Ahlak

Andre Comte-Sponville


Tedirgin bir Sokrates olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir, mesut bir budala olmaktansa tedirgin Sokrates olmak yeğdir. Budala veya domuz farklı düşünüyorsa da bu sorunun tek bir yönünü bildikleri içindir: Kendilerininki. Diğeri ise karşılaştırma yapmak için her iki tarafı da bilir.

-John Stuart MILL

Ahlak konusunda yanılgıya düşeriz. Öncelikle ahlak, ne cezalandırmak, ne baskı altına almak, ne de kınamak için vardır. Bunlar için mahkemeler, polisler, cezaevleri vardır ve kimse oralarda ahlakı göremez. Sokrates hapishanede ölmüştür ama yargıçlarından daha özgürdür. Belki de felsefe işte orada, her biri için ahlak, işte orada, her zaman tekrar başlar. Orada hiçbir ceza mümkün değildir, orada hiçbir baskı etkili değildir, orada dıştan gelen hiçbir kınama gerekli değildir. Ahlak özgür olduğumuz yerde başlar: Kendi kendini yargıladığı ve kendine hükmettiğinde, ahlak bu özgürlüğün kendisidir.

Mağazadan bu plağı veya şu elbiseyi çalmak istersin... Ama ya bir korumanın gözetimi ya elektronik bir kontrol sistemi vardır veya yalnızca yakalanmaktan, cezalandırılmaktan, kınanmaktan korkarsın... Bu namusluluk değildir; bu bir hesaptır. Bu ahlak değildir, önlemdir. Polis korkusu erdemin karşıtıdır veya sadece ihtiyattan kaynaklanan bir erdemdir.

Bunun tersini düşün, Platon’un anlattığı o yüzüğe sahipsin ve Gyges’in meşhur yüzüğü seni istediğinde görünmez kılacak... Bu, bir çobanın tesadüfen bulduğu sihirli bir yüzüktür. Tümüyle görünmez olmak için yüzüğün taşını avuç içine, yeniden görünür olmak için de taşı dışarıya doğru çevirmek yeterlidir... Önceleri, namuslu biri olarak geçinen Gyges, kendisine tutsak ettiği bu yüzüğün suça teşviklerine karşı koymasını bilemedi. Sihirli gücünden, saraya girip kraliçeyi cezbetmek, kralı öldürüp tek başına iktidarı ele geçirmek gibi ondan yalnızca kendi çıkan için faydalandı. Devlet’te bunu anlatan, iyiyle kötünün ya da öyle olduğu varsayılanların, sadece ihtiyat veya ikiyüzlülük aracılığıyla ayırt edilebilecekleri sonucuna varır, başka bir deyişle, bir başkasının bakışına atfedilen eşit değerde olmayan bir Önem ya da kendilerini gizleme yeteneklerinin azlığı çokluğu aracılığıyla... Her biri Gyges yüzüğüne sahip olduğunda artık onları birbirinden ayıracak bir şey kalmaz: “Her ikisi de aynı amaca yönelir.” Bu, ahlakın, yalnızca makyajlı bir erdem, bir yalan ve bir yanılsama olduğunu varsaymaktır. Bütün yasakların kaybolması ve herkesin kendi zevki ya da bencil çıkarının peşine düşmesi için kendini görünmez kılmak yeterli olur.

Bu doğru mudur? Tabi ki Platon bunun tersine inandı. Ama kimse Platoncu olmak zorunda değil... Seni içeren tek cevap ise kendi içindedir. Düşün, bir düşünce deneyi yaşayalım, yüzüğe sen sahipsin. Ne yapardın? Ne yapmazdın? Örneğin, diğerinin mülkiyetine, mahremiyetine, sırlarına, özgürlüğüne, onuruna, yaşamına saygılı olmaya devam eder miydin? Kimse senin yerine cevap veremez: Bu soru yalnızca ve tümüyle seni ilgilendirir. Eğer görünmez olsaydın, yapmadığın fakat kendine izin vereceğin şeylerin tümü ahlaktan çok ikiyüzlülüğe veya ihtiyata aittir. Buna karşın, görünmez olduğunda dahi, çıkar için değil de görev olarak kendine kabul ettirdiğin ya da yasakladığın şey, yalnızca ahlaktır. Ruhunun bir mihenk taşı var. Kendi kendini yargıladığın yerde ahlakının bir mihenk taşı vardır. Senin ahlakın? Bu, bir başkasının bakışma veya dışarıdan gelen şu veya bu tehdide bağlı olmaksızın, iyiye ve kötüye, yasaklanmış olana ve ödeve, kabul edilebilire ve edilemeyene dair bir anlayış adına kendinden istediğin şeydir. Somut olarak, yenilmez ve görünmez olsan bile boyun eğeceğin kurallar bütünüdür.

Bu çok mudur, az mıdır? Buna karar verecek olan sensin. Örneğin, kendini görünmez kılabilseydin bir masuma hüküm giydirtmeyi, bir dosta ihanet etmeyi, bir çocuğa acı çektirmeyi, tecavüzü, işkenceyi, öldürmeyi kabul edecek miydin? Yanıtı yalnızca sana bağlıdır: Sen de ahlaki olarak sadece kendi yanıtına bağlısın. Yüzüğün yok mu? Bu seni, düşünmekten, yargılamaktan ve hareket etmekten alıkoymaz. Bir serseri ile namuslu bir adam arasında görünüşten başka bir fark varsa bu, diğerlerinin bakışının, sakınımının her şey olmadığının bir göstergesidir. Ahlakın iddiası ve yüce yalnızlığı budur. Tüm ahlak ötekiyle, ama kendi kendiyle olan bir ilişkidir. Ahlaki olarak hareket etmek, başkalarının çıkarlarını hesaba almak şüphesiz ama Platon’un dediği gibi “tanrıların ve insanların haberi olmadan”, bir başka deyişle ödülsüz, cezasız ve senin öz yargından başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın hesaba almak. Bir iddia mı? İyi anlatamıyorum, çünkü bir kez daha yanıt yalnızca sana bağlı. Bu bir iddia değil, bir seçimdir. Yapmak zorunda olduğun şeyi bilen yalnızca sensin ve kimse senin yerine karar veremez; ahlakın yalnızlığı ve büyüklüğü. Yalnızca kendi kendine yasakladığın kötülükle, yaptığın iyilikle ve yapılan iyiliği senden başka kimse bilmese bile iyi bir şey yapmış olmanın doyumundan başka hiçbir yarar gözetmediğinde bir değerin vardır.

Bu Spinoza’nın düşüncesidir: “İyi bir şey yapmak ve kendini neşeli hissetmek.” Bu çok özlü bir düşüncedir. En azından kendine birazcık saygısı olmaksızın nasıl neşeli olunur? Kendini yönetmeksizin, kendine hakim olmaksızın, kendini aşmaksızın kendine nasıl saygı duyulur? Söylendiği gibi, oynayacak olan sensin fakat bu bir oyun değil, bir gösteri de değil. Bu senin yaşamının ta kendisi: burada ve şu anda, yaptığın şey neyse sen o’sun. Bir başkası olmayı düşlemek ahlaken gereksizdir. Zenginliği, sağlığı, güzelliği, mutluluğu... ümit edebiliriz. Erdemi ümit etmek saçmadır. iyi bir kişi veya bir serseri olmak, buna sen, yalnızca sen karar verirsin; Gerçekte, istediğin şeyle eşdeğersin.

Ahlak nedir? Bireyin kendi kendine yasakladığı veya kabul ettirdiği şeylerin tümüdür, ancak bu öncelikle, bencillikten başka bir şey olmayacak olan kendi mutluluğunu ya da refahını artırma amacıyla değil, başkasının haklarını ve menfaatlerini hesaba katma amacıyla, bir serseri olmamak, bir insanlık fikrine ve kendine dair bir fikre sadık kalmak için olmalıdır. Ahlak “Ne yapmalıyım?” sorusunu cevaplar. Bu, bütün ödevlerimin tümüdür, bir başka deyişle herkes gibi benim de onları ihlal ettiğim olmuş olsa da meşru olarak kabul ettiğim zorunluluklardır. Başkasının denetimiyle, beklenilen ödüller veya yaptırımlardan bağımsız olarak, kendime kabul ettirdiğim ya da kabul etmem gereken kanundur.

“Diğerleri ne yapmalıdır?” değil, “Ne yapmalıyım?" Ahlakı törecilikten ayıran şey budur. “Ahlak asla komşu için değil,” diyordu Alain. Komşunun işleriyle uğraşmak ahlaki değil, ahlakçılıktır. Hangi tür daha tatsızdır? Hangi söylev daha boştur? Ahlak yalnızca birinci şahısta meşrudur. Birine “cömert olmak zorundasın” demek, cömertliğin bir kanıtı değildir. Ona, “cesaretli olmak zorundasın” demek cesaretin kanıtı değildir. Ahlak yalnızca kendini ilgilendirir: Ödevler sadece onun kendi içinde değerlidir. Diğerleri için hak ve bağışlama yeterlidir.

' Üstelik, ötekinin niyetlerini, eksikliklerini veya hak ettiklerini kim bilebilir? Ahlaken kimse, eğer varsa Tanrı’dan ya da kendisinden başkası tarafından yargılanamaz ve bu da yeterli bir varoluştur. Bencil miydin? Alçak mıydın? Başkasının zayıflığından, sıkıntısından, saflığından yararlandın mı? Yalan söyledin mi, çaldın mı, tecavüz ettin mi? Bunu sen biliyorsun ve kendi içinde kendin hakkında sahip olduğun bu bilgi, ki bunu bilinç olarak adlandırırız, var olan tek yargıçtır, en azından ahlaki olarak önem taşıyan tek yargıç. Bir dava mı? Bir para cezası mı? Bir hapis cezası mı? Bu yalnızca insanların adaletidir: Yalnızca hukuk ve polistir. Serbest olan kaç serseri var? Kaç cesur insan hapiste? Toplumla uyum içinde olabilirsin ve bu da hiç şüphesiz gereklidir. Fakat bu senin kendinle, kendi bilincinle uyumlu olmanı engellemez ve işte tek gerçek kural budur.

O halde, ne kadar birey varsa o kadar da ahlak mı vardır? Hayır. Ahlakın tüm paradoksu budur: Sadece birinci şahısta bir değer taşır, ama bu evrenseldir, bir başka deyişle bütün insanlar içindir (çünkü bütün insanlar bir “ben”dir). En azından, biz onu bu şekilde yaşıyoruz. Uygulamada iyi biliyoruz ki, aldığımız eğitime, içinde yaşadığımız topluma veya döneme, gittiğimiz yerlere, kendimizi bulduğumuz kültüre bağlı olarak farklı ahlaklar vardır..' Mutlak bir ahlak yoktur ya da kimse oraya mutlak olarak ulaşamaz. Fakat kendime zulmü, ırkçılığı ya da cinayeti yasakladığımda aynı zamanda biliyorum ki bu herkesin kendi zevkine bağlı olan bir tercih sorunu değildir. Bu, öncelikle toplumun devamı ve onuru için gerekli olan bir koşuldur, bütün toplum için, başka bir deyişle insanlık veya uygarlık için.

Eğer herkes yalan söylerse artık kimse kimseye inanmaz olur» Hatta artık yalan da söylenemez (çünkü yalan güvene gereksinim duyar, o güveni çiğniyor olsa da) ve tüm iletişim saçma veya boşuna olur.

Eğer herkes çalarsa, toplum içinde yaşamak imkansız veya sefilce olur. Artık hiç kimse için mülkiyet, refah olmayacak ve hatta çalınacak bir şey de...

Eğer herkes öldürürse, insanlık veya uygarlık kendi yok oluşunu hazırlar. Artık korku ve şiddetten başka bir şey olmaz ve bizler de aslında ta kendisi olduğumuz suçluların kurbanları oluruz...

Bunlar yalnızca bazı varsayımlardır, ama bizi ahlakın tam kalbine yerleştiren varsayımlar. Şu veya bu eylemin iyi mi yoksa kınanılacak bir şey olduğunu mu bilmek istiyorsun? Eğer herkes senin gibi davranırsa ne olacağım kendine sor. Örneğin, bir çocuk kaldırıma bir çiklet atıyor: Ebeveynleri ona, “Düşün herkes bunu yaparsa; senin için ve herkes için ne kadar pis, ne kadar tatsız bir durum olurdu!” diyorlar. Düşün ki, a fortiori, herkes yalan söylüyor, öldürüyor, çalıyor, ırza geçiyor, saldırıyor, işkence yapıyor... Nasıl böyle bir insanlığı isteyebilirsin? Onu çocukların için nasıl isteyebilirsin? Ve kendini, istediğin şeyden ne adına yoksun edersin. O halde, ötekilerde ayıplayacağın şeyi kendine de yasaklaman gerekir ya da evrensele göre, yani zihne veya akla göre, kendini beğenmekten vazgeçmek gerekir. İşte karar noktası budur: Herkes için geçerliliği olan ya da geçerli olması gereken bir kanuna kişisel olarak boyun eğmek söz konusudur.

Koşulsuz buyruğun çök iyi bilinen Rantçı formülasyonunun Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserde dile getirildiği gibi: “Sadece, evrensel bir yasa haline gelebilecek maksimlere göre eylemde bulun ona göre davran.” Bu, “sevgili küçük ben”den ziyade, insanlığa göre davranmak ve menfaatlerinden veya zevklerden çok aklına itaat etmek demektir. Boyun eğdiği ilke (maksim) herkes için geçerliyse bir eylem iyidir: Ahlaki davranmak, karşı koymaksızın helkesin boyun eğdiği ilkelere uymayı arzu edebilecek şekilde davranmaktır. Bu, İncil’in veya insanlığın ruhuyla birleşir (diğer dinlerde de eşdeğerde söylemler bulabiliriz), Rousseau’nun “yüce özdeyişinde belirttiği gibi: “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına öyle davran.” Bu da, daha alçakgönüllü ve daha açık bir şekilde, yine Rousseau’nun “önceki kadar mükemmel olmasa da daha yararlı olan” formülünde belirttiği gibi acıma ruhuyla birleşir: Kendi yararını, öteki için mümkün olabilecek en az zararla sağla.

Bu, en azından kısmen ötekine göre yaşamaktır ya da daha çok kendine göre ama yargılayarak ve düşünerek. Alain’in dediği gibi “evrensel olarak hep yalnız..." Bu ahlakın kendisidir.

Söz konusu bu ahlakı meşrulaştırmak için bir dayanak gerekir mi? Bu, gerekli değildir, çok mümkün de değildir. Bir çocuk boğulur. Onu kurtarmak için bir ilkeye ihtiyacın var mı? Bir zorba kıyım, zulüm, işkence yapıyor. Onunla mücadele etmek için bir ilkeye gereksinimin var mı? Bir ilke, bizim değerlerimizin değerini garantileyen, kuşku götürmez bir gerçeklik olur. Bu bize, bizimle aynı değerleri paylaşmayanlara dahi, bizim haklı olduğumuzu ve onun da haksız olduğunu gösterme imkanı sunar. Bunun için önce mantığı kurmak gerekir ve bu da muktedir olmadığımız bir şeydir. Öncelikle, nasıl bir önkoşulsuz ispat ortaya konabilir? Sonra, değerler söz konusu olduğunda onu oluşturmayı iddia ediyor olsa da ahlakı varsaymayan bir temel vardır? Bencilliği cömertlikten, yalancılığı içtenlikten, şiddet veya zalimliği dinginlik veya acımadan daha üstün gören bireye haksız olduğu nasıl gösterilir ve bu ona ne gibi bir iyilik yapabilir? Yalnız kendini düşünene, düşünce ne katabilir? Yalnızca kendi için yaşayana evrensel ne ifade eder? Başkasının özgürlüğüne, başkasının dinginliğine, başkasının hayatına saygısızlık etmekten çekinmeyen kişi, çelişmezlik ilkesine neden saygı göstersin? Bununla mücadele için, öncelikle onun yanlışlıklarını ortaya koymak neden gerekir? Korku kendi kendini çürütmez. Kötülük kendi kendini yok etmez. Şiddete karşı, zalimliğe karşı, barbarlığa karşı dayanaktan çok cesarete ihtiyacımız var. Kendimize karşı da, dayanaktan çok istek ve sadakate ihtiyacımız var. İnsanlığın ortaya koyduğu şeyin alçakça olmaması söz konusudur. Neden, bunun için bir ilkeye veya bir güvenceye gereksinimimiz olsun? Nasıl mümkün olabilirdi? İrade yeterlidir ve daha da iyidir.

Alain’in yazdığı gibi, “Ahlak, kendi aklının bilincinde olmaktır ve böylece de mutlak olarak zorunludur; çünkü asalet zorlar. Ahlak kendine saygı duygusundan başka bir şey değildir”. Bu, kendinde ve başkasında insanlığa saygı göstermektir. Bu, reddediş olmadan, çaba harcamadan, mücadele etmeden olmaz. Seni düşünmeyen ya da sadece seni düşünen kısmını reddetmek söz konusudur. Sana ait olan şiddeti, bencilliği, kendi öz alçaklığını reddetmek ya da her durumda aşmak söz konusudur. Bu, kendini kadın veya erkek olarak istemek ya kadın ya da erkek olmayı hak etmektir.

Dostoyevski’nin bir kahramanı, “Eğer Tarın yoksa her şey özgür olur,” diyor. Hayır, inançlı da olsan inançsız da her şeyi kendine mubah kılamazsın. Her şeyin içinde en kötüsü de vardır, bu sana yakışmaz!

Ahlaka yalnızca cennet ümidi, cehennem korkusuyla saygılı olacak bir inanan, erdemli olamaz: Sadece bencil ve ihtiyatlı olur. Kant’ın az çok açıkladığı gibi yalnızca kendi selameti için iyilik yapan, kurtulmuş ve iyi değildir. Yine Kant’ın dediği gibi bir eylem ‘‘hiçbir şey ümit etmeksizin" tamamlandığında yalnızca ahlaki olarak iyi demektir. Bu nokta, ahlaken modernliğe, bir başka deyişle laikliğe (doğru anlamıyla, bir inananın, bir ateist kadar laik olabileceği anlamında) vardığımız yerdir. Bu, Aydınlanma Çağı ruhudur. Bayle’in, Voltaire’in, Kant’ın düşüncesidir. Ahlakı oluşturan din değildir; daha ziyade dini kuran ya da doğrulayan ahlaktır. Tanrı varolduğu için iyi davranmak zorunda değilim; iyi; davranmak zorunda olduğum için erdemli olmak için değil fakat ümitsizliğe kapılmamak için Tanrı’ya inanmak ihtiyacındayım. Tarın, bana bazı şeyleri buyurduğu için iyi değildir bunlar; bir buyruk ahlaki olarak iyi olduğu için onun Tanrı’dan geldiğini düşünebilirim. Ahlak dine inanmayı da yasaklamaz ve hatta Kant’a göre dine yönlendirir. Ancak, ona bağımlı değildir ve kendini ona indirgeyemez. Tarın olmasa bile, ölümden sonra hiçbir şey olmasa bile, bu seni, görevini yapmaktan, başka bir deyişle insanca davranmaktan alıkoymaz.

“İnsan için usulüne uygun olmaktan, iyi olmaktan daha güzel ve meşru bir şey yoktur,” diyor Montaigne. Tek görev yalnızca insan olmaktır (insanlığın yalnızca bir hayvan türü değil uygarlığın bir kazanımı olması anlamında), tek erdem insan olmaktır ve kimse senin yerine insan olamaz.

Bu, mutluluğun yerini almaz, bu nedenle ahlak her şey değildir. Bu, sevginin yerini tutmaz, bu nedenle ahlak temel olan şey değildir. Ancak hiçbir mutluluk onu vermez; hiçbir sevgi ona yetmez: Bu, ahlakın her zaman gerekli olması demektir.

Kendinle barışık olarak (daha ziyade korkularının ve içgüdülerinin esiri olmak) ötekiyle özgürce yaşamayı sana sağlayan ahlaktır.

Ahlak, sana kişisel olarak ifşa edilmiş olan, evrensel veya her durumda evrenselleştirilebilen bu gerekliliktir.

Kadını veya erkeği iyi yaparak insanlığın kendini oluşturmasına yardım ediyoruz. Bu gereklidir: Senin insanlığa ihtiyacın olduğu gibi, insanlığın da sana ihtiyacı var.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe