Vejetaryen Beslenme

Ender Saraç


Vejetaryen beslenmenin, insan davranışları üzerine yaptığı saf fiziksel etkiyle insanlığa yararı çok büyüktür."

G.Bernard Shaw:

"Bizlerin, katledilmiş hayvanların yaşayan gömüleriyle yeryüzünde ideal koşulları yaratması nasıl beklenir? Hayvanlar benim arkadaşlarımdır ve ben arkadaşlarımı yemem."

Leonardo Da Vinci:

"insanoğlu acımasızlığıyla tüm hayvanların kralıdır. Bizi başka canlıların ölümü yaşatıyor. İlk gençliğimde et yememeye ant içtim. En büyük korkum hayvanları acımasızca öldürenlerin, zamanla insanları da öldürmesidir."

Bir Uzakdoğu atasözü:

"Ne yersek o'yuz veya ne yiyorsak o'nu yansıtırız."


Büyük bir atom yapımı ve yıkımı içerisindeyiz. Yediğimiz her şey, bedenimizdeki hücreleri değiştirdiği için, sonuçta yediğimiz gıdalardan oluşuyoruz. Dışarıyla olan en büyük alışverişimiz yiyecek, içecekler ve biraz da soluduğumuz havayla olmaktadır. Ağızdan beslenme yoluyla dışarıdan aldığımız tüm maddeler, aslında bizim temel yapı taşlarımızdır. Dolayısıyla ne yersek o'yuz. Şöyle bir örnek verebiliriz. Hayvanlar, normalde daha sağlıklı bir kimyaya sahip olmalarına rağmen, öldürüleceklerini anladıkları anda negatif kimyasal maddeler salgılarlar. Özellikle mezbahalarda kesilenler, çok ciddî bir gerilim yaşamakta, ölüm korkusuna bağlı olarak hemen çeşitli enzimler, nöropeptitler dolaşıma katılmaktadır. En basitinden, sempatik sistem aktive olmakta ve yoğun miktarda adrenalin açığa çıkmaktadır.

Hayvan öldüğü zaman bu maddeler dolaşıma ve sisteme geçmekte ve insan tarafından yendiğinde de bedene girmektedir.

Son araştırmalar belirli besinlerin, beynin çalışmasını, hatırlamasını, uyku motor hareketlerini, acı, depresyon, öğrenme yeteneği ve hatta gerçeğin algılanması gibi değişik zihinsel ve fiziksel fonksiyonları doğrudan doğruya etkileyerek beynin kimyasal dönüştürücülerini değiştirdiğini göstermiştir. Sözgelimi soya fasulyesi gibi, besin değerleri bakımından zengin gıdalar hafıza yeteneğini artırırken; karbonhidratça zengin ve proteini az besinlerin kişiyi miskinleştirdiği doğrulanmıştır. Çünkü karbonhidratlar insülin üretimini uyarırlar, insülin ise beyindeki serotonin seviyesini artırır, bu da kişiyi uykulu ve miskin yapar. Aşırı tatlı ve abur cubur beslenen kişiler için de bu geçerlidir. Vejetaryenliği birkaç gruba ayırabiliriz: 

• Veganlık: Veganlar, hayvanla ilgili hiçbir ürünü kesinlikle tüketmeyen gruptur. Bu grubun inancına göre hayvanın sütü bile yavrusunu beslemesi içindir ve insanoğlunun onu tüketmeye hakkı yoktur. Benim görüşüme göre, çok katı olmak doğru değildir. Vegan olarak beslenen kişilerde, zamanla bazı beslenme bozuklukları olabilir.

• Lakto vejetaryenlik: Lakto vejetaryenler hayvan etini yemezler, fakat hayvansal ürünleri tüketirler. Hayvanın bizzat canına kastetmeden, ürünlerini, sütünü, sütten elde edilen yoğurdu, balını, peyniri yiyebilirler.

• Semi vejetaryenlik: Sadece büyükbaş hayvanları, kırmızı eti yemezler; nadir olarak beyaz et tüketebilirler.

Hekimlik deneyimlerimden izlediğim kadarıyla, en iyi beslenme türü lakto vejetaryenliktir. Çünkü lakto vejetaryenlik sadece meyve, sebze, baharat, kuruyemiş değil; süt, süt ürünleri ve bal gibi bazı temel gıdaları da kapsamaktadır. Bu beslenme tarzıyla protein eksikliği olması söz konusu değildir. Vücut için gerekli bütün mineral ve vitaminler de alınmış olunur. Sonuçta vejetaryen beslenme satvik bir beslenme türüdür. 

İnsanoğlunun orijinal hali vejetaryendir

Buzul çağına kadar vejetaryen bir şekilde beslenen insanoğlu, tartışmasız otoburlara daha yakındır. Son buzul çağında, yaşamlarını sürdürmek için, asıl besinleri olan sebze, meyve ve kuruyemişleri bulamadıklarından dolayı, et yemek zorunda kalan insanoğlu, etle beslenmeye buzul çağı bittikten sonra da hatalı bir alışkanlık olarak devam etmiştir. Buna rağmen tarih boyunca vejetaryen beslenmenin insanoğlu için daha yararlı olduğunu gören birçok topluluk, vejetaryen beslenmeye geri dönmüştür, insan için et yemek doğal değildir.

Karada yaşayan memeli canlıları üç gruba ayırabiliriz:

1. Etle beslenenler

2. Ot veya yaprak yiyenler

3. Meyveyle beslenenler 

Etle beslenen hayvanlardan aslan, köpek, sırtlan, kurt ve kedinin, diğer hayvanlar âleminden ayrılan belirgin özellikleri vardır. Birincisi vücut boylarının aşağı yukarı 3 katı uzunluğunda olan çok kısa ve basit bir sindirim sistemine sahiptirler. Bunun nedeni etin vücutta uzun süre kalmasıyla, çabucak çürümesi ve sonuçta oluşan zehirli maddelerin kan dolaşımına geçmesi tehlikesidir. Etle beslenen hayvanların kokuşan etten oluşmuş bakterileri, vücut dışına çabucak atabilmesi, kısa sindirim sistemi sayesinde olabilmektedir. Kemik ve liflerin sindirilebilmesi için midelerinde, otoburlardan on kat daha kuvvetli hidroklorik asit bulunmaktadır. Gecenin serinliğinde avlanıp, gündüz saatlerini uyuyarak geçiren etoburların vücutlarını serin tutmak için ter bezlerine gereksinimleri yoktur. Bu nedenle derileriyle değil dilleriyle ter dökerler, bu da etoburların önemli bir özelliğidir. Diğerleriyse gündüz saatlerinde zamanlarının çoğunu yiyecek toplayarak geçirirler ve vücutlarını serin tutmak için derileri aracılığıyla ter dökerler.

Etoburlarla diğer hayvanlar arasındaki başka belirgin bir fark da diş yapılarıdır. Bütün etobur hayvanların, kaplanın, aslanın, eti koparmak için güçlü pençeleri ve ön dişleri vardır. Et yemeyen hayvanlarda bulunan ve yiyecekleri öğütmede kulandan azıdişleri et obur hayvanlarda yoktur. Tahıl ürünlerinin aksine, etin ön sindirim için çiğnenmesi fark etmez; et, mide ve kalınbağırsakta sindirilir. Örneğin kedi ön sindirim işlemini hemen hemen hiç yapmaz, azıdişleri yoktur, sadece ön sivri dişleri vardır. Ot ve yaprak yiyenlerle, bitki ve çeşitli sebzelerle beslenenlerdeyse, tükürükteki pityalin maddesiyle birlikte, sindirim ağızda başlar, iyi sindirim için gıdaların iyi çiğnenip pityalinle karıştırılması gerekir. Bu nedenle ot ve yaprak yiyen canlıların yirmi dört özel öğütücü dişi vardır. Besinleri öğütebilmek için çene yapısı etoburlardaki aşağı yukarı harekete ilaveten, sağa sola hareket edebilecek özelliğe sahiptir. Kesici dişleri olmayan ot obur canlılar suyu emerek içerken, etle beslenen canlılar dillerini kaşık gibi kullanarak su içmektedirler. Otoburlar, etoburlar gibi çürüyücü besinler almadıklarından ve otsu besinlerin sindirilmesi için nispeten daha fazla bir zaman gerektiğinden, daha uzun bir bağırsak sistemine sahiptirler. Bağırsakları beden boylarının on katıdır.

New York Malabedenes Tıp Merkezi'nden Dr. Williem Collens, etoburların kolestrol ve doymuş yağları vücutlarında tutabilecek hemen hemen sınırsız bir kapasiteye sahip olduğunu saptamıştır. Fakat gıdasına iki ay hayvansal gıda karıştırılan deney tavşanında yapılan otopside, bu canlının dolaşım sisteminde yağlanma ve damar sertliğinin oluşmaya başladığı görülmüştür. İnsan sindirim sistemi de etle beslenen diğer hayvanlar gibi eti sindirmek üzere düzenlenmediğinden, et yenmesi, birçok hastalığa, özellikle kolestrol ve buna bağlı kardiyovasküler hastalıklara yol açabilmektedir.

Üçüncü grup ise sadece meyveyle beslenen, insanlara bu yönüyle yakın olan, Anthropoidea maymunlarıdır. Bu maymunlar beslenmelerini çoğunlukla meyve ve kuruyemişler üzerine kurmuştur. Derilerinde terlemek için milyonlarca gözenek vardır ve besinlerini çiğneyip öğütmek için parçalayıcı dişlere sahiptirler. Tükürükleri alkaliktir, aynı ot ve yaprak yiyenler gibi pityalin içerirler. Bağırsakları meyve ve sebzelerin yavaş sindirilmesi için bedenin on iki katı uzunluğundadır.

İnsan, karakter olarak meyveyle beslenenlere çok benzemekte, otla beslenenleri andırmakta, etle beslenenlereyse hiç uymamaktadır. İnsanın sindirim sistemi, diş ve tırnak yapıları ve beden fonksiyonları etle beslenen canlılardan tamamen farklıdır.

insanın sindirim sistemi Anthropoidea maymunlarda olduğu gibi beden boyunun on iki katıdır. Suyu öteki vejetaryen canlılar gibi emerek içerler. Diş ve tırnak yapıları da vejetaryen hayvanlarınki gibidir ve tohumların ön sindirimleri için de, tükürük yapısı, pityalin içerir.

İnsanlar fizyolojik bakımdan kesinlikle etle beslenmeye uygun yapıda değildir, insanın anatomik yapısı ve sindirim sistemi, milyonlarca yıl boyunca meyveler, kuruyemişler, tohumlar ve sebzelerle beslenerek evrimleştiğini göstermektedir. Ayrıca insan, genel eğilimleri, iç güdüleri ve davranışlarında etobur özelliği taşımaz, insanların, kendileri için hayvan öldürecek başka insanlara ihtiyaçları vardır. Eğer herkes ihtiyaç duyduğu eti karşılamak için öldürme eylemini kendisi yapmak zorunda kalsaydı, birçok kişi bundan çok rahatsız olurdu, aç kalırdı. İnsanlar, diğer et yiyen hayvanlarda olduğu gibi eti çiğ olarak da yiyemezler. Bunun yerine haşlayarak, fırınlayarak, kızartarak veya kan kokusunu çeşitli sos ve baharatlarla giderip, onu çiğ durumdan uzaklaştırarak ve orijinal halini saklayarak yiyebilirler. Buna örnek olarak bir bilim adamı şöyle bir açıklama getirmiştir:

"Aç bir kedi, bir parça çiğ et kokusu aldığında büyük bir arzu duyarken, meyve kokusuna karşı hiç bir tepki vermez. Eğer insanlar bir kuşun üstüne atlayıp, hala canlı olan organlarını parçalayıp, ılık kanını emebilirse, doğanın kendilerini et yeme içgüdüsüyle donattığını söylemek mümkündür." Öte yandan bir salkım üzüm, bir şeftali insanların ağzını sulandıracaktır. Büyük evrim teorisyeni Charles Darwin dahil birçok bilim adamı, ilk insanların meyve ve sebzeyle beslendiğini ve tarih boyunca da anatomilerinin fazla değişmediğini tespit ederek, insanların, bedensel ve fizyolojik yapılarına uygunluk bakımından doğal besinlerinin meyve, sebze ve tohumlar olduğunu kabul etmişlerdir.

Vejetaryen beslenmenin insanın ruhsal gelişimine etkisi

insanoğlunun ruhsal evrimini artırmasını amaçlayan bütün dinî ve kültürel akımlarda, Müslümanlıkta, Hıristiyanlıkta, Uzakdoğu dinlerinde, belli bir bilinç düzeyini aşmış kişiler peygamberler, bilge kişiler, yogiler diğer canlıları öldürüp yemekten uzaklaşmışlardır.

Bu, insanın kendini yaratan kaynakla daha iyi ve kuvvetli bir bağlantı kurması için büyük avantaj oluşturmuştur. Modern bilimin, Einstein'dan beri yeni yeni keşfetmekte olduğu, evrenin sadece kuantum titreşimciklerinden meydana geldiği ve en sonunda bilincin de titreşimlerden oluştuğu ve bu titreşimlerin maddeye dönüşebildiği gerçeğini, evrenin doğasını bilen yogiler çok önceden keşfetmişlerdi. Çok değişik dalgaların bulunduğu evrende katı, sıvı ve gaz biçimindeki maddeler, ses, ışık ve düşünce olarak tanımlanan fiziksel olaylar, sadece farklı frekanslarda titreşen dalgalardır. Aynı şekilde besinlerin de kendine özgü farklı frekanslarda titreşimleri vardır. Bu titreşimler onu yiyen kişinin bedenini ve zihnini kuantum düzeyinden etkiler. Besinlerin etkilerini uzun sürelerde deneyimleyen bu bilge kişiler; kendilerine uygun beslenme tarzına geçmişler ve et yemekten uzaklaşmışlar.

Eski Mısır'ın din adamları asla et yemezler, Yunan filozofları Eflatun (Platon), Sokrates, Pisagor vejetaryen beslenmenin doğruluğunu savunurlardı. Inka uygarlığının temel özelliklerinden birinin de vejetaryen beslenmeyi benimsemeleri olduğunu biliyoruz. Hindistan'da, Buddha da öğrencilerini et yememe konusunda uyarırmış. Taocu ermişler gibi, ilk Hıristiyan ve Yahudiler de vejetaryenmış.

Kitabı Mukaddes'te açıkça bildirilmiştir: ..."Ve Allah dedi: işte bütün yeryüzü üzerinde olup tohum veren her sebzeyi ve kendisinde ağaç meyvesi olup tohum veren her ağacı size verdim; size yiyecek olacaktır." (Tekvin, 1/29)

Daha sonra etle ilgili bir bap daha vardır: ..."Fakat eti onun canı olan kanı ile yemeyeceksiniz." (Tekvin, 9/4)

Ve İsa da şöyle demiştir: "...Canavarca öldürülerek insanın bedenine giren her kurban, orayı kendi mezarı haline getirir. Gerçeği söylemek gerekirse, kim katlederse kendisini öldürür ve kim öldürülmüş eti yerse, ölünün bedenini yemiş olur."

Hindistan'da da Hindular, her zaman et yenmesini yasaklamıştır, ilk kanun koyucusu Manu söyle demiştir:

"Etin, yaşayan varlıklara kötülük yapılmadan elde edildiği asla kabul edilemez. Bir kişi varlıklara zarar verirse, cennetin mutluluğuna ulaşamaz."

Kuran'da ölü hayvanların, kan ve etin yenmesi, birçok şartlara bağlanmakta veya yasaklanmaktadır. Hz. Muhammed de öz yeğenine ve öğrencilerine: "Midenizi hayvanlar için mezar haline getirmeyiniz" der. Genel olarak ele alındığında, Müslüman toplumunun bu olumsuz etkiye maruz kalma açısından daha şanslı olduğu söylenebilir. Çünkü İslamî yöntemlere göre kesilen etlerde daha az toksin bulunmaktadır. Birinci neden hayvan anî bir şokla öldürülmez, en büyük damarı boynundan kesilerek, içindeki kanın büyük bir kısmı boşaltılır. Böylece ölüm sırasında kana karışan birçok olumsuz maddenin, hiç olmazsa önemli bir kısmı dışarıya akıtılmış olur. Oysa Batı toplumundaki şok öldürmede, bedende kalan kanda ve ette yüksek düzeyde ama bulunması daha mümkündür, ikinci neden, İslamî kesim sırasında usulüne uygun olarak okunan duaların, özel kuantum frekans ve titreşimlerinin, hayvanı ayrı bir bilinç düzeyine, adeta bir kabullenmişliğe, sakinliğe sokmasıdır. Üçüncü bir neden de, hayvanın kesilmeden önce ayak tırnağının arasındaki bir noktaya kesik atılmasıdır. Bu bir akupunktur noktasıdır. O nokta uyarıldığı zaman, hayvanda acı hissi büyük ölçüde azalır. Bütün bunlar etin toksik etkisini kısmen azaltır. Deniz dibini tarayarak toksinleri temizleyen midye ve benzeri kabuklularla, tamamen ama dolu bir hayvan olan domuz gibi birçok hayvan da, o yoklukta bile, mekruh veya kesin yasak ilan edilmiş. Geri kalanlara özel bir kesim tekniği getirilmiştir. MS VII. yy koşullarında, yiyecek olarak sadece hayvansal gıdaların ve hurmanın bulunduğu Arabistan çöllerinde, hayvansal gıda tüketimine bağlı zararları azaltmak için ancak bu kadarı yapılabilmiş. Çünkü etin alternatifi yokmuş.

Fakat günümüz koşulları daha farklı, her an, her yerde bol miktarda tahıl, sebze, meyve ve süt ürünleri bulabiliyoruz. Bütün bunlardan çıkan sonuç; yeryüzünde şimdiye kadar yaşanmış hemen tüm dinî ve felsefî akımların önerisinin, hayvanları yememe veya daha az tüketme yönünde olduğudur.

Genelde daha sağlıklı olmak ve evrimleşmek isteyen bir kişi için, bedenin içersine ikinci bir beden sokmamasının daha doğru ve yararlı olduğu düşüncesindeyim. Ayrıca geçmişte ve günümüzde yaşayan birçok dâhinin, sanatçının, politikacının, müzisyenin ve bilim adamının, Leonardo'dan, Einstein'a kadar, zirveye imza atmış pek çok kişinin vejetaryen olduğunu vurgulamak, sanıyorum, et yemeyen kişilerde beslenme bozukluğuna veya zekâ düzeyinde eksiklik olacağına dair iddiaların geçersiz olduğunu kanıtlar.

Bitkiler ise genelde çok yavaş, duygusal tepki gösterir. Çok geniş bir zaman dilimi içerisinde, son derece yavaş toksin salgılarlar. Ağaçlar ve bitki âlemi uyku bilincindedir. Bu yüzden olumsuz herhangi bir madde salgılamazlar. Ancak bitkinin tümünü tüketmiyorsanız, sürekli olarak, örneğin bir ağacın aynı dalından yaprak koparıyorsanız veya sürekli olarak aynı tarafını kesiyorsanız, uzunca bir süre sonra, o bitkinin o dalında da veya o ağacın o kısmında da olumsuz bazı maddeler veya toksinler oluşmaya başlar. Afrika'da araştırma yapan botanikçiler, zürafaların sürekli olarak kendilerine kolay gelen aşağıdaki dallan veya hep aynı ağacın aynı dallarını yemediklerini, her gün bir sonraki ağaca geçerek ve ara ara yükseklik değiştirerek beslendiklerini gözlemlemişlerdir. Yaptıkları araştırmalarda, bir ağacın hep aynı tarafının dalı yenildiği veya koparıldığı takdirde, zamanla o kısmın toksin oluşturduğunu, hastalık yapabileceği için, hayvanın onu yemediğini bulmuşlardır.

Vejetaryen kişilere yöneltilen eleştirilerden biri de, hayvanlar da, bitkiler de canlı olduğuna göre, ikisini de yemek arasında pek bir fark olmadığıdır. Fakat daha önce açıkladığım gibi, bu, bilimsel olarak doğru değildir. Çünkü bitkiler acı çekmiyor, ayrı bir bilinç halinde ve düzeyinde, uyku bilincinde oldukları için tüketildiklerinde, toksin oluşturmuyor, insan bedenine zararlı herhangi bir madde üretmiyorlar. Ayrıca biz çoğu zaman bitkilerin kendisini değil, onun ürününü veya bir bölümünü, yani elma ağacını değil, elmayı, tüm fidanı değil, fasulyesini yiyiyoruz. Veya o bitkinin normal evrimini tamamlayıp, zaten yok olacağı bir dönemde onu tüketiyoruz. Örneğin karpuzu, çileği, armudu, enginarı, baklayı olgunlaşmadan koparmamak iyi olur; böylece hem bitkinin daha iyi ürün vermesini sağlarsınız, hem de zaten kısa bir süre sonra, doğadaki yaşam süresini doldurduğu için çürüyüp yok olacağından, onu tüketmekle ona bir zarar vermemiş olursunuz. Oysa bir hayvan, öldürüleceği zaman, çok yoğun bir şekilde, negatif maddeler salgılar; kuantum düzeyindeki duygular, düşünceler, endişe, korku ve heyecan vücutta bazı olumsuz maddelere dönüşür. Bir köpeğin aniden size doğru koşarak gelmesi, sizde korku duygusunun adrenalin salgılanmasına yol açıyorsa, yani hisler maddeye dönüşüyorsa, hayvanlar da his düzeyinde daha derin sezgilere sahip oldukları için, öldürüleceklerini hissettiklerinde şiddetli bir negatif duygu karışımıyla kimyasal hormon salgılarlar. Bunlar da kana geçerek maddeye dönüşür. Bu hayvanın etini tüketen kişi de, bu negatif maddeleri bedenine almış olur. Buna bağlı olarak, uzun süre et ağırlıklı beslenildiği zaman bedende birçok olumsuz etkiler görülür. Bu negatif maddeler bedene sürekli ve yoğun olarak girdiği takdirde, olumsuzluklar sadece bedenle sınırlı kalmayıp, kişinin bilincinde bulanıklılıklara ve ruhsal yapısında daha saldırgan bir tabloya yol açar.

Vejetaryen beslenme, belli bir süre sonra insanın ruhsal, zihinsel ve duygusal yapısında bir incelme ve saflaşma yapar. Vejetaryen olan kişilerde, daha olgun bir ruhsal yapı gelişimi, doğaya daha fazla sahip çıkma, davranışlarında hayvani dürtülerin giderek yok olması ve saldırganlığın giderek azalması gözlemlenmektedir. Vejetaryenlerin genel olarak davranışları, tepkileri daha ince, daha insancıldır.

Bugün için çok iddialı bir söz gibi gelebilir; fakat gelecekte, dünya barışı için, insanoğlunun vejetaryen olmasının hem çok önemli, hem de gerekli bir aşama olacağını vurgulamak isterim. Daha önce yamyamlığı yaşayıp terk eden insanoğlu, şimdi de, önce kırmızı eti, zamanla da diğer canlıları yemeyi terk edecek ve giderek barışçıl, daha az saldırgan bir canlı türü olacaktır.

Neden et yiyenler daha çok hastalanır ve erken ölür?

Et ve yağlı besinlerle beslenen Eskimolar çok çabuk yaşlanırlar. Ortalama ömürleri yirmi yedi buçuk yıldır. Yaşamlarını özellikle etle besleme üzerine kurmuş olan Kırgızlar da erken ergenleşir ve çabuk ölürler. Nadiren kırk yaşını geçerler. Bunun aksine Pakistan'daki Hunzolar, Otomi kabileleri ve Meksika yerlileri gibi, et yemeyen veya eti ender tüketen topluluklarda antropologların yaptıkları araştırmalar bu insanların sağlıklı ve dayanıklı olduklarını, uzun yaşadıklarını belgelemiştir. Bu bölgelerde yüz on yıl ve daha uzun yaşamış insanlar görülmüştür.

Kesim sırasında, ölüm korkusuyla ürkmüş olan hayvanın kimyasal yapısı derin değişikliklere uğrar. Kesimden sonra kana karışan bu toksik maddelerle uzun süre bekleyen etin niteliği daha da bozulur ve birkaç gün sonra hastalıklı gibi, yeşil bir renge dönüşür. Et endüstrisi bu renk değişimini koruyucu maddelerle maskelemeye çalışır. Bu maddelerin de kanserojen olduğu bilinmektedir. Et yiyen kişiler, bedenlerine bu maddeleri sokarak, ayrıca, bunların da olumsuz etkilerine maruz kalırlar. Hayvanın et olarak yenilen kısmı kaslarıdır. Daha fazla kas elde etmek için de son yıllarda hayvancılıkta erkeklik hormonu kullanılmaktadır (eski Doğu Bloku bayan sporcularını hatırlarsanız erkeksi bir formları vardı ve çok kaslıydılar). Genelde hayvanın et olarak yenen kısmı kasları olduğu için, bu sayede hayvanın kas kütlesi artırılarak, örneğin yüz elli kilo et verimi yerine, bu hormon kullanılarak iki yüz elli kilo et alınıyor.

Ülkemizde hormon kullanımının denetimi yeterli düzeyde yapılmadığı için boyutları daha da korkunç oluyor. Tabiî ki hayvandan kısa sürede en yüksek verimi almak için verilen bu hormonları, bu etleri yiyen insan da vücuduna alıyor.

Bence son zamanlarda bayanlarda, bu kadar sık genital kökenli, hormonal ve kanser rahatsızlıkların görülmesinin en önemli nedenlerinden biri hormonlu et tüketiminin yoğunluğudur.

Kırmızı etin içerisinde yüksek oranda kan mevcuttur. Zaten etin rengini de bu kan vermektedir. Beyaz etli hayvanların doğası gereği dolaşımları ve et yapıları daha farklıdır; daha az kan içermektedirler. Kan ise bekledikçe çok hızlı bir şekilde bozulan bir maddedir.

Daha az zararlı olduğunu belirttiğimiz beyaz etin hiç mi zararı yok?

özellikle kümes hayvanları başta olmak üzere, pek çok hayvan da normal doğalarına hiç uygun olmayan bir şekilde yetiştirilirler. Örneğin, minicik bir kafesin içersinde yüzlerce tavuk, hiç gün ışığı görmeden, çiftleşmeden, döllenmiş yumurtaya, kuluçkaya yatmadan, hiç çimlenmeden, solucan gagalamadan, eşelenmeden, toprakla haşır neşir olmadan yetiştirilir, sentetik yemlerle beslenirler. Mutlaka tavuk yenecekse, doğada, özgür yetişmiş bir tavuk, yeterince güneş ve oksijen almış, çiftleşmiş, köy tavuğu tercih edilmelidir. Birtakım fizyolojik fonksiyonlarını yerine getirmiş bir tavuğun yemeği, hiç olmazsa, daha az zararlıdır; diğerinin adı tavuksa da aslında o tavuk görüntüsünde bir yaratıktır.

Vejetaryenler ile kırmızı et yiyenler arasında karşılaştırma yapıldığında, et yiyenlerde, kardiyovasküler hastalıkların kıyaslanamayacak oranda çok olduğu görülmüştür. Etle beslenme, stres, sigara ve genetikten daha da etkili bir kanser nedenidir. Et ile kanser arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün 50 000 vejetaryen üzerine yaptığı bir araştırmada, vejetaryenlerin etle beslenenlere oranla daha uzun yaşadıkları ve kalp rahatsızlıklarının belirgin oranda düşük olduğu, her türden kansere yakalanma şansının çok daha az olduğu saptanmıştır.

Et, bağırsakta sindirim salgılarıyla reaksiyona girerek kanserojen kimyasal maddeler üretir. Etin sindirim için insan bedeninde uzun süre kalması çok olumsuz etkiler yaratmaktadır, insanın vücudundan etin sindirilerek tamamen terk edilmesi yaklaşık beş gün sürer. Oysa vejetaryen beslenmede bu süre bir buçuk gün civarındadır. Çürüyen et sindirim sisteminde toksik maddeler üretir ve bu maddeler bağırsakları önceden eskitip yıpratırlar. Bilim adamları da et yiyenler ile vejetaryenlerin bağırsak bakterilerinde farklılıklar bulmuşlardır.

Sindirim sistemimiz etle beslenmek üzerine yapılanmamış olduğu için, et ağırlıklı beslenildiğinde; kronik kabızlık, kolit gibi ciddî problemler başlayabilmektedir. Zamanla vejetaryen beslenmeye dönünce, lifli beslenmek etten daha tercih edilir olmaya başladığında bağırsak florası olumlu yönde değişiyor. Bu nedenle bağırsak kanserlerine, Hindistan gibi vejetaryen ülkelerde, çok az rastlanırken, özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa gibi etin ağırlıklı olarak tüketildiği bölgelerde yaygın olarak rastlanır, İngiltere ortalamasının yüzde 20 üzerinde et tüketilen Iskoçya'da dünyanın en yüksek bağırsak kanseri oranı görülmektedir.

Bu ülkelerde ölümlerin çok büyük bir yüzdesini kalınbağırsak, kolon kanseri oluşturuyor, ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra ekonomik kriz döneminde beslenmede daha çok bakliyatlarla, lifli gıdalara zorunlu bir yönelme olmuştur. Bu dönemde, nedeni sindirim sistemi olan ölüm oranlarında belirgin bir düşüş olduğu saptanmıştır.

insan vücudu, dışarıdan yediği başka bir canlının proteinlerine bir müddet sonra alerjik reaksiyonlar gösterir. Birçok kişi kolit, astım ve cilt kaşıntılarına yol açan alerjik reaksiyonların sebebinin, hatalı beslenmek olduğunu bilmeden, kimyasal ilaçlar ve hatta kortizon kullanarak baskılamaya çalışmaktadır.

Zengin hastalığı diye de bilinen, ürik asit yüksekliğine bağlı gut hastalığı, etle beslenmenin en büyük belirtisidir. Üre ve ürik asit, etin atık maddeleri; yani nitrojen bileşimleridir. Çok et yiyen bir kişinin böbrekleri etten aldığı nitrojenden dolayı, et yemeyen bir kişinin böbreklerine göre üç kat daha fazla çalışmak zorundadır.

İleriki yaşlarda bu yükü çekmek daha da zorlaşabilir. Ürik asit, çeşitli eklemlerde gut hastalığını oluşturur. Günümüzde çok yaygın olduğu görülen gut hastalığından kurtulmak için, ürik asit düşürücü, toksik ilaçlara yönelme böbrekler için daha da ağır bir yük oluşturmaktadır. Bu, başka sistemlerde de bozukluğa yol açabilir.

Dünya Diyetisyenler Birliği ve ingiliz hekimlerin birlikte yaptığı bir araştırmaya göre, etle beslenen insanlarda şu hastalıklar görülür: kalp hastalıkları, hipertansiyon, hiperkolestrolemi, insüline bağlı olmayan diyabet, kolon kanseri, meme kanseri, prostat kanseri, akciğer kanseri, osteoporoz (kemik erimesi), safra taşları, böbrek taşları, kolon, üre, şişmanlık. Hamilelik sırasındaki toksemilerin, eklem problemlerinin, romotoit artrit ve astımın da et yemekle ilişkisi olduğu saptanmıştır.

Ayrıca, genel olarak bakıldığında da vejetaryenler daha sağlıklı ve daha ince yapılıdırlar. Ortalama vücut ağırlıkları et yiyenlerden 10 kg kadar daha azdır, tansiyon ve nabız sayıları daha düşüktür.

Her vejetaryen beslenen sağlıklı besleniyor mu?

Şunu da özellikle belirtmek gerekiyor, "Et yemeyen herkes sağlıklı besleniyor" demek değildir. Vejetaryen beslenmenin ince noktaları vardır. Et yemeyince protein, karbonhidrat, yağ, mineral, iyon dengesinin iyi sağlanması gerekir.

Süt, bal gibi hiçbir hayvansal ürünü tüketmeyen Vegan'lar da demir, B12 vitamini, bazı proteinlerin eksikliği görülebilir. En uygun vejetaryenlik laktodur. Süt gibi, hayvanın beslemek için verdiği ürünlerden yararlanabilmektir.

Yumurta yemek vejetaryenler arasında tartışma konusudur. Döllenmiş yumurtayı yemek, bu felsefeye aykırıdır. Çünkü içinde potansiyel bir canlı taşımaktadır. Döllenmemiş yumurta yenmesinin, hayvanın canına kastetmek olmadığı görüşündeyim. Çünkü içinde potansiyel bir canlı yoktur. Genelde yumurta ağır bir gıdadır. Beyazında yoğun kalsiyum ve bazı proteinler, sarısında ise yüksek oranda B vitaminleri vardır. Sarısının hazmı daha zordur ve yüksek oranda kolestrol içermektedir.

Vejetaryen beslenmenin en uygun gördüğüm türü olan lakto vejetaryen beslenme tarzıyla protein, yağ ve karbonhidratları, vücudun ihtiyacı olan şekliyle, gerektiği gibi ve yeterince almak mümkündür.

Sağlıklı vejetaryen beslenmek için öneriler: Soya fasulyesi:

Tahıl ve çeperli gıdalardaki protein oranının çok fazla olmamasına karşın, soya fasulyesi, bu konuda çok değerli bir besindir. Soya, soya sütü, fasulyesi ve eti gibi çok çeşitli şekillerde tüketilebilmekte ve adından XXI. yüzyılın yiyeceği olarak bahsedilmektedir. Yüksek oranda bitkisel protein, E vitamini, serbest radikal temizleyici maddeler, lifli, çeperli bir gıda olduğu için de yüksek oranda B vitamini içerir.

Soya fasulyesi yemek çok büyük bir açığı kapatır. Soya fasulyesinde ette bulunandan üç kat daha fazla protein bulunur. Bir biftekte yüzde 20 protein varken, bu oran soyada yüzde 40'tır. Bazı kurumuş bakliyatlarda da yüzde 30 oranında protein bulunmaktadır. Soya, aynı ağırlıktaki etin üç katı protein içerir. Et gibi üre ve ürik asit oluşturmaz; kolesterol, yağ ve hayvan hastalıkları içermez. B, A, E, D vitaminleri içerir. Soya fasulyesinin en tılsımlı özelliği "lesitin"dir. Bedenin tüm hücrelerini uyarır. Beyni ve sinirleri uyararak hafıza ve beyin gücünü arttırır. Iç salgı bezlerini düzenler. Dokuları canlandırır, kan dolaşımı ve soluk alışverişini canlandırır. Kemikleri sertleştirir. Yaralanmalara karşı direnci artırır. Sinirsel gerginlik ve enerji eksiklerinde, soya lesitini çok değerlidir. Bunun dışında, süt ve sütten elde edilen gıdalarda, örneğin yoğurttan, peynirden, içilen bir ayrandan da yüksek oranda protein alınabilir. Protein, aminoasit adı verilen daha küçük moleküllerden meydana gelir. Sindirildiği zaman onu oluşturan aminoasitlere ayrılır. Bedenin ihtiyaç duyduğu değişik tipte proteinler oluşur ve beden her birinden tek tek yararlanır. Bilinen yirmi iki aminoasitten sekiz tanesi temel aminoasitler olarak adlandırılır. Bunlar normal olarak beden tarafından sentezlenir. Bunlardan biri eksikse beden diğerlerinden faydalanamaz. Dolayısıyla sekiz aminoasit aynı anda alınmalıdır. Bunların belirli ölçülerde alınması da önemlidir. Bir tanesi bile yeterli miktarda değilse diğer aminoasitlerden uygun olarak yararlanılamayacaktır.

Tüm aminoasitleri yeterli oranda sağlayan besin veya besin bileşimleri, "tam protein" içerirler. Et, tek başına tam protein kaynağı değildir, birkaç aminoasit türünü içermezken, soya fasulyesi ve süt, tam protein içerirler. Diğer besinlerle birleştirildiğinde, tek başına sahip oldukları protein değerlerinin çok üstünde değerlere sahip olurlar. Sindirim sistemi tarafından daha kolay özümsenirler.

Aşağıdaki kombinasyonların "tam protein" içerdiği diyetisyenlerce saptanmıştır.

Süt + pirinç Buğday + susam + bakliyat veya patates  

Bakliyatla birlikte + pirinç, buğday, mısır kuru yemişler veya susam

Soya fasulyesiyle birlikte + buğday, susam, mısır

Sebzelerle birlikte pirinç pilavı + tahıl veya susam

Karbonhidratlar enerji açısından önemlidir. Fakat karbonhidrat oranının çok yüksek olduğu pirinç, ekmek, tatlı ve şekerleme ağırlıklı beslenmelerde; vitamin, protein ve mineral bakımından, eksiklikler oluşabilir. Bu yüzden karbonhidratları da vitaminler, mineraller ve proteinler gibi beden yapıcı elementlerle birlikte almak önemlidir.

Sağlıklı diyerek, sadece soya fasulyesi almak da yanlış olur. Mutlaka dengeli ve çeşitli beslenmek gerekir, işlenmemiş tahıllar, saf halde kepek, kepekli buğday unu hem bağırsakları çalıştırması açısından, hem de kolesterolü düşürmesi açısından önemlidir. Mineralleri de yeterince almak gerekir. Pirincin kabuğunda da önemli mineraller vardır. Ancak kabuksuz pirinci sindirmek daha kolaydır, içerisinde pek çok minerali doğal olarak barındıran maden sularından, beden tipi uygunsa, günde bir şişe içmek iyidir. Fakat, Türkiye'deki maden sularında sodyum, yani tuz oranı fazla olduğu için çok fazla tüketmenin olumsuz etkileri olabilir, bu nedenle aşırıya kaçılmamalıdır.

Vejetaryen beslenmede önemli bir konuda demir eksikliğidir. Kırmızı et, ciğer, dalak gibi kanın yoğun olduğu gıdalarla beslenince demir alınabiliyor. Fakat kesinlikle, doğada çok daha kolay alınabilecek bitkisel kaynaklı demir bulmak mümkündür. Çoğumuz ıspanağı demir kaynağı olarak görürüz. Bu kısmen doğrudur. Yeşil lifli yapraklı sebzelerde diğer bitkilere göre daha yüksek oranda demir vardır. Pek fazla bilinmese de rokada, ısırgan otu tohumunda ve çay olarak içildiğinde yapraklarında, yeşil mercimekte, antepfıstığında, pekmez gibi üzümden elde edilen ürünlerde, brokolide de yüksek oranda demir bulunur. Demir, suda çözülebildiği için sebzenin pişirildiği su atıldığında çözülmüş olan demir de kaybedilecektir. Yemeğin suyunda demir olduğunu unutmamak gerekir. Özellikle bayanlarda, demir eksikliğinin yol açtığı rahatsızlıklar giderek artmaktadır. Saçı dökülen, tırnakları kırılan, yorgunluk, halsizlik, sinirlilik, âdet düzensizliği, iştah düzensizliği, üşüme gibi semptomları olan kişilerde demir eksikliği konusunda uyanık olmak gerekir. Demirin bedendeki emilimi süt, çay gibi içeceklerle bağlanırken, portakal gibi, C vitamini bol olan gıdalarla artar. Erik, kayısı, üzüm gibi kuru yemişlerde de demir oranı yüksektir.

Kalsiyum da, ette yüksek oranda bulunan bir maddedir. Vejetaryen beslenirken dikkat edilmesi gerekir. Yeterince kalsiyum alınmazsa, menopoz dönemindeki kadınlarda, osteoporoz gibi ciddî rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Türk kadınlarında süt veya kalsiyum içeren gıdaları düzenli alma alışkanlığı olmadığı için kalsiyum eksikliği çok görülür. Badem, fındık gibi kuru yemişlerden, susam, ıspanak, soya fasulyesi, brokoli gibi gıdalardan da kalsiyum alınabilir.

Vitaminler metabolizmanın işlemesi için çok önemli katalizatör maddelerdir; sebzelerden ve meyvelerden alınabilirler.

Bira mayası, yani alkolsüz malt birası B vitaminleri ve demir açısından özellikle çok değerlidir. Bunun dışında, buğdayın kepeğinde, fasulyelerde, soyada, bademde B vitaminleri bulunur. B12 vitamini bitkilerden tam sağlanamayacak bir vitamindir. Vejetaryen beslenmede dışarıdan takviye olarak alınmasını önerdiğim bir vitamindir. B12 kaynağı süttür. Soya sütü, tofu ve buğday tohumunda da bulunur. Kanda B12 düzeyine baktırılıp, eksikliği varsa alınması önerilir. Özellikle yoğun çalışan vejetaryenler, destekleyici olarak B12 vitamini alabilirler.


 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Egzersiz

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült