Ahlak Ve Eylem

Vercors


Apayrı bir çağda yaşıyoruz. Çetin, korkulu bir çağ. Ne barıştayız, ne savaşta. Toplum değişiyor, batı uygarlığı yerini bir başka uygarlığa vermek üzere değilse bile, köklü bir değişme içinde. Nazi cinayetlerinin aşırılığı insanların bilgeliğine, iyi niyetine beslediğimiz büyük umudu kökünden sarstı. Birbirine eklenen bütün bu gerçekler, çağımızı bütün çağlardan ayırıyor.

Ama bütün bunlardan başka bir şey daha var. Eskiden başlamış ve başladığı gözümüzden kaçmış bir şey. Hala da kaçıyor bir çoklarının gözünden. Ya da, bilincine varmadan sarsıntısına uğradıkları halde, açıkça göremiyorlar onu. Öyle bir şey ki bu, her gün biraz daha beliriyor, bizi en garip, en belalı sorunla karşı karşıya bırakıyor. Öyle bir şey ki, sonunda savaş ve barıştan, nükleer yıkım tehlikesinden bile önemli. Savaşa korkunç bir bela gözüyle bakmıyorum sanmayın. Korkunç bir beladır savaş.

Kana susamışlık, budalalıktır. Her şeyin başı, hatta bugün üstünde durduğum ve savaştan da beter saydığım bir sorunu da doğuran odur. Savaşın yok ettiği ruhsal ve maddesel değerler yanında, savaş isteyenlerin kazanacaklarını umdukları değerler hiç kalır. Bugünkü savaştan, toprak, para ya da toplum bakımından elde edilen hiç bir zenginleşme yoktur ki, tamamen aldatıcı olmasın. Bu zenginleşmeler atom bombasıyla daha da aldatıcı olacaktır. Yıkmalar yakmalar her alanda binlerce, onbinlerce defa daha da artacaktır.

Şimdi sözünü etmek istediğim şeyi savaştan da beter saymakla bu soruna verdiğim önemi belirtmiş oluyorum. Sadece insan zenginliklerinin değil, bütün insan toplumunun toptan yıkılma tehlikesi karşısındayız. Toplumu toplum yapan insanlar arasındaki bilinçli ya da bilinçsiz bir davranış, bir tutumdur. Bu tutum değişir de, teklerin birbirini yok etmesine yol açarsa, toplum yok olmuş demektir. Yeni bir şey söylemiyorum, insanların birarada yaşamasını sağlayan şeye töre demişler: Asurların, Mısırlıların, Romalıların, İngilizlerin töreleri birbirine benzemez. Ama hepsinin bir ortak yanı vardır. İşte buna «değişmez değer» diyorum. Bu töreler içindeki değişmez değerlere de ahlak adını veriyoruz. En büyük anlaşmazlıklara yol açan kelimelerden biri de ahlak kelimesidir. Ahlak der demez kendiliğimizden iyi ya da kötü bir davranış düşünürüz.

Bir insan, hiç değilse görünüşte, bugün geçer akça olan törelere kendini uydurursa, ona iyi davranışlı ya da iyi ahlaklı deriz, uydurmadığı zaman da kötü. Töreler değişti mi, iyi kötü olabilir. Malayalı bir genç kız nişanlısı ile kısır mı değil mi diye çiftleşme denemesi yaparsa «erdemli», böyle bir şey yapacak İspanyol kızı da herkesin gözünde ahlaksız sayılır. Demek ki, değişmez ahlak değerleri dediğimiz şey bu çeşit ahlakla ilgili değildir. Kimi töreler ortadan kalkmakla toplumun hayatı tehlikelere girmez, sadece çehresi değişir. Belli bir yere ve zamana bağlı olan bu törelerin değişmez değerler olmadığını söylemekle bu değişmez değerlerin ne olabileceğini görür gibi oluyoruz. Aynı zamanda şunu da görür gibi oluyoruz ki, değişen ahlak değerleri ile değişmez değerleri birbirine karıştırmakta tehlike vardır. Çünkü, bunları birbirine karıştırdık mı, kimimiz değişmeleri toplumu tehlikeye sokmayacak olan törelere fazla bir önem verebilir, onlar için savaşabilir, hatta onlara değişmez değerleri feda edebiliriz; kimimiz de, bir toplumun çehresini değiştirmek için bu töreleri değiştirmek, ya da yıkmak gerektiğine inanır, onları ve onlarla birlikte değişmez değerleri de hiçe saymaya başlarız.

İşte bugün böyle bir durumdayız. Bugün içinde yaşadığımız yöntemler, kurallar, eğilimler, disiplinler, değişik törelerin birbiriyle kaynaşmasından doğmadır. Bunlar içinde eski Yahudi ahlakı, Yunan, Roma, Kelt, Frank, Sakson, hatta Viking ahlakları vardır. Hıristiyan ahlakı bütün bunları bir arada yoğurmuştur. Öyle sağlam bir alaşım ki bu hala bu gün davranışlarımızda, bilerek bilmeyerek, bunun damgasını taşır, Hıristiyanlık inancımızı yitirsek de yitirmesek de. Davranışlarımızda dedim, düşüncelerimizde her zaman değil. Çünkü, inancımızı yitirdik mi, bu ahlak buyruklarının sağlamlığına inancımızı da yitiririz. O zaman onları akla uydurmaya, onları haklı gösterecek özel bir takım temeller bulmaya çalışırız. Akim belalı yanı şudur ki, her şeyi bulabilir, her şeyi ve her şeyin tersini. Akıl bir ilk önermeden yola çıkmak ister, onun için de Tanrıya ya da bir varsayıma, bir konuta dönmek zorundadır. Konut ortadan kalktı mı, aklın kurduğu yapı çöker.

İnsan düşüncelerinin zincirini tutturabilmek için sağlam bir çivi, nesnel bir gerçek dayanak arar ve bulamaz. Existentialiste denen düşünürler bundan şu sonucu çıkarırlar ki, dayanağı ve yardımcısı olmayan insan, durmadan İnsanı «yeniden bulmak» zorundadır. İnsanın çilesidir bu ve Dostoyevski’nin dediği gibi, «Bir insan bütün insanlar karşısında her şeyden sorumludur.» Böyle düşünmek sorunun yalnız bir yanını ele almaktır. Çünkü insanı, düşünce ve eylemlerinin tek kaynağı saymak oluyor bu. Tek başına insan, bir «uydurma» dır. Doğuşundan ölümüne kadar ıssız bir adada yaşamayan her varlık, kendi olanaklarından çok daha fazla, kendinden önce gelen ya da çevresinde yaşayan milyarlarca insana bağlı olarak var olur ve gelişir. İç hayatımızın kişiselliği, bağımsızlığı bir sanrıdır. Topluma karşı ayaklanan insan bile, bu ayaklanmanın en büyük payını, kendisine düşünmesini öğreten insanlığa borçludur. Böylece, bir insan bütün insanlara karşı her şeyden sorumludur önermesi, onun karşıtı ile tamamlanmalıdır: Bütün insanlar bir insana karşı her şeyden sorumludur.

İşte Marx bunu iyi görmüştü. O da, Tanrı dışında, insanı dayanaksız ve yardımcısız görünce, bu görüşünü sonuna kadar götürmüş, götürünce de, kökünde Tanrı olmayan bir ahlakı artık bir buyruklar sistemi değil, sadece toplumsal bir olgu saymak zorunda kalmıştı. Bu olguyu, olumlu bilgilerle olduğu gibi, nesnel olarak gözlemek ve incelemek gereğini duymuştu.

Gözleme ve inceleme gerektiği sürece işimiz kolay. Bütün bilimlerde olduğu gibi kendimize fazla güvenmekten, fazla gurura kapılmaktan kaçınmak, kapıyı her zaman açık tutup düzeltmelere, hatta dönüşlere, yeni varsayımlara, karşıt yorumlara yer vermek şartıyla işler yolunda gider. Quanta fiziği her olayın gözlemciye bağlı olduğunu, onunla değiştiğini göstermekle kendini yanılmaz sayan nice bilginleri daha alçak gönüllü olmaya zorlamıştır. Asıl tehlike insan davranışlarını bu gözlemlere uydurmak istediği zaman başlar gerçekten. «Tanrı öldü» gözlemini ortaya atıyor Dostoyevski, Raskolnikov da, görünüşte su götürmez bir mantıkla bundan şu sonucu çıkarıyor: «Öyleyse dilediğimi yapabilirim.» Yapıyor da; ama, iş işten geçtikten sonra yanıldığını anlıyor. Döktüğü kan ellerine bulaşıyor, ne yaparsa yapsın, tümdengelim tümevarımlara başvursun, bütün diyalektikasını kullansın, boşuna, temizleyemiyor ellerini. Toplumun kendini cezalandırmaması da işine yaramıyor. Hayatı pahasına öğreniyor ki, Tanrı belki ölmüşse bile, insan yaşıyor, insan ve insanlar. Kendi kendimizi yok saymadan bazı buyrukları da yok sayamayız. Dünyanın en kafalı inşam da olsak, aklımıza fazla güvenip doğrunun ta kendisini bulduk diyecek kadar böbürlendiğimiz sürece, Raskolnikov’un ister istemez düştüğü yanılgıya biz de başka başka biçimlerde düşeceğiz.

Düşünce ahlaksal gerçekler karşısında belli başlı iki tutumdan birine bağlanır. Bu bağlanışa göre de, dünyamızda bugün vicdanlar birbirinden çok ayrı iki kampa bölünmüştür. Bir anlayışa göre ahlak birdir, bölünmez, değişmez, bütün koşullarda dediği dediktir. Buna tutumcu davranış diyoruz. Öbür anlayışa göreyse, ahlak özel toplum koşullarına göre değişir. Böyle olunca da, bu toplumsal koşulların bekçisi olur. Koşulların değişmesi tek ahlak buyruğu olur. Çünkü, yalnız bu buyruk bilinci ve eylemleri, iyi niyetlerle gerçekteki sonuçları bir özdeşliğe götürür. Buna da, devrimci tutum diyoruz.

Devrimci tutumun birinci tutuma üstünlüğü, hiç değilse, iki yüzlülüğe düşmemesidir. Birincisi ikiyüzlülükten bütün bütün kaçınamaz, hatta bugünkü toplum durumunda ancak iki yüzlü olarak düşünülebilir. Çünkü bu toplumda tek tek insanların amacı mal mülk edinmek, yarar sağlamaktır. Oysa, hepimiz biliriz ki, kendi yararımız özü bakımından başkasının kazancı ile çatışma halindedir. Böyle olunca da, bir yandan hiç kimse Hıristiyan ahlakının buyruklarıyla çatışan yararlan görüp kabullenmenin bilincini bağdaştıramaz. Öte yandan, herkesin saydığı bu ahlak buyrukları mal mülk edinmenin ve ayrıcalıkları sürdürmenin güçlü bir yardımcısı olduğu da açıktır. işte, Montaigne’in sözünü ettiği garip anlaşma bundan doğuyor: Dünyaötesine bağlı düşüncelerle, yeraltı töreleri arasındaki anlaşma. Buna karşılık, iki yüzlülüğüne ne kadar çatılırsa çatılsın, bu ahlakın ki hala batılı dediğimiz ahlaktır, sınıfsız ve ekonomik kölelikten kurtulmuş bir toplumdan doğacak ahlaktan açık bir üstünlüğü vardır: Bugün var olmanın üstünlüğü. Var olma, bugün yasalaşma, insanlara bütün ömürleri boyunca, bütün koşullar içinde açık ve değişmez buyruklar vermedir. İnsanlar bu buyruklara her zaman tıpa tıp uymazlar ama, bunun önemi yok. Hiç değilse, hazır bir yaşama kuralı buluyorlar. Çoğunluğun özlediği budur. Kendi yaptığından kendi sorumlu olmak çoğu insanlar için korkunç şeydir. İnsanın kilise araması yeni bir hikaye değildir.

Geleneksel ahlaka bağlı kalanların iki bölüğe ayrıldığını görmekte gecikmeyiz. Bunlara etken ve edilgen ahlakçılar diyebiliriz. Birinciler geleneksel ahlakı savunmak için silaha sarılmaya hazırdırlar. Ya içten Hıristiyan oldukları için onu bütünü ile tanrısal sayar ve onu yıkmak ya da değiştirmek isteyenlere şeytan gözüyle bakarlar; ya da bu ahlakı kazanç üzerine kurulmuş bir toplumun yaşatılması için vazgeçilmez bir düşünce silahı sayar ve toplum düzeni ile bu ahlakı bir arada benimser ve savunurlar ki, bunlar çok daha fazladır. İkincilere, yani edilgen ahlakçılara gelince, onlar bu ahlakın özü ile bugünkü bozulmuş biçimi arasındaki ayrılığı gördükleri için onun güçlüleri güçsüzlere, namuslu insanları namussuzlara, zenginleri yoksullara karşı tuttuğunu yalanlamaya kalkmazlar. Ama Marxçılığın her çeşit geleneksel ahlak buyruklarını büsbütün ortadan kaldıracağı korkusuyla, daha iyisi yok ve sadece yaşıyor diye bu ahlaka sarılırlar. İstemeye istemeye bir sarılmadır bu; gereğinde bu ahlakı silahla savunmayı da düşünmezler.

Bugünkü ahlak sorununu, nesnel olarak bu açıdan ele alırsak, edilgen ahlakçılar dediğim kaygulu vicdanlar bölüğü ile bir beraberlikte olduğunu kabul etmek zorunda kalırız.

Gerçekten, dünya yarın ne olacağı sorununu böylesine basit renkler içinde görmemiştir hiç. Göstermek kolay ama çözümü bulmak zor. Politika bakımından dünya ikiye bölünmüştür: Bir bölüğünü Anglosakson demokrasileri sembolleştiriyor, bir bölüğünü de Rusya. Sembolleştiriyor diyorum, çünkü herkes, geleceği bu bölüklerden birinin üstünlüğünü düşünerek hayal etmektedir. Geleceğin kendisi ise, kabaca demokrasi ve komünizm kelimeleriyle sembolleştiriliyor. Oysa gerçeğin kendisi pek öyle kolay kolay kalıplara sokulamaz. Anglosakson demokrasisi Birleşik Amerika’da liberal, İngiltere’de sosyalist olarak görünmektedir. Ama İngiliz «sosyalizmi», ister istemez, dünyanın bir parçasını sömürmekte, dolayısıyla, örneğin, Yakın Doğu’da tutunabilmek için Arapların Yahudilere, Hindistan’da ağır basabilmek için de Müslümanların Hindulara karşı düşmanlığını beslemekte devam ediyor. Liberal Amerika ise, zencilere ve Yahudilere, yasaların ne içinde ne de büsbütün dışında olan ırk düşmanlığını, bir bakıma Nazi ırkçılığını sürdürüyor gibidir. Aynı Amerika faşizmi, bulduğu her yerde, İspanya’da, Yunanistan’da ve Türkiye’de destekliyor ve öbür memleketlere de şunu açıklıyor sanki: Sizinle ilgilenmemi istiyorsanız, bu üç memleketten örnek almanız akıllılık olur. Genel olarak, Anglosakson demokrasisi, ister istemez, başkalarının özgürlüğü ile pek kaygılanır görünmüyor. Rus komünizmine gelince, o da hayatını kurtarmak için, proletarya devriminin dünya yüzüne yayılmasını zamansız olarak geri bırakmak, kendi topraklan üzerinde özgürlüğü kısıtlamak, sınıf ayrılıklarına, yani bir çeşit haksızlığın bir süre için yeniden belirmesine hatta yurt ve din konularındaki gerilemelere göz yummak zorunda kalıyor.

Böylece, Avrupa’da açıkça Anglosaksonlardan yana olanlar, gerçek bir demokrasiyle değil, özünü gizleyen bir totalitercilikle bağdaşmak zorunda kalıyorlar. Öte yandan, özlemlerini Rusya’nın kaderine bağlayanların durumu da, son biçimini bulmuş, sınırsız, tam bir komünizme bağlanmak değildir. Bağlandıktan, aslında, bir savaş cephesidir.

Her savaş olan yerde, böyle bir durum ortaya çıkar. Bir asker öyle ince eleyip sık dokuyamaz. Başındaki komutan iyi bir savaşçıysa, onun özel hayatında iyi bir aile babası olup olmadığını araştırmaz. Onun gibi, savaşta bir ulus bize yardım etmek isterse, o ulusun iç bozukluklarına göz yumarız. Savaş bir takım ahlak titizlikleriyle yapılmaz. Birleşik ulusların Afrika çıkarmasında, amiral Darlan’ın hangi «geçici tedbirlere» baş vurduğunu gördük.

Onun için cephelerden birinde bile bile gönüllü asker durumunda olanların durumları dışına çıkmalarını istememiz boşunadır. Birileri durmadan ihanet ettikleri bir ahlak uğrunda savaşıyorlar, ötekilerse, ahlak kurallarının kendilerini kösteklemek için öne sürüldüğünü fark ederek ahlakı toptan reddediyorlar (Oysa, bu berikilerin İnsan anlayışının onları ahlaka daha fazla yaklaştırması gerekirdi.) Bu iki karşıt tutumda ahlak bir silah olarak ele alınmaktadır. Birinciler için bu silah yararlı, İkinciler içinse tehlikelidir.

Denilecek ki bunlar öncü askerlerdir. Daha doğrusu bunlar, çok şükür henüz savaş haline gelmeyen bir çatışmanın gönüllüleridir. Savaş oldu mu, bütün bu söylediklerimin hiç bir dayanağı kalmaz. Savaşta herkes asker olur ve bütün düşüncesi bir tek sorunun karşısında kalır: Cephesini seçmek, ona ulaşmak ve zaferi sağlamak için elinden geleni yapmak. Ama insan cephesini kolayca seçebilir mi, hiç belli değil. Örneğin, Fransa gibi bir memleketin yurttaşları için bu iki blok’un savaşı en dumanlı savaşlardan biri olacaktır. Çünkü, yasa karşısındaki ödevleriyle vicdanlarının sesi ya da eğilimleri birbirine hiç de uymayabilir. Gerçi, böyle bir şey oldu ve Fransa işin içinden çıkmasını bildi. Ama, yeni koşulların yaratacağı kargaşalıktan sıyrılmanın çok daha zor olmasından korkulur.

Her ne olursa olsun, sadece bugünü değil, daha da çok yarını düşünenleri karanlık bir yeraltı çalışması bekliyor yine. Böyleleri büyük dünya yıkımında zaten bir hayli zayıflamış olan bir alevin büsbütün sönmesinden korkacaklar. O alev ki, onsuz yaşamaya değmez. Fırtınanın kör soluğuna karşı o alevi dehlizlerde koruyacaklardır. Gerekirse, cılız meşaleyi elden ele geçirip kasırga sonunda yeniden dünyaya çıkarmaya çalışacaklardır. Ama böyle bir savaşa, hiç değilse uzun bir süre için inanmıyorum aslında. Hayır, bir savaşın kaçınılmaz olması için gerekli koşullar var olmaktan uzaktır henüz. Tam tersine, bence bu koşullara bakılırsa, kestirebileceğimiz bir gelecekte, dünya bu yıkımdan kurtulmak için bütün olanaklara sahiptir. Ama, çatışma duracak anlamına gelmez bu. Görünüşe bakılırsa çatışma sürüp gidecek, daha da yayılacak, şurada burada bir takım ekonomik ve toplumsal sarsıntılar doğuracaktır. Ama bu, bütün dünyada toplar ve bombalardan başka yollarla olacak.

Sonuç neye varacak? Burada kendi inancımı ortaya koyacağım. Özlediğim ya da korktuğum bir şey üstüne değil (bunun pek önemi yok, benim kendimin de önemim olmadığı gibi), kaçınılmaz sandığım bir şey üstüne.

Benim kaçınılmaz sandığım şey şu: Savaş hali dışında (belki içinde bile) gelecek on yıllarda olayların akışı ne olursa olsun, şu ya da bu bloğun kazançları ne olursa olsun, elli ya da ikiyüz yıl içinde, dünyanın toplumsal durumu her yerde aşağı yukarı aynı olacaktır. Başka bir deyimle, Birleşik Amerika’nın bir zaman için üstünlük kazanması, ya da bunu kaybetmesi uzun zaman açısından pek önemli değildir. Amerika’da, Rusya’da, Avrupa’da, Asya’da, türlü memleketlerdeki toplumsal kurumlar, eninde sonunda, ister istemez birbirine öylesine yakın bir görünüş kazanacaklardır ki, aralarında ayrılıkları ortadan kaldırmak için büyük sarsıntılara lüzum kalmayacaktır artık.

İnsan sevinebilir de üzülebilir de buna. Bu tıpkı, gençliğin canlılığına vahlanmak, ya da olgunluk çağının bilgeliğine sevinmek gibi bir şeydir. Ahların vahların ya da sevinmelerin yılların akışı üstünde hiç bir etkisi yoktur. Yıllar hiç şaşmadan birbirine eklenir gider. İnsanlığı tek başına ve bireysel bir yaşayıştan, gitgide toplumsal ve örgütlü bir yaşayışa doğru ister istemez götüren akım tarih öncesinden başlamıştır. İnsanlar mağaralarım bırakıp da kabileler halinde birleşmeye başladıkları an bu akım doğmuştur. Bütün insanlık tarihi aslında bu akınım tarihidir. Bu tarih içinde, insanlar, savaşla ve fetihlerle de olsa, birbirine değinmekte, kabileler, ülkeler, eyaletler, uluslar, kıtalar gittikçe dünya yuvarlağını kapsayacak şekilde birbirine yaklaşmaktadır. Bu arada, iniş çıkışlar, hızlı ilerleme ve gerilemeler, başarısız denemeler, egemenlik kavgaları, ulusların ve her yerde sınıfların, kastların direnişleri olacaktır, elbet. 'Bu tarihe paralel olarak, tekerleğin, arabanın, gemilerin, en hızlı uçakların icadıyla bütün ulaştırma araçları, dünya yüzünde hayatı ve düşünceleri yavaş yavaş tek biçime sokan bu bağlaşmaları örmeğe yaramıştır. Bugün bir çinli işçinin hayatıyla bir Avrupalı işçinin hayatı arasındaki ayrılık, eskiden bir 'almanla bir Romalı işçi arasındaki ayrılıktan daha azdır. Ulaştırmaların, postaların çabukluğu, kitapların, dolayısıyla düşüncenin dolaşımı, bilim, endüstri ve endüstrilerin uluslararası benzerliği, bütün dünyada nüfus çoğalması, gittikçe büyüyen toplulukların, gittikçe daha zorlu ve daha birbirine benzer olan ihtiyaçları, bütün bunlar açıkça görmeğe başladığımız biçim birliğinin, bütünleşmenin gelişmesine yardım etmektedir. Binlerce yıldır süre gelen bu 'akımın bir yıkımla belki bir kez daha duraklaması düşünülebilir. Ama, gerisin geri gitmesine sebep düşünülemez. Kaldı ki, tam tersine her şey bu akımı hızlandırır görünüyor. Tekrar ediyorum, insan bundan ister sevinsin ister hayıflansın, hiç bir şeyi değiştiremez. Sözlerimin yanlış yorumlanmaması için şunu belirteyim ki, ben toplumcu özgürlük derken totaliter düzenli bir karınca yuvasına benzer bir şey düşünmüyorum. Karınca yuvası düşüncesi, kolay olduğu ölçüde kaçınılması gereken bir basitleştirmedir. Sözünü ettiğim bütünleşmeye doğru gidiş yüzyıllar boyunca yığınların insan tekini yutmasını sağlamak şöyle dursun, tam tersine, insan tekinin özgürleşmesine yardım etmiştir. Tarih bunu gösteriyor. Gerçi, Yunan-Roma ve Ortaçağ düşüncesi insan tekinin değerini öne sürmüştür. Ama, o çağ toplumlarının dar kadroları bu düşünceyi toplumsal bir zorunluluğa çevirememişti. Babasal (patriyarkal) aile, lonca, kilise bölgeleri gibi kapalı birliklerin tutsağı olan birey, bağlı olduğu törelerin baskısından kolay kolay kurtulamıyordu. Bu çemberler yavaş yavaş kırıldı. Bugünkü insan o kadar değişik topluluklara bağlandı ki, bunlardan hiç biri onu bütün bütün kendi buyruğu altına alamamaktadır. Yaygın bir düşünce eğilimi, tam tersine, kollektif düzen geliştiği ölçüde insanı baskılardan kurtarmaktadır. Hepimiz biliriz ki, bir büyük kentte bir köyden, kalabalık içinde bir salondan çok daha özgürüzdür.

Demek oluyor ki, ben bireysel bir uygarlıktan toplumcu bir uygarlığa geçişten söz ederken, insan tekinin yok olmasını, yığının yararına insanın kendini feda etmesini aklımdan geçirmiyordum. Daha da ileri giderek şunu söyleyeceğim: Bireyci bir toplumda bireysel istekler toplamının gösterdiği yön, teklikten çokluğa, ayrılıktan birliğe doğrudur. Başka bir deyimle, yalnız yaşayan, kaderine bırakılmış insan tekleri, bir araya gelmek, bütünleşmek eğilimindedirler. Bütünleşme gerçekleşince, bireysel istekler toplamının gösterdiği yön tersine dönecektir: Kolektifleşmiş bir toplumda herkesin isteği bireyi yeniden bulmak, yalnızlığa yeniden kavuşmak olacaktır. Bu ters yönlü isteklerin öncülüğünü köylerde yaşayanların kente, kentte yaşayanların köylere duyduğu özlemde görüyoruz.

Bir uygarlıktan ötekine geçişin kaçınılmaz olduğunu söylüyorum. Ama bu iş kavgasız olacak demiyorum. Hiç bir şey kavgasız olmamıştır. İnsanlığın bütün bir yanı ki henüz güç onun elindedir ister istemez ayrıcalıklarını gitgide bırakmasını gerektiren bu akıma karşı koyacaktır. Bu insanları ellerindekileri bırakmaları gerektiğine akıl yoluyla inandıramazsınız. Öyle bir yol bulacaksınız ki, ellerinde tuttuklarını düşürecekler. Bunun ne kadar zamanda olacağı bilinemez. Ama er geç olacak bu. Rüzgarla meşe arasındaki savaşta, en sonunda, zaferi meşenin kazandığına örnek gösterilemez. Zaman fırtınadan yanadır. Meşenin kaderi, ölü ya da diri, kökünden sökülmektir.

Bu işin ne kadar süreceği bilinmez dedik: İşte asıl sorun da bu. Çağımızdaki baş döndürücü çabuklaşmalara bakacak olursak, bunlarda doğum sancılarına benzer bir şeyler görebiliriz. Hekim bu sancılara bakarak doğumun kaç dakika sonra olacağım kestirmek güçtür: Kimileri bütün güçleriyle akımı hızlandırmaya çalışıyorlar. İki olay arasında gerçek bir benzerlik yoktur. Tarihte görüyoruz ki, bu türlü çabuklaşmalar (hiç bir zaman bugünkü kadar olmamakla beraber) birdenbire durmuş, yeniden ortaya çıkmaları için yüzyıllarca beklemek gerekmiştir. Demek istiyorum ki, evrensel ve toplumcu bir insanlığın doğması arifesinde olduğumuz akla yakın, hatta pek olasıdır. Ama, sadece akla yakın ve pek olasıdır. Akım böyle sürüp gidecek mi, yoksa, bugün yarın, bir duraklama, düzensiz bir gerileme mi olacak, orası bilinmez. Onun için, bilimsel olarak kime hak vereceğimizi kestirmek güçtür: Kimileri bütün güçleriyle akımı hızlandırmaya çalışıyorlar, kaçınılmaz sarsıntılar pahasına da olsa: kimileri ise (diretmeye kararlı olanlardan söz ediyorum) bu akımı dizginlemek istiyorlar. Çünkü, onlara göre meyve henüz olgunlaşmış değildir, vakitsiz sarsıntılar boşuna olacak ve yeni dünyanın doğuşunu çabuklaştıracak yerde geciktirecektir. Bu iki davranıştan birini seçmek bizim içten bir inancımıza, haksızlığın sürüp gitmesi karşısındaki sabırsızlığımıza bağlıdır. Ama, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunun matematik bir kesinlikle ispatlanabileceğim sanmıyorum. Her eylemin sonuçlan olduğuna göre, ne desek bir tahminden öteye gitmeyecektir.

Valery’den buyana, uygarlıkların ölümlü olduğu söylenip durur. Elbette doğrudur bu, ama bir uygarlığın getirdiği bir başka uygarlığın çıkış noktası mı oluyor, her uygarlık insanlığın mirasına ekleniyor mu, orası pek belli değil. Düşüşler olduğunu unutmayalım. Aztek uygarlığı gibi, yürekler acısı bir kaç izden başka bir şey bırakmadan silinip giden uygarlıklar vardır. Mısır uygarlığı gibi, zenginliklerinin nice yüz yıl sonra ve eksik olarak bize ulaşanları da var. Belki Atlantis gibi, bildiğimiz bütün uygarlıklardan daha önce yaşamış ve hiç bir iz bırakmamış uygarlıklar da vardır. Her uygarlığın kendiliğinden bir başka uygarlığa katıldığını sanmamalı. Yeni uygarlığın, Yunan-Latin uygarlığına bağlanmasını, karanlık manastırlarda titrek mum ışıklarını birbirine veren bir kaç insanın direnmelerine borçluyuz. Onlar olmasa, Yunan ve Latin düşüncesinden fazla bir şey kalmazdı bize. Asur düşüncesinden hiç bir şey kalmamıştır nitekim. Nazi Almanya’sı zaferi kazansaydı, ikiyüz yıl sonra, Fransız uygarlığından ne kalabilirdi, bir düşünün. Şunu da unutmayalım ki, bugüne dek insan uygarlıkları kendi sınırları içinde kalmışlardır; örneğin Akdeniz uygarlığının Çin uygarlığı ile bir tarihte hiç bir ilişkisi yoktu. Bir uygarlığın batması, insanlığın sadece bir bölüğünü ilgilendiriyordu. Oysa, şimdi öyle bir çağda yaşıyoruz ki, uygarlık bütün dünyayı az çok saran bir bütün olmaktadır. Bugünkü uygarlık bütün varı yoğuyla, getirdiklerini bir başka uygarlığa aktarmadan göçüp giderse, torunlarımızı bekleyen yeni bir demir çağ olacaktır. Ortaçağ demiyorum, çünkü bu çağ Yunan Latin uygarlığıyla yeni uygarlık arasında bir köprü olmuştur. Kitaplarda yazılıdır diye tekniklerin evrenselliğine de pek güvenmemeli. Teknikler insanların nabzı ile yaşarlar. En küçük bir kesinti öldürür onları. Hiç bir elkitabı bir gravürcüye iyi gravür yapmasını öğretmemiştir. Bir insandan ötekine doğrudan doğruya aktarılmayan her şey kaybolur.

Herkesin bildiği bu gerçekleri ne diye hatırlatıyorum? Uygarlığımızın geleceğinden korktuğumu söylerken (ki umarım yersiz bir korkudur), bu korkunun hiç bir ciddi temele dayanmadığını sanmayasınız diye. Şu da bir gerçektir ki, göçmüş bir uygarlık içinde yaşayan hiç kimse o uygarlığın gerçekten yok olacağına inanmamıştır. Bizim uygarlığımızın bütün uygarlıklar gibi ölümlü olduğunu ne kadar söylesek de buna içten inanmıyoruz. Nasıl ki, her birimiz yarın sabah ansızın ölebileceğimizi bildiğimiz halde, buna pek inanmayız. İnsan kendini sonsuz sanır daha çok.

Böylece, ilk söylediğimize dönmüş oluyoruz: Toplum az çok tehlike karşısındadır demiştim. Tehlike karşısındadır, çünkü, bir toplumun can damarı, ta kendisi olan değişmez ahlak değerleri, yokolmak tehlikesi karşısındadır. Çünkü, dünya öyle bir çatışma halinde bulunuyor ki, değişmez ahlak değerleri herkes için bir ayak bağı olmak üzeredir ve olmuştur da. Çatışma çabucacık iyi bir sonuca varacak olursa, tehlike büyük olmaz. Ama, çatışma uzun sürer, iki üç, ya da daha çok kuşak boyunca sürüncemede kalırsa ve bu arada insan toplumları için kan dolaşımı ya da kemik çatısı demek olan değişmez ahlak değerlerini koruma yoluna gidilmezse, toplumumuz dağılıp gidebilir diyorum yine.

Unutmayalım ki, insan iyi örnekten çok kötü örneğe düşkündür. Ne yazık ki bu böyledir. Unutmayalım ki, insanların gözü hep kendilerini yönetenlerdedir. Kimi zaman onların erdemlerine bakıp soylu bir çaba gösterirler ama onların sapıtmalarında kendi kusurlarını bağışlatacak bir yan gördüler mi, çok daha çabuk taklit ederler onu. İşte bunun için bu halkların kaderini ellerinde tutanlar, sanmasınlar ki, hem değişmez ahlak değerlerini hor görebilirler, hem de, sözde hizmet ettikleri halkın vicdanında ve davranışlarında bunların yine de kalmasını bekleyebilirler.

«Ahlak ölçüsü gereksizdir, çünkü, örnek olma erdemini onlardan üstün tutmak gerekir.» Bunu, içten bir tartışma sırasında komünist dostlarımdan biri söylemişti bana. Bunu söylemenin güzelliğine, değerliliğine diyecek yok. Ama, ya örnek kötü olursa? Savaş zorunlulukları insanı kimi zaman yalana, kötü niyete, kara çalmaya, haksızlığa, insan hayatını hiçe saymaya götürmüyor mu? Zorla ya da isteye isteye nelere baş vurulmuyor savaşta? Bu örnekler karşısında halklar nasıl bir erdem besleyebilirler düşüncelerinde? Hele bu örnekler amansız bir düşmanın sizi zorla sürüklediği korkunç sapıklıklar değil de, başarı sağladıkları ölçüde övülmeğe değer eylemler olarak gösterilirse.

İşte, bu türlü örnekler, bugün, bütün partiler ve bütün hükümetlerce insanların zayıf yanlarına bol bol verilmektedir. Bu yeni bir şey değil diyeceksiniz. Doğrudur. Ama yeni olan şu ki, aldatılan artık düşman olmuyor, bugün hiç sıkılmadan ve alabildiğine aldatılan insanlar daha çok kendi dostlarımız oluyor.

Aldatmasına aldatsınlar... yanlış anlamayalım. Oysa aldatmıyorlar da. Çünkü, kandırmak için büyük tedbirler de almıyorlar artık. Bazı Demokratların Faşizm belasının hüküm sürdüğü ülkelerde özgürlüğü kurtarıyoruz diye «mutsuz» Yunanistan’a yardım etmeğe kalktıktan zaman bu sözlerine kimsenin inanmadığını pekala biliyorlar. Maurras’ın vaktiyle icat ettiği ve daha sonra yalnız Hitler’e özgü sanılmış ve iğrenç sayılmış bir yol, bugün böylece baş tacı ediliyor ve herkesçe iyi sayılıyor. Her iki cephede kimse onsuz yapamıyor. Daha kötüsü şu ki, bir çok memleketlerde bu yola toplumsal ilişkilerde de baş vuruluyor. En kurnazlar en çok beğenilenler oluyor. Dürüstlükse dudak büktürüyor herkese.

Nasıl başka türlü olsun! Şunun üstünde iyi düşünmek gerek: Halkı aldatmak, önce kendimizi ondan ayırmaktır. Daha da önemlisi onu da ikiye bölmektir, iki cepheye bölmek: Oyunu kavrayan hinoğlu hinler ve güzel laflara kanan avanaklar. Birincilerden yana olmayı kim istemez. İkincileri kim hor görmez; hor görünce de onları yönetmek hakkını kendinde bulmaz? Bu nereye götürür insanı? Kurdun kuzuya karşı kendinde gördüğü hakka. Böylece toplumsal davranışta bir kanserdir başlar ve herkes başkalarıyla ilişkisinde kurnazlık ya da güçten başka bir şey göremez olur.

Diyeceksiniz ki, bu çeşit hastalıklar büyük sarsıntılardan sonra her zaman görülmüş ve zamanla geçmiştir.

Evet, ama çok denenmiş bir ilaca, ahlaka başvurularak. Amerika tarihi bu bakımdan öğreticidir. Amerika’ya ilk giden serüvenci halka biraz olsun düzen verebilmiş tek yol, püritenlik dedikleri o çelik sertliğindeki ahlaktır. Bu ahlak içgüdüleri yok etmeden taşkınlıkları sınırlandırıyor, böylece iki yüzlülüğü yaratıyordu. Ama, iki şeyden birini seçmek karşısındaydılar: Ya ikiyüzlü bir toplum olacak, ya da hiç bir toplum olmayacaktı. Bu ahlak yer yer sertliğini yitirmemişse de, şimdi günden güne yumuşamaktadır. Eğer, daha önce yumuşatılmış, hele büsbütün bırakılmış olsaydı, bugün Amerikan ulusu olmazdı.

Şimdi dünyaya dönelim.

Dünya uzun bir değişim yoluna giriyor. Bu değişim şimdiye kadar geçirdiklerinin en yamanıdır. Dünkü yaşayışına uyan töreler, ahlak kalıplan yarınki yaşayışına uymaz olacaktır. Onun için bütün bu ahlakı değişmez değerleriyle birlikte toptan bir yana atma eğilimi beliriyor şimdiden. Yeni töreler, yeni bir ahlak kuracak olan yeni bir toplum biçimine daha çabuk varmak, daha serbest davranmak isteniyor. Doğrusunu isterseniz, varılacak liman görünürde ölçülür bir uzaklıkta olsaydı, bu serüveni göze almak düşünülebilirdi. Ama, gördük ki durum hiç de öyle değil. Liman sisler içinde, geleceğin sisleri içinde. Kimse dağıtamaz o sisleri. Gemiyi biran önce avucumuza almak için nerede olduğumuzu iyice bilmeden bütün ahlak baskısını kaldırıp denize atarsak, yarın sabah Pasifik’in ortasında, gittikçe dağılan, birbirine giren başı bozuk tayfalar ortasında uyanabiliriz. Böyle koşullar içinde bir geminin dümenini eline almanın ne kazancı olacağını pek kestiremiyorum.

Ufukta beliren ve ne kadar süreceği bilinmez bir karmaşa içinde, adım adım ilerlemek, tıpkı bir dağ sporcusu gibi, dayanak noktasını bir sonrakinin sağlamlığını anlamadan bırakmamak, bana kalırsa, daha uzun bir zaman elden bırakmamamız gereken en az bir bilgeliktir. Ben burada toplum ve politika düzenlerinden değil, ahlaktan söz ediyorum. Bu değişmelerde, toplum ve politika sistemleri, insanı anlayışımızda büyük bir değişme olmadan en cüretli sarsıntılar geçirebilir. Ama bir değişmez ahlak değerini bırakma ölçülemez bir önem taşır.

Kimseyi inandırmayı değil de (çünkü insan yaşlandıkça anlıyor ki, insan ancak inanmak isteyenleri inandırabilir), her birimizin erişmiş olduğunu sandığı gerçeğe karşı az buçuk güveni sarsmayı başardımsa, yine de fenerimi yakmam ve deminden beri sözünü edip de adlarını vermediğim değişmez ahlak değerlerini açıklamam gerek.

Hemen belirtmek isterim ki, bu işi okurun haklı olarak umduğu açıklıkla yapamayacağım. Çünkü, bu değişmez ahlak değerleri, ahlak kuralları gibi, bir kelimeyle hemen anlatılıverilecek kavramlardan değildir. Bu değerlerin hangi zorunlu ödevleri karşıladığını göstermek bence hem daha emin hem de daha gereklidir.

Bu zorunlu ödevler, insan oluşumuzdan gelir, insanlığımızın bir yansıması, başka bir deyimle, toplumsal hayata çevrilmesidir.

Örneğin insan, yaradılışıyla tek bir varlık, tek başına bir dünyadır. Bu ayrı ayrı dünyalar sözden başka hiç bir yoldan buluşamazlar. Söz içten, yani doğru da olabilir, aldatıcı yani yanlış da. Kimse bunu önceden kestiremez. Söz içten olunca, sadece bir anlaşma olmakla kalmaz, bir kaynaşma çabası da olur. Aldatıcı olunca, kaynaşmaya götürmek şöyle dursun, anlaşma bile değildir artık, bir ayırma, bir koparmadır. Yalnız bu da gösteriyor ki, doğruluk insanları birleştirir, dolayısıyla, toplumsal bir sağlamlık yaratır. Yalansa, ayırır, dolayısıyla dağıtır. Bunu demin de söylemiştim: Halkı aldatan kendini ondan ayırır ve halkı da ikiye böler. Düşmanı aldatmak değişmez bir ahlak değerine aykırı sayılmayabilir, çünkü, insan düşmandan zaten ayrılmış durumdadır. Dostlarını ya da halkı aldatmaksa, en haklı nedenlerle de olsa, değişmez bir ahlak değerine aykırıdır.

Aldatmanın sonuçlarını aşırılığa götürerek inceleyelim: Diyelim ki, bir toplumda yalan kural olmuştur, daha doğrusu, o toplumda herkesin sözü doğru da olabilir, yalan da. Yalan olmasının önemi, sakıncası yoktur. O zaman, her söz de kendiliğinden önemsiz ve sakıncasız oluverir. Yani söylense de olur, söylenmese de. Kimin ne düşündüğü, neyi kurduğu bilinmez olur. Önemli olan sadece yapılan iş ve davranıştır. İnsanı insana bağlayan sadece güçlünün yasasıdır. Böyle bir durumda hangi toplumsal örgüt yaşayabilir?

Her toplum yaşılabilmek için kendini savunmak zorundadır. Adam öldürmeye karşı, hapisler, kürekler, hatta ölüm cezası vardır. Yalana karşı ne yapabilir, nasıl bir ceza düşünebilirsiniz? Düşünemezsiniz, çünkü yalan çok kez saklı kalır. Meydana çıksa bile ne olur? Bir insan yalanla benden bir yarar sağlıyorsa, niçin vazgeçsin o yalandan? Olsa olsa, kendini ayıplayacağımdan çekinir. Ama ya bu da umurunda değilse, üstelik benden daha kurnaz olduğunu göstermekle bir üstünlük sağlayacağını bilirse. İşte, insanoğlu buna karşı bir şey bulmuş, tamamıyla sembolik bir baskı yaratmış, namussuzluk demiş buna. Ta beşikten insanoğluna yalan söylemenin bir namussuzluk olduğu düşüncesi aşılanmak ki, toplum yalana engel olabilsin. Onu büsbütün önleyemez. Ama, yasal olmasını, doğru ile eş sayılmasını ve böylece de toplumun ölüme sürüklenmesini önleyebilir.

Bunları söylediğim zaman, komünist dostlarım şöyle karşı koydular bana: Siz Gestapo’ya yalan söylemeği namussuzluk mu sayardınız? Buna biraz önce cevap verdim: Bir değişmez ahlak değerini tek bir kelimeyle tanımlamak bir sürü anlaşmazlıklara yol açar. İnsanlar arasındaki ilişkiler hiç bir zaman kesin bir formüle sığacak kadar katı değildir. Yalanın, bütün vicdanlarda namussuzluk olarak yer etmesi değişmez bir ahlak değeridir. Ama, biraz önce anlattığım gibi, yalanın nesnel kötülüğü, toplumsal zararı sadece yalan oluşundan değil, birleştirecek yerde ayırmasından, dağıtmasından geliyor. Kendini sizden zaten ayırmış olan düşmana yalan söylemek onu bizden daha fazla uzaklaştırmaz. Böyle bir yalan (Gestapo’ya söylenen yalan) kimsenin vicdanını rahatsız etmeden söylenebilir, daha doğrusu, bu durumda vicdan yalan söyleme namussuzluğunu, kendini buna zorlamış olan düşmanın üstüne atar. Herhangi bir rakibimizi aldatmak tehlikelidir. Çünkü aldatmakla ayrılığı arttırmış, rakibi düşman olmaya itelemiş oluruz. Dünya çapında düşünürsek, savaşa; ulus çapında düşünürsek bölünmeye, birbirimizi yemeye yol açmış oluruz. Ama, bir devleti, dostları, halkı aldatmak işte bu, her vicdanda, kayıtsız şartsız, namussuzluk olmalıdır. Bu yalan, bu dağıtıcı, yıkıcı yalan hoş görüldü mü, toplumun çözülmesi başlamış demektir.

İşte, insanlığımızdan gelen zorunlu ödevlerin bir yönü. Bu ödevler değişmez her ahlak değerinin kaynağıdır, daha doğrusu, değişmez değerler onlarla bir olurlar. Şimdi bunları geniş bir yasa içinde genelleştirmeğe çalışalım. Olmayacak şey değildir bu. Çünkü, bu değer ve ödevler insanlığın büyük özlemiyle birleşirler. O özlem ki, bütün öteki özlemleri özetler. Daha doğrusu bütün öteki özlemler, o büyük özlemin görüntüleri, yüzleri, değişik biçimleri, vicdanın değişik kavrama yollarıdır.

Bu değişik görünüşlerin adlan şunlardır: Adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, insan sevgisi. Kulağa hoş gelen sözler bunlar. Ama, insanı aşan bir iş. Adalet nedir? Bir lokomotif makinisti demiryolu üstünde oniki işçi görüyor. Hepsi ezilmek üzeredirler. Makinist onları kurtarmak için treni bir başka hatta sokuyor. Ama trenin üstlerine geldiğini fark eden işçiler yandaki hatta atlayınca çiğnenip param parça oluyorlar. Üstelik trenin pek hızlı hat değiştirmesi yüzünden tekerlekler raydan çıkıyor ve devrilen katar ikiyüz ölü veriyor. Makinist iyi bir şey yapmak istemişti. Niyeti temizdi. Onu tebrik mi edeceğiz, mahkûm mu edeceğiz şimdi? Kestirip atmaya yüreği varmıyor insanın. Adalet niyetlere mi bakmalı, yoksa iyi niyetin bile yalnız sonuçlarına mı bakmalı? diye tartışmaya kalkışırsak, işin içinden zor çıkarız. Politika konusunda zorluk büsbütün artar.

Bir başka kelime: Özgürlük. Benim özgürlüğüm başkasının özgürlüğü ile sınırlıdır, diyoruz. Ama, başkasınınki de benimkiyle sınırlıdır. Ne dereceye kadar? Modern demokraside ortak savunma için asker olmak istemiyorum diyemem. Ama, toplumun yararına da olsa, Paris-Chartres yolunda taş kırıcısı olmayı kabul etmeyebilirim. Niçin? Hangi ödev gereği asker olup, hangi hakla taş kırıcısı olmayabiliyoruz? istemeyeceğim bazı özgürlükler var, biliyorum. Örneğin, şenlik olsun diye, bir ormanı ya da bir köyü yakmak. Buna karşılık öyle özgürlükler vardır ki, en zorba kral bile elimden alamaz: Yalnız olduğum zaman türkü söylemek, canım isterse de sol elimle burnumu silmek. Bu iki uç arasında nasıl bir sınır çizip şuradan ötesi özgürlük, berisi zorbalıktır diyebiliriz.

Bana karşı koyacakların ekmeğine yağ sürer gibiyim ama, onlara şu karşılığı vermek istiyorum: Zor ya da zorunluluk karşısında bırakarak beni bir başkasının heveslerine alet durumuna sokan her davranış, adaleti ve özgürlüğümü çiğnemiş olur.

Çağlar boyunca insanların, büyük özlemi, insan saygısının da özü budur: Başkalarının heveslerine alet olmak gibi alçaltıcı bir durumda hiç bir zaman olmamak ya da olmaktan çıkmak.

Görüyorsunuz ki burada Kent ahlakının iki büyük buyruğundan biriyle karşılaşıyoruz. Kant’ın yanılgısı, ahlakım akıl yoluyla, birer ilke olarak konan öncüllere dayamasından geliyordu. Ahlakı, bundan ötürü tartışmaya elverişlidir. Oysa, bütün insanların bu özlemi, bir gerçektir. Öyle bir gerçek ki, insanların hem tek tek, hem de toplu bütün eylemlerinde yazılıdır. Buddha’nın sözünde, Kuran’da, Kutsal kitapta, kölelerin azat edilmesinde, işçilerin bilinç kazanmasında, bütün devrimlerde bu özlem vardır. Bu, artık akıl yoluyla kurulacak bir ahlak kuralı değil, yıldızların devinimi, yer çekimi, ışığın tayfalara ayrılması gibi görgüye dayanan bir değerdir. İnsanların elinden özlemek hakkını almadığımız sürece, bu gerçeğe sırt çeviremeyiz. Buna sırt çevirmek, insanlara insan olmak hakkını tanımamak demektir.

Evet, ülkü adını alan, ve en iyi insanların çağlar boyunca, uğrunda savaştıkları bütün yüce kavramlar, Adalet, Özgürlük, Eşitlik, İnsan hayatına saygı, bütün bunlar şu bir kaç kelimeyle özetlenebilir: Hiç bir zaman, başkasının heveslerine alet olmak gibi bir duruma düşmemek.

Her birimizin ve herkesin bu özlemi, görüyoruz ki, toplumsal zorunlulukların en genel ve en kaçınılmaz olanı ile birleşiyor. Bir toplum düşünelim ki, orada herkese, başkalarını kendi heveslerine alet edebilme yetkisi verilmiştir. Böyle bir toplum için iki yoldan başkası yoktur: Ya dağılma, ya da zorbalık. Çünkü, ya en güçlüler en güçsüzleri sömürmek üzere bir araya gelecektir, ki bu Naziliktir. Ya da herkes herkesle savaşacaktır, bu da taş devrine dönmektir.

Böyle olunca, değişmez ahlak değerlerinin en geneli şunu buyurur: Halkların kafasında, amacına ulaşmak için başkasını alet olarak kullanmayı haklı, hatta gerekli saydırabilecek toplumsal ya da politik davranışların hiç bir türlüsü kabul edilmemeli.

Ya, karşımızdaki düşmansa, diyeceksiniz. Yalan için söylediğimi yine söyleyebilirim: Senin düşmanın, seni ya da insanları kendine alet etmek isteyendir (öyle değilse, düşmanın değildir). Böyle davranmakla insanlar topluluğundan kendini ayıran odur. Saint Just şöyle demişti: «Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!»

Denebilir ki, insanı hiç bir zaman bir alet diye kullanmamak pek genel, güç anlaşılır, pek soyut ve herkesin kendince yorumlayabileceği bir ilkedir. Buna biraz önce cevap vermiştim. Umarım ki, yarının insanı için Musa'nın on buyruğuna benzer kesin formüller beklemiyordunuz benden. Bunları geleceğin toplumu kendi gerçeklerine göre dile getirebilecektir. Bugün için herkes bu kuralın ışığında kendi hesabına şu sorunu çözmeğe çalışacaktır: Geleneksel ahlakın şu ya da bu buyruğunu, en yüksek bir amaç için de olsa, çiğnediğimiz zaman sadece bir kuralı mı çiğniyoruz, (ki buna bazen hakkımız olabilir, hatta bir ödev de olabilir bunu yapmak), yoksa değişmez bir ahlak değerini mi çiğniyoruz? (ki buna hiç bir zaman hakkımız olamaz.) İnsan kendi kendisiyle içten içe cenkleşmeden hiç bir şeyi yapmaya kalkmayacak. İşte, bütün bu konuşmanın varmak istediği buydu.

Bitirirken şunu belirtmeliyim ki, ben sorunu en nesnel planda ele aldım. Dinsel olsun, politik olsun hiç bir inancımı işe karıştırmadım. Kendi özlemlerimi, daha da kişisel beğenilerini bir yana bıraktım. Şundan başka hiç bir şeyi de ispatlamaya çalışmadım: Özü kişisel olup da, gözlerimiz önünde dağılmaya başlayan eski uygarlıkla, özü toplumsal olan ve ilk belirtilerini görmeye başladığımız yeni bir uygarlık arasındaki bulanık zamanların ne kadar süreceğini bilmediğimiz için yarınki toplumsal koşulların yaratacağı ahlakı beklemeden eski ahlakı değişir değişmez bütün değerleriyle birlikte toptan silkip atmak tehlikeli bir iştir. Daha çabuk gitmek için safra bırakır gibi, insanoğlunun bunca savaşla son yüzyıllar içinde elde ettiği değerleri, düşünce özgürlüğünü, ahlak sorumluluğunu, insan hayatına saygıyı, adalet güveneklerini, bu kavramların kim bilir ne zaman alacakları yeni biçimleri açıkça ortaya koymadan silkip atmak, avı bırakıp gölgesine koşmak gibi bir şey olur.

Bütün bu düşüncelerin amacı nedir? Amacım, politika adamlarını inandırmaya çalışmak, onları günah çıkarmaya ve yöntem değiştirmeye çağırmak olsaydı, kendimle alay ettirmekten başka işe yaramazdı bunlar. Şu gerçeğe artık katılmamız gerekiyor: Politikacılar öyle baş döndürücü bir horona girmişler, öyle karmaşık, öyle hızlı bir oyunun dolambaçlarına kapılmışlar ki, onların dönüp arkalarına bakmalarını, davranışlarını derin bir düşünmenin ışığında gözden geçirmelerini bekleyemeyiz. Her adımı atarken acaba bir ahlak değerini mi, yoksa değişmez bir ahlak değirmi mi çiğniyoruz diye düşünmeleri gerekseydi, yani, her an geleneksel ahlakın neresine dokunulabilip neresine dokunulamayacağını bilmeleri gerekseydi, işleri bir insanın başaramayacağı kadar zorlaşırdı.

Ama politikacılar tek başlarına değillerdir dünyada. Her çağda bazı insanların rolü onlara engelleri, sakıncaları göstermek olmuştur. Bir yanılgıyı, bir haksızlığı önleyemezler her zaman bunlar. Ama uyarmaları ya da karşı çıkmalarıyla yanılgıları, haksızlıkların tekrarlanmasını ya da daha ağırlaşmasını önleyebilirler. Özop’la Voltaire’den Zola ve Romain Rolland’a kadar hep böyle oldu. Onlar kendi yerlerini tutabileceklere, tutması gerekenlere seslenmişlerdi. Bence kimi insanların asıl işi her uygarlığın değişmez ilkelerini geniş dönemlerinin karanlığında koruyup aktarmak olmalıdır. Antik düşüncenin en iyi yanı da bize kadar sabırlı ve yürekli kişilerin çabasıyla ulaşmış.

Biliyorum, ne diyecekler bana. Çağımızın tarihsel akımı kendi içinde bir ahlak taşımaktadır ve bunu dile getirmek bazı üstün kişilerin işidir. Çağımız sabırsızlıkla bekliyor bunu. Hakem rolü oynamak için bu tarih akımının dışında kalmak, tarafsız düşünebilmek için her anın toplumsal baskısından sıyrılmak, partilerin klanların, ulusların, kiliselerin, bir kelimeyle, bütün somut topluluğun üstüne çıkmak, kendini dünyanın şah damarından ayırmak, kendi ayağını kesmek olmuyor mu? Daha ileri gidelim: Geçmişten ders alarak ve kendi içine kapanarak zenginleşip de bugünkü sosyal akıma kendi düşüncesini dışarıdan kabul ettirmek istiysen insan, emeklerinin toptan boşa gitmesi, etkin olmaması tehlikesiyle karşı karşıya değil midir? Coşkun bir savaşa girişmiş bir küme insana: «Siz aşırılığa düştünüz» demek onları yanılgılarında direnmeye götürebilir. Oysa, onların arasına katılıp «Biz şu hatayı işledik» demek, onları daha fazla düşündürebilir.

Buna hak vermiyor değilim. Ama bu sonuncu yargıçlık, dışarıdan değil içerden uyarma gerçekte her zaman mümkün müdür? Bir eyleme doğrudan doğruya katılmış olan kişi, her durumda gereği kadar uyanık ve tarafsız kalıp küme’sinin tutkularına kapılmazlık edebilir mi? ve kümesi böyle bir insanı içinden atmaya kalkmaz mı? Dreyfus işinde albay Piquart’ı unutmayalım. Kavga arkadaşları onu ne çabuk susturdular. Bu susmanın kırılması ve adalet sesinin yeniden duyulması için Zola’nın ortaya çıkması gerekti. Ama şunu anladınız sanırım, ben düşünce adamının ortak eylem içinde, ahlak bakımından bile esininin, yaratıcı gücünün kaynaklarını bulmaya hakkı yoktur demiyorum. Yalnız şunu candan istiyorum ki, ona karşıt hak verilsin: Kendine bir başka ödev verme hakkı. Sadece seçme hakkı ve ödevi değil, bu seçmeye karşın, bu seçme gereği, daha iyi görebilmek, kümenin baskısından kurtulabilmek için biraz uzaklaşıp bakma hakkı. Böylelikle kişisel aşırılıkları ve toplumsal sürüklenmeleri daha iyi önleyebilir, insanların ve halkların bilincinde değişmez ve evrensel ahlak değerleri daha iyi besleyebilir. O değerler ki, onlarsız ne toplum ne de toplumsal insan kalır, Babil zorbalığı, mağara çağı yalnızlığına dönülür.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe