tarikatın salikleri sayıldıkları iki asır zarfında, dini inancın ihtiyari olduğu, zorla kabul ettirilemeyeceği esasını tutuyor ve dinlerine karşı tolerans gösterilmesini, bir hak olarak, istiyorlardı. Mezhepleri hakim bir din durumuna geçip de devlet kuvvetine dayandıkları zaman ise, o fikri terk ettiler. İnsanların evrenin sırları hakkında düşüncelerini tam bir şekil birliği içinde toplamak emeli ile harekete geçerek fikirler üzerinde az çok belirli bir baskı politikası izlemeye başladılar. Bu politikayı imparatorlar ve hükümetler de, kısmen siyasi sebeplerle benimsediler; dini bölünüşler, kötü olaylara meydan verdiklerinden, devletin birliği için zararlı görülüyordu. Fakat asıl ana prensip “Kurtuluş”un özel olarak Hristiyan Kilisesinde bulunacağı doktrinine dayanıyordu. Kilisenin doktrinlerine inanamayanların ebedi cezaya mahkûm olacakları, ve teoloji hatalarım Allahın en çirkin suçlar gibi cezalandıracağı hakkındaki derin kanaat onları, doğal olarak, itisafa sevk ediyordu. İnsanlara, kendi ebedi menfaatleri adına, biricik gerçek doktrini zorla kabul ettirerek hataların yayılmasını menetmek bir görevdi. Sapıklar sıradan canilerden daha kötü durumda idiler; insanların onlara yapabilecekleri işkenceler ise, cehennemde karşılaşacakları azapların yanında, hiç hükmünde idi. Dini hataları sebebinden Kadiri-Mutlakın düşmanı olanları, erdem sahibi kimseler bile olsalar, yeryüzünden kaldırmak düpedüz bir görevdi. Erdem sahibi olmak öyle insanları suçsuz gösteremezdi. Şunu da hatırlamalıyız ki, Hristiyanların İnsani doktrinlerine göre Paganca, yani sırf İnsani, faziletler rezilet sayılırdı, vaftiz olmadan ölen küçük çocuklar cehennemin dibinde, ebedi olarak, sürünmeye mahkûmdular. Bu gibi inançlardan doğan toleranssızlık dünyanın şahit olduğu başka türlü toleranssızlıklardan ancak çeşidi ve şiddeti itibariyle farklı olabilir.

Hristiyan doktrinlerinin mantığından başka, Kutsal Metinlerinin mahiyetinin de bu toleranssızlık prensiplerinden kısmen sorumlu tutulması gerekir. İlk Hristiyanların, Kutsal Kitapları arasına Yahudi kitaplarını da sokmuş bulunmaları bir talihsizlik olmuştur, çünkü o kitaplar aşağı seviyede bir medeniyetin ürünüdür ve vahşice şeylerle doludur. Eski Ahit kitabını, vahiy eseri olduğuna inanarak, tazimle, tasvip ve takdirle okuyanlara ondaki insaniyetsizlik ilke ve örneklerinin, şiddet, zulüm ve taassup örneklerinin insanların ahlakını bozarak, ne büyük kötülüklere sebep olduğunu anlatmak güçtür. “Eski Ahit” itisaf teorisi için bir zırh teşkil ediyordu. Gerçek şudur ki Kutsal Metinler manevi ve zihni ilerlemeye engel olmuşlardır, çünkü onlar insanlık tarihinde belirli bir duraklamaya ait fikirleri ile o zamanın adetlerini, tanrı emri diye, kutsallaştırmışlardır. Hristiyanlık, pek eski bir zamana ait olan bu kitapları benimsemekle, insanlığın gelişme yoluna, koca bir kütük gibi, kötü bir engel koymuş oldu. Hristiyanlar, programlarından Yehova’yı çıkararak, yalnız “Yeni Ahit” ile yetinip eskisini atmış olsalardı dünyanın tarihi başka türlü mü olurdu düşüncesi akla gelebilir Evet, elbette başka türlü olurdu.

Büyük Konstantin ve halefleri zamanında sürekli olarak çıkarılan fermanlar Pagan tanrılarına tapanlar ile sapık Hristiyan tarikatlarına karşı ateş püskürüyordu. Apostata (paganlığa dönmüş demektir) lakabı He tanınan İmparator Julian, kısa süren hükümdarlığı zamanında (361-363), ilan ettiği bütün inançları kapsayan tolerans prensibi ile, eski düzeni yeniden kurmağa çalıştı ise de Hristiyanlığın okullarda öğretilmesini yasak ettiği için o dinin mensuplarını zor bir duruma soktu. Fakat bu engel pek kısa sürdü. Paganism nihayet I. Theodos’un (dördüncü asrın sonu) şiddetli kanunları ile darmadağın edildi. Şurada, burada, özellikle Roma ve Atina’da, bir asırdan biraz daha fazla tutunabildi ise de artık önemi kalmamıştı. Hristiyanlar eski devrin yere serilmiş ruhunu ezmekten çok kendi aralarında boğuşmakla meşgul oldular. Sapık Priscillianus’un Ispanya’da (dördüncü asır) idamı ile sapıklığın ölümle cezalandırılması çığırı açıldı. İlginç bir nokta da şudur ki, o zamanlar, Hristiyan tarikatlarına, birbirlerine karşı tolerans göstermelerini talim eden bir Gayrı Hristiyan olmuştur. Themistuıs, kendisi Hristiyanlıkla uyuşamadığı halde, İmparator Valens’e, Hristiyanlar aleyhindeki fermanlarını geri aldırmağa teşvik için, tolerans teorisini şu suretle izah etmişti: “Fertlerin dini inançları hükümet otoritesinin nüfuz edemeyeceği bir zemindir; otoriteye boyun eğme insanları ancak görünüşte ve sahte bir teslimiyete yöneltebilir. İnançların hepsine izin verilmelidir; hükümet Ortodoks (doğru) veya Heterodoks (sapık) her mezhep mensubunu yederek halkın hayrı için kullanmalıdır. Tanrının kendisi de türlü şekilde ibadet istediğini apaçık belirtmektedir; insanın O’na varabileceği yollar çoktur.”

Kilise Babalarından hiç birine St. Augustinus (ölümü 430) daha yüksek değer verilmediği gibi, hiç biri de ondan daha büyük bir otorite sayılmamıştır. Gelecek nesillere doğru yolu göstermek için itisaf gerektir, prensibini ilke yapan odur, bu prensibi Kitapta bulduğu sağlam bir temel (İsa’nın, mesellerinden birindeki, “Onları içeriye girmeğe zorla” sözü) üzerine kurmuştur.

Kilise onikinci asrın sonuna kadar, sapıklıkları ortadan kaldırmak için bütün gayreti ile çalıştı. Birçok itisaflar yapıldı, fakat bunlar sistemli bir tarzda olmadı. Elimizde, Kilisenin sapıklığı şiddetle takip etmesinin başlıca sebebini dünyevi menfaat düşüncesi teşkil etmiş olduğunu belirten kanıtlar vardır; çünkü bu takipler, ancak, sapık doktrinler Kilisenin gelirlerini düşürecek, veya cemiyet için bir tehdit teşkil edecek mertebeye vardığı zaman şiddetlenerek itisaf halini alıyordu. Onikinci asrın sonunda III. İnnocentius papa oldu, ve zamanında Batı Avrupa Kilisesi gücünün doruğuna erişti. Sapkınları Hristiyan aleminden bütünüyle silip süpürmek tasavvuru ve bu maksatla teşkilat kurularak harekete geçilmesi bu papa ile onun en yakın haleflerinin işidir. Fransa’nın güneyinde Languedoc memleketlerinde sapıklar büyük bir nüfus oluşturuyorlardı, Albigeoislar adı verilen bu halkın akideleri pek zararlı ve tehlikeli sayılıyordu. Halbuki, Albigeois’lar Toulouse Kontuna tabi, çok çalışkan ve iyi ahlaklı insanlardı. Fakat ruhbanlık aleyhinde oldukları için, Kilise onlardan pek az para alabiliyordu, bu sebeple İnnocentius, oranın Kontunu ülkesindeki sapkınlığı kökünden söküp atmaya davet etti.

Kont davete uymak istemedi. Bunun üzerine papa Albigeois’lar aleyhine bir Haçlı seferi ilan ederek, savaşa katılacaklar için Haçlılara verilmesi mûtad olan ödülleri vaadetti; bütün günahların silmece affı da ödüller arasındaydı. Haçlılar harekete geçti; İngiliz Simon de Montfort’un da katıldığı bir dizi kanlı çatışmalar oldu. Bütün evler yakıldı, erkekler, kadınlar ve çocuklar toptan asıldı. Gerçi sapıklık kökünden sökülmedi ise de halkın direnci kırıldı ve savaş 1229’da, Toulouse Kontunun tam bir hezimeti ile, sona erdi. Bu olayların en önemli sonucu şu oldu: Kilise, Avrupa’nın kamu hukukuna, bir hüküm sahibi ancak ülkesinde sapıklığı kökünden kurutmak şartıyla tacını koruyabilir, prensibini soktu. Papanın emrini yerine getirmekte tereddüt eden hüküm sahipleri cezalandırılacak, toprakları ellerinden alınacak, ülkeleri de, Kilisenin emrine uyarak, üzerlerine yürüyen başka hüküm sahipleri tarafından istila ve zapt edilebilecekti. Papalar bu suretle öyle bir teokratik sistem kurdular ki bunda bütün diğer alakalar, en büyük görev olan, imanın saflığını korumak endişesinden sonra geliyordu.

Fakat sapkınlığı kökünden izale edebilmek için onun en gizli sığınaklarını bulup ortaya çıkarmak gerekliydi. Albigeois’lar cezalandırıldı ama doktrinlerinin zehiri henüz izale edilememişti. Sapkınları arayıp ortaya çıkarmak için Engizisyon (Inquisition) adı ile meşhur sistem, 1233 yılı etrafında, Papa IX. Gregorius tarafından kuruldu ve IV. İrınocentius’un bir Fermanı (1252) ile bu itisaf makinası “her bir şehrin, her bir devletin sosyal yapısının ayrılmaz bir öğesi olmak üzere” esaslı ve muntazam bir teşkilat haline getirildi.

Piskoposlar kilisenin üstüne aldığı bu görevi; gereği gibi yapacak kabiliyette olmadıkları için, her ruhani idare bölgesinde maksada elverişli kesişler seçildi, ve sanıkları arayıp bulmak işi, Papalar tarafından kendilerine verilen yetkiyle, bunlara bırakıldı. Inquisitor denilen bu keşişlerin yetkileri sınırsızdı, onlar hiç bir gözetim ve denetime tabi olmadıkları gibi, kimseye karşı da sorumlu değildiler. Bununla beraber, zamanın cismani hükümdarları da, sapıklığa karşı merhametsizce kanunlar koymak suretiyle, ayrıca harekete geçmiş olmasalardı, Engizisyon sistemini kurup işletmek kolay olmayacaktı. İmparator II. Friedrich’in (ki kendisinin hürdüşünen bir adam olduğu kesindir) İtalya ve Almanya’daki geniş ülkeleri için (1220 ile 1235 yılları arasında) çıkardığı kanunlarda sapıklar hakkında şu hükümler vardır: bütün sapıklar kanundışı sayılacaktır, bunlardan tövbe ve istiğfar etmeyenler ateşte yakılacaktır, tövbe ve istiğfar edenler zindana atılacaklar, gene sapıklığa dönenler idam edilecektir; bunların malları müsadere olunacak, evleri yıkılacak, ikinci göbeğe kadar çocukları maaşlı hizmetlere alınmayacaktır; fakat babalarının sapkınlığını haber verenler ile diğer sapkınları bildirenler bu hükümden hariç tutulacaklardır.

Friedrich’in kanunlarında sapkınlar için en uygun ceza bir direğe bağlanarak yakılmaktı. Sapıklık suçu için bu zalimane idam cezasının, ilk defa olarak, bir Fransız kralı tarafından tatbik edildiği anlaşılıyor (1017). Şunu da hatırlayalım ki, Orta Çağlarda, ve daha sonraları da, her türlü suçlar son derece zalimane cezalandırılırdı. İngiltere’de VIII. Henry zamanında esirlerin suda kaynatılarak öldürüldükleri vakidir. Sapıklık ise suçların en kötüsü ve utanç verici olanı idi; ona karşı hareket, cehennem sürülerine karşı hareket demekti. Sapıklar aleyhindeki zalimane hükümlere halk kitlelerinin inançları da sağlam bir destek oluyordu.

Engizisyon (Inquisition) alabildiğine gelişince, Batı Hristiyanlığını öyle bir ağ içine aldı ki sapıklar için onun örgülerinden sıyrılabilmek artık kolay değildi. Muhtelif ülkelerdeki Inquisitorlar elbirliği,ile çalışır ve birbirleri ile haberleşirlerdi; “Avrupanın kıta kısmını Engizisyon Mahkemeleri, bir zincir gibi, boydan boya sarmıştı”. İngiltere bu sistemin dışında kalıyordu, fakat IV. ve V. Henry’ler devrinde yayınlanan özel bir yasa ile orada da sapıklık ateşte yakmak cezası ile bastırılıyordu (yasa 1400’de çıkmış, 1533’de geri alınmış, Mary zamanında yeniden uygulanmış, sonunda 1676’da tümüyle kaldırılmıştır).

Engizisyon’’un iman birliğini zorla kurmak çabası en fazla İspanya’da başarılı oldu. Orada, onbeşinci asrın sonlarına doğru, kendisine özgü bazı vasıfları olan bir sistem kuruldu. Bu teşkilat Romanın müdahalelerine karşı pek kıskanç idi. İspanyol Engizisyon'unun (ki ondokuzuncu asra kadar hüküm sürmüş, ancak o asırda yürürlükten kaldırılabilmiştir) başarılarından biri, Morisco denilen, Hristiyanlığı kabul etmiş, Mağribileri memleketten sürüp çıkarmak oldu, bunlar Müslümanlıktan kalma eski inanç ve adetlerinden birçoğunu muhafaza ediyorlardı. İspanya Engizisyon’unun Yahudiliği kökünden izale etmiş ve ülkeyi Protestan misyonerlerinin mezheplerini yayma çabalarından korumuş olduğu da söylenir. Fakat Engizisyon’un İspanya’yı Protestanlığa karşı koruduğu ispat edilemez, çünkü Protestanlık tohumları o yere ekilmiş olsaydı bile, gelişmesine hiç elverişli olmayan bir zemine düşmüş olacağı için, herhalde çürüyüp gidecekti; Bununla beraber, o teşkilat İspanya’da düşünme özgürlüğünü tamamen kaldırdı.

Sapıklığı cezalandırmak için en etkili araçlardan biri “İman Fermanı” idi, bu ferman gereğince bütün halk Engizisyon hizmetinde sayıldığı için, herkes o teşkilata hafiyelik etmekle yükümlü tutuluyordu. Zaman zaman memleketin çeşitli yerlerine giden heyetler tarafından bir beyarıname yayınlanıyor ve oralarda sapıklık edenler varsa, bilenlerin ortaya çıkıp söylemeleri isteniyordu; bilip de haber vermeyenler, ruhsal ve bedensel korkunç cezalara uğruyorlardı. Bu durumun sonucu olarak, hiç kimse komşularından, hatta kendi aile bireylerinden dahi emin değildi. “Bütün bir halkı boyunduruğa vurmak, zihinleri felce uğratmak ve herkesi kör bir itaat altında tutmak için bundan daha ustalıklı bir önlem icat edilmemişti. Engizisyon hafiyeliği yüksek bir din görevi mertebesine çıkardı.”

İspanya’da sapıklıkla suçlananların tabi tutuldukları muhakeme usulü bir gerçeği meydana çıkarmak için kullanılacak makul ve mantıklı önlemlerin hiç birini kabul etmemişti. Mahkemeye düşen, suçlu sayılırdı, masum olduğunu kendisinin ispat etmesi gerekirdi; hakim de fiilen davacı vaziyetinde idi. Aleyhte olan her tanıklık, iftira bile olsa, kabul edilirdi. Bu türlü tanıklık için düzen pek geniş ve gevşekti, tanıklığı ret hakkı ise son derece dar ve sert hükümlere bağlanmıştı. Yahudiler, Moriscolar ve hizmetçiler sanık aleyhine tanıklık edebilirler, lehine edemezlerdi; aynı kural sanığın dördüncü dereceye kadar akrabaları için de geçerliydi. Engizisyon ’un muhakeme usulünce tek bir suçlu cezasız kalmasın da, varsın yüz masum azap çeksin, düşüncesi prensip hükmündeydi. Mahkûmun yakılması için odun getirenler, günahları affedilmek suretiyle, ödüllendirilirlerdi. Fakat Engizisyon Mahkemesi ateşte yakmak kararını kendisi vermezdi, çünkü Kilise insan öldürmek suçu ile itham edilmemeliydi. Mahkeme, sanık hakkında “hidayete kavuşması umutsuz olan sapkın” hükmünü verince onu, “iyilik ve merhamet ile muamele oluna” tavsiyesi ile, cismani hükümete devreder, resmi tabiri ile “ondan elini çeker”di. Fakat sivil yönetim bu merhamet talebini kabul etmezdi, onun mahkûmu idam etmekten başka bir şey yapması imkansızdı, böyle yapmazsa sapıklığı desteklemiş olurdu. Bütün hükümdarlar ve hükümet büyükleri Engizisyon’dan kendilerine devredilen sapıkları, hemen ve gereği gibi, cezalandırmakla yükümlüydüler; aksi halde, kendileri, Canon adı verilen Kilise Kanunları hükmü ile, aforoz cezasına uğrarlardı. Şu noktayı not edelim ki, ateşte yakılarak idam edilenlerin sayısını halk muhayyelesi gerçeğin çok üstüne çıkarmıştır; fakat bu sistemin usullerine göre türlü işkenceye uğrayanlar ile ölüm cezasından başka cezalara mahkûm edilenlerin toplamı da abartılamayacak kadar büyüktür.

Bu itisaflarda Kilisenin kullandığı adli usuller Avrupa’nın kıta memleketlerinde cezai tahkikat ve muhakeme usulleri üzerinde bozucu bir etki yaratmıştır. Engizisyon tarihi müelliflerinden Lea bu konu hakkında şunu söyler: “Engizisyon’un dünyaya getirdiği belalardan biri, belki de en büyüğü, sapıklığı ortadan kaldırmak için kurup geliştirdiği usullerin, onsekizinci asrın son yıllarına kadar, Avrupa’nın büyük bir kısmında, ne mahiyette olursa olsun, her türlü suç sanıkları hakkında uygulanması adet hükmünü almış olmasında, görülür.”

Gibbon’un deyimiyle “saçmaları zulümlerle savunan” Inquisitor’ lar, canavar cinsinden yaratıklar sayılırsa da, gerek onların, gerek onlara icra vasıtası olan kralların ilkel çağlarda tanrılarına insan kurban eden rahip ve hükümdarlardan hiç de daha kötü olmadıkları söylenebilir. Tanrıların uygun rüzgar estirmelerini niyaz için kızı İphigenia’yı kurban eden Yunanlı kral Agamenınon, belki de, kalbi evlat sevgisi ile dolu bir baba idi; ona böyle yapmasını tavsiye eden kahinin de ahlakça yüksek seviyede bir insan olması mümkündür. Onlar kendi inançlarının gereğince hareket etmişlerdi. Orta Çağlarda, ve daha sonraları da pek iyi huylu ve en temiz ahlaklı insanlar bir sapıklık kuşkusuna kapılınca son derece merhametsiz oluyorlardı. Sapkınlığa karşı nefret, “Kurtuluş yalnız bizim dinimizdedir” inancından doğan bir tür bulaşıcı hastalık mikrobuydu.

Bu dogmanın hakikat duygusunu zedelediği de görülmektedir. Ortada insanın ebedi mukadderi davası vardı, bunun için (batıl veya uydurma bile olsa) hak sayılan imanı herkese kabul ettirmek maksadı uğrunda her vasıtayı kullanmak düpedüz meşru, hatta zorunlu, görülüyordu. O amaca yarayacak mucizeler ve masallar uydurmaktan çekinilmediği gibi, bundan ahlaki bir endişe de duyulmuyordu. Gerçeği her türlü çıkar ve ilgiden bağımsız olarak araştırma çabası ancak onyedinci asırda saygı ve değer kazanabilecekti.

O prensip, kendisiyle ilgili günah, cehennem ve ahiret mahkemesi itikatları ile birlikte, yukarıda anlatılan sonuçlan doğururken, öte yandan Hristiyanlığın diğer birtakım doktrin ve vecibeleri de, bilimin karşısına sağlam bir kale gibi dikildikleri için, Orta Çağlarda bilgi yollarım kesmişler ve, ondokuzuncu asrın ikinci yarısına kadar, ilerlemeye engel olmuşlardı. Bütün bilimsel araştırma sahalarını, Kilisenin, Kutsal Kitap (Bible) otoritesine dayanarak, doğru diye bildirdiği batıl fikirler kaplıyordu. Yahudiliğin dünyanın yaratılışı ve insanın cennetten kovulması hakkındaki rivayetleri, Hristiyanlığın Kurtuluş akidesine pek girift surette bağlanmış olduğu için, jeoloji, zooloji ve antropoloji sahalarında özgür bir düşünüşle araştırmalar yapmaya imkan vermiyordu. Kutsal Kitap’ın harfi harfine tefsirine göre Güneş Dünyanın etrafında dönüyordu. Kilise antipodlar teorisinin dine aykırı olduğuna hükmetmişti. Onaltıncı asırda yakılan Servetus’a isnat ettikleri suçlardan biri de, onun, “Yalında” ülkesini çorak, berbat bir memleket diye tavsif eden bir Yunan coğrafyacısının ifadesine inanmış olmasıdır; çünkü bu inanış orayı sütle balın yanyana aktığı diyar olmak üzere tasvir eden Kutsal Kitap Un ifadesine zıt düşüyordu. Yunan hekimi Hipokrat hekimlikte ve hastalıkların incelenmesinde tecrübeyi ve yöntemi i araştırmaları esas tutardı. Orta Çağlarda ise insanlar barbarlık devrinin ilkel fikirlerine geri dönmüşlerdi; hastalıkların, Şeytanın şerri, Allahın gazabı gibi, görülmez ve bilinmez sebeplerden kaynaklandığına inanıyorlardı. St. Augustinus Hristiyanların hastalıkları ifritlerin işi olduğunu söylüyor; Luther de, aynı düşünce ile, bunu Şeytana atfediyordu. Doğaüstü sebeplerden ileri gelen sonuçlara karşı koymak için gene doğaüstü çarelere başvurulması ise elbette mantıklı idi. Hristiyan azizlerinden kalma mucizeli hassaları olan kutsal kalıntılar pek büyük bir ticaret malzemeleri olmuş ve Kilise de bu sayede geniş bir gelir kaynağı elde etmişti. Hekimler çok defa büyücülük ve imansızlık şüphesi altında kalırlardı. Anatomi, galiba kısmen de ölülerin Ahirette dirilecekleri itikadı dolayısıyla, yasaktı. Kilise adamlarının onsekizinci asırda çiçek aşısına muhalefet etmeleri Orta Çağ hastalık anlayışının hortlaması idi. Kimya (yani elkimya) şeytani bir san’at sayıldığı için 1317’de papa tarafından mahkûm edildi. Dinine sadık ve gayretli bir adam olduğu halde, o zaman aykırı işlerden sayılan, bilimsel araştırmalara doğuştan gelen düşkünlüğü yüzünden, Roger Bacon’un (onüçüncü asır) uzun süre hapiste yatması Orta Çağda bilime karşı olan güvensizliğe iyi bir örnek oluşturur.

O çağlarda bilime karşı, teolojik sebeplerden dolayı, böyle bir güvensizlik hüküm sürmüş olmasaydı bile, doğa bilgisi yine az ilerleyebilirdi. Çünkü Yunan bilimi, Hristiyanlığın güçlenmesinden beşyüz yıl önce, artık ilerlemez olmuştu. M. Ö. ikinci asırdan sonra hiç bir önemli keşif görülmez. Bu çöküş kolayca açıklanabilir bir şey değildir, fakat sebebinin Yunan ve Romanın o devirdeki sosyal şartlarında aranması gerektiğine emin olabiliriz. Orta Çağdaki sosyal şartların da (o zamanların hakim itikatları bilime düşman olmasaydı bile) vakıaları bilimsel zihniyetle, yani çıkar kaygısından bağımsız olarak, incelemeye uygun olmalarından kuşku duyabiliriz. Bilimin yeniden doğuşu, onüçüncü asırda belirmeğe başlayan, yeni sosyal şartların epeyce bir olgunluğa ermesine kadar gecikmiş olduğunu da düşünebiliriz. Fakat teolojik önyargılar bilime, asıl, Orta Çağların geçip gitmesinden sonraki devirde (o çağlardan artakalmış bir kuvvet olarak) zarar vermiş olsa gerektir. Diğer bir ifade ile, Hristiyan doktrinlerinin, eski ve modem medeniyetler arasındaki kapkara obskurantism devresinde bilime verdiği zarar, bilimin, onlara rağmen, tekrar canlanarak artık ezilmez bir hale gelmesi üzerine, karşısına engeller çıkarmak suretiyle, yaptığı fenalıktan daha az olmuştur.

Büyüye, sihre ve ifritlere inanmak Orta Çağlara eski devirden kalmış bir mirastı, fakat bu inanç Orta Çağlarda, daha korkunç bir şekil alarak, dünyaya dehşet saldı. İnsanlar etraflarını birtakım ifritlerin sarmış olduğuna ve bunların, imkan buldukça, kendilerine, kötülük etmek için fırsat gözettiklerine sımsıkı inanmışlardı; öldürücü salgınlar, afetler, güneş ve ay tutulmaları, kıtlıklar hep Şeytanın işiydi; fakat bütün bu belalara karşı koyabilecek kuvvetin kilise ayin ve ibadetlerinde bulunduğuna da aynı derecede sağlam imanla inanılıyordu. İlk Hristiyan imparatorlarından bazıları sihir aleyhine yasalar çıkarmışlardı, bununla beraber ondördüncü asra kadar sihri kökünden kazımak için sistemli bir harekete geçilmedi. O asırda Avrupa'yı kırıp geçiren “Kara Ölüm” diye meşhur korkunç salgın, anlaşıldığına göre, görülmez ifritler aleminin zihinlere saldığı dehşeti bir kat daha arttırmış olacak ki, büyücülük davaları çoğaldı; büyücüleri takip etmek ve büyücülükle suçlanan, çoğunluğu kadın olan suçluları yok etmek gibi hareketler, o asır boyunca, Avrupa medeniyetinin belirgin bir özelliği oldu. Bunun nazariyesi ve yapılan itisafların dayanağı da gene Kutsal Kitap'ta bulunuyordu: “Büyücünün yaşamasına tahammül etmeyeceksin” ayeti o en yüksek otoritenin açık bir emri idi. Papa VUI. İrınocentius, bu husus için yayınladığı bir Fermanla, taunların ve afetlerin büyücülerin eseri olduğunu bildirmişti; onlarda gerçekten şeytani bir kuvvet bulunduğuna en akıllı insanlar bile inanıyorlardı.

Büyücülere yapılan itisafların hikayesi kadar ruha elem verecek hiç bir şey yoktur. O itisaflar da hiç bir yerde İngiltere ve İskoçya’da yapılanlar derecesinde zalimane olmamıştır. Buna özellikle değinmemin sebebi, o hallerin teolojik doktrinlerin düpedüz sonucu olduğunu, ve uzun süren o dehşet ve korku döneminin, ileride göreceğimiz gibi, ancak rasyonalizmin gelişmesi sayesinde sona erdiğini belirtmektir.

Kilise nüfuzunun en yüksek dereceye vardığı devirde, Hristiyanlığın, insan ruhunu çepeçevre sarmak üzere, inşa ettiği hapishanenin içinde akıl zincire vuruldu. Akıl, gerçekte, fülsiz kalmadı, fakat faaliyeti sapıklık şeklini aldı; yani, gene mecazi bir ifade ile, o zamanki insanlardan zincirlerini koparabilenlerin çoğu hapishane duvarlarından aşamadılar; özgürlükleri, ancak, Ortodoks itikat gibi, gene Hristiyan mitolojisine dayanan birtakım inançlara varabilmekten ibaret kaldı. Bunun bazı istisnaları vardır. Onikinci asrın sonunda, başka bir alem’den gelen uyarıcı bir etki kendisini hissettirmeğe başladı.

Batı Hristiyanlığındaki alimler Aristoteles ’in felsefesini öğrendiler; hocaları Yahudiler ve Müslümanlar idi. Müslümanlar arasında, antik Yunan düşünce yapısına vukuflarının sonucu olarak, özgür düşünme bir hayli revaç bulmuştu. Özgür düşünür İbn-i Rüşd’ün (onikinci asır) Aristoteles'in felsefesine dayanan eserleri Hristiyan memleketlerinde hafif bir rasyonalizm dalgası kabartmıştı.

İbn-i Rüşd maddenin ebediliğine kani idi ve ruhun ölmezliğini inkar ediyordu; felsefesi, genel mahiyeti itibariyle, pantheist idi. Fakat, Ehli Sünnet mezhebinin otoritesi ile bozuşup başına iş açmaktan çekindiği için, çifte hakikat doktrinini öne sürüyordu; ona göre, yan yana olmak üzere, birbirinden bağımsız ve birbirine zıt iki ayrı gerçek vardı: biri felsefi gerçek, diğeri dini gerçek. Bu nazariyesi onu Halife sarayından kovulmaktan kurtaramadı. İbn-i Rüşd’ün fikirlerinin etkisi altında kalan Paris Üniversitesinde bir hürdüşünücüler okulu meydana geldi ki, mensupları Dünyanın yaratılışı, kıyamette tam vücutla dirilme itikatları ile diğer temel dogmaları, din bakımından hak, akıl bakımından batıl telakki ediyorlardı. Basit düşünceli bir insan için bu telakki, adeta, ruhun ölmezliği Pazar günleri hak, başka günler batıl, ya da Hristiyanlık imanının esasları salonda batıl, mutfakta hak’tır, demek gibi bir şeydi. Bu tehlikeli hareket bastırıldı ve akıl için kurtarıcı prensip olan çifte gerçek nazariyesi de papa XXI. loannes tarafından mahkûm edildi. İbn-i Rüşd ve benzerlerinin etrafa yayılan fikirleri, Güney İtalya ’da Aquino şehrinde doğmuş olduğu için, Aquinas lakabı ite meşhur Thomas’m (ölümü 1274) teolojisinin ortaya çıkmasına etken oldu; pek ince bir zeka sahibi olduğu için Thomas ruhen skeptikliğe eğilimliydi. Thomas Aquinas (Fransızlarca: St. Thomas d’Aquin), o zamana kadar imandan çıkmanın rehberi sayılan Aristoteles’i Ortodoks itikat tarafına kaydederek, gayet dakik bir Hristiyan felsefesi oluşturdu ki Katolik Kilisesince hala geçerlidir ve otorite sayılır. Fakat Aristoteles ile akıl iman için tehlikeli iki müttefiktir; bu sebeple Thomas’ın eserleri de, bunlarda şüphe mevzularının kuvvetli bir ifade ile anlatılmış olmasından dolayı, adeta, şüpheye düşenleri vesveseden kurtaracak çareler göstermekten ziyade, müminlerin itikatlarını sarsmak maksadıyla yazılmışa benzer.

Münferit kalan ve açığa vurulmayan bazı imansızlık şekillerinin şurada burada mevcut olması zorunlu ise de, bunlar hiç bir ciddi sonuç doğurmamıştır. Dünyanın üç sahtekar (Musa, İsa, Muhammcd) tarafından iğfal edilmiş olduğu hakkındaki küfür mahiyetli söz onüçüncü asırda söylenip dururdu. Bu söz hürdüşünücü İmparator II. Friedrich’e (ölümü 1250) atfedilmektedir, Friedrich için de “modern kafalı insan” denir. Aynı fikir, biraz daha yumuşak bir şekilde olmak üzere, “Üç Yüzük” hikayesine konu olmuştur, ki bu hikaye de, en azından o söz kadar eskidir. Bir Müslüman hükümdarı zengin bir Yahudiyi, kendisinden para sızdırmak için, sarayına çağırarak ona, bir fikir tuzağı olmak üzere, şu soruyu sorar: “Dostum, senin bakim bir insan olduğunu sık sık işitip dururum. Eğer böyle isen, söyle bakayım, ortada üç din var: Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların dini, senin kanaatince bunlardan hangisi hak dindir?” Yahudi, kendisine tuzak kurulduğunu anladığı için, hükümdara şu cevabı verir: “Sultanım, vaktiyle zengin bir adam varmış, bu adamın hazinesinde, kıymetine paha biçilemeyecek, eşi benzeri olmayan bir yüzük bulunuyormuş. Zengin adam bu yüzüğü satılmaz, verilmez, değişilmez ebedi bir aile yadigarı olmak üzere evlatlarına bırakmak istemiş. Bu maksatla bir vasiyetname yaparak, ölümünden sonra yüzük kimin elinde bulunursa bütün mal ve mülke onun varis olacağını beyan etmiş. Zenginin yüzüğü kendisine bıraktığı oğlu da, zamanı gelince, bir vasiyet ile, onu kendi oğluna devretmiş ve böylece aile yadigarı elden ele geçmiş. Sonunda bir adamın eline düşmüş ki bunun üç oğlu varmış ve üçünü de aynı derecede severmiş. Yüzüğü bunlardan hangisine vereceğine bir türlü karar veremeyen adam, gizlice, ona tıpı tıpına benzeyen iki yüzük daha yaptırmış. Birbirinden ayırt edilmesi imkansız olan bu üç yüzüğü üç oğluna, ayrı ayrı, vermiş. Bu sebepten oğullarının her biri kendisini tek varis saymış, ve, kimse çıkıp da hakiki yüzüğü tayin edemediği için, asıl mirasçı belli olmamış, dava ta bugüne kadar sürüp gelmiştir. İşte Sultanım, Allahın üç kavmine verdiği üç din de tıpkı bunun gibidir. Kavimlerin her biri kendi dininin hak olduğuna inanır, fakat gerçekte asıl hak dinin hangisindeki olduğu, hikayedeki asıl yüzük gibi, hala belli değildir.” Onsekizinci asırda pek meşhur olan bu skeptik hikaye Alman şairi Lessing'in, toleranssızlığın akıldışı olduğunu göstermek amacıyla yazdığı, Nathan der Weise unvanlı dramına zemin teşkil etmiştir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe