Adaletli Toplum Yaratma Konusunda Budacı Bakış Açısı

İlhan Güngören


Adaletli bir toplum yaratabilmek için kesinkes bir Tanrı inancına gerek var mı? Bu soru ister istemez ardından başka sorulan da getiriyor. Öncelikle adaletli toplum dediğimiz zaman bu sözle neyi anlatmak istediğimize açıklık kazandırmalıyız. Eğer adaletli toplum bütün üyelerine özgürlük, mutluluk getiren, üyelerinin ruhsal ve bedensel sağlıklarını korumaları ve tüm olanaklarım olabildiğince kullanabilmeleri için fırsat eşitliği veren, herkesin toplumun refahına yaptığı katkıyla oranlı bir pay almasının gerektirdiği koşulları sağlayabilen bir toplumsa, ne demeli ki bugüne dek böyle bir toplum olmamıştır. Tarih boyunca Tanrı inancının son derece güçlü olduğu toplumlara rastlıyoruz. Ancak bu inançlı toplumlar içinden hiç birisini «İşte bu adaletli toplum.» diye gösterebileceğimizi sanmıyorum. Hemen akla ikinci bir soru geliyor. «Ne tür bir Tanrı İnancı?» Bizim dileklerimizi dinleyip bize gereğinde yardımcı olan, kendisine sığındığımız zaman bizi koruyan, yaptıklarımızı beğendiği zaman bizi ödüllendirip beğenmediği zaman cezalandıran bir Tanrı mı? Yoksa insanın yazgısıyla hiç ilgilenmeyen ve insanların boyun eğmekten başka seçenekleri olmayan doğa yasalarını yapmakla ve yürütmekle yetinen evrensel bir güç mü? Kısacası bu yaşayan, insanınkine benzetebileceğimiz nitelikleri olan bir Tanrı inancı mı? Ya da doğa yasalarıyla özdeşleştirebileceğimiz kişisiz kozmik bir Tanrı mı?

Benim de bu konuda tam olarak katıldığım Budacı düşünceye göre doğa yasaları içinde en temel yasa nedensellik yasasıdır (karma yasası). Eğer evrende hiç değişmeden kalan mutlak bir şey arayacak olursak bulacağımız şey nedenselliğin şaşmaz zorunluğudur. Nedensellik yasasının karşısında Tanrının bile eli kolu bağlıdır. Nedensellik yasasının şaşmaz kesinliğini Tanrı bile değiştiremez ya da değiştirmez. Budacı kutsal metinlerde yazılı olduğu gibi «Nasıl öküz arabayı ardından çeker götürürse» (1) nedenlerde sonuçlan arkalarından sürüklerler. Buda konuya böyle baktığı için tanrıların gücünü ve işlevini nedensellik yasasına yüklemişti. Budacı düşünceye göre hatta tüm varoluş, nedenselliğin çarkına takılan yokluğun varlığa dönüşmesinin sonucudur.

İnsanın yazgısını belirleyen neden sonuç bağımlılığı olduğu için de nedenleri sonuçlardan koparmak bir imkansızlık olarak karşımıza çakmaktadır. Tanrının bir kimseye yardımcı olabileceğini düşünmek Tanrının sonuçları nedenlerden koparıp ayırabileceğini düşünmekle aynı şeydir. Böyle bir düşünce de kuşkusuz doğa yasalarıyla yönetilen düzenli bir evren görüşüyle bağdaşamaz'. Böyle bir inancın bizim bilimsel bir gözle gözlemlediğimiz evrendeki düzenle çelişmeyen tutarlı bir açıklamasını yapamazsınız. Tanrının herhangi bir sevgili kulunun hatırı ya da çıkarı için bir süre nedensellik yasasını askıya alıp neden sonuç bağlantılarının zorunluğunu yürürlükten kaldıracağım düşünmek ve bir yandan da mantığın sınırları içinde kalmak bir hayli güç olur. Böyle olduğu için de Tanrıdan medet ummanın, dileklerinin olması için Tanrıya dualar edip yakarmanın, kurbanlar adamanın yararsızlığı kendiliğinden ortaya çıkar.

Ne Tanrı ne de başka bir güç eylemlerimizin sonuçlarından bizi kurtaramaz. O zaman geriye eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmekten başka bir çözüm kalmıyor. Tanrıdan, anamızdan babamızdan beklediğimiz türden bir sevgi ve sevecenlik istemek, bizi bağışlamasını beklemek çocukça bir duygu olur. Eğer eylemlerimizin kötü sonuçlarından kendimizi korumak istiyorsak iyi sonuçlar getirecek eylemler yapmalıyız. Her şeyden önce nedensellik yasasını tüm özellikleriyle iyice tanımalıyız. Şunu iyice kafamıza sokmalıyız: Her olay, o olaya öncülük eden nedenlerin sonucudur. Nedensellik yasasının şaşmaz zorunluğu bir an için, bir kere için bile olsa ortadan kaldırılamaz. Tanrı bile bunu yapamaz ya da yapmaz. Belki arada bir, nedensellik ağının ince örgüsünü göremediğimiz oluyor, bazı olaylar bütünüyle rastlantının ürünü gibi geliyor bize. Ama bizim göremememiz herhangi bir olayın nedenselliğin etkinliği dışında gerçekleşmiş olabileceğine kanıt tutulamaz.

Nasıl oluyor da nedensellik (karma) bizim içimizde de dışımızda da o görünmez ağını örüyor, ellerimizi ayaklarımızı bağlayıp bizi tutsak ediyor, bizi bir kuklaya dönüştürüyor. Pali derlemesinin en önemli kutsal kitaplarından biri olan Dhammapada şu sözlerle başlar: «Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir. Bugün kafamızdan geçen düşüncelerse yarınki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinkes zihnimizin ürünüdür.» (2) Burada akla bir soru geliyor: Nereden ve nasıl çıkıyor bu düşünceler? Kuşkusuz düşüncelerimizin kökleri önceki düşüncelerimizde, kararlarımızda ve eylemlerimizde aranmalıdır. Yanılgıdan kaynaklanan düşüncelerimiz yargılara, kararlara dönüşüyor, bunlar da eylemlerimizi yönlendiriyor. Sonuçta eylemlerimiz de düşünce ve kararlarımızı etkilemeyi sürdürüyor. Her düşünce sonraki düşünceleri sınırlayıp belirliyor. Bir kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olduğumuzu varsaysak bile arkadan gelen düşüncelerimizde aynı oranda özgür olamayacağımız kesin. Giderek düşüncelerimizdeki özgürlük alanı kısıtlanıp daralacaktır, arkadan gelen düşüncelerimiz önceki düşüncelerimizin açtığı yivleri, yalakları izleyecektir.

Her düşünce, her eylem sonsuza kadar kalacak silinmez izler bırakıyor. Olmuş bir olayı olmamış, ağızdan çıkmış bir sözü söylenmemiş yapmanın hiçbir çaresi yoktur. Acaba bizi tutsak eden, bizi sımsıkı dört bir yanımızdan bağlayan karmanın görünmez ağından kurtulmanın bir yolu var mı? Budacılık bunun bir yolu olduğunu söylüyor ve bu yolu da gösteriyor.. Bu görünmez ağın içinden çıkıp özgürlüğümüze uzanmanın tek yolu bizi böyle düşünmeye, böyle davranmaya iten nedenleri görüp tanımak ya da Budacıların dediği gibi uyanıp aydınlanmak ve böyle yaparak kökleri yanılgıda olan isteklerden tutkulardan kurtulmak. Budacıların gözüyle yanılgı insanın kendisini de dünyayı da gerçek yapısıyla (yathabhutam), gerçek böylesiliğiyle (tathata) ve nesnel bir gözle görememesi, ‘ben’le dünya arasına aşılmaz bir sınır koyup özneyle nesneyi bölmesidir.

Öyleyse ‘ben’in gerçek yapısı nedir? Budacı görüşe göre ‘ben’in gerçek yapısı yokluktur, hiçliktir, boşluktur ya da Budacı diliyle şunya’dır. Şunya’yı ressamın kullandığı boyaya ya da heykelcinin elindeki çamura benzetebiliriz. Boyaya, çamura biçim veren ressam ve heykelcidir ama Şunya’yı yoğurup biçim veren neden sonuç ilişkileridir. Sonuçta ‘ben’ neden sonuç ilişkilerinin ürünü olan koşulların biçimlendirdiği geçici bir olaydan başka bir şey değildir. Bunun için de bizim değişmeden olduğu gibi kalan ‘ben’ ya da ‘ruh’ adını verebileceğimiz bir kimliğimiz olduğunu sanmamız bir yanılgıdır. Buda öncesizden sonsuza kadar varlığını sürdüren değişmez bir benliğimiz olduğunu da, böyle bir ‘ben’in bir uzantısından başka bir şey olmayan bir ruhumuz olduğunu da kabul etmemişti. Şöyle demişti: «Ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli, değişmez, öncesizden sonsuza değişmeden kalan bir benliğim var diye iddia edenlerin görüşü ancak budalaların görüşü olabilir» (Majjhima Nikaya 1:38). (4)

Konuya yüzeysel olarak bakanlar Buda’nın ‘ben’ ve ruhu inkar eden görüşleriyle samsara (doğum ölüm döngüsü) öğretisini benimsemiş olmasında bir tutarsızlık olduğunu düşünebilirler, ama konu derinlemesine incelendiği zaman Buda’nın bu konudaki düşüncelerinin tam anlamıyla tutarlı olduğu görülüp anlaşılacaktır. Buda’nın görüşüne göre yeniden doğan ‘ben’ ya da ruh değil eylemlerimizin harekete geçirdiği nedenlerin sonuçlarıdır. Bir yaşamdan ötekine aktarılan eylemlerimizin etkileri ve bu etkilerden doğan tepkilerdir. Geçmiş karmalar etkilerini bizde sürdürüyorlar. Buda bu görüşlerini şöyle dile getirmişti: «Ben geçmiş eylemlerin mirasçısıyım. Ben eylemlerden doğuyorum. Bir yandan da eylemlerin anası da babası da gene benim. Bütün eylemler bende toplanıyor. İyi kötü bütün eylemleri ben yapıyorum. Yaptığım eylemlere de mirasçı oluyorum. (Majjhima Nikaya 1:390).(5)

Anlaşıldığına göre Budacılığın ilk dönemlerinde karma öğretisi yalnızca bireysel kurtuluş açısından ele alınmıştı. Karma toplum üzerindeki etkileri bakımından incelenmemişti. Budacılığın ‘ben’i inkar eden bakış açısı ister istemez bireysel kurtuluş çabalarının anlamsızlığı düşüncesinin doğmasına yol açtı. Budacılıkta sonraki dönemlerdeki gelişmeler çelişkili gibi görünen bu duruma mantıklı bir açıklama getirdi. Mahayana Budacılığında daha da belirginleşen bu anlayışa göre tüm canlılar aynı varoluş olayının, aynı yaşam gerçeğinin geçici dışavurumlarından başka bir şey değildi. Yaşam ve varoluş bölünmez bir bütündü. Bu bütün öylesine girişik bir örgü içindeydi ki en küçük parçacığını bile bu bütünden koparıp ayırmanın imkanı yoktu.

Vajracchedika Sutra’da yaşamın bir bütün olduğu onun bölünmez yapısı Buda’ya mal edilen şu sözlerle dile getirilmiştir: «Her Boddhisattva zihnini öyle eğitmelidir ki şöyle düşünebilsin: ‘Ne türden olursa olsun tüm duyarlığı olan varlıklar benim çabamla Nirvana’nın sınırsız özgürlüğüne ulaşabilmelidir. Çünkü sayısız, sayılamayacak kadar çok varlık kurtuluşa ulaşmadıkça hiçbir varlık kurtuluşa ulaşmış olmaz. Niçin bu böyledir Subhuti? Çünkü hiçbir Bodhisattva, gerçekten bir Bodhisattva’ysa bir benlik, bir kimlik, bütünden kopuk bir bireylik iddiasında olamaz da ondan.» (6) Ya da Avatamsaka Sutra'da yazıldığı gibi «Tüm duyarlığı olan varlıklar kurtuluşa erişmedikçe yol arkadaşlarımı bırakmayacağım.» (7)

Konuya böyle bakınca karma öğretisinde bir başka boyut, bir başka bakış açısı çıkıyor ortaya. Bu açıdan bakınca da tüm varoluşun ortak bir karmayı paylaştığını görüyoruz. Görüyoruz ki her eylem ne kadar önemsiz görünürse görünsün bütünün oluşmasında etkin ve anlamlı bir rol oynamaktadır. Burada bencil kurtuluş isteğinin önüne geçirilmiş çok daha soylu bir amaç görüyoruz: Tüm insanlığın, tüm canlılar ailesinin, hatta tüm vai oluşun yararı. Ya ben! Ben kimim? Ben bütünün içinde önemsiz bir parçacık, uçsuz bucaksız varoluş denizinin yüzeyinde küçücük geçici bir dalgacık, bir kıpırtıdan başka bir şey değilken nasıl olur da bireysel bir kurtuluşu umabilirim? Benim için yapacak tek bir şey kalıyor! Tüm varoluşun sorumluluğunu üstlenmek. Benim görünürde kendi çıkarıma hizmet ediyormuş gibi görünen eylemlerim eğer topluma zarar veriyorsa ben de toplumun bir parçası olduğuma göre eninde sonunda ben de zarar göreceğim bu eylemlerden. Bu durum kendi çıkarları için çevreyi kirleten kimsenin örneğinde açıklıkla görülmektedir. O kimse de sonunda kirli bir çevrenin zararlı etkilerinden kendini kurtaramayacaktır.

Budacılığın sonraki dönemlerinde özellikle Mahayana Budizminde tüm canlıların bir tek ve aynı yaşamı paylaştığı, tüm varoluşun bölünmez bir bütün olduğu görüşü yaygın bir kabul gördü ve bu görüş açıklıkla ortaya kondu. Bu görüşü benimsediğimiz zaman bireylerin karmalarını gelecek kuşaklara aktarabilmeleri için ‘ben’ ya da ruh gibi bir aracıya gerek kalmamış oluyor. Bu gerçeği tam olarak içimize sindirdiğimiz zaman her yeni doğan çocuğun ekilmeye hazır boş bir tarla gibi dünyaya geldiğini anlıyoruz. Bu tarlada tüm geçmiş yaşamlardan kalmış kin, nefret, tutku tohumları kök salmaya hazır durumda onları yeşertecek ortamın oluşmasını bekliyorlar. Karma öğretisine getirilmiş bu yeni boyut öğretinin toplumsal açıdan ele alınıp incelenmesini bir gereklilik durumuna getiriyor.

Kim iyi bir iş yaparsa o kimsenin yaptığı iyi işten yararlanacak başkaları da olacaktır. İyi bir iş iyi sonuçlar doğuran bir dizi iyi işi başlatmış olacaktır.

Hepimiz aynı gemideyiz. Tüm varoluşla birlikte ortak bir karmayı paylaşıyoruz. Yapacağımız her eylemin tüm insanlara, tüm canlılara, hatta tüm varoluşa yararı ya da zararı olabileceğini düşünmeliyiz. Hepsi bu kadar da değil, eylemlerimizin yararlı ya da zararlı etkileri bizlerden sonra gelecek kuşakları da etkileyecektir elbette. Budacılığın çağdaş bir yorumunu yapan Japon düşünür S. Kuruda’nın yazdığı gibi «Bizim bugünkü yaşamımız geçmiş yaşamların bir yansısından başka bir şey değildir. İnsan bu yansıları sanki kendi özbenliğiymiş gibi değerlendiriyor, gözlerini, kulaklarını, dilini, gövdesini, bir yandan da bahçeleri, ormanları, çiftlikleri, evleri... kendisinin sanıyor, bütün bunların sayısız, sayılamayacak kadar çok eylemlerin ürünü olduğunu gözden kaçırıyor. Her şeyi geriye doğru, ta çıkış noktasına kadar izlemeye kalkacak olsak bir başlangıç olmadığını görüp şaşacağız. Bunun gibi eylemlerin etkilerini geleceğe doğru izlemeye çalıştığımızda da bir son bulamayacağız.» (8)

Konuya böyle bakınca ödüllendirilecek ya da cezalandırılacak bir ‘ben’ ya da ruhun olmaması ya da Tanrının ödüllendirme ve cezalandırma işinin dışında tutulması bireysel sorumluluğumuzu azaltacağına tam tersine çoğaltıyor. Bir örnek olarak bir devlet yöneticisinin ya da siyasal liderin sorumluluğunu ele alalım. Bir devlet yöneticisinin alacağı kararların harekete geçireceği olaylar dizisi, ya çok sayıda insanın yaşam koşullarının kolaylaşmasına, mutluluğuna yardımcı olacak ya da tam tersine yoksullaşmalarına, mutsuzluklarına, yıkım ve yitimlerine neden olacaktır. Olumlu ya da olumsuz yönde etkilerini kuşaklar boyu sürdürecektir. Bunun gibi bir siyasal liderin başlatacağı eylemler topluma mutluluk, geçim genişliği, özgürlük, ya da mutsuzluk, tutsaklık, yoksulluk getirecektir. Bunun için devlet yöneticisinin ya da siyasal liderin kendi bireysel çıkarlarının ya da isteklerinin önüne geçireceği topluma karşı bir sorumluluğu vardır ya da olmalıdır. Devleti yönetenler için durum bu olduğu gibi sıradan insanların da öteki insanlara, canlılara ve varoluşa karşı sorumlulukları vardır. Her insanın yaptığı eylemler tüm insanları, tüm canlıları hatta tüm varoluşu etkilemektedir. Kafamızdan gelip geçen önemsiz düşünceler bile daha sonra gelen düşüncelerimizi biçimleyerek bu düşüncelerden kaynaklanan eylemlere dönüşmektedir. Bu durumda en önemsiz bir düşüncenin bile geleceğe biçim verecek bir gücü olduğu ortaya çıkıyor. Tek bir insan söz konusu olunca elbette onun düşüncelerinin; eylemlerinin etkisi koskoca denizde bir damladır ama koskoca deniz su damlacıklarının bir araya gelmesinden oluşur. Bunun bilincinde olmasak da bizler hep birlikte geleceği inşa eden mimarlarız. Biz bizden evvel yaşamış olanların biçim verdiği bir dünyada yaşadığımız gibi bizden sonra gelecek kuşaklar da bizim yönlendirdiğimiz bir gelecekte yaşayacaklar. Bugün siz de, ben de herkes gibi düşüncelerimizle, sözlerimizle, eylemlerimizle geleceği yaratıyoruz. Onun için geleceğe, insanlara, canlılara ve varoluşa karşı büyük bir sorumluluk taşıyoruz. Tanrı korkusundan gelmeyen, bencil çıkarlarımızın çok üstünde bir sorumluluk bu.

Tanrının bizim bencil küçük çıkarlarımızı koruması için yardımını istemek Tanrıyı küçültmek oluyor bence. Tanrı elbette en güçlü bir hükümdarla bile kıyaslanamayacak yüce bir mevkie sahiptir. Bırakın bir hükümdarı, en küçük bir kabilenin başkanı bile uyruklarının her günkü işlerinin ve uğraşlarının dışında kalmasını bilir.

Ne kadar güç görünürse görünsün adaletli bir toplum yaratmak sayısız, sayılamayacak kadar çok insanın tüm insanlara, tüm canlılara ve varoluşa karşı olan sorumluluklarını kendi bireysel çıkarlarının üstünde tutmaları durumunda gerçekleşebilir. İnsanlık böyle bir aşamaya ancak yüreğinde tüm varoluşa karşı sevecenlik dolu bir duygu (kanına) olduğu zaman gelebilir. Böyle bir duygu da aydınlanmayla ortaya çıkar.

 

NOTLAR

(1)     Dhammapada, Çev. Juan Mascaro (Penguin Books, 1973) s. 35

(2)     a.g.y.

(3)     Sidney Spencer, Mysticism in World Religion adlı kitapta yapılan alıntıdan (Pengün Books, 1963) s. 70

(4)     H. Oldenberg, Le Boudha adlı kitapta yapılan alıntıdan (Paris, Librarie Felix A'can, 1934) s. 259

(5)     Ananda K. Coomaraswamy, Hinddouism ve Boudhism adlı kitapta yapılan alıntıdan (Paris, Galimard, 1949) s. 167

(6)     Alan Watts, The Way of Zeri adlı kitapta yapılan alıntıdan (Penguin Books, 1957) s. 81

(7)     Ananda K. Coomaraswamy, Buddha and Gospel of Buddhism adlı kitapta yapılan alıntıdan (New York, Harper and Row, 1964) s. 230

(8)     a.g.y., 233

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe