Ahlakın Temellerini Belirlemeye Yönelik Mevcut İhtiyaç

Pyotr Alekseyeviç Kropotkin


19. yüzyıl boyunca doğabilirleri tarafından kaydedilen muazzam ilerlemeye şöyle bir baktığımızda ve bu bilimlerin gelecek için taşıdıkları vaatleri kavradığımızda, insanoğlunun yeni bir ilerleme devrine girmekte olduğu fikrinden derin şekilde etkilenmeden edemeyiz. İnsanoğlunun önünde ne olursa olsun, böylesi bir devrin hazırlığı için tüm öğeler mevcuttur. Son bir yüzyıl boyunca insan toplumunun gelişiminin yasaları üzerinde tamamen yeni ufuklar açan, antropoloji, tarihöncesi etnolojisi (ilkel kuramların bilimi), dinler tarihi vs., gibi isimler altında yeni bilgi dalları gelişmiştir. Moleküler fizik, maddenin kimyasal yapısı, uzak dünyaların kimyasal bileşimi gibi araştırmalar ile evrenin tüm yaşamı hakkında yeni anlayışlar gelişmiştir. Ve insanın evrendeki yerine, hayatın kökenine ve aklın doğasına dair tüm geleneksel görüşler, biyolojinin hızlı gelişimi, evrim teorisinin ortaya çıkışı ve insan ve hayvan psikolojisinin incelenmesinde kaydedilen ilerleme tarafından tamamen altüst edildi.

Sadece bilimin, belki astronomi dışında, tüm dallarındaki ilerleme, son yüzyılda önceki çağların herhangi üç ya da dört yüzyılında kaydedilenden daha büyük olmuştur, demek yetmez.

İnsan zekasında böyle başka bir uyanış dönemini bulmak için Eski Yunan’daki görkemli felsefi canlanış zamanlarına, 2000 yıl geriye dönmeliyiz. Ve yine de bu karşılaştırma doğru olmaz, çünkü insan, tarihinin o ilk döneminde son zamanlarda hizmetimize sunulan endüstriyel teknik harikalarına sahip değildi. Bu tekniklerin gelişmesi sonunda, insana kendisini kölece çalışmalardan kurtarma fırsatı verdi.

Aynı zamanda modern insanlık, bilimin son keşifleri tarafından uyandırılan gençlik dolu, cesur bir icat ruhu geliştirdi ve icatların hızla birbirini izlemesi insan emeğinin üretici kapasitesine öyle bir artış getirdi ki modern uygar insanlar için antikitede ya da Ortaçağ’da hatta 19. Yüzyıl’ın ilk yarısında hayal bile edilemeyecek genel bir refah olanaklı hale geldi. Uygarlığın tarihinde ilk defa, insanoğlu ihtiyaçlarını tatmin etme araçlarının ihtiyaçların kendisini geçtiği bir noktaya ulaştı. Dolayısıyla şimdiye dek yapıldığı gibi azınlığın refahını ve zihinsel gelişimini güvence altına almak için insanoğlunun büyük bölümlerine sefalet ve onursuzluk lanetinin dayatılmasına artık gerek yok: Hiç kimseye baskı uygulamadan ve hiç kimseyi onursuzlaştırıcı işlere zorlamadan herkes için, refah güvence altına alınabilir; insanlık sonunda tüm toplumsal hayatını adalet temelleri üzerinde yeniden inşa edebilir. Modern uygar ulusların, içlerinde toplumu yeniden yapılandırma kapasitesini, insan zekasının keşiflerinden herkesin çıkarına yönelik faydalanmak için gereken yaratıcı güçleri ve cesareti bulup bulamayacağını önceden söylemek zor.

Mevcut uygarlığımızın böylesi büyük bir görevi üstlenmeye ve onu arzulanan hedefe götürmeye yetecek kadar ateşli ve gençlik dolu olup olmadığını şimdiden söyleyemeyiz. Ama şu kesin: Bilimdeki son canlanma böylesi güçleri var etmek için gerekli olan entelektüel atmosferi yaratmış ve bu büyük görevin gerçekleşmesi için gerekli olan bilgiyi bize çoktan vermiştir.

Bacon, Eski Yunanlıların zamanından sonra bilimsel araştırmayı derin uykusundan uyandırana dek ihmal edilmiş olan doğanın sağlam felsefesine dönen modem bilim, artık doğaüstü hipotezlerden ve metafiziksel “fikirler mitolojisi”nden azade, aynı zamanda yeni güçleri var etmeye kesinlikle muktedir olacak kadar görkemli, şiirsel, esinleyici ve özgürlüğü ifade eden bir evren felsefesinin öğelerini çıkardı. İnsanın artık ahlaki güzellik ve adalet üzerine temelli bir toplum ideallerini batıl inanç giysisi ile örtmesine gerek yok: Toplumu yeniden biçimlendirmek için, Üstün Bilgeliği, beklemesine gerek yok. İnsan, ideallerini doğadan çıkarabilir ve gerekli kuvveti doğanın yaşamının araştırılmasından elde edebilir.

Modern bilimin en büyük başarılarından birisi, evrendeki aralıksız dönüşümlerinde enerjinin yok edilemezliğini kanıtlamasıydı. Fizikçi ve matematikçi için bu fikir çok verimli bir keşif kaynağı haline geldi. Bu aslında bütün modern araştırmaları esinlemektedir. Ama felsefi önemi de aynı oranda büyüktür. İnsanı evrenin hayatını asla durmayan bir dizi enerji dönüşümü olarak kavramaya alıştırır: Mekanik enerji, sese, ışığa, elektriğe dönüşebilir ve tam tersi tüm bu enerji biçimleri de diğer biçimlere dönüştürülebilir. Ve tüm bu dönüşümler arasında dünyamızın doğuşu, evrimi ve sonu, önlenemez yok oluşu ve büyük kozmos içinde yeniden emilmesi çok çok küçük bir serüven; yıldızların hayatında sadece bir an.

Organik yaşamla ilgili araştırmalar için de aynısı geçerli. İnorganik dünyayı organik dünyadan ayıran geniş boşlukta yapılan ve en aşağı mantardaki en basit yaşam süreçlerinin maddenin daha karmaşık moleküllerinde daima süregiden atomların kimyasal yeniden dağılımından eğer ayırt edilebiliyorsa çok az ayırt edilebilmesini sağlayan son araştırmalar, hayatın mistik karakterini elinden aldı. Aynı zamanda, hayat anlayışımız o kadar genişledi ki artık evrendeki (yıldızların dünyasında olduğu gibi)katı, sıvı, gaz bütün madde yığınlarını canlı ve canlı varlıklar gibi aynı evrim döngülerinden geçen ve yok olan şeyler olarak kavramaya alıştık. Böylece, bir zamanlar Eski Yunan’da tomurcuklanmaya başlamış olan fikirlere dönen modern bilim, organizma ismini pek hak etmeyen en basit formlar ile başlayan, yavaş yavaş şimdi gezegenimizi dolduran ve şenlendiren varlıkların sınırsız çeşitliliğini üretmiş olan canlı maddenin harikulade evriminin adım adım izini sürdü. Ve bizi her organizmanın muazzam bir oranda kendi çevresinin ürünü olduğu düşüncesi ile tanıştıran biyoloji, doğanın en büyük bilmecelerinden birini çözdü; her adımda karşılaştığımız yaşam koşullarına uyarlanmaları açıkladı.

Hayatın belirtilerinin en şaşırtıcı olanında içinde insan zekasının süreçleri, dışarıdan alınan izlenimleri tutmayı ve düzenlemeyi başarırken kullandığı araçlarile yakalamak zorunda olduğu duygu ve düşünce alanında, bu en karanlık alanda bile insan, fizyolojinin gösterdiği araştırma çizgilerini takip ederek düşüncenin mekanizmasına dair bir görüntü elde etmeyi başardı. Ve son olarak, insan kurumları, alışkanlıkları ve yasaları, batıl inançları, inançların ve ideallerinin oluşturduğu geniş alanı, antropolojik tarih, hukuk ve ekonomi okulları öyle güçlü bir ışık ile aydınlattı ki halihazırda “en fazla kişinin en yüksek mutluluğumun artık bir rüya, sadece bir ütopya olmadığından olumlu bir şekilde söz edebiliyoruz. Bu mümkün; ayrıca hiçbir ulusun ya da sınıfın zenginliğinin ve mutluluğunun, geçici olarak bile olsa, diğer sınıfların, ulusların ya da ırkların alçaltılması üzerine temellenemeyeceği açık.

Dolayısıyla, modern bilim iki amacı başardı. Bir yanda insana çok değerli bir tevazu dersi verdi. Ona kendisini evrenin çok çok küçük bir parçası olarak görmeyi öğretti. Onu, dar, bencilce inzivasından çıkardı ve kendisini evrenin merkezi ve yaratıcının özel dikkatinin hedefi olarak görmesini sağlayan kibrini dağıttı. Ona, bütün olmadan “ego”nun bir hiç olduğunu; bizim “benimizin” “sen” olmadan kendini tanımlamayı bile başaramayacağını öğretti. Ama aynı zamanda bilim insana insanoğlunun, eğer doğanın sınırsız enerjilerinden ustalıkla faydalanırsa, ilerleyen yürüyüşünde ne kadar güçlü olduğunu da öğretti.

Böylece bilim ve felsefe bize, insanoğlunu yeni bir ilerleme dönemine götürebilecek olan yapıcı güçleri hayata geçirmek için gerekli olan maddi gücü de düşünce özgürlüğünü de verdi. Ancak, geride kalmış olan bir bilgi dalı var: Etik, ahlakın temel ilkelerine dair öğreti. Mevcut bilimsel canlanışa layık, ahlakın temellerini daha geniş bir felsefi zeminde yeniden oluşturmak için yeni kazanımların tümünden faydalanacak, uygar uluslara önlerinde duran büyük görev için gerekli esini verecek olan bir etik sistemi; Böyle bir sistem henüz üretilmedi. Ama bu ihtiyaç her yerde hissediliyor. Günün ihtiyacı yeni, gerçekçi bir ahlak bilimi batıl inançtan, dinsel dogmatizmden ve metafiziksel mitolojiden modern kozmogoni ve felsefe kadar özgür ve aynı zamanda insana ve onun tarihine dair modern bilginin esinlediği yüksek duygular ve parlak umutlar ile dolu olan bir bilim: İnsanlığın ısrarla talep etmekte olduğu şey bu.

Böylesi bir bilim olanaklı olduğu herhangi makul bir kuşkunun ötesindedir. Eğer doğanın incelenmesi kozmosun yaşamını, canlı varlıkların evrimini, fiziksel eylemin ve toplumun gelişiminin yasalarını kucaklayan bir felsefe ortaya çıkardıysa, bize ahlaki duyguların rasyonel kökenini ve kaynağını da vermelidir. Ve bize ahlak duygusunu daima daha yüksek ve daha saf bir düzeye çıkarabilecek güçlerin nerede yattığını gösterebilmelidir. Eğer evrene dair derin düşünce ve doğa ile yakın bir tanışıklık, 19. Yüzyıl’ın büyük doğabilimcilerinin ve şairlerinin zihinlerini ulvi esinlerle doldurabildiyse,eğer doğanın bağrına bir bakış Goethe, Shelley, Byron, Lermontov’un öfkeli fırtınalar, görkemli dağlar, karanlık ormanlar ve onların sakinlikleri karşısında kalp atışlarını hızlandırdıysa neden, insan ve onun yazgılarına daha derin bir nüfuz, şairi aynı şekilde esinlemesin? Ve şair, kozmos ile ortaklık ve hemcinsleri ile birlik duygusu için uygun ifadeyi bulduğunda, yüksek coşkusuyla milyonlarca insanı esinleyebilir. Onların, onlarda en iyi olan şeyi hissetmelerini sağlar ve yine de daha iyi olma arzularını uyandırır. İçlerinde tam da önceden yalnızca dinin alanına ait olarak görülen esrimeleri yaratır. Sıklıkla dinsel duygunun en yüksek ifadesi olarak tarif edilen ilahiler ya da doğanın kutsal kitaplarının daha Şiirsel bölümleri gerçekte insanın evrene dair derin düşünmesinden duyduğu esrimeyi ifade etme girişimlerinden doğanın Şiirine dair duygusunun ilk uyanışından başka nedir ki?

Gerçekçi etik ihtiyacı, Bacon’un, bilimlerdeki mevcut ilerlemenin temellerini atarken, aynı zamanda, belki takipçilerinin yaptığından daha az tamlıkla ama o zamandan beri çok az kişinin ulaştığı ve günümüzde çok da ötesine geçemediğimiz bir kavrayış genişliğiyle, ayrıca ampirik etiğin ana hatlarını da ortaya koyduğu bilimsel canlanışın doğuşundan beri hissedildi.

Onyedinci ve Onsekizinci Yüzyılların en iyi düşünürleri aynı çizgiler boyunca devam ettiler ve dinin mecburiyetlerinden bağımsız bir etik sistemi çıkarmaya uğraştılar. İngiltere’de Hobbes, Cudworth, Locke, Shaftesbury, Paley, Hutcheson, Hume ve Adam Smith soruna cesurca tüm yönlerden saldırdılar. Ahlak duygusunun doğal kaynaklarını belirttiler ve ahlaki hedefleri belirleyişlerinde, (Paley hariç) çoğunlukla ayrı ampirik zemin üzerinde durdular. Çeşitli yollardan Locke’un “entelektüalizm”ini ve faydacılığını Hutcheson’un “ahlak duygusu” ve güzellik duygusu ile; Hartley’in “birleşme teorisi” ile; Shaftesbury’nin "duygu etiği” ile birleştirmeye uğraştılar. Etiğin hedeflerinden söz ederken, bazıları kendini sevme ile hemcinslere saygı arasındaki, 19. Yüzyıl’ın ahlak teorilerinde büyük önem kazanan “ahenk”i zaten belirtiyor, onu Hutcheson’un “beğenme duygusunu ya da Hume ve Adam Smith’in “duygudaşlık”ı ile bağlantılı olarak düşünüyorlardı. Ve son olarak, eğer görev duygusunu rasyonel bir temelde açıklamakta bir güçlük buluyorlarsa, dinin eski etkilerine ya da bir “içe doğan duygu”ya ya da Hobbes’un teorisinin ilkel vahşiyi toplum dışı bir hayvan olarak görmesine karşın, yasayı toplumun oluşmasının temel nedeni olarak gören farklı bir çeşitine başvuruyorlardı.

Fransız Ansiklopedistler ve materyalistler sorunu aynı çizgilerde tartıştı, yalnız kendini sevme üzerinde daha fazla ısrar ettiler ve insan doğasının zıt eğilimlerinin sentezini bulmaya çalıştılar: Darbencilce eğilim ve toplumsal eğilim. Toplumsal yaşamın değişmez biçimde insan doğasının daha iyi yanlarının gelişimini desteklediğini savundular. Rousseau, rasyonel din ile, materyalistler ile sezgiciler arasında bir bağlantı olarak durdu ve günün toplumsal sorunlarına cesurca saldırarak, sesini hepsinden daha fazla duyurdu. Diğer yanda, Descartes ve onun panteist takipçisi Spinoza, hatta bir süre, “transandantalistidealist” Kant gibi en idealist olanlar bile ahlaki fikirlerin açığa çıkarılmış kökenine tamamen güvenmediler ve ahlak yasası için insan ötesi bir kökene tamamen katılmasalar da etiğe daha geniş bir temel vermeye çalıştılar.

Etik için gerçekçi bir zemin bulmaya yönelik aynı çabalar, 19. Yüzyıl’da, kendini sevme, insanlığı sevme (Auguste Comte, Littre ve çok sayıda ufak takipçi), duygudaşlık, insanın kişiliğinin insanoğlu ile düşünsel özdeşleştirilmesi (Schopenhauer), faydacılık (Bentham ve Mili), evrim (Darwin, Spencer, Guyau) gibi farklı zeminler üzerinde bir dizi önemli etik sistemin ortaya çıktığı bir dönemde 19. Yüzyıl’da La Rochefoucauld ve Mandeville ile başlayan ve mevcut yarım ağızlı ahlak anlayışlarına gözüpek saldırıları ile ve bireyin üstün haklarının ateşli bir savunusu ile daha yüksek bir ahlak standardı kurmaya çalışan Nietzsche ve pek çok başkaları tarafından geliştirilen, ahlakı reddeden sistemlerden söz etmiyorum bile, daha da fazla telaffuz edilmeye başladı.

19. Yüzyıl’ın etik sistemlerinden ikisi Comte’un pozitivizmi ve Bentham’ın faydacılığı bilindiği üzere, yüzyılın düşüncesi üzerinde derin bir etki bıraktı ve pozitivizm modern bilimin zaferini tayin eden tüm bilimsel araştırmalar üzerine mührünü bastı. Bunlar ayrıca çeşitli alt sistemlere de kaynaklık etti; böylece psikolojide, evrimde ya da antropolojideki bir çok kayda değer yazarFeuerbach, Bain, Leslie Stephen, Proudhon, Wundt, Sidgwick, Guyau, Jodi ve pek çok başkaları etik literatürünü yüksek bir standarda sahip bazı az çok orijinal araştırmalar ile zenginleştirmiştir. Ampirik etiğin (yeni din üzerine temelli olan etiğin) daha geniş bir yayılımı için etik toplulukları da kuruldu. Aynı zamanda, 19. Yüzyıl’ın ilk yarısında ‘Fourierizm, Saint-Simonizm, Owenizm ve sonradan enternasyonal sosyalizm ve anarşizm adları altında köken itibariyle temelde ekonomik olan ama özünde derin şekilde etik olan büyük bir hareket doğdu. Giderek daha da fazla yayılan bu hareket, tüm uluslardan işçilerin desteği ile, yalnızca mevcut etik anlayışlarının temellerini yenilemeyi değil, ayrıca hayatı insanoğlunun etik yaşamında yeni bir sayfa açılabilecek şekilde yeniden biçimlendirmeyi amaçlıyordu.

Dolayısıyla, öyle görünüyor ki son iki yüzyıl boyunca çok sayıda rasyonalist etik sistemi geliştiği için, zaten savunulmuş olan taslakların salt bir tekrarına ya da bu taslakların parçalarının tekrar birleştirilmesine düşmeden konuya yeniden yaklaşmak imkansızdır. Ne var ki tam da ana sistemlerin hepsinin 19. Yüzyıl’da üretilmiş olmaları gerçeği Comte’un pozitivizmi, Bentham ve Mill’in faydacılığı ve özgeci evrimcilik; yani, Darwin, Spencer ve Guyau’nun ahlakın toplumsal gelişimine dair teorisi öncelleri tarafından ortaya çıkarılmış olan anlayışlara önemli bir şeyler eklemiştir ve meselenin tüketilmiş olmaktan uzak olduğunu kanıtlar.

Yalnızca son üç sistemi ele alsak bile, Spencer’in Darwin tarafından, “İnsanın Soyu”nda verilen kayda değer etik taslağında bilinen bazı ipuçlarından yararlanamadığını; Guyau’nun ahlak bilimine öncelleri tarafından hesaba katılmamış olan önemli bir öğeyi, duyguda, düşüncede ya da istençte enerji taşmasını soktuğunu görmeden edemeyiz. Eğer her yeni sistem bu şekilde yeni ve değerli bir öğe ile katkıda bulunuyorsa, tam da bu olgu etik biliminin henüz kurulmadığını kanıtlar. Aslında asla kurulamayacaktır; çünkü insanoğlu evriminde ilerledikçe daima yeni etkenler ve eğilimler hesaba katılmak zorunda olacaktır.

Aynı zamanda 19. Yüzyıl’da öne sürülen etik sistemlerinin hiçbirinin uygar ulusların eğitimli kesimini tatmin etmemiş olduğunu belirtmeye pek gerek yok. İçinde modern etikten tatminsizliğin ifade edildiği sayısız felsefi çalışma da ortada[1] ki bu tatminsizliğin en iyi kanıtı 19. Yüzyıl’ın sonunda gördüğümüz idealizme kararlı dönüştür. Littre ve Herbert Spencer’ın pozitivizminde herhangi bir Şiirsel esinin olmayışı, bu ikisinin şimdiki uygarlığımızın büyük sorunları ile başa çıkamayışları; evrimin baş filozofunu, Spencer’ı, bazı görüşlerinde karakterize eden bağnazlık; hatta sonraki pozitivistler tarafından Onsekizinci Yüzyıl Ansiklopedistlerini ayırt eden insancıl görüşlerin yerilmesi; bunların hepsi bir tür mistik dinsel idealizmin aleyhinde bir tepkinin oluşmasına yardımcı olmuşlardı. Fouillee’nin çok haklı olarak belirttiği gibi, Darwinizm’in evrimci akımın en önde gelen temsilcileri tarafından yapılan tek taraflı yorumu (ki Darwin’in kendisi, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından sonraki ilk on iki yıl buna karşı çıkan tek bir söz söylememiştir) insanın ahlaki doğasının“natürizm” denen doğal yorum muhaliflerine daha da fazla güç verdi.

Doğalcı felsefenin bazı hatalarına bir karşı çıkış şeklinde başlayan eleştiri, çok geçmeden bütün pozitif bilgiye karşı bir kampanya haline geldi. Muzaffer bir edayla “bilimin başarısızlığı” ilan edildi. Ancak, bilim adamları her kesin bilimin bir tahminden diğerine, yani bütün bir fenomenler dizisinin yaklaşık açıklamasından bir sonraki daha kesin bir yaklaşık açıklamasına doğru hareket ettiğini, bilirler. Ama bu basit gerçek, “inananlar” ve genel olarak mistisizmi sevenler tarafından tamamen görmezden gelindi. Bunlar, ilk tahminde kesinsizliklerin keşfedildiğini öğrenince, genel olarak “bilimin iflası”nı ilan etmekte aceleci davrandılar. Ancak bilim adamları, örneğin astronomi gibi en kesin bilimlerin bu birbirini takip eden tahminler yolunu izlediğini bilirler. Tüm gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü bulmak, büyük bir keşifti ve döngüsel yollar izlediklerini varsaymak, ilk “tahmin”di. Sonra düzgün olmayan döngüler, yani elipsler halinde hareket ettikleri keşfedildi ve bu, ikinci “tahmin”di. Bunun ardından üçüncü tahmin geldi ve gezegenlerin dalgalı bir yol izlediklerini, daima elipsin farklı taraflarına saptıklarını ve asla tam olarak aynı yoldan geçmediklerini, öğrendik ve şimdi, sonunda, güneşin de hareketsiz olmadığını, uzayın içinde gezdiğini bildiğimiz şu zamanda, astronomlar gezegenlerin güneşin etrafında hafiften dalgalı elipsler çizerek yolculuk ederken oluşturdukları sarmalların doğasını ve konumunu belirlemeye çalışıyorlar.

Problemin yakın bir çözümden, diğer, daha kesin bir yakın çözümüne yönelik tahminler bütün bilimlerde kullanılır. Dolayısıyla, örneğin, doğal bilimler, şimdi, hayat, fiziksel faaliyet, bitki ve hayvan formlarının evrimini, maddenin yapısı ve bu gibi meseleler ile ilgili 1856-62 yıllan arasında elde ettiğimiz ve artık bir sonraki daha derin genellemelere ulaşmak için yenilenmeleri gereken “ilk tahminler”i yeniliyorlar. Ve böylelikle az şey bilen insanlar daha da az şey bilen insanları, bilimin, tüm büyük sorunları çözmeye yönelik girişimde genel olarak başarısız olduğuna ikna etmek için bu yenilenmeden yararlanıyorlar.

Şu an için bilimin yerine “sezgi”yi, yani sadece sanıyı ve kar inancını koymaya yönelik büyük bir çaba var. İlk olarak Kant’a, sonra Schelling ve hatta Lotze’a kadar varan bir yazarlar silsilesi son döneme kadar “spiritualizm”i, “belirlenimsizcilik”i, “apriorizm”i, “kişisel idealizm”i, “sezgi”yi ve bu gibi şeyleri vaaz ettiler; tüm doğru bilginin kaynağının bilim değil inanç olduğunu ileri sürdüler. Dinsel inancın kendisi yeterli değil. Artık gözde olan, St. Bemard’ın ya da NeoPlatoncu’nun mistisizmi. “Sembolizm”in, “incelekli olan”ın, “kavranamaz olan”m peşinde koşuluyor. Ortaçağ şeytanına inanç bile yeniden diriltildi.[2]

Bu düşünce akımlarının hiçbirinin çağdaşlarımızın zihinlerinde geniş bir kabul görmediği doğru ama genel kanının iki aşırılık arasında gidip geldiğini kesin olarak görüyoruz: Bir tarafta batıl inanç, putperestlik ve hatta sihirin tam takım refakati ile birlikte Ortaçağın ücra itikatlarına dönmeye yönelik umutsuzca zorlama ve aksi tarafta, “ahlakdışıcılık”ın yüceltilmesi ve Avrupa’nın Byronizm ve erken Romantizm zamanlarında yaşadığı, artık “üstün insan” ya da “üstün bireysellikler” isimleri altında ehliyet verilen “üstün doğalar”a tapınmanın bir yeniden canlanışı.

Dolayısıyla, bilimin etik meselelerdeki otoritesine yönelik mevcut şüpheciliğin sağlam bir temeli olup olmadığını ve bilimin doğru şekilde formüle edilirse, şu günün ihtiyaçlarına cevap verecek olan bir etik sisteminin öğelerini zaten taşıyıp taşımadığını görmek her zamankinden daha gerekli görünüyor.

Son yüzyılda doğmuş olan çeşitli etik sistemlerinin sınırlı başarısı, insanın, ahlak içgüdüsünün kökenlerinin salt doğalcı bir açıklamasından tatmin olmadığını göstermektedir. İnsan bu içgüdünün bir doğrulamasını aramaktadır. Basitçe, bir çiçekteki yapısal bir özelliğin soy kütüğünün izini sürdüğümüz gibi, ahlaki duygularımızın izini sürmek ve şu nedenler ahlak duygusunun gelişimine ve arılaşmasına katkıda bulunmuştur demek, yeterli değildir. İnsan, ahlak içgüdüsünün kendisini yargılayabileceği bir kıstas istemektedir. Bu bizi nereye götürür? Arzulanabilir bir hedefe mi yoksa bazı eleştirmenlerin dediği gibi yalnızca ırkın zayıflaması ve nihayetinde yok olması ile sonuçlanacak bir şeye mi?

Eğer yaşam mücadelesi ve fiziksel olarak zayıf olanın yok olması bir doğa yasası ise ve ilerlemenin bir koşulunu temsil ediyorsa, o halde mücadelenin durması ve Comte ve Spencer’in bize vaat ettikleri “endüstriyel devrim ”Nietzsche’nın çok zorlayıcı şekilde ortaya koyduğu gibi insan ırkının yok oluşunun tam da başlangıcı değil midir? Ve eğer böylesi bir hedef arzulanamaz ise, mücadeleyi azaltmaya ya da daha acısız kılmaya meyilli olan ahlaki “değerler”i hakikaten yeniden değerlendirmemiz gerekmez mi?

Bu yüzden modern gerçekçi etiğin temel sorunu, Wundt’un “Etik”inde belirttiği gibi, her şeyden önce görünürdeki ahlaki hedefi belirlemektir. Ama bu hedef ya da hedefler, ne kadar ideal olurlarsa olsunlar ve gerçekleştirilmeleri ne kadar uzak olursa olsun, gerçeklikler dünyasına ait olmalıdırlar.

Ahlakbilimin hedefi idealistlerin olmasını arzu ettikleri gibi “aşkın” olmaz: Gerçek olmalıdır. Ahlaki tatmini hayatta bulmalıyız, bir çeşit yaşamüstü koşulda değil.

Darwin “var olma mücadelesi” fikrini dolaşıma soktuğunda ve bu mücadeleyi ilerlemeci evrimin pınar başı olarak sunduğunda, doğanın ahlakiliği ya da ahlak dışılığıyla ilgili eski soruyu kışkırttı. Zend-Avesta’nın zamanından beri en iyi kafaları meşgul etmiş olan iyi ve kötü kavramlarının kökeni, yenilenmiş bir şevkle ve her zamankinden daha büyük bir anlayış derinliği ile yeniden tartışılmaya başladı. Doğa, Darwinciler tarafından üzerinde bitmek bilmez bir yaşam mücadelesinden ve zayıfların en güçlü, en hızlı ve en kurnazlar tarafından yok edilmesinden başka bir şeyin olmadığı bir savaş alanı olarak sunuldu: İnsanın doğadan çıkarabileceği tek ders; kötülüktü.

Bu fikirler, bilindiği üzere, çok yaygınlaştı. Ama eğer doğru iseler, evrimci filozof, felsefesine bizzat kendisinin soktuğu daha derin bir çelişkiyi çözmek zorundadır. İnsanın daha yüksek bir “iyilik” kavramına sahip olduğunu ve iyilik ilkesinin tedrici zaferine inancın, insan doğasına iyice yerleşmiş olduğunu inkar edemez; bu iyilik kavramının ve ilerlemeye olan bu inancın nereden kaynaklandığını açıklamak zorundadır. Tennyson tarafından ifade edilen“fenalığın sonu iyilik olacaktır nasıl olsa” Epikürosçu umut ile kayıtsızlığa sürüklenemez. Ne de kendisine doğarım yine Tennyson’un ve Darwinci Huxley’in yazdığı gibi iyilik ilkesine her yerde düşman olduğunu bu ilkenin her canlı varlıkta olumsuzlandığını söyleyip yine de iyilik ilkesinin “uzun vadede” muzaffer olacağını savunabilir. Bu çelişkiyi açıklamalıdır.

Ama eğer bir bilim adamı, “doğanın insana verdiği tek ders kötülük dersidir”i savunursa, insanı “üstün iyilik”in kavramları ile esinleyen ve insan gelişimine daha yüksek bir hedef doğrultusunda kılavuzluk eden doğaötesi ya da doğaüstü başka bir etkinin varlığını kabul etmek zorundadır. Ve bu yolla, evrimi sadece doğal güçlerin etkisi ile açıklamaya yönelik kendi girişimini fesheder.[3]

Ne var ki gerçekte işler bu kadar kötü değildir; çünkü evrim teorisi hepten Huxley’in sürüklendiği türden çelişkilere yol açmaz, zira doğaya yönelik çalışma, bizatihi Darwin’in ikinci eseri, “İnsanın Soyu”nda belirttiği gibi, gidişatına dair yukarıda sözü edilen kötümser görüşü hiç mi hiç doğrulamaz. Tennyson ve Huxley’in anlayışları tamamlanmamış, tek yönlü ve neticede yanlıştır. Üstelik bu görüş bilimsel değildir çünkü bizatihi Darwin, “İnsanın Soyu”nun özel bir bölümünde doğanın diğer yönüne işaret etmiştir. Doğanın kendisinde karşılıklı mücadeleye dair olgulara paralel olan ama oldukça farklı bir anlam taşıyan başka bir olgular dizisinin olduğunu göstermiştir: Türün sağlığı ve devamlılığı için anlamı hesaba katıldığında diğerlerinden daha da önemli olan, türün içindeki karşılıklı desteğe dair olgulardır. Bu son derece önemli olan ancak çoğu Darwinci’nin dikkat göstermeyi reddettiği ve Alfred Russel Wallace’ın bile yadsıdığı fikri geliştirmeye ve Karşılıklı Yardımlaşma’nın hem hayvan türü için hem de insan ırkı için, bilhassa da onların ilerlemeci evrimi için taşıdığı muazzam önemi sergilemeye çalıştığım bir dizi denemede çok sayıda olgu ile onun doğruluğunu ispatlamaya gayret ettim.[4]

Çok sayıda hayvanın hayvanlar aleminin daha aşağı bir bölümüne ait olan türler üzerinden ya da kendileri ile aynı sınıfa ait bazı daha küçük hayvanlar üzerinden yaşamlarını sürdürmeleri olgusunu küçümsemeden, doğadaki savaşın esas itibariyle farklı türler arasındaki mücadele ile sınırlı olduğunu, her türün içinde ve birlikte yaşadıklarını gördüğümüz farklı türlerin oluşturdukları grupların içinde, karşılıklı yardımlaşma pratiğinin kural olduğunu ve dolayısıyla hayvan yaşamının bu son özelliğinin doğanın ekonomisinde çok daha büyük bir rol oynadığını, belirttim. Ayrıca, yalnızca geviş getirenler, çoğu kemirgen, çoğu kuş, karınca, arı gibi diğer hayvanlara hiç rahatsızlık vermeyen çok sayıda toplumcul türden ve bütün toplumcul türlerin içerdiği bireylerin sayısının eziciliğinden ötürü değil, hemen hemen tüm etobur ve yırtıcı türlerin, bilhassa insanoğlunun süratli imhası ya da başka bir neden yüzünden yok olmamış olanların da bunu bir ölçüde uygulamaları dolayısıyla daha geneldir. Karşılıklı yardımlaşma, doğanın egemen olgusudur.

Karşılıklı destek doğada bu kadar yaygınsa, bunun nedeni, onu uygulayan bütün hayvanlara güç dengesini yırtıcı yaratıkların aleyhinde tamamen bozacak kadar muazzam avantajlar sunmasıdır. Karşılıklı destek, doğada, iklime, tufanlara, fırtınalara, soğuğa ve bu gibi şeylere karşı sürekli olarak yürütülmesi gereken ve sürekli olarak varoluşun hep değişen koşullarına yeni adaptasyonlar gerektiren mücadeledeki en iyi silahı sunar.

Dolayısıyla, bir bütün olarak bakıldığında, doğa, kesinlikle fiziksel gücün, süratin, kurnazlığın ya da savaşta yararlı olan başka herhangi bir özelliğin zaferini örneklemez. Aksine, öyle görünüyor ki karınca, arı, güvercin, ördek, sıçan ve diğer kemirgenler, ceylan, geyik vs., gibi su götürmez biçimde zayıf olan türlerin koruyucu zırhları, kendilerini savunmak için gagaları ya da uzun sivri dişleri yoktur savaşçı da değillerdir ancak yaşam mücadelesinde en iyisini başarırlar ve toplumcullukları ve karşılıklı korumaları sayesinde, çok daha güçlü yapılı rakiplerini ve düşmanlarını bile yerlerinden ederler. Ve nihayet şunu doğru kabul edebiliriz: Yaşam mücadelesi kayıtsızca hem ilerlemeci hem de gerilemeci evrime yol açsa da karşılıklı yardımlaşma pratiği daima ilerlemeci gelişime yol açan bir vasıtadır. Hayvanlar aleminin ilerlemeci evriminde, uzun ömürlülüğün, zekanın ve canlı varlıklar zincirinde daha yüksek tip dediğimiz tipin gelişimindeki ana etkendir. Şimdiye kadar hiçbir biyolog bu iddiayı çürütemedi.[5]

Bu yüzden her türün muhafazası, sağlığı ve ilerlemeci evrimi için gerekli olan karşılıklı yardımlaşma içgüdüsü, Darwin’in “kalıcı bir içgüdü” dediği, toplumsal hayvanlarda, bilhassa insanda daima iş başında olan bir içgüdü haline gelmiştir. Kökeni hayvanlar dünyasının en başlarında olan bu içgüdü, aşağı ya da yüksek hayvanlara anne sevgisi kadar derin bir şekilde yerleşmiştir; belki de daha derine yerleşmiştir; çünkü, yumuşakçalar, bazı böcekler ve çoğu balık türü gibi anne sevgisine hiç de sahip olmayan hayvanlarda da mevcuttur. Yani Darwin “karşılıklı duygudaşlık” içgüdüsünün toplumsal hayvanlarda salt bencilce olan doğrudan kendini koruma içgüdüsünden bile daha kalıcı olarak iş başında olduğunu düşünürken oldukça haklıydı. Bilindiği üzere, bu içgüdüde ahlak bilincinin eserlerini gördü ki bu düşünce ne yazık ki Darwinciler tarafından çok sıklıkla unutulur.

Ama hepsi bu değil. Aynı içgüdüde, tüm daha yüksek etik duyguların başlangıç noktası olan iyilikseverlik ve bireyin grup ile kısmi özdeşleşmesi duygularının kökenini buluruz. Adalet ya da eşitlik gibi daha yüksek duygular, kendini feda etme demenin adet olduğu duygunun üzerinde olduğu kadar, bu temel üzerinde gelişir. Binlerce su kuşunun Kuzey Kutbu okyanusunun kıyılarındaki “kuş dağları”nın çıkıntılarına yuva yapmak için uzak güneyden sürüler halinde geldiklerini ve burada en iyi konum için kavga etmeden yaşadıklarını; birçok pelikan sürüsünün deniz kıyısında yan yana yaşadığını ve her sürünün kendi balık avlama bölgesinde kaldığını; binlerce kuş ve memeli türünün, kavga etmeden, beslenme alanları, yuva yerleri, yatacak yerleri ve avlanma bölgeleri ile ilgili belli bir anlaşma yaptıklarını gördüğümüzde ya da başka bir kuşun yuvasında çer çöp çalmış olan genç bir kuşa aynı koloninin tüm kuşları tarafından saldırıldığını gördüğümüzde, oracıkta hayvan toplumlarındaki eşitlik ve adalet duygusunun kökenini ve gelişimini yakalarız. Ve nihayet, her hayvan sınıfında o sınıfın daha yüksek temsilcilerine (böcekler arasında karıncalar, eşekarıları ve arılar, kuşlar arasında turnalar ve papağanlar, memeliler arasında daha yüksek gruptan geviş getirenler, maymunlar ve insanlar) doğru ilerlediğimiz oranda bireyin grubunun çıkarları ile özdeşleşmesinin ve sonunda hatta kendini feda etmesinin oran olarak arttığını görürüz. Bu noktada yalnızca etiğin esaslarının değil, daha yüksek etik duyguların da doğal kökenini görmezden gelemeyiz.

Böylelikle öyle görünüyor ki doğa bize bir ahlakdışılık, yani ahlaka dair doğaötesi bir etki tarafından meydan okunması gereken kayıtsız bir tavır dersi vermez; bilakis, tam da iyilik ve kötülük fikrinin ve insanın “üstün iyilik” ile ilgili soyutlamalarının doğadan ödünç alındığını kabul etmek zorunda kalırız. Bunlar insanın hayvan yaşamında ve kendi toplumsal yaşamında gördüklerinin zihindeki yansımalarıdır ve bu zihin sayesinde bu izlenimler genel doğru ve yanlış kavramlarına doğru gelişmiştir. Ve şu belirtilmeli ki burada müstesna bireylerin kişisel yargılarını değil, çoğunluğun yargısını kastediyoruz. Çoğunluk temel eşitlik ve karşılıklı duygudaşlık ilkelerine sahiptir ve bu ilkeler, tıpkı dünyanın yüzeyinin gözlemlenmesinden çıkarılan mekaniğin ilkelerinin uzaya uygun olması gibi, tüm duygulu varlıklara uygundur.

İnsan karakterinin ve insan kuramlarının gelişimi için de benzer bir kavram geçerli olmalıdır. İnsanın gelişimi aynı doğal çevre içinde ortaya çıkmış ve bu çevre tarafından aynı doğrultuda yönlendirilmiştir; bu arada insan toplumlarında oluşturulan karşılıklı yardımlaşma ve destek kurumları insana hangi ölçüde kuvvetini bu kurumlara borçlu olduğunu giderek daha da fazla göstermiştir. Böylesi bir toplumsal çevrede insanın ahlaki yönü daha da fazla gelişmiştir. Tarih alanındaki yeni araştırmalar temelinde, insanoğlunun evrimini, ilk olarak kabilede, sonra köy topluluklarında ve özgür şehir cumhuriyetlerinde gerileme dönemlerine rağmen bu toplumsal örgütlenme biçimleri daha fazla ilerlemenin temeli haline gelmişlerdir ortaya çıktığı haliyle insandaki hayatını karşılıklı yardımlaşma temelinde örgütlemeye yönelik doğuştan varolan bir eğilimin evrimi ile birlikte etik bir etkenin evriminin tarihi olarak kavramak mümkün hale gelmiştir. İnsanlık tarihini tarih öncesi Taş Çağı’ndan bu zamana uzanan kesintisiz bir gelişim zinciri olarak görme fikrinden kesinlikle vazgeçmemiz gerekiyor. İnsan toplumlarının gelişimi devamlı değildir. Birçok kereler yeni baştan başlamıştır; Hindistan’da, Mısır’da, Mezopotamya’da, Yunanistan’da, Roma’da, İskandinavya’da ve Batı Avrupa’da her seferinde ilkel kabile ile başlayıp köy topluluğu ile devam etmiştir. Ama bu çizgilerin her birini ayrı olarak düşünürsek, her birinde, bilhassa da Avrupa’nın Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana ki gelişiminde, karşılıklı destek ve karşılıklı koruma kavramlarının klandan kabileye, ulusa ve sonunda ulusların uluslararası birliğine doğru devamlı genişlediğini kesin olarak görürüz. Diğer yandan, ara sıra meydana gelen geçici gerileme hareketlerine rağmen, en uygar uluslarda bile en azından uygar dünyadaki ve ilerici toplumsal hareketlerdeki ileri düşüncenin temsilcileri arasında mevcut insan dayanışması ve adalet kavramlarının devamlı genişlemesine, karşılıklı ilişkilerimizin karakterinin sürekli olarak iyileştirilmesine yönelik bir eğilim vardır. Ayrıca, bir ideal biçiminde, daha ileri gelişimde arzulanabilir olanın ne olduğuna dair kavramlar da ortaya çıkar.

Zaman zaman meydana gelen geriye doğru hareketlerin nüfusun aydınlanmış kesimi tarafından yalnızca toplum organizmasının geçici hastalıkları olarak ve gelecekte yeniden ortaya çıkmalarından kaçınılacak şeyler olarak görülmesi gerçeği, ortalama etik standardının artık geçmişte olduğundan daha yüksekte olduğunu kanıtlar. Ve uygar toplumların tüm üyelerinin ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik araçlar arttıkça, daha da yüksek bir kavram olan herkes için adaletin yolu açılmak, etik standardı daha da arılaşmak zorundadır. Bu bilimsel etik bakış açısından bakarsak, insan, tüm aksine kötümser olan derslere rağmen ahlaki ilerlemeye inancını yeniden doğrulamakla kalmayıp ayrıca onu bilimsel bir temel üzerine koyabileceği bir konumdadır. Bu inancın, daima bilimden önce gelmiş olan kurumlardan birinden kaynaklanmasına rağmen, oldukça doğru olduğunu ve artık pozitif bilgi tarafından doğrulandığını görmektedir.


[1] Burada, Paulsen, Wundt, Leslie Stephen, Lichtenberger, Fouillee, De Roberty ve pek çok başkalarından söz etmek yeterli.

[2] Bkz; A. Fouillee, “Le Mouvement idealiste et la Reaction contre la Science positive,” 2. baskı; [Paris, 1896]. Paul Desjardins, “Le Devoir present,” [6. bas., Paris, 1896.]. (Kısa zamanda beş baskı yaptı) ve pek çok başkaları.

[3] Bu, Huxley’in, “Evrim ve Etik” üzerine konferansında başına gerçekten de gelmiştir. Bu konferansta Huxley, başta doğanın yaşamında herhangi bir ahlak ilkesinin varlığını yadsımış ve tam da bu iddia, onu etik ilkesinin doğanın dışında varolduğunu teslim etmeye zorlamıştır. Daha sonra, hayvanların toplumsal hayatında etik ilkesinin varlığını tanıdığı sözleriyle bu bakış açısından da dönmüştür. “Collected Essays” Cilt 9, N. Y. Burada 1893’te yazılmış, “Evrim ve Etik" adlı denemesi mevcuttur.] (İng. ç.n.)

[4] Nineteenth Century, 1890, 1891, 1894 ve 1896 ve “Mutual Aid: A Factor of Evoiution”

Londra (Heinemann), 2. baskı, 1904. [Sonraki bir çok baskı, Lond. Ve N.Y.] (İng. ç.n)

[5] Bu bağlamda Lloyd Morgan’ın sözleri ve benim cevabıma bakınız. [Conwy L. Morgan,

“Animal Behaviour,” Lond. 1900, s. 227 ff. Cevap, “Mutual Aid”’in notlarından birinde.]

(İng. ç.n.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe