Kendimizi Bulma Yolu Olarak Meditasyon

Johannes F. Boeckel


Meditasyon birçok konuda bize yardımcı olur: Sağlığımız açısından veya kendimizi daha iyi konsantre edebilmek için. Hangi nedenlerle meditasyon yaparsak yapalım, o bize istediğimizden fazlasını verir ve sonunda kendimizi bulacağımız yol olur. Her gün rahatlama alıştırmaları yaparsak, gittikçe daha sakinleşiriz. Sakinleşmek daha fazla kendimize gelmek demektir. Bu da içimizdeki birçok şeyin çözülüp açığa çıkmasını sağlar.

Ben Kimim?

Ben aslında kimim? Roshi Nagaya öğrencileri başına üşüşüp ondan bir Koan istediklerinde onlara şöyle derdi: "Sizin yaşamınız Koan'dır, çözücü bilmeceniz." Ben kimim? Düşünce eski özne nesne ikilemini temel alır ve sürekli ikilem içindedir, böylece bize bu konuda yardımcı olamaz. Sadece meditasyon sayesinde derinliklere inen bir bakış açısı, bize kendi varlığımızı aydınlatabilir.

Ben kimim? "Kötü" olarak tanımlayabileceğim bir parçamı bastırırsam, acaba ben "İyi" mi olurum? Kendimi görmek istediğim ve başkalarının da beni görmesini istediğim şekilde davranırsam, bu sadece her an yıkılabilecek bir dekor olur. Sürekli olarak bir tarafımı bastırırsam, iyi olabilir miyim? Ya benim öteki parçam ne olacak, yaşamadığım hayatım?

Meditasyon yapanların aklına "kötü" düşünceler de gelebilir. Daha önce su yüzüne çıkmamış düşünceler. Meditasyondaki derin gevşeme ve içimizdeki rahat ve değerlendirmeyen ruh halinin iyileştirici bir etkisi vardır, böylece korkularımızı ortadan kaldırabiliriz. Aynı zamanda hem gevşemiş, hem de korku dolu olamam. Korkunun ortadan kalkmasından dolayı, başka zaman bastırdığımız düşünceler de artık aklımıza gelmeye başlar. İlkel duygularımız gün ışığına çıkar. İsteklerimiz uyanır. Meditasyonda yaptığımız gibi, kendimizi değerlendirmeden dinlersek, kendi hakkımızda çok şeyler öğrenebiliriz.

Çoktan unuttuğum bir çocukluk anım birden ortaya çıktı: Küçük bir çocukken bebeklerle oynardım ve bir gün onların hepsini elimden aldılar ve bana bağırdılar: "Erkek çocuklar bebeklerle oynamaz!" Şunu tespit ettim: Bu gene bendim. Erkek olarak da kadınsı bir yönüm vardı ve annelik duyguları taşıyordum.

Meditasyon yeniden bir bütünleşme sağlar. Birbirlerini sevmeyen ve uzun zamandır da görüşmemiş olan iki düşman kardeş tekrar buluşurlar. İyi ve eğitimli olan ile basit ve serseri olan kardeşler. Ben aslında her ikisiyim. Artık sadece "İyi" olan beni göstermek ve savunmak zorunda değilim. Çünkü ben aynı zamanda öbürüyüm, dürtüleriyle yaşayan, hayvani yan'ım. Bizler sürekli olarak bir tarafımızı bastırıp, diğer tarafımızla düşmanlık içinde yaşayamayız. Sadece bir tarafımızı yüceltmek çoğunlukla işe yaramaz. Peşinden koşmamız gereken, birleşme ve uyumdur.

Bu ellerin duruşunda da kendisini gösterir. Meditasyon yaparken ellerimizi birleştirdiğimizde sol elimizi yukarı doğru koyduk. Hindistan'da bu duruş şok etkisi yaratır. Sol eli yukarıda duran hiçbir Buda figürü göremezsiniz. Hindistan'da insanlar sağ elleri ile yemek yerler ve sol elleriyle tuvalet ihtiyaçlarından sonra kendilerini temizlerler. Bu yüzden birisine, selamlamak için sol eli uzatmak bile bir hakarettir. Sol el kirli eldir, sağ el ise temiz. Fakat gene de Japonya'daki ZenBudizm'de ellerin bu duruşu uygulanır, kirli ve temiz el birlikte tutulur.

Çin felsefesine göre birlikte olan iki prensip vardır: Yin ve Yang. Yang, erkeklik, aktiflik ve aydınlık demektir. Yin ise kadınsılık, pasiflik ve karanlık anlamma gelir. Toprak Yin'e, gök Yang'a aittir. Ben nasıl hem beden, hem de ruhsam, hem Yin hem de Yang'ım.

Meditasyon sayesinde bedenimizi yeniden keşfetmemiz ve hissetmemiz gereklidir. Halbuki Doğu kültüründeki insanlar bedenleri ile tam bir uyum içindedirler.

Çift kutuplu Yin ve Yang'ı  Daha büyük bir sır: Karşıtların

kapsayan Taiki dairesi:     ortadan kaldırılması

Karşıtların barışması

Batı dünyası insanında vücut duygusu kaybolmuş ve herkes kendi vücuduna yabancılaşmıştır. Batı insanı, ne kadar gergin olduğunu bile anlayamaz. Çoğu insan vücutlarına, otomobillerine davrandıkları gibi davranırlar. Son dakikaya kadar sürerler ve artık devam etmediği zaman, tamir için kliniğe yatarlar. Duruştan yola çıkarsak meditasyon önce bir vücut alıştırmasıdır ve bizim bedenimizle tekrar bir bütün olmamızı sağlar.

Bu belki de seksin niye ilgimizi çektiğinin bir cevabıdır. Çünkü seks, bizim bütünleşmek için elimizde olan son olanaklardan biridir. Aslında doğru yolda ilerliyoruz. Fakat seks çoğunlukla soyut olarak beynimizde gerçekleşir. Bir düşüncenin peşinden koşarız fakat gerçek bir karşılaşma olmaz. Kendi bedenimizi ve diğer bedeni, alabileceğimiz kadar zevk almak için bir nesne gibi kullanırız. Eğer kendi vücudumuzun bilincinde olsaydık o zaman karşımızdakinin vücuduna da çok hassas bir şekilde yaklaşırdık. Her şeyimizle gerçekten onun içine girer ve yabancılığı, farklılığı bir kenara bırakarak bu sevgi birleşmesinde yaşamı tekrar bulurduk.

Kendimiz olmaya çalışalım! Eğer ağlamak istiyorsak, o zaman buna izin verelim ve kuvvetlice ağlayalım. Kendimize karşı çok fazla güç kullandık veya kullanılmasına izin verdik. Evet bu da benim her ne kadar rahatlık görüntüsünün arkasına saklansam da, hüngür hüngür ağlayan da benim. Veya canımız bağırmak, çağırmak istiyorsa bunu da yapalım: Avazımız çıktığı kadar bağıralım ve içimizi dökelim! Eğer hiçbir sebep yokken içimizden gülmek geliyorsa, hiç durmayalım hemen gülelim, hem de yüksek sesle. Yalnızken herhangi bir çekincemiz olması gerekmiyor. Belki de aklımıza anaokulundayken öğrendiğimiz küçük bir melodi veya şiir gelebilir — bu çocuk şarkısını hemen mırıldanalım ve şiiri söyleyelim. Belki böylece çocukken sahip olduğumuz şeylere tekrar kavuşabiliriz.

İstekler

Daha sonra bir çayıra yatalım, göğe doğru bakalım, üstümüzden geçen bulutları seyredelim ve kendimize soralım. Kendim için ne istiyorum? Hepsinin ortaya dökülmesini sağlayalım! En çok ne istiyorum? Ortaya çıkanlar arasında erişilemez istekler de olabilir. Onları ne yapmalıyım? Belki de onlar gerçekten erişilmez değildir. Şimdiye kadar onların gerçekleşebileceğini düşünmediğimiz için kendimizde başlama cesaretini de bulamadık. O halde bütün akrabalar ayağa kalksa bile, bu isteklerimizi gerçekleştirme cesaretini içimizde hissedelim. Bu arada bir isteği gerçekleştirmenin, onu bastırmaktan çok daha zor olduğunu göreceğiz. Bir isteğimizi gerçekleştirmek için çalışmak, aynı zamanda kendimizi geliştirmek, içimizdeki olanakları ortaya çıkarmak ve şimdiye kadar atıl duran yeteneklerimizi kullanmak demektir. Meditasyon sayesinde daha önce sahip olmadığımız güçlere kavuştuğumuzu görürüz.

Tanıdığım genç bir adam meditasyon sayesinde, kendisinde mesleğini değiştirme gücünü bulmuştu. O bir teknisyendi ve meslek değiştirerek, büyük bir hastanede hastabakıcı oldu. Dışarıdan bakıldığında bu bir rütbe gerilemesi gibi gözükebilir. Fakat onun için bu büyük bir istekti, çünkü o basit ve yalın bir hayat sürmek, meditasyona daha fazla zaman ayırmak istiyordu. Aynı zamanda yeni görevinde insan sevgisi ve koruma içgüdüsü gibi duygularını da yoğun olarak yaşayabiliyordu.

Bir isteğin gerçekleşmesi bizi başka bir yöne de götürebilir. 40 yaşında ve iki yetişkin çocuğun annesi olan bir kadm sadece ortaokula gitmişti. Anaokulundan beri çok istediği bir şey vardı, fakat bunu şimdiye kadar olanaksız görmüştü. Bu kadın bütün zorlukları ve karşı koymaları yenerek dışarıdan lise bitirme sınavlarına girdi ve bir sene sonra kızıyla birlikte aynı anda okulu bitirdi. En büyük isteğini gerçekleştirerek, akademinin Moda-Dizayn bölümüne girdi.

Başka bir tanıdığım kadın da sahip olduğu bütün mevkileri bıraktı ve kalbinin istediği gibi hareket etmeye karar verdi. Şu anda İngilizce öğreniyor ve üç ay için Hindistan'a gidip orada bir Aşramda (ruhsal çalışma merkezi) yaşayacak. Bunun gibi birçok örnek verebilirim.

Fakat diğer durumu da gözardı etmeyelim, istekler gerçekten imkansız olabilirler. Yaşam şartlarımız izin vermediği veya pozitif düşüncelerimizin de bir smırı olduğu için, onlar gerçekleşemeyebilirler. Bizim de ortadan kaldıramadığımız ve birlikte yaşamak zorunda olduğumuz zayıf ve eksik yanlarımız olabilir. O zaman bilinçli olarak feragat etmemiz gerekebilir ve bu da bizi daima rahatlatır, çünkü isteği gerçekten gömmüş oluruz. Artık bilinçaltımız da çalışmaya devam etmez, huzursuzluk vermez ve ulaşabildiğimiz şeylerden aldığımız zevki de bozmaz. Belki de bir isteğin gerçekleşmemesi, bize kendimizi olduğumuz gibi kabul etmemizin gerekliliğini anlatabilir. Eğer kendimize: "Ben, benim. Olmadığım bir kişiyi oynamak istemiyorum. Ben, ben olmak istiyorum," dersek, bu bizi rahatlatır ve tatmin eder.

Bazı genç insanlarla da tanıştım, onlar meditasyondan o kadar etkilenmişlerdi ki, biraz ileriye gidip sadece ruhsal prensipler doğrultusunda yaşamak istiyorlardı. Bir gün sadece ruhları değil aynı zamanda vücutları da olduğunun farkına vardılar ve vücudun istekleri olduğunu gördüler: Açlık, susuzluk ve seks. İstekleri sürekli olarak bastırmak veya önemsememek hiç iyi değildir ve insanı bir felakete götürebilir.

Bunun anlamı, çözümün tamamen sorumsuz bir şekilde yaşamamız olduğu da değildir, yoksa gene ruhsal benliğimizi ve insancıllığımızı kaybedebiliriz. Genç insanların anlamakta zorluk çektiği şeyi aslında eski Çin felsefesinde Taiki olarak tanınan sembol çok iyi açıklar: İç içe geçmiş ruh ve madde, gök ve yer, Yang ve Yin. Ya hep, ya hiç mantığı çok etkileyici gözükebilir fakat gerçekler karşısında kördür. Gerçek her ikisindedir. Dünya zevklerinden kaçan bir tavır, insanın içinde parçalanmaya ve kopukluğa neden olur. Sürekli olarak kendimizle çelişmek yerine varlığımızın karanlık tarafını da kabul etmeliyiz. Böylece o bizden soyutlanmaz, reddedilmez ve bizim bir parçamız olur. İşte o zaman, bütünleşmek için en iyi yola gireriz. Rilke bu yönü gösterirken şöyle der:

"Kim yaşamının bütün karşıtlarıyla barışır ve onları anlamlı bir bütünde toplarsa ... başka türlü bir bayram havası eser..."

Yaşamımızın şimdiye kadar yadsıdığımız bu karanlık tarafı belki de ışığa çıkmayı ve kendini geliştirmeyi bekleyen sanatsal bir yeteneği veya hiçbir zaman anlaşılmamış dini duyguları, transandantal bir şeyler yaşamanın özlemini içinde barındırıyordun Yaşam artık "başka türlü bir bayram havası" estirecektir.

Yaşam Dönemleri

Ama meditasyon yaparak hayatın sadece en iyi yönlerini görmek isteyen kişi, meditasyonu yanlış anlamış demektir ve en iyisi tamamen bırakmasıdır. Çünkü meditasyon bir olgunluk sürecidir. Meditasyon yapmak isteyen insan, sonucunu tam olarak kestiremeyeceği bir maceraya atılacağını önceden bilmelidir. Ama bir şey kesindir: Şu anda bulunduğu yerde kalmayacaktır. Meditasyon sayesinde değişecektir, ilerleyecektir.

Bu değişmeyi aşağıdaki örneklerle açıklayabiliriz. Yaşantımız değişik dönemlerden oluşur: Çocukluk, olgunluk ve yaşlılık. Yaş olarak dönemleri sınırlayabilsek bile kişisel yaşamlarda bu kadar keskin sınırlar yoktur ve bir öncekini tamamen bitirip yenisine geçildiğini söyleyemeyiz. Bir kişi yaşından ve mesleki durumundan dolayı olgunluk çağmda sınıflandırılabilir. Fakat aynı kişi ev yaşamında tam bir benmerkezci çocuk gibi davranıp, her şeyin kendi etrafında dönmesini ve her isteğinin yerine getirilmesini isteyebilir. Başka birisinde de olgunluğun bütün işaretleri mevcut olabilir, belki de kendisini sanata adayabilir veya başkaları için büyük sorumluluklar yüklenebilir. Fakat seksüel yaşamında, saplanıp kaldığı ve onu çocukluğuna bağlayan bir şeyler vardır.

Çocukluk dönemimizde acılara karşı hemen cephe alırız. İnsan kendisini sorunsuz yaşam zevki, huzur ve güven almaya göre ayarlamıştır. Acı ve dert veren her şey olumsuz olarak algılanır ve reddedilir. Bu dönemde ölüm en büyük hasımdır. Çocuk için bu normaldir, çünkü o problemsiz varolmaya şartlanmıştır.

İkinci kademede, olgunluk döneminde artık her şey sadece sevgili "ben" etrafında dönmez, bir başkası veya başka bir şey de değer kazanır. Çocukluktaki benmerkezci dönemi düşünürsek, bu ikinci döneme diğerlerine dönük dönem de diyebiliriz. Bu "diğer"; bir insan, bir topluluk veya bize ait bir nesne, yapıt ya da iş olabilir. Sevmek bu aşamada, çocukluktaki sahiplenme duygusunun çok ötesinde gelişmeye başlar. Başka biri veya başka bir şey için yaşamak önem kazanır. Acı ve ölüme bu dönemde daha başka bir değer verilir. İnsan aniden diğer bir kişi veya nesne için üzüntü duymaya başlar, hatta onun için kendi yaşamını vermeye bile hazırdır, çünkü bu "diğer" onun için çok önemlidir. Üzüntü ve ölüm burada sevginin gerçekliğinin kanıtlanması anlamındadır.

Bu dönemler daha önce de söylendiği gibi kesin sınırları olmadan bir kişinin yaşamöyküsünde mevcutturlar. Çocukluğun erken dönemleri çoğunlukla tamamen terk edilmez ve diğerlerinin yanında varolmaya devam eder. Maalesef yaşımız ilerledikçe olgunluğumuz da kendiliğinden artmaz ve biz daha iyi, daha akıllı olmayız. Birçok kişi hayatlarının tümünü bu ilk kademede geçirirler ve yaşlılık dönemlerinde de korkunç egoist olurlar. Doğal olarak acıdan kaçma duygusu hepimizde vardır. Fakat olgunlukla birlikte zevk peşinde olma ve acıdan kaçma duygusu, hala var olduğu halde, tek yönlendirici olmaktan çıkar ve diğer kişi veya şey önem merkezi olur.

Üçüncü bir kademe daha vardır ve ben onu transandantal dönem (geçiş dönemi) olarak tanımlarım. Burada diğer dönemlerde olmayan bir şey yoktur fakat daha çok serbestlik vardır. Veya başka türlü tanımlarsak: Biz ilerleriz ve ufkumuz genişler. Burada ölüm ve acı korkulan bir şey olmaktan çıkar. Onlardan artık korkmamaya başlarız, çünkü onlar yeni bir varoluşun geçiş dönemidir. Transandans, bir sınırın geçilmesi anlamına gelir. Biz arkada gizli olan "o çok farklı şeyi" algılarız. Eğer bu noktada, gözümüzün önüne sakallı bir yaşlı gelirse onu hemen tanrı olarak tanımlamak zorunda değiliz. "Tanrı" adını kullanarak birçok suüstimal yapıldı ve tanrının adı tartışmalı amaçlara alet edildi. Bu yüzden en iyisi "tanrı" adını bu kadar sık kullanmamaktır. Tanrı derken belirli bir dinin veya mezhebin tanrısını da kastetmiyorum; anlatmak istediğim, tanrı ile karşılaşmak, onu içimizde hissetmek, onu yaşamak, onunla birleşmektir. Bu yüzden Transandans kelimesini kullanmak istiyorum.

Her insanın Transandans deneyimi vardır, çünkü Transandans insanın yapısında vardır. Kendimi bulma yolunda ilerlerken, dışarıdan görünen küçük Ben ile aynı olmadığımı ve onun çok ötesinde olduğumu görüyorum ve kendimi orada aramam gerektiğini biliyorum. Apaçık belli ki, hayatta izlediğimiz yolun bir parçasını da manevi dünya oluşturur, ancak böylelikle insan olma serüvenini tamamlayabiliriz.

Şu tür resimleri herkes bilir: Birisi bir yolun fotoğrafını çekmiştir. Aslında yol X ve Y noktaları arasında uzanır. Fakat fotoğrafı çekilen yol yağmurdan ıslanmıştır ve su birikintilerine gökyüzü yansımaktadır. Ayrıca resmin büyük bir kısmmı gökyüzü kaplamaktadır. İki tarafı ağaçlıklı bu yol bize gökyüzüne gidiyormuş gibi gelir. İşte gökyüzü, bizim varlığımıza da aynı şekilde yansır, belki de bir su birikintisinde. Bizler gökyüzünün içindeyizdir. Transandans hiçbir zaman direkt olarak görülmez, daima başka bir şeyin içinden geçerken veya bir şeyden yansırken algılanır.

Transandans algılamasını sürekli olarak içimizde tutamayız. Özellikle bunu denemeye kalktığımızda kaybolur gider. Onu ancak Transandans kelimesinin ifade ettiği gibi geçiş sırasında içimizde yaşayabiliriz. Bunlar iç gelişimimizde ileri doğru attığımız önemli adımlardır: Bir anlık üzüntü ya da bir şeyleri vermek veya bizden bir şeylerin alınması gibi yaşamak, fakat daha sonra sonsuz bir mutluluk duymak. Ve şunu öğrenmek: Yaşamın temeli sahip olmak değil, varolmaktır!

İki Gerçeklik

Transandans deneyimini anlatmak, kelimelere dökmek çok zordur. İsviçreli Psikosomatik Tıp Profesörü Balthasar Staehelin bu tip deneyimlerle yoğun bir şekilde ilgilenmektedir ve ona göre iki çeşit gerçek vardır: Birinci ve ikinci gerçeklik.

Onun tarafından düzenlenmiş bir şemanın basitleştirilmiş halini aşağıda bulacaksınız. Unutmamamız gereken konuya sadece yaklaşabileceğimizdir ve umarım bu kadarı da anlamamıza yardımcı olur.

Bizim hayatımız, o ilk gerçekliğin içinde, doğumla ölüm arasında geçer; bu yol bizim "zaman, mekan ve yaşamöyküsü çizgilerimizin" üzerinde yer alır. Bu, şemada ilk yatay çizgi olarak gösterilmiştir. Bu ilk gerçeklik içinde her birimiz, "kendi sularımızda yüzen tekler olarak yalnızızdır" (Ina Seidel); hatta evlenmiş olsak bile. İlk gerçekliğin içinde ve onunla birlikte, ikinci bir gerçekliği de yaşar ve algılarız; ama bu sadece işaretler şeklinde, ani bir şimşeğin çakışı gibi karşımızı çıkar. Bu belirtiyi herkes yaşar, ama tam olarak algılayamaz ve anlayamaz.

ikicilik Ben ve Sen

 

ikincilik Yok
Ben sen'im

İki gerçeklik

Beni, ustam Roshi Nagaya'da en çok şaşırtan şuydu: Bizler ona meditasyonu öğrenmek için gelmiştik. O ise bize ilk gün kapıyı nasıl yavaş kapatacağımızı gösteriyordu ve dışarıda meditasyon salonunun önünde karışık bir biçimde duran ayakkabılarımızı düzeltmek için bir sürü vakit harcıyordu. Kurallara bu kadar uymanın nedeni neydi? Niçin düzene bu kadar eğilimi vardı? Amerikalı sosyolog Peter L. Berger "her düzenleyici veya düzen getirici hareket Transandansın bir göstergesidir" diyor ve soruyor: Neden anneler geceleyin (belki de korkulu rüyadan) ağlayarak uyanmış ve kendini yalnız hisseden çocuklarını kolayca teselli edebilirler? Neden onlar "Korkma" "Her şey düzeldi" "Her şey gene iyi olacak" derler? Onlar her şeyin düzeleceğinden ve iyi olacağından nasıl emin olabilirler? Birbirimizi böyle teselli edebilmemiz, birbirimiz için umut taşımamızdandır: "Her şey iyi olacak!" Bu umut beceriksizce ve genel anlamda ifade edilse de, hiçbir kesinlik taşımasa da, o ikinci gerçekliğin bir işaretidir.

Her gerçek sevgide Transandans yaşanır. Birbirini seven iki insan arasında onları birleştiren bir bağ vardır; onlar birbirlerinden uzakta da olsalar gene de mektuplarında "Aramızda hiç mesafe yok!" diye yazarlar. Birbirlerinden yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzakta olsalar bile düşüncelerinde birbirleriyle konuşurlar, paylaşırlar ve birbirlerine eşlik ederler, evet onlar birbirlerinin içindedir.

Büyük bir sevgide yaşamın anlamı "senin" içinde gerçekleşir: "Senin varlığın beni yaşatıyor" "Yaşamım seninle bir anlam kazanıyor." İşte Transandans buradadır.

Birbirimize bakabilmemiz ve koruyabilmemiz de bunun bir göstergesidir. İlk gerçekliği düşünürsek bunu yapabilme olanağımız yoktur. Savaşı yaşamış ve yaşamla olgunlaşmış bir arkadaşım karısıyla her vedalaşmasında kendisine bir şeyler olabileceğini ve birbirlerini göremeyeceklerini düşünerek, ona bu durumda neler yapması gerektiğini detaylı olarak anlatır. Sevdiği kadına gösterdiği bu koruma duygusu bir ışıldamadır, hatta onun da ötesindedir.

Doğum ve ölümle sınırlanmış yatay gerçeklik çizgisinin yanında ve arkasında bir şey daha vardır: Akıl-üstü varoluş bilgisi. Küçük ve sınırlı yaşamımız onun sayesinde sonsuz bir değere kavuşur. Ne zaman umut duyarsak, sevgi hissedersek, korumak istersek veya başkasına bunları verirsek, ikinci gerçekliğe o kadar çok yaklaşırız.

Şemada ikinci gerçekliği düşey hizada yukarıdan aşağıya doğru okumak durumundayız. O derinliğe kadar devam eder. Yukarı kısımda iki sivri üçgen şeklinde temsil edilen iki kişi, birinci gerçeklik seviyesinde henüz birbirlerinden bağımsız ve yan yanadırlar: Ben ve sen. Her biri kendi yaşamını kendisi için yaşayan iki ayrı kişiliktir. İkinci gerçeklikte ise şunu görürüz: Beti setlim. Bu üçgenlerin iki kenarını ilk gerçekliğin temel çizgisinin altında devam ettirip uzatırsak onların birbirlerini kestiklerini ve iç içe girdiklerini görürüz. Bu çizgileri daha da aşağıya uzatırsak daha fazla insanla bir oluruz: Halkımızla ve nihayet de bütün insanlıkla. Derinliklerimizde çok eski bilgiler vardır, nesilden nesile geçen bu bilgilerin hepsi artık bize açılır. Aniden eski metinler yeniden anlaşılmaya başlanır. "Başkalarını da kendini sevdiğin gibi sevmelisin," sözü donuk bir Transandans bilgisidir. Ancak "Öbürü benim!" olgusunu algılayabilirsek, o zaman yukarıdaki cümle bizim için tekrar canlanır ve onu anlarız.

Belki de Peder Lassalle'ın tahmini gerçekleşir ve biz yeni bir mistik çağa gireriz. Özellikle gençler arasında yaygınlaşan, üstünkörü varolmanın ötesinde, her şeye karşı gösterilen geniş görüşlülük ve gönlü açıklık buna işaret etmektedir.

Transandansı bir dini kavram olarak ele almıyorum. Son zamanlarda sıkça kullanılan bu kelimeyi körlerin rengi anlatması gibi tanımlamak istemiyorum. O benim için, içimizde yükselen bir bilgidir ve bizim inancımızı yaşamamızı, onu kendi içimizde hissetmemizi, bir yere sağlamca tutunmamızı sağlar. Eğer böyle bir şeyi düşünüyorsanız ve yaşıyorsanız bundan kimselere söz etmeyin. Çünkü bu konu yanlış anlaşılmalara yol açabilecek kadar hassas bir konudur. Ama daima bunu düşünün ve bu yeni yaşam görüşünüzle birlikte yaşayın.

Sembollerin Anlamı

Disiplin olmadan bilinç geliştirilemez. İnsanın kendisini hazırlaması, yeni bilgilerine uygun olarak yaşaması gereklidir. Yoksa bu bilgilerin bize hiçbir yararı olmaz. Biz insanlar unutkan varlıklar olduğumuzdan hatırlamak için işaretlere ihtiyaç duyarız. Semboller işte bu işe yararlar. Bazı insanlara mendile atılmış bir düğüm yeterlidir. Daha iyisi arabamızın panosuna takacağımız veya cüzdanımıza koyacağımız küçük bir kağıttır. Çin sembolü Taiki'yi bir kağıda resmedebiliriz, böylece ona bakıp, uyuşmazlıkları kaldırıp, uyum peşinde olmamız gerektiğini kendimize hatırlatabiliriz. Bunu hep göz önünde tutarsak dengeli ve ölçülü olmayı öğrenebiliriz. Veya kağıda basit bir daire çizebiliriz, bu bize emniyeti ve güvenceyi hatırlatır. Veya ikinci gerçekliği bir sembol ile ifade edebiliriz, belki de birbirini kesen ve iki ayrı yöne giden oklar şeklinde.

Artı şeklindeki bu sembolde yatay ok doğum ile ölüm arasında sınırlı olan ilk gerçeği gösterir, daha sonra bunu kesen dikey çizgi ikinci gerçekliktir ve derinliklere kadar iner, orada 'ben ve sen' birleşirler.

Bu sembollere birkaç kelime de ilave edebiliriz. Örneğin "Sahip olmak değil, varolmak önemlidir" gibi. Eşim bir keresinde not defterimin içine küçük bir kağıt sıkıştırmıştı: "Unutma, seni seviyorum!". Böyle bir şey bize yeni yaşam görüşümüzde çok yardımcı olur.

Pascal öldüğünde ceketinin astarına dikilmiş bir parça parşömen ve onun içine sarılı bir kağıt buldular. Her ikisinde de, parşömende de, kağıt üzerinde de aynı yazı vardı. Biri öbürünün bir kopyasıydı. Çok kısa bir süre sonra, bunları sözünü ettiğimiz gibi bir deneyim yaşadığı gecenin anısına yazdığı ortaya çıktı. Görüldüğü kadarıyla Pascal her yeni ceket yaptırdığında bu yazı parçasını onun astarına dikmişti, böylece her an onu yanında taşıyor, hışırtısını duyuyor ve onu hissediyordu. Kağıdın üstünde tarih olarak: "23 Kasım 1654 Pazartesi, ... akşam saat on buçuktan gece yarısını yarım saat geçene kadar" yazıyordu. Daha sonraki bölümde onun yaşadıklarının, kelimelerle çok zor anlatılabilecek bir betimlemesi vardı: "Ateş" diye başlıyordu ve devam ediyordu: "Bilgi, İçyüzü, Sevinç, Barış..Daha sonra şu cümle yer alıyordu: "Tanrı dışında dünyayı ve her şeyi unut." Birkaç satır sonra bir tekrarlama vardı: "Sevinç, sevinç, sevinç, sevinç gözyaşları Satori ve Transandans Deneyimi

Pascal'ın yaşadığı bu olaya, gene aynı şekilde aniden, beklenmedik bir biçimde, fakat biraz farklı olarak, Zen Budizm'de rastlanır ve buna Satori ya da Aydınlanma denir. Satori Deneyimini Lassalle Zen Budizm konusunda yazdığı büyük eserinde detaylı olarak araştırır ve diğer mistikçilerin görüşleriyle karşılaştırır. Ama iki ayrı kişi aynı şeyleri yapsalar ve yaşasalar da, bu hiçbir zaman diğerinin tam aynısı olamaz. Lassalle da kitabında bu konuya eğilmiş ve Satori ile Transandans benzerliğini sorgulamıştır.

Pascal için yaşadığı bu deney köklerine geri dönüştür, tanrısı ile karşılaşması ve onu içinde hissetmesidir.

Benim kişisel deneyimlerime göre Batı dünyası üyelerinin "Doğu'ya" giderek Hintli bir Guruya katılmaları veya Japonya'da bir Zen manastırına kapanmaları gerekmez. Sihler gibi beyaz elbise giyip, türban takabilir, bıyık ve sakal uzatabilirim. Veya kafamı tamamen kazıtıp, Budist rahiplerin sarı ya da Zen rahiplerin siyah elbiselerini de giyebilirim. Gene de, bir Transandans deneyimimde, onların tanrısıyla değil, kendi tanrımla karşılaşırım.

Fakat bazı insanlar nereye ait olduklarını, neresinin kendi evleri olduğunu bulabilmek için uzağa gitmek zorundadırlar. Zaten uzaklara yaptıkları seyahatin amacı da budur. Özellikle bir Transandans deneyiminde herkes kendi köklerine iner ve onun bilincine varır. Çünkü bu olgu çağlar boyu köklerimizden bize geçmiştir. Dinimizle çok fazla ilgilenmesek bile o içimizde vardır. Benim kişisel görüşüme göre "gerçeği" kendilerine göre yansıtan bütün dini yollar 'ben ve seni' birleştiren piramit şemasında olduğu gibi derinliklerde bir yerde birleşirler. Bir kere daha tekrar ediyorum: Hepimiz için en iyisi, kendi yolumuzda yürümemizdir.

Meditasyon Bir Kurtuluş Yolu mudur?

Geriye cevaplanacak bir tek soru kalıyor. Meditasyon bir kurtuluş yolu mudur? Üç büyük dinin mensupları tarafından sorulabilecek bu soruya cevabım şudur: Meditasyon bir deneyimdir. Hiçbir din deneyimsiz düşünülemez. O, beklemektir, beklemeyi yeniden öğrenmektir. Belki bekleyişimiz uzun sürebilir fakat sonuçsuz kalmaz. Meditasyon, bizi Satori ya da kendi dinimizdeki "Aydınlanmanın" karşılığı olan olguya götürür. Fakat sonuçta yaşananlar birdir: Bütünleştiğimizi, taşındığımızı ve korunduğumuzu hissederiz. Ciddi olarak ve sürekli yapılan meditasyonda bile, bunun ne zaman gerçekleşebileceğini önceden söyleyemeyiz. Bu yüzden rahmeti beklemeliyiz.

Meditasyon, teolojik açıdan 'bekleme ve kendini hazırlama' konularına girer. Bu anlamda ne yapabilirsek, yapmalıyız. Böyle bir deneyimin gerçekleşmesi elimizde değildir, o elimize bir hediye olarak bırakılır. Fakat meditasyon alıştırmaları sayesinde bir bütün olmayı öğreniriz. Bu bizim yaşantımızı değiştirecek bir güçtür. Ne kadar derinliklerime inersem, o kadar "kendim" olurum. Sonuçta ortaya ne çıkar? Biraz daha fazla güç, biraz daha fazla sıcaklık, biraz daha fazla sevgi. Daha fazla dolaysızlık ve öze varış. Sonuçta bizi diğerlerinin üstüne çıkartacak bir şey çıkmaz, tam tersine, eğer doğru olarak gerçekleşmişse daha sade, daha basit olmaya başlarız: insan oluruz.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Egzersiz