Kişisel Gelişim

 

 

İşlerin Kendiliğinden İyiye Gideceğini Zannetmek

Josef Kirschner


Çevrenize bir bakın, insanların büyük bir kısmının, ömürlerini sonsuz bir bekleyiş içerisinde geçirdiklerini siz de farkedebildiniz mi?

Bu bekleyiş, bir peri kızının çıkagelip tüm dileklerimizi yerine getirmesini arzulamak kadar boş bir bekleyiştir.

Eğer siz de sözünü ettiğimiz gibi biriyseniz, bilin ki, rakiplerinizin eline çok önemli kozlar veriyorsunuz.

Şimdi merak edeceksiniz, acaba rakiplerim benim bu halimden nasıl yararlanabilirler ki diye düşüneceksiniz.

Gelin, bu basit ana formülleri açıklayarak, rakipleriniz tarafından nasıl tuzağa düşürülebileceğinizi izleyelim.

1. Önce, ele geçirilmek istenen kişi belirlenir, sonra bu kişide bir şeyleri ümit etme, arzulama duyguları uyandırılır ancak bu arzular ve amaçlar öyle uç olmalıdır ki, kişi kendi imkanlarıyla asla onlara ulaşamayacak olsun.

2. Ve sonra kişideki ümitler, arzular, hayaller öyle bir kışkırtılmalı, pekiştirilmelidir ki, kişi artık bekleyemeyecek hale gelsin ve istediğini elde etmek için her şeyi ama her şeyi yapmayı göze alsın.

3. Ancak bu arada, kişiye özlem duyduğu, arzuladığı şey neyse, ondan küçük parçalar verilmelidir ki, kişi beklemekten yılmasın ve isteği, arzusu daha da artsın.

4 Bu oyun, artık sabredemeyen, yerinde duramayan kişinin, arzuladığı şeyi, ellerinizden koparırcasına, sökerce almasına kadar sürdürülür.

Bu yöntem sadece masum çocukları uyuşturuculara alıştırmak için mi kullanılır sanıyorsunuz: Hayır!

İşçi sendikalarında, işçiler güvenlik, emniyet masallarıyla uyutulur, çeşitli firmaların müdürleri dahi, para ve prestij vaatleriyle ağlara düşürülür. Ayrıca, cinsel açıdan tatmin olma peşinde koşan sürüyle erkek de bu yöntemle tuzağa düşürülmektedir. İnsanlarda ümit ışıkları yakıp, sonra onları istenilen yönlere sürme oyunu iki safhadan oluşur; alıştırma ve tehdit.

Başkalarından bir şeyler beklemeyi bir defa olsun alışkanlık haline getiren kişi, bu zaafı nedeniyle daha en baştan yenilmeye mahkumdur.

O halde, kim başkalarından medet ummak yerine, kendi işini kendisi hallederse, işte o kişi, başarıya kavuşacaktır.

Ancak çoğuna göre, başkalarından bir şeyler beklemek, gerçeklerle tek başına yüzleşmekten daha kolay gelmektedir. İşte bu yüzden de işin içine yavaş yavaş "tehdit" karışmaya başlar.

İşte sizlere tehdide açık kapı bırakan zaaflarınızdan birkaçı:

  İtaat beklentisi.

  Sabırsızlık.

  Sevgi.

  Başarı ve güç beklentisi.

Şimdi de üç ayrı biçimde karşımıza çıkan ümit etme, bekleme tarzlarına bir göz atalım;

1. Aktif bekleyiş: Bu tarz bekleyişin özelliği, kişinin kendi kendine amaçlar edinmesi, hedefler çizmesi ve bir gün nasıl olsa onlara ulaşacağını ummasıdır.

2. Pasif bekleyiş: Bu tarz bekleyiş ve ümitlenişte ise başkalarının bizi iteklemesi, teşvik etmesi söz konusudur.

3. Netice bekleyişi: Bu tarz bekleyiş içinde olanlar şunu savunurlar; "Her başarıdan sonra bir başarı daha beklenir." Kaybetmeye mahkum tipler bunu şöyle yorumlarlar; "Kim bir kere başarırsa, onun bu başarısı ancak bir dahaki başarısızlığına dek sürer" ya da "testi, ancak kırılana kadar su yolunda gider."

Eğer bir başarı, onu izleyecek olan diğer başarılara bağlanacaksa, o başarı otomatikman başarısızlığa dönüşecektir.

Düşünün; sürekli olarak zafer kazanmak uğruna savaşıyorsunuz. Bir gün her şeyin yenilgiyle son bulması hiç de anormal bir sonuç olmayacaktı'.

Gerçek zaferlerin gerçek kahramanları için zafer bugün kazanılmalıdır, onlar asla yarın ne olacak diye sormazlar.

Boşa giden ümitler bizde iki türlü etki yaratırlar; ya bunu sineye çekeriz ya da saldırganlaşırız.

Eğer sineye çekersek, kararlarımızı, bize hükmettiklerini düşünen insanların eline bırakmış oluruz. Ve bir de bakmışız ki, müzmin birer "azarlama ve övme" hastalığı kurbanı olmuşuz. Yani azarlamaktan ölesiye korkarak, övülmek için her yolu deneyen biri haline gelmişiz.

Geliyoruz, boşa çıkan ümitlerimizin bizde bırakabileceği diğer bir etkiye; saldırganlık. Saldırganlığımızı iki yöne çevirmemiz mümkündür. Ya kendi üzerimize ya da başkalarına doğru.

"Kendi kendine saldırganlık" demek, en küçük kazanma şansı olmaksızın, kendi şahsiyetinize karşı savaşa girmeniz demektir. İşte bu yüzden de bazıları, en azından uyduruk bir zafer elde edebilmek için, başkalarına saldırmayı tercih ederler.

Bu konumuza ilişkin tipik bir örnek, futbol antrenörü modelinden verebilir.

Bir futbol antrenörü, takımının başarısından da, yenilgilerinden de, sorumluluk taşımaktadır. Her ne kadar savaşmadan kazanma mantığı; "birtakım gerçek bir başarı elde edemez" dese de.

Bilindiği üzere bir takımın kazanması için karşı tarafa, yani rakibe ihtiyacı vardır. Ancak "savaşmadan kazanmak" demek, kazanmak için başkasına ihtiyacı olmamak demektir. İşte bu yüzden de takımların elde ettikleri, gerçek başarılar, zaferler değildir. Ayrıca, bugün kazanan bir takımın, yarın, öbür gün bir daha, kısacası her zaman kazanması beklenir, ümit edilir. Bu da savaşmadan kazanmak mantığına uymayan diğer bir noktadır.

Takımı başarılı olmayan kulüp yöneticileri ise, kendilerini temize çıkarmak için çareyi antrenörler kovmakta bulurlar. Eğer bu yöntem de işe yaramazsa, her kaybedilen maç sonrası hakemleri suçlar, dururlar.

İşte bu koşulları dikkate alarak bir karar verirsek; uzun yıllar futbol oynayıp, ardından milli takım çalıştırıcılığını üstlenen Franz Beckenbauer'in savaşmadan kazananlardan biri olmadığını açıkça görürüz.

Sekseninci yılının ortalarında bulunan, pek yüceltilmiş, havalara çıkarılmış bir takımdır Beckenbauer'in takımı. Bir gün ülkeler arası bir karşılaşmada Avusturya'nın bir takımıyla maç yapılır. Beckenbauer'in takımına oranla, Avusturya takım, çok daha iyi hazırlanmıştır. Ve Beckenbauer'in takımı yenilir. Bu beklenmedik 4:1 ’lik yenilgi karşısında çılgına dönen Beckenbauer, tüm hıncını Luigi Agnoli adındaki İtalyan hakemden almaya çalışır, hakeme demediğini bırakmaz. "Bunak" tan tutun da "adi, aşağılık herife kadar küfürleri sayar durur. Ancak durum ortadadır.

1. Beckenbauer Avusturyalı takımı küçümsemiş, kendi takımını maçta yeterince hazırlamamıştır.

2. Buna rağmen galibiyet umut etmiştir.

3. Bu ümidi gerçekleşmeyen Beckenbauer'in, "savaşmadan kazanmak" mantalitesine göre, bu yenilgisini ilerisi için yarar sağlayacak bir ders olarak kabul edip, kendini ve takımını bir dahaki zafere hazırlaması gerekirdi. Ama o böyle yapmadı.

4. Kendini ve saldırganlığını yeneceği yerde, küçük düşüreceği, aşağılayacağı birini aradı. Sırf kendini temize çıkarmak, yüceltmek uğruna.

Görülüyor ki, bir futbol antrenörünün gerçek bir başarıya ulaşma şansı hemen hemen yok gibi. Ve pek çok hususta haksızlığa da uğrayabilmekte:

• Gerçek bir başarı elde edebilmesi için, öncelikle kendi kendini mağlup etmesi gerekmektedir.

• Bunu başarmış olsa dahi, uzun bir süre hiç bir oyun kazanamayacaktır.

• Çünkü, motive etmesi gereken onbir ayrı kişilik daha vardır. Sırf kendi kendini yenmesiyle işi bitmez. Tabii, eğer ki, savaşmadan kazanmak konusunda dünya şampiyonluğuna ulaşmak istiyorsa!

Bir futbol oyununu savaşmadan kazanmanın mümkün olmadığına gören birisi, futbolda gerçek zaferlerden söz edilemeyeceğini, her şeyin bir tesadüften ibaret olduğunu da görecektir.

Halbuki savaşmadan kazanmak yanlısı biri için, ne kaybetmek vardır, ne de tesadüflere atılmak. Onun için bir tek şey söz konusudur; kazanmak!

"Tanrı aşkına! Bir futbolcu savaşmadan nasıl gol atabilir ki?" denildiğinde, savaşmadan kazanan biri şöyle cevap verecektir: "Rakibiyle, topla ya da kendi kendisiyle savaşmak yerine, oyunla, topla, diğer oyuncularla ve elbette kendisiyle tam anlamıyla uyum sağlamayı, bir birlik, bütünlük oluşturmayı başarırsa, kazanacaktır."

Gerçek şu ki; futbol meraklıları bu cevaba itiraz edercesine kafalarını sallayacaklardır. Bu hiç de şaşırtıcı bir tepki değildir. Çünkü pek az kişi, zaferin, savaşmakla değil de, zafere ulaşan yolda önümüze çıkan engelleri bertaraf etmekle kazanılacağını bilir. İşte bu yüzden de, gol atma başarısı, ne maçı kazanmayı, ne yere karşı kaleyi, ne de rakip takımı kafamıza takmadan, topla bütün olup, topun kendiliğinden gole dönüşmesini sağlamaktır.

Eğer bu düşünceyi de iyice benimseyemeyenler varsa, onlara bir soru yöneltelim: "İnanıyor musunuz ki, kafasından bir saniyecik de olsa "tuğlanın" elinden daha sert bir madde olduğunu geçiren ve irkilen biri, elinin kenarıyla, tek vuruşta o tuğlayı kırmayı başarabilsin?"


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült