Agnostizm: Ya / Veya’nın Ötesinde

Lesley Hazleton


Seattle'da dört yüz kadar yüzen ev var. Bunların çoğu benimki gibi mavnaların üzerine yerleştirilmiş kulübelerdir fakat benimki, giriş kapısına bir mezuzah asılmış yegane ev olsa gerek. Eğer dindar biri olsaydım küçük silindirik muskanın içinde, üzerine Hristiyanların Pederimiz Duası veya Müslümanların Kelimei Şehadet'ine benzeyen Şema Yisrael duası yazılmış minnacık bir kağıt rulosu olurdu. Ama benimkinde olmamasının iki nedeni var çünkü hem mezuzah'yı kapıya astığımda içindeki rulo düşüp duruyordu hem de duada söylenenlerin tek bir kelimesine bile inanmıyorum. İçindeki kağıda ne olduğundan emin değilim. Belki ters bir anıma rasgeldiğinde atmışımdır ya da bir yolunu bulup çekmecelerden birinin dibinde kendine bir yer bulmuştur. Mühim değil. Çoğu zaman mezuzah’nın orada olduğunun ne ben ne de başkaları farkında. Orada olduğunu biliyorum ve benim için önemli olan da bu.

Diyeceksiniz ki neden? Ben gayet katı bir agnostiğim ve yıllardır bir sinagoga gitmedim. Hatta on yıllardır. Şimdi bu mezuzah benim için içi boş duygusal bir hareket mi yoksa buna ikiyüzlülük mü denir? Aslımı inkar ediyor olabilir miyim? Yoksa gizli bir Deist veya daha da derinden gizli bir Ateist miyim? Yoksa ben sadece korkak, tarafsız kalmaya çalışıp ne yardan ne serden vazgeçebilen, iki tarakta da bezi olsun isteyen korkak omurgasız bir yaratık mıyım?

İşte sorun burada, tam da bu “ne yardan ne serden" deyiminde. Bu, dünyayı siyah beyaz gören bir anlayıştır: evet veya hayır, bu veya şu taraf. Bu anlayış benim ya agnostik ya da Yahudi olmamda ama ikisini birden olamayacağımda ısrar eder. Ne var ki, bunların her ikisi de benim çok yönlü hayatımın ayrılmaz parçalarıdır. Aynı bir yazar, psikolog, feminist ve beni ben yapan diğer tüm özelliklerimin benim ayrılmaz parçalarım olduğu gibi. Bunların hepsi benim dünyayı ve onun içinde kendimi deneyimleme yollarının bir parçasıdır. Bu boyutlarımdan birini çıkarırsanız ben artık bambaşka biri olurum.

Agnostik olmak bu tür bir çelişkiyi sevmek demektir. Teğet geçmek veya sadece tahammül etmek değil, aksine etkin olarak bundan zevk almak demektir. Agnostik duruş, inanç ve inançsızlık arasına çekilmiş olanlara benzer yapay düz çizgilere meydan okur ve her şeyin birinde veya diğerinde bittiğine dair ısrarcılığı sarsar. Agnostiklik özgür ruhlu, düşünceli ve bağımsız fikirliliktir; o ateistlerin sıklıkla "karaktersiz bir ben bilmiyorumcu" olmakla suçladığı tiplerle ilgisi yoktur. Aslında, o tür suçlamalardaki aşağılama tarzına bakarsanız dogmatik ateizmin ne kadar sınırlı olduğunu kendiliğinden ifşa ettiğini görürsünüz. Bunda "inançlarındaki cesaret eksikliği" yüzünden agnostiklerle alay eden, sanki okul bahçesi zorbalığını andıran bir boyut vardır. Tabii burada hemen akla inancın cesaretle ne ilgisi var sorusu geliyor. Oysa "bilmiyorum" kelimesini söyleyecek cesareti toplayamamanın, sonunda sadece kökten sahtekarlığa yol açtığı kolayca unutuluyor. İnsan en azından birisinin bilmediği bir şeyi başından savmak için palavra sıkabilmesini bekliyor, ki bu yüzden medya eğitiminde (bu terim bana hep köpeklere verilen itaat eğitimini anımsatır) ilk önce, zor sorulara kaçamak cevaplar verilerek yerle bir olmuş üstünlük illüzyonunun nasıl korunacağı öğretilir.

Ben agnostikliğimin arkasında dik duruyorum çünkü özünde yalnızca bilmemek değil ama aynı zamanda çok daha zorlu ve sonsuz ilginçlikte bir şey olan "bilinmeyebilinirlik" kavramının içindeki muazzam oksimoron yatıyor. Bununla her şeyin bilinebilir olmayacağı, her sorunun kesin cevabının bulunmadığı, hele ki en kaba ifadeyle Tanrı'nın var olup olmadığına dair soruların yanıtının kesinlikle olmadığı kabul ediliyor. Ne var ki, agnostiklik biraz daha ileri giderek bilmemekten neşeli bir haz alıyor ve bu hazzın içinde bilgi ve zekayı kaba saba horlama bulunmuyor. Daha ziyade gizeme, hayal gücüne, duyumsanan ama kanıtlanamayana, sezilen ama tanımlanamayana, dolayısıyla, doğruca sahte olarak yaratılmış bir görüntünün iki ucundan birindeki güvenli koltuğa gitmek yerine, olasılıkları keşfedip tartışmak için bir alana ihtiyacımız olduğunu kabul ediyor.

Çoktandır eksik olan şey, konular üzerinde kafa yormayı geçiştirmeyecek veya çaresizce bana ne demeyecek, aksine iman-inanç-anlam-gizem-varoluş'un sonsuz ve çeşitli evreninde mevcut çelişki ve olasılıkları etkin biçimde araştırıp keşfedecek güçlü ve sofistike bir agnostiklik anlayışıydı. Buradaki amacım bu. Cevabı verilemeyen sorulara alaycı bir önemsemezlik veya ağırbaşlı dindarlığın ürkek adımları ile boyun eğmişliği içinde yaklaşmak yerine açık fikirlilikle araştırmak, köhnemiş eski sınıflandırmaların ötesine geçerek entelektüel ve duygusal bütünlük içinde ve bu garip ama yine de insanı meraklandıran dünyada varoluş işiyle her bakımdan ilgili bir agnostik duruş sergilemek istiyorum.

Neredeyse kendimi bildim bileli hep bir agnostik idim. Bir İngiliz rahibe okulundaki tek Yahudi öğrenciydim, şimdilerde muhtemelen ruhum üzerinde olduğunu tahmin ettiğim birbiriyle rekabet içindeki iddialarla iç içe büyüdüm. Yemeklerden önce bir rahibe okulunda bir de evde iki farklı şükran duası okumak zorundaydım ve hep keşke ikisine mecbur olmasan derdim. Okulun kilisesi eski tütsü, ailecek gidilen mahalledeki Ortodoks Sinagogu ise kadınlar balkonunda annemin komşusunun omzuna attığı ve benim de cam gözüne bakarak vakit öldürmeye çalıştığım tilki etol sayesinde tütsüyle aynı bayatlıkta Chanel No. 5 kokardı. Evde kuşbaşı ciğerin rahatlığı okuldaysa domuz pirzolasının günaha davet kışkırtıcılığı vardı.

Ve nihayet bir gün tehdidi hiç ikna edici bulmadığım halde gökten başıma yıldırım düşüp beni çarpmasını beklememe rağmen dayanamayıp tadına baktığımda haşlanmış tavuğa benzediğini görüp hayal kırıklığına uğramıştım. Yasaklanan bir şey nasıl bu kadar yavan olabilirdi?

Sanki iki büyük din beni ele geçirmek için savaşıyorlarmış gibi geliyor ve benim gibi sıska bir kızın neye inandığı nasıl bir fark yaratabilir diye merak ediyordum. Çocukluktan çıkar çıkmaz mantığım bana dinle uzaktan yakından alakalı her türlü şeyden uzaklaşacağımı dayatıyor gibi görünmüş olsa da işler hiç öyle gitmedi. Aksine iki haftalığına diye Kudüs'e gidip tam on üç sene kalarak ilgimi daha da yoğunlaştırdım. İlk önceleri kalışımın nedeni yirmi yaşında ve klasik yanlış bir adama aşık olma vakası yüzündendi, sonrasında aklım başıma gelip aşık olmadığımı anladığımdaysa İngiltere'deki üniversiteme çoktan bana ayırdıkları araştırma bursunu başkasına vermelerini söylemiş bulunmuştum. Bu her ne açıdan ele alırsanız alın felaket bir karardı ama asla pişman olmadım.

O zamanlar siyaseten masum birisinin Kudüs'ü hala romantikleştirebilme imkanı vardı. Havada gizemin ışıklarının parladığını sanıyordunuz. Yahudi, Hristiyan ve Müslüman efsaneleri birbirlerinin üzerine yığılıyor, hepsi aynı killi tepeciği sahipleniyor ve bu taşra kasabasının kozmopolit bir ruhu olduğunu size kolayca hayal ettiriyordu.

Kudüs'ü tam merkezine oturtup dünyayı üç yapraklı gösteren Ortaçağ'dan kalma ünlü haritaya gözüm gibi bakıyor, Eski Şehir'in daracık sokaklarının arasında saklı duran Dünyanın Merkezi havuz başında becerilerimi geliştiriyordum ama kendini dünyanın merkezi zannetmenin bizzat kendisinin taşralılığın asıl işareti olabileceğinden henüz bihaberdim. Ama bir zamanlar kutsal ile kafirin büyüleyici bir uyum içerisinde yan yana yaşadıkları yerde bunlar git gide daha çok birbirlerinden ayırt edilemez olmuşlardı. Kudüs beni din ile siyasetin kesiştiği her an patlamaya hazır bir gayya kuyusuna getirmiş ama ben bu arenayı bir psikolog ve bir gazeteci kimliğimle keşfederken Tanrı'nın gölgesindeki gizemli şehir olduğunu düşündüğüm topraklar zamanla çok fazla Tanrılı ama yeterince insanlık olmayan bir yere dönüşmüştü.

Üç yıl sonra Manhattan'a daha sonraları da yüzen ev teklifi gelince Seattle'a taşındım. Ama Kudüs nereye gidersem gideyim hep yanımda benimleydi. İkinci bin yılı devirdiğimiz sıralarda Lake Union'ın sisleri içinde yaşarken her sabah karabatakların şenlikli çığlıkları arasında uyanıp kalkar ama dünyanın öteki ucunda, kişisel tarihimin önceki yarısında kalmış Orta Doğu'nun çöllerindeki yazı masamın başına otururdum. Çelileli Meryem'i, Celatlı İlyas'ı ve Mekkeli Muhammed'i burada yazdım ve onların aracılığıyla üç büyük tek tanrılı dinin köklerini kadim çağlara dek izleyerek siyasi ve sosyal adalet için süregiden araştırmalar yaptım. Ve yine aynı sıralarda "accidenıtal theologist - kazara dinbilimci" mahlasıyla blog yazmaya başladım ve yolladığım yazılarımı "din, siyaset ve varoluş üzerine agnostik bakış" şeklinde tanımlayarak binlerce farklı günahı konularımda işleyebilmeyi ümit ettim.

Ne var ki, din sözcüğünü kullanırken bile özellikle de kelimenin Latincedeki religari: "bağlı olmak, sınırlandırılmak" anlamına gelen kökenine çok bağlı olması nedeniyle içimden bir şeyin çekildiğini hissediyordum. Dayatılan tanımlarla sınırlanamayan agnostiklerin ilk başlarda özgürdüşünenler olarak adlandırılması boşuna değildi. Zira, atıf yaptığını iddia ettiği o muazzam anlam ve deneyim yapısında, filozof ve psikolog William James'in "dini deneyim çeşitlemeleri" olarak adlandırdığı birçok boyutu seyretmek için önerilen tek bir mercek olan din sözcüğü hayli yetersiz bir kısaltma gibi görünüyordu.

Bir agnostik için hiç de alışıldık sayılmayacak kiliseler, camiler ve sinagoglar gibi forumlarda konuşmalar yapmam istendiğinde sanki o çeşitlemeleri keşfetmenin kendime göre bir yolunu bulmuşum gibi gelmişti bana. 'Benim burada ne işim var?’ diye düşünüyordum kilisede sunak taşının önüne geldiğimde. 'Bu nasıl oldu?' Ne ki, ben gizemin evet veya hayır dayatmasıyla nasıl kasvetli bir sınıra çekildiği hakkında konuştukça insanlar başlarıyla beni onaylıyordu. Bir yanda kendi hissettikleriyle diğer yandan dayatılan inanç arasında bir kopukluk olduğunu kabul ediyorlardı. On küsur yıldır süren ve boş laftan başka bir şey üretmeyen Ateist-Deist tartışmasından sıkılmış, inanç ile inançsızlığın kati ayrımından daha fazlasını duymak istiyorlardı.

O tartışmaya bulaşanların git gide daha da fazla bir titizlikle kendi belirlemiş oldukları ve/ve ya, doğru/ yanlış gibi ayrımlara hapsoldukları görülüyordu. Miadını doldurmuş bir torba dolusu savlarla karmaşıklığı tek bir boyuta indirgeyerek, sonunda tüm mevzuyu garabet biçimde örneğin aynı yılbaşı gecelerine yapıldığı gibi, tek bir geceye aşırı anlam yüklenmesiyle kısa süre içinde büyük beklentilerin altında ezerek hayal kırıklığına mahkûm olmaya benzer biçimde aşırıbelirlenmiş hale getirdiler.

O tartışmanın malzemesi olan bayat mecazların ötesine geçip basit ikilemlerin üzerine çıkmak ve nefes alabilecek bir alan yaratarak kavramsal deligömlekleri içine hapsedilmeye çalışılan fikirlerle dans etmek arzusundaydım. Ve bu çabamda yalnız olmadığımı gördüm.

İman ve inanç konusunda hem Amerikalıların hem de diğer ulusların nabzını tutan en saygıdeğer kamuoyu araştırmalarını 2001 yılından bu yana yapan ve olduğu gibi yayınlayan kurum Pew Din ve Kamu Hayatı Forumu adlı kuruluştur. Pew elde ettiği sonuçları genellikle özet halinde yayınlar ve görülen o ki bizler dini bir zaman sıçraması içine kısılıp kalmışız. Anlaşılır bir dille belirtmek gerekirse, Birleşik Devletler'in hala kurulduğu yıllardaki kadar derinden dindar bir ülke olduğu görülüyor. Amerikalıların üçte ikisinden biraz daha fazlası Tanrı'ya inandığını belirtiyor. Rakip kurum Gallup'un yaptığı araştırmada aynı soru "Tanrı'ya mı yoksa daha büyük bir güce mi?" şeklinde açıldığında ise oran yüzde yetmiş yediye yükseliyor.

Amerika size tanrının kutsadığı yer gibi görünse de Avrupa'nın da pek farkı yok. Cevap verenlerin yüzde yetmişi inançlı olduklarını belirtiyor.

Ne var ki, bu cevapla deneklere ne kast ettiklerini sormak kimsenin aklına gelmiyor. Şöyle düşünün: Tanımadığınız biri size telefon ediyor, bir araştırma yaptığını söylüyor ve Tanrı'ya inanıp inanmadığınızı soruyor. Bilmiyorum cevabı geçersiz olduğu için sadece evet veya hayır diyebilirsiniz. Ve elbette bunun absürt basitlikte bir soru olduğunu düşünürseniz büyük ihtimalle telefonu suratına kapattığınızı farz edin yine fikriniz geçerli olmayacak. Hadi laf olsun diye ve soru ilginizi çektiği için hatta kaldığınızı varsayalım ama yeterince emin olamıyorsunuz. Bir yandan kendinizi terimin kişiyi dindar olarak tanımladığı alışıldık manasıyla inançlı olarak kabul etmiyorsunuz. Öte yandan da bunu kendinize yarım ağızla itiraf etseniz bile telefonun diğer ucundaki elin adamına yüksek sesle söylemek bambaşka bir şey diye düşünüyorsunuz. Çıkıp hayır derseniz tepenize bir şey iner de çarpılırım diye mi düşünürsünüz? Dolayısıyla hala hayatta kalıp soruya güvenli evet cevabını verenlerin oranı sizi şaşırtıyor mu?

Deneklere dini mensubiyetleri sorulduğunda da benzer bir muğlaklık yaşanıyor. Bu tam olarak ne demek? Mensup muyum veya mensup değil miyim yoksa bir kere Yahudi bir kere de agnostik olarak iki kere mi sayılacağım? Buna benzer mensubiyet kararsızlığı içindeki tek insan ben değilim. Anlaşılan o ki İngiltere'de halkın yüzde yetmişi kendini Hristiyan olarak tanımlıyor fakat bunların sadece yüzde onundan daha azı belli bir devamlılıkta kiliseye gittiği için ve öyle görülüyor ki bu insanlar Yahudi, Müslüman, Hindu, Budist veya halihazırda mevcut herhangi bir dini sınıflandırmaya mensup sayılmıyorlar. İçlerinden gittikçe yok olan pek azı nostaljik bir Noel Arifesi ayinine katılmak veya ölen birisi için mum yakmak amacıyla kiliseye uğrayabilir ama hepsi bu. O halde bir Noel ağacı kurmak sizi Hristiyan mı yapar? Veya ağzınızdan "Yüce İsa!" diye bir hayret belirtisi çıkması (o halde ben Hristiyan'ım demektir)? Ya da Kalvari Haçı'nın önünde batıl inançla parmaklarınızı çaprazlamak?

Anketlerde açık olarak görülen tek şey din konusunda ortalıkta bir dolu modası geçmiş düşünce olduğu. Gerçekten de asıl soru, militan köktencilikten tanımlanmamış kültürel geleneksel bir ruhaniliğe dek her şeyi içine katan bu kadar geniş bir terimin aslında somut bir anlam ifade edip etmediği olmalıdır. Hangi dine mensup oldukları sorulanlar arasında sınıflandırmaya inatla direnerek "belirli herhangi bir din değil" demekte ısrar edenler kesinlikle dolaylı olarak bu soruyu soruyorlar.

Artık dört Amerikalıdan biri geleneksel anket sınıflandırmasını reddediyor ve bu grubun yaş ortalamışı genç. Otuz yaşın altındakilerin üçte biri herhangi bir dine mensup olmadığını söylüyor ve bu oran her yeni ankette artıyor ve sakalları kırlaşmışlara 'gençler yolunu kaybetmiş' dedirtecek yeni malzeme üretiyor.

Sanki din daima kuzeyi gösterirmiş gibi "ahlak kumkumaları" da çoğunlukla tanrıya yakarır. Kır sakallıların aklına gelmeyen nokta ise din ile ahlakın eş anlamlı olmadığı veya gaddar beyinlerin bunları birbirinin zıddına çevirebileceğidir. Yine onların aklına, gençlerin özellikle farklı bir yön arıyor olabilecekleri ve bunu kitlesel sayılarda yaparken anketçileri de “maneviyattı ama dindar değil" diye yeni bir sınıflandırma açmaya zorladıkları da gelmez. Genç Amerikalıların yüzde kırka yakını artık kendilerini bu şekilde tanımlayarak Tanrı'nın emri yasalarına sıkı sıkıya bağlı muhafazakarları afallatıyorlar.

"Maneviyattı ama dindar değil" tanımı kişinin aklını ve kalbini açması adına son derece İnsani bir arzunun ifadesidir, bu, bastırıp sopa ve havuç yobazlığının dar kalıplarına sokmak yerine rutin deneyimlerini geliştirip güzelleştiren bir ruh ve kişilik anlayışıdır. Geleneksel inanç ve dindarlığın dogma, doktrin ve yargılamalarını reddediştir. Bilindik sınıflandırmaya sokma girişimlerine direnir "Yaftalaman senin olsun!" der. Bu yürekli bir agnostikliktir.

Birçokları gibi ben de bayatlamış varsayımlardan ve bu iş sanki okul bahçesinde takım almaca yapıyormuşuz gibi benden bir taraf seçmem istenmesinden ve elbette beni ikna etmeğe çalışan diğerlerinden çok sıkıldım. Aslına bakarsanız, dindar olsun olmasın kendilerine güvenli bir dal bulup tünedikten sonra oradan tüylerini kabartarak vaaz veren veya azarlayanlardan da yoruldum. İkna olmak yalnızca kabullenmek değil fikren biat ile bir kalıba hapsolmak da demektir.

İnsanın zihnini kapaması, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kendini bir noktaya çivilemesi, bunu tersten okursak, şüpheyi, merakın yakın dostu ve hür düşüncenin ön şartı yerine çevresel görüşünde dolanıp içeriye girmeye çalışan dolayısıyla yenilmesi gereken bir karaltı gibi tehdit olarak görmesi demektir.

Beni bir çeşit entelektüel veya spirituel tarafsız bölgeye aitmişim gibi göstermeye çalışanlara bu zevki tattırmak için bir sebep görmüyorum. Bunların kitapları yıllarca inancı kanıtla, şiddeti gerçekle karıştıran ateşli savlardan oluşan bir mayın tarlası gibi yerde üst üste yığılı durdu; o kadar çok kitap vardı ki yüzer evimi batıracaklardı az daha. Boşuna ciltlere tuğla denmiyor. Teolojiyle felsefenin alttaki kolay ulaşılabilir örnekleri düzyazının neredeyse nüfuz edilemez çalılıklarıdır ama ben buna rağmen tanımı itibarıyla cevabı olmayan soruların cevaplarını vermek amacıyla en mükemmel beyinlerin olağanüstü laf cambazlıkları yapmalarına şahit olma duygumu daha da derinleştirmek için inat edip okudum.

Kendimi sayfaların kenarlarında deliler gibi homurdanır, varsayımları aksiyomatik diye sunanlara, hafife alman olguların üst üste yığılmasına ve kulaktan dolma bilgilerin kanıt diye sunulmasına sövüp sayar buldum. Kurşun kalemle kondurduğum soru işaretleri binleri geçti, dehşetle ağzımdan sık sık 'Olamaz!'lar çıktı ve ardından sayfaların alt ve üst marjlarına reddiyeler karalandı. Sanki bana cevap verebileceklermiş gibi yüzyıllar evvel göçüp gitmiş adamlarla konuşuyor, azizler ve bilgelerle tartışıyordum.

Ezberimde tutmaya alıştığım şekliyle H2D2 (Harris, Hitchens, Dawkins, ve Dennett) diye söyleyebildiğim ve felsefe yerine polemik yapmayı tercih eden yeni ateistler kesinlikle en okunabilir olanlardı. Ne var ki, kullandıkları aşağılayıcı üslup en kararlı usçuların bile dengelerini yitirebileceklerini, fikirlerini açıkça belirtmek yerine nükteli cümlelerle genellemeler yapmayı seçtiklerini açıkça göstermişti.

Kesinlikle herkes Christopher Hitchens'ın yaptığı gibi din adına işlenen bütün vahşetleri sayabilir zira Tanrı biliyor ya ardımızda kan banyosu içinde uzun bir tarih yatıyor. Fakat ardından dinin bizzat kendisinin kötülük kaynağı olduğunu savunmak son derece mantıksız. Yoksa aynı şekilde insanoğlunun işlediği bütün günahların sorumlusu olarak aşk olgusunu suçlayıp ardından da aşkın kendisini şeytan ilan edebilirsiniz.

Şu iki dizeyi W. B. Yeats'in "İkinci Geliş"[1] Şiirinden aldım: "En iyileri inançtan yoksunlar tamamen, / En kötüler ateşli şiddetle dopdoluyken." Heyhat, hemen hepsinin de kendini en iyi diye gördüğü aşikar olan erkeklerin kaleminden çıkma kitaplarda hem inanç hem de ateşli şiddet şahlanmış duruyordu. Mesele inançsızlık değil aksine inanç, aslında onların ateşli şiddetinin kaynağıydı, hatta öylesine ki aklıma Jean Paul Sartre'ın uydurma, özgün olmayan, kötü inanç için kullandığı varoluşçu mauvaise foi[2],terimini getiriyor.

Sonra bir gün geldi ve artık bu tuğla yığınlarının arasında yürüyemez oldum. Karton kutular alıp bunları içine doldurdum ve depoya iki sefere yaptım. Evim yeniden suyun içinde yükseldi ve ben de benzer şekilde üzerimden bir yük kalkmışçasına yazmaya başladım. Artık kitapların kenarlarına çiziktirdiğim savlarımı sayfanın ortasına yazmanın zamanıydı. Bütün bu tartışmayı açmanın, yerden kaldırıp belki de bir şekilde tutkusuz bir ateşi bir tutkuya ulaştırmanın zamanıydı. Ya / veya, evet / hayır cevaplarının ötesine geçmenin vakti gelmişti zira böylesi sayısal düşünce sistemi bilgisayarlar için mükemmel işlese bile insanlar için son derece tehlikeli olabiliyor. Köktenciliğin zalim kasveti de bunun en büyük kanıtı.

Ben konuyu renklendirmek, vaizlerle bilgelerin bizi içine sokmak istedikleri siyah beyaz kalıplara sıkışıp kalmak yerine aslında içinde yaşadığımız son derece zengin renklerle bezenmiş bu varoluş evrenini keşfetmek arzusundaydım. Ve çoğumuzun da böyle bir keşif yapmaya hazır olduğuna inanıyorum. Kimisi şüphelerine rağmen kendisini dindar diye tanımlar, başkaları bunun pek de ne anlama geldiğini bilmese bile kendisine agnostik der, başkalarıysa yer yer endişeyle ve gizlice parmaklarını üst üste bindirerek Ateist olarak tanımlar. Fakat ekseriyetin, herkesin tam aynı fikirde olması gerekmediği, zorla yapıştırılmış yaftaların sahte avuntularından başka kaybedeceğimiz hiçbir şeyimizin olmadığı ve tüm bu karmaşık, çoğunlukla da zıvanadan çıkmış imaninançanlamgizemvaroluş mevzusuna çözülmesi gereken bir şey gibi değil de zihnimizin ucuaçık bir macerası niteliğinde yaklaşma zamanının çoktan gelip de geçtiği üzerinde mutabık kalacaklarını düşünüyorum.

Dolayısıyla bu kitabı da agnostik bakış açısının aldatıcı düzenlilikteki sınıflandırmalardan kendinizi kurtardığınız anda önünüzde açılan ve ardından birbirini taze ve beklenmedik biçimlerde geri bildirimlerle besleyen düşünce alanlarına yapılan bir keşif yolculuğu olarak düşünün. Bundan sonraki her bölüm böyle alanlara odaklanacak. İlahi olarak adlandırdığımızı belli bir kalıba sokma girişimine meydan okuyarak başlayıp bunu beşeri ölçüye indirmeye çalışacağım. Oradan da inanç ile iman arasındaki yanıltıcı eşanlamlandırmaya değineceğim. Kesinliği nasıl idolleştirip şüpheyi neden şeytanlaştırdığımıza dobra dobra bakarken onsuz gerçek imanın imkansız olduğunu düşündüğüm şüphenin yaratıcı değerini vurgulayacağım. "Her şeyin bir teorisi" olduğunda ısrar etmek yerine, aldatıcı bir biçimde bilgi zenginliğine sahip bir dünyada gizemin hayati bir rolü olduğunu düşünüyorum; anlamı aramaktan ne kast ettiğimizi soruyorum; hepimizin ister istemez ölümden korktuğu ve ölümsüzlüğün soğuk diyarını arzuladığımız varsayımını sorguluyorum; ve çarpıcı sonsuzluk kavramı ile insanı küçücük hissettiren ama aynı zamanda coşturan sonsuz zaman ve mekan perspektifini ortaya döküyorum. Ve en nihayet, burada işin içindeki "biz"i keşfe çıkarak eğlenceli bir şekilde "kutsanmış" ve "ölümsüz" gibi niteliklerden arınmış bir ruh anlayışını sorguluyorum.

Kendimi bildim bileli beni hep dürten şey bol bol bahşedilmiş şeylerin ötesine geçme arzusu, kesin belirleyici yaftaların (gerçek, ruh, evren, hayatın anlamı) çoklu sultasını silkeleyip atmak ve hem entellektüel hem de ekonomik anlamda Tanrı, sonsuzluk ve bilinç gibi muazzam soyut kavramlar hakkında konuşmak adına daha çok dürüst yöntemler bulmak olagelmiştir.

Katiyet arayanlar açısından böyle bir bakış açısı tam bir karabasan olsa gerektir. Hem olasılığı hem de onunla ilintili olan belirsizliği bünyesinde barındırır. Bütün mutlaklardan ve basitleştirmelerden şüphe duyar. Düşünceyi kısımlara ayırmayı reddeder ve felsefe, psikoloji, teoloji, fizik ile metafizik arasındaki sınır çizgilerini aşar. Ya / Veya demek yerine daha ziyade "ve" diyerek akıl ve hayal gücü, mantık ve önsezi diliyle düşünür.

O halde burada "cevaplar" yok. Zaten gerçeğin tapusu bende demiyorum nerede kaldı o büyük harfle vurgulanmış "Gerçek"e itiraz edilemez bir ihtişam katmak. Halihazırda buna benzer haddini bilmez, gerçeğin kendi ellerinde bulunduğuna kanı olan haddinden fazla insan var ve niyetim o sayıya bir yenisini eklemek değil. Ayrıca ne kimseye vaaz vermek ne de kimseleri agnostikliğe inandırmak. Aslına bakarsanız elimde olsa bu kelimeden "lik" ekini çıkarırdım zira insanlığın en az ihtiyacı olan şeylerden bir başkası da afra tafralı bir parti politikası gibi riayet etmeyi dayatan "eksiksiz" yeni bir düşünce ve inanç sistemi.

Bu kitabı bir agnostik manifesto olarak sunuyor olsam da gerçekten çok garip bir manifesto olduğunu kabul ediyorum çünkü gerçeğin kendisinde olduğunu iddia etmiyor, mutlaklıklar sunmuyor, büyük varoluşsal sorulara verilen küstahça kendinden emin cevaplardan kaçınıyor. Ve eğer tüm bunlar bu kitabı garip ve çelişkili bir yaratı haline getiriyorsa zaten o da tam olması gereken şey demektir çünkü agnostik olmak çelişki ve bilmeceden zevk almaktır. Bilinmeyebilir olanı kabul etmek ama aynı zamanda yine de bunu coşkuyla ve yalnızca zihnin hayatından zevk almakla kalmayıp yaşamın bizzat kendisini de kucaklayarak keşfetmektir.


[1]        ÇN: İngilizceden çeviren “Osman Tuğlu”

[2]        ÇN: Kötü İnanç (Fransızca mauvaise foi) Fransız varoluşçu filozoflar Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın, sosyal güçler tarafından baskı altındaki insanların yalan yanlış değerleri benimseyip doğuştan var olan özgürlüklerinden vazgeçerek kendi doğalarına aykırı davranmaya başlamaları fenomenini tanımlamak için kullandıkları felsefî bir kavramdır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe