Kişisel Gelişim

 

 

İnsan Kendi Kendini Nasıl Yetiştirir?

İlber Ortaylı


Üstünüze vazife olmayan şeylerle de ilgilenin!

Bu bölüme kısa bir soruyla başlayalım hocam. Üzerinde biraz kafa karışıklığı olan, yıpranmış bir sözcüğü ele alalım. "Entelektüel” kimdir? Çok okuyan mıdır, çok gezen midir, çok bilen midir?

Entelektüel, üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişidir. Örneğin mesleği kimyacılıktır ama coğrafya veya tarihle de uğraşır, resim yapar. Bu iş öteden beri böyledir. Kendi dünyasının dışıyla ilgilenendir entelektüel. Eski Yunan münevveri dünyayla ilgilenmiştir ama eski Roma münevveri bu anlamda bir adım daha ötededir. Neden? Çünkü Romalı, evvela kendinin olmayan bir dili öğrenirdi. Yunan bunu öğrenmezdi. iyi bir Romalı ise Yunanca bilmeye mecburdu. Bu kadarla da kalmazdı; felsefeyle de uğraşırdı, şiir de okurdu, başka milletlerle ilgi de kurardı. Çok açık ki bugünkü aydın kişinin temelinde işte o Romalı vardır. Tacitus mesela, Yahudileri tanımazdı; hatta onların üstüne epey saçma sapan şeyler yazmıştır ama Germanya için müthiş bir rapor kaleme alan da odur. Çünkü Romalı aydınlar, entelektüeller, onun gibi dış dünyaya dönük insanlardır. Kendi dünyalarının dışındaki şevlerle uğraşmayı iyi bilirler.

Zaten mesele de budur. Entelektüel olmak için işinle, aşınla, mesleğinle ilgili konuların dışında kalan şeylere ilgi duyarsın; onlara da zaman ve para ayırırsın, farklı şeyler öğrenirsin. Bunlar illa kitabi mevzular değildir. Müzik yaparsın mesela, ciddi anlamda resim yaparsın. Salsa öğrenirsin, vals yahut tangoya merak salarsın. Milletin haline bakarsın. Onlar ne yapıyor, görürsün. İşte entelektüel bu işlerlerle ilgileniyor.

Kendinizi geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız, işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız örneğin, coğrafyayla tarihle uğraşacaksınız, müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz Milletin halini dert edineceksiniz

Peki siz bir entelektüel olarak milletin haline baktığınızda ne görüyorsunuz? Entelektüel seviye nerede? Gerçi cehalet üzerine zaman zaman söylediğiniz iğneli sözlerden ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum.

Zeki, hem de çok zeki ve meraklı bir milletimiz var. Evet, arada bir iğneli sözler de söylüyorum ve bu ifadeler kabul görüyor. Çünkü merak öyle yönlendirilir. Bizim millet biraz çocukluktan geç çıkar, geç büyür. Ama çocuğun da zekası ve kabiliyeti önemlidir. Çoğu insan etrafa “cahil” dememin üzerinde durdu. Peki gençler bu lafa neden bir şey demiyor, bunu neden kabulleniyor? Kabullendiklerine göre o kadar da cahil değiller; cahil olsalardı, kabullenmezlerdi. Demek ki söylediğim bazı şeyleri kabul ediyor ve seviyorlar, bunları işitmek hoşlarına gidiyor. Dahası, bunları arada bir duymak istiyorlar. Gençlerin bazı noktalara dikkatini çekiyorum. Bu benim mesleğim; doğrusu onlar da yönelmek istiyor. Esas konu başka; bizde asıl dert, aydın dediklerinin yarım ve çeyrek bilgili olmasıdır.

Entelektüel seviye başkadır. Bu seviye bütün dünyada geriledi. Bugünün işi değil; Birinci Cihan Harbi’nden sonra beşeriyette bir tereddi, yani gerileme başlamıştır. Tarih felsefecisi Oswald Spengler’in dediği gibi, “Beşeriyet kültürleri yaratır; o kültürler medeniyete dönüşür, o esnada bir duraklama yaşanır ve nihayet tereddi başlar.” Bunu Batı yaşadı, kimse Doğu’nun da yaşamayacağını söyleyemez. Dünya zaten küresel, her şey birbiriyle bağlantılı... Artık büyük dehaların değil; becerikli tatbikatçıların, geliştirmecilerin devrindeyiz. Bugün kullandığımız bütün icatlar, eski prensiplerin uygulamasından ibaret...

İnsanlar artık entelektüel olarak eskileri bulamıyor. Eski entelektüeller de zaten ortada yoklar.

Maalesef bu tip entelektüellerden bu memlekette de kalmadı. Yüzyılın ilk çeyreğindeki büyük kaybımız; Batı ve Doğu dünyasının kültürüne sahip, okumuş bir zümreydi. Bu gençlik uzun harplerde cephelerde eridi.

Türk cemiyetinden kayboldular.

Halen yerine koymak için uğraşıyoruz.

Türklerin önde gelen birçok önderi ve aydını asker saflarından çıkmıştır Bu, bir Rönesans entelektüeli olan Fatih Sultan Mehmet Han'dan beri böyiedir. Atatürk de bir entelektüeldir; en başta aldığı kurmay eğitimi buna göredir.

Geçen yıl yayımlanan kitabınız Atatürk’te,[1] onun entelektüel kişiliği üzerinde de durdunuz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bir aydın olduğu hakikattir. Fikirlerini, kurmay subaylıktan gelen iyi bir eğitimin üstünde inşa etmiştir. Kim ne derse desin; Türklerin önde gelen önderleri, yöneticileri, yönetici vasfa sahip olan şahsiyetleri hep asker saflarından çıkmıştır. Bu, Fatih Sultan Mehmed Han’dan beri böyledir; o da bir Rönesans entelektüelidir. Mustafa Kemal

Atatürk de kurmay eğitimden geçmiştir. Hakikaten o, birinci sınıf bir kurmaydı; hangi orduya koysan general olurdu.

Kurmay eğitim 19’uncu yüzyılda; orduların coğrafya, tarih, teknik ve beşeri ilimlerle iç içe geçerek sevk edilmesi gayesiyle teşekkül etmiştir. Bu sayede hem muharip hem de entelektüel ve uzman bir sınıf yetişmiştir. Bu eğitim, 19’uncu yüzyılın büyük olaylarından biridir ve Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluğun bu sistemini ve sınıf eğitimini diğer Avrupa devletleri ile hemen aynı zamanda yerleştirmiştir.

Mustafa Kemal Bey; iyi yetişmiş, dil bilen, dışarıyı takip eden, modern bir kurmaydı. Diplomatik görevini Balkanlarda yaptı. 16 ay Sofya’da kaldı. Mustafa Kemal Balkanları tanıyordu, onun çalkantısını yaşamıştı ama her şeyden evvel bir Selanikliydi. Bu, kendisinin hayatını incelemek açısından önemli bir detaydır.

Selanik, imparatorluğun en Batılı şehridir. Örneğin Cahit Uçuk’un Bir İmparatorluk Çökerken[2] adlı romanında şöyle bir sahne hatırlıyorum; Avrupalı kadının biri Selanik’in çarşısında peynirli sandviç yer, bira içer. Bu tür bir sahne, o zamanlar Beyrut’ta ya da İzmir’de görülebilir bir şey değildi. İşte Selanik’te tam da bu ayrıntılara uygun; kadınlı erkekli, cemiyetli, sendikalı bir hayat yaşanıyordu. Genç Mustafa Kemal bunları görmüş, çağdaş bir subay olarak yetişmişti. Çok açık ki yaşadığı müddette saltanatı beğenmeyen bir subaydı, Fransız düşüncesinden öyle bir tefekkür almıştı. Konuştukları, görüştükleri bu fikirlere göre insanlardı; giyimi kuşamı, kadınlarla ilişkileri, cemiyet hayatındaki duruşu yine bu fikirlere uygundu. Bir kadınla flört etmeyi de biliyordu, flört etmeden arkadaş olmayı da.

Atatürk’ün entelektüel kimliğinin bir yansıması da müziğe yaklaşımıdır. Türk müziğini çok iyi biliyor ve seviyordu, öte taraftan operadan çok zevk alıyordu ama sanırım operaya, zevk almaktan ziyade, “Bu müziği dinlemek ve bilmek vazifedir,” görüşüyle yaklaşıyordu. Türk musikisini sevmesine seviyordu, her fırsatta da dinliyordu ama onun tekniklerini geri buluyordu; belki bu yüzden operaya daha düşkün görünüyordu. 1930’ların başında (1934)

Atatürk çağdaş bir subaydı; öyle yetişmişti.

Selanik'teki hayatı onu buna hazırlamıştı Giyimi kuşamı, cemiyet hayatındaki duruşu ona göreydi. Bir kadınla flört etmeyi de flört etmeden arkadaş olmayı da bilirdi.

Özsoy Operasını bestelettirmesi,          

İran Şahı’nın ziyaretinde temsil verilmesini istemesi de bundandır. Özsoy bir başlangıçtır. Bozkırın ortasındaki Ankara’da bir müzikal atılıma girişilmiştir. Gelişim bununla da kalmamıştır. Atatürk bu vesileyle temayüz eden gençlerin önemli bir bölümünü, Avrupa’ya, özellikle de Berlin’e yollamıştır.

Kitabınızı okuduğumuzda, Atatürk'ün liderliğini sadece entelektüel kapasitesinin beslemediğini görüyoruz. Karizması var, ileri görüşlülüğü var, atılımcı ruha sahip olması var, gündelik hayattaki rol modelliği var. Bir yandan da hepsi bu entelektüel kişilikle ilişkili sanırım. Elbette ilişkilidir ama eğitime ilgisinin altı özellikle çizilmeli. Şurası çok açık ki Atatürk cehalete düşmandı. Bu yüzden de eğitim onun için ön planda geliyordu. Neticede, Milli Mücadele’nin en zor günlerinde bir Eğitim Kongresi toplayan bir liderdir. Üstelik şartların daha çetin hale gelmesine rağmen bu kongreyi iptal etmemiştir.

Az önce müzik talebelerini yurt dışına göndermesinden örnek verdik, devam edelim; Atatürk yurt dışına hemen her alanda talebe göndermiştir. “Hemen her alan” derken mübalağa etmiyorum. Sadece en acil görünen teknik dallar değil; arkeoloji, filoloji öğrencileri de yurt dışına gitti. Bizans tetkikleri için de öğrenciler gönderildi. Arkeoloji için gidenlerden Ekrem Akurgal, Türkiye’nin en önemli bilginleri arasına girmiştir; aynı grup içindeki Sedat Alp bugün Hititoloji’nin babalarından sayılıyor. Demek ki netice alınmış.

Yabancı dilleri de şüphesiz önemsiyordu. Kendisi de çok iyi derecede Fransızca ve yeterli derecede Almanca biliyordu. Rumca (Yunanca) ve Bulgarcaya aşinaydı. Bu dillerde konuşuyor veya mektup yazıyordu. Bu dillerden çeviriler de yapıyordu. Hayatı macerayla, savaş alanlarında geçen bir insandı ama arazide geçen bu ömürde yüzlerce kitap okumayı da ihmal etmemiştir. Cephede bile kitap okumuştur. Çünkü Atatürk gerçek bir kitap tutkunudur. “Büyük Adam” vasfının en önemli yapıtaşlarından biri işte bu özelliğidir. Daha da kapsamlı bilgiler ortaya çıkarmak için Çankaya Köşkünün kitaplığının biraz daha derinlemesine taranmasını öneririm.

Bazı kitapları başka bir ilgiyle okuduğunu biliyoruz. Bu okumaları sırasında düştüğü kenar notlan ilginç ve önemlidir. Fransız düşünür J. J. Rousseau’nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserini, orijinal dilinden, derinlemesine okumuştur. Türk yazarlar arasından Reşat Nuri’yi sevdiğini de kaydedelim. Şiir de okurdu. Zaten onun kuşağının tümü şiir severdi; yalnız Atatürk, şiir okumakla beraber, nesri daha çok benimsiyordu.

Araştırmacı bir kişiliği olduğunu da muhakkak söylemeliyiz. Çünkü bilgi yetmez, merak da gerekir. Akıl ve bilimden yanaydı. Bu açıdan, kuşağının çoğu aydını gibi Fransız etkisi altında olduğunu da biliyoruz. Devrimci ve reformisttir; ülkesinin ihtiyaçlarına bu özellikleriyle cevap vermiş, sorunlara çözüm getirmiştir. [3]

Atatürk’ü anlatırken insani özelliklerine de girmek gerekir. Kendisi bu açılardan da bilinmesi gereken bir liderdir. Yakınındaki insanların ifadeleri, bize onun gündelik hayattaki özellikleri hakkında fikir veriyor. Küstahlığa rastlayana kadar mütevaziydi; nazikti, görgülüydü. İbadetine bağlı biri değildi ama ibadet edenlere hürmeti vardı. Kız kardeşi, Çanakkale şehitlerinin ruhuna, her yıl dönümünde mutlaka Kur’an okuttuğunu anlatıyor. Kendisi de Kur’an okur, iyi okunmasını istermiş. Ramazan ayı ya da kandil geceleri gibi özel zamanlarda ihtimamlı olduğu, ibadet edenlere kolaylık sağladığı, Köşk’e içki ve saz ekibi sokmadığı biliniyor. Müsrif, aşırı tüketici değildi; hesaplıydı. Alkolle ilişkisi uç noktalara gitmezdi, kamu önünde sarhoş olduğu görülmemiştir. Yalnız kahve ve sigaraya aşırı düşkündü. Türk yemeklerini severdi, Batı mutfağıyla pek arası yoktu. Türkçeyi son derece güzel kullanırdı. Küfretmezdi; en fazla “inatçı katır” dediği anlatılır. İltifat etmeyi, bilhassa kadınlara güzel sözler söylemeyi severdi. Ama iğneli konuşmalarda da ustaydı.

Çok açık ki iyi bir hatiptir. Sözel yeteneklerinin yanı sıra, spora önem verirdi. Ata biner, yüzerdi; iyi de dans ederdi. Vücudunu doğru kullanmayı bilirdi; bunu, fotoğraflardaki duruşundan da anlıyoruz. O fotoğraflarda dikkatimizi çeken bir diğer husus da hem iyi giyindiği hem de giydiklerini iyi taşıdığıdır. Gençlik çağlarından beri üniforma giymeye alışmış askerler, sivil kıyafetleri taşımayı çok iyi beceremezler. Atatürk’ün böyle bir sorunu olmadığı, aksine bu konuda yetenekli olduğu açıktır.

Tüm bu özellikler bir yana, Atatürk’ü bir başka tarifle de anabiliriz. Kendisi kelimenin tam anlamıyla karizmatiktir. “Karizma” kavramı Türkçede yaygın kullanılıyor ama bazen de yanlış kullanılıyor. Karizma, orijini itibariyle Yunanca bir kelimedir; kilise literatüründen alınma, Weberyen bir tabirdir. “Yanılmaz” ve “güvenilir” anlamlarında kullanılır. Osmanlıcadaki karşılığı “sahib-kıran’dır. Neticede, tam da Atatürk gibi liderleri tarif etmek için bu kelimeye başvurulur. Bir liderin elbette güvenilir olması gerekir, yanılmaması beklenir. Atatürk bu beklentiye karşılık veriyordu. Kendisi liderlik vasfıyla doğmuştu. İleri görüşlü olduğundan ve “olmayacak” denilen şeylerin hayalini kurup gerçekleştirdiğinden ötürü de “karizmatik” diye tavsif edilebilir. Vatanı herkes kurtarmak istiyordu ama ancak Gazi gibi fevkalade atılımcı bir ruha ve dehaya sahip biri bunu başarabildi. Doğru hesap yapmak, kitleleri bu yönde etkilemek, hepsi farklı düşünen gruplan bir araya getirip bir hedef etrafında örgütlemek kolay değildir. Atatürk bunu başardı.

Atatürk'teki "Rumeli inadı" diyebileceğimiz, "olmalı" dediği an "olabilir seçeneğini de ortadan kaldıran irade buğun herkese lazımdır.

Bu başarıdaki en önemli faktörlerden biri Gazi’nin güçlü bir iradesinin olmasıdır. Burada herkesin çıkarabileceği dersler, gündelik yaşamında uygulayabileceği yöntemler var. Adeta “Rumeli inadı” diyebileceğimiz bu vazgeçmez irade, bize bir düşünce biçimini işaret ediyor. Çok açık ki Atatürk “olmalı” dediği an, “olabilir” seçeneği ortadan kalkıyordu. Gerçekleştirmek istediği ne ise onu olduruyordu. Bu inat herkese lazımdır. Sanatçıya da bilim insanına da, yaratıcı işler peşinde koşanlara da atılım yapacak iş insanlarına da, siyasetçiye de askere de.

Entelektüellik bahsi geçtiğinde, Dışişleri Bakanlığındaki bazı eski isimleri ayrı bir yere koyduğunuzu biliyorum. Nedeni?

Koyuyorum ama bu özellik artık maalesef Dışişleri Bakanlığında kayboldu. Bu isimlerin başında Muharrem Nuri Birgi gelir. İkincisi Coşkun Kırca’dır. Üçüncüsü Osman Olcay’dır. Dördüncüsü de Zeki Kuneralp’tır. Entelektüel kimlikleri bir yana, bunların birbirleriyle dostlukları vardır. Belki aralarında gerilim de yaşanmıştır ama ben bunun farkında değilim. Elbette her diplomat çok entelektüel olacak diye bir şey söz konusu değildir. “Eskinin diplomatları çok entelektüeldi,” de demiyorum ama müzakereleri iyi yürütebilirlerdi, çalışkanlardı, dile oldukça hakimlerdi.

Belirtmeliyim; “devlet” benim gözümde beşeriyetin en mühim icadı, en mühim sanat eserimizdir. Abidevi bir yapıdır. Çok da önemli bir tinsel tarafı vardır, çünkü kültürün tam bir yansımasıdır. O yüzden devletin hakkım vermek gerekir. Bizde devletin hakkını verenler çoktu. Özellikle de Dışişleri’nde... Bunlar kasaba kültüründen gelen insanlar değildi. İyi tahsil almışlardı, dünyayı görmüşlerdi, dil biliyorlardı ve birkaç dilde okuyorlardı. “Devlet” dediğin zaman; aldıkları devlet terbiyesi, vakıf oldukları devlet anlayışı, kavrayışları ve sergiledikleri davranışlar başka türlüydü. Daha esaslı ve oturaklıydı. İşte Dışişlerinde öyle bir ekol vardı. Bu bir yetişme meselesidir.

Az önce saydığım isimler çok iyi diplomadandır; her şeyden önce, karşılarındaki insanları çok etkilerler. Üstelik mesleklerini ifa ettikleri dönemde, dünyadaki birçok meslektaşlarına göre koşuya geriden başlamışlardır. Ama mesafeyi derhal kapatmış, bunu da etrafa teşhir etmişlerdi. Bu önemlidir, çünkü Batı Avrupada insanların Türkler hakkında önyargısı çoktur. Türklere karşı Doğuda da Bauda da cephe alırlar, üstelik bu cephe alanların çoğu coğrafya da bilmiyordun Dışarıda da cahil çoktur. Bu cahillerin bir kısmı ne yazık ki okumuşların arasındadır. Ne fiziki coğrafyadan ne de beşeri coğrafyadan anlarlar. Yeterince tarih de bilmezler. Velhasıl, Türkler hakkında yanlış fikirleri vardır. Dolayısıyla bizim temsilcilerimiz esasen bu önyargılarla uğraşmak zorundadır. Hayatları bu uğraşla geçmiştir. Bunda başarı kazanmak için de donanımlı ve her daim hazır olmak gerekir. Hiç kolay bir iş değildir. Hiddet ve hakaretten çok, zeka ile ısırmak gerekir.

Şimdi bakın, birtakım temsilciler bu Önyargıyı değiştirememiş. Çünkü yeterince aktif değillermiş. Girişken ve renkli değillermiş. Belki iyi birer memurlardı ama sonuçta karşılarındaki insanların fikirlerini değiştirememişler. Halbuki az önce saydığım zevat bu işi başarmış, muhataplarının fikirlerini değiştirmiş. Bu çok önemlidir. Bir de bu isimlerin kusurları yoktu. Sarhoş değillerdi, kumarbaz değillerdi, insanı içeri sokacak cürümleri yoktu. Hepsi de devletin verdiği maaşla geçinmeyi bilen, mütevazı insanlardı.

Coşkun Kırca da böyle bir örnek sanırım.

Coşkun Kırca’yı anlatmak için babasından başlamak gerekir. Babası Mehmet Ali Kırca; İstanbul’un iyi derecede Fransızca bilen, hatta aynı derecede Almancaya da hakim, önemli münevverlerindendi. Muhterem bir de Almanya’da doktora yapmıştı. Mehmet Ali Bey eğitimciydi, Taksim’de Yeni Kolej isimli okulu o kurmuştu. Fevkalade disiplinli bir adamdı. Okulu da kendi gibiydi. Bir sürü yarı disiplinli çocuğu da adam etmiştir. Keza o okulda çok iyi isimler yetişti, örneğin içlerinden biri Yılmaz Öztuna’ydı. Yılmaz Bey zeki, tetebbua meraklı, musikiyi seven ve iyi bilen biriydi ama herhalde okulun sıkıcı disipline gelecek bir genç değildi; o okul sayesinde talihi değişti.

Yeri gelmişken bahsedelim, konuştuğumuz başlıkla da ilgisi var; Öztuna’nın tarihçiliğini çok beğenirim. Bir defa bizim “akademik” tarihçilerimizin çoğu, sağcısı solcusu fark etmez, Avrupa tarihi bilmezler; grupsal mukayese yapamazlardı. Fakat bazı şeyleri bileceksin! Kim kiminle evlendi, veraset sistemleri nasıldı, kimler hangi anlaşmaları yaptılar; hepsini bilmek zorundasın. Heraldik (arma bilimi) bileceksin, feodaliteden anlayacaksın. Genel kitapları okumakla, tekrarlamakla olmaz. Weber’den bir, Mars’tan iki makale okuyunca, “Ben Avrupa’yı öğrendim,” diyemezsiniz. Öğrenmediniz çünkü! Ama maalesef ideolojisi, durduğu yer fark etmez; akademi mensuplarımızın çoğunluğu böyledir. Çok açık ki bir kısmının zaten Avrupa tarihini okuyacak lisanları dahi yoktur. Cevdet Paşa kadar lisan biliyorlar mı, o da su götürür. Yani belli bir entelektüel düzeyde insan azdır. Bunlar işin okumakla, öğrenmekle ilgili kısmı; bir de yazması var. Yazmak çok zor bir iştir. Akademik tarihçiler; Mehmet Fuad Köprülü, Ömer Lüfti Barkan, (Halil) İnalcık Hoca, Semavi Eyice, Ekrem Akurgal güzel yazarlardı. Popüler tarihçi Öztuna örneğin güzel de yazıyordu, üslubunu beğenirdim. Türkiye’de bir boşluğu doldurmuştur.

Reşat Ekrem Koçunun tarih yazıcılığım da Öztuna’nınki gibi beğeniyorsunuz...

O başkadır. Bir defa ikisi aynı kefede değiller. Reşat Ekrem’in bir metodu vardı; hem onun zamanında tarih çok farklı anlaşılıyordu, yorumlanıyordu. Koçu, Braudel Okulunu, Armales Okulunu tanıdığı için, enteresan işler yapmış değildir; öngörüsü ve merakıyla küçük insanın hayatına yöneldiğinden enteresandır. İstanbul Ansiklopedisinde[4] matbaa işçisi, patronu, kayıkçı, iş adamı, sokak müvezzü (satıcısı) oldu. Elbette başka isimler de var. Örneğin Ömer Lütfi Barkan bir çığır açmış, gençleri etkilemiştir. Barkanın nesline göre daha genç olan Halil Bey’i (İnalcık), Mustafa Bey’i (Akdağ) de sayabiliriz. Onlar da Armales Okulunu, Braudel’i, Lefebvre’i tanırlardı.

Fakat Reşat Ekrem Koçu, bu saydığım isimlerle karşılaştırınca bambaşka bir yerde durur. Düpedüz “ismi geçmezlerin” tarihini yazmıştır. Türk toplumunun, şehir toplumunun görünmez tarihini kaleme almıştır. Kahvedeki adamın da ayaktakımının da, küçük esnafın da kriminal tiplerin de tarihine değinmiştir. Bakın, Türkiye’de tarihçiler işe genelde şöyle bakmıştır: “Efendim, Türk toplumu çok kapalıdır; kadınları evinde oturur, hayat durağandır.” Sağası da solcusu da böyle düşünür. “Fuhuş yoktur,” derler; “Haşa Müslümanlık vardır,” derler; işte sağcının görüşü budur. Solcusu da, “Efendim öyle bir şey mümkün değil; bunlar zaten baskı altında, herkes evinde oturuyor,” diye yazar. Onları dinlesen, kimse yaşamamıştır.

Aslına bakarsan, bilemiyoruz. Özellikle Lale Devri’nden önce nasıl yaşıyorlardı bunu çok iyi bilmek pek mümkün değil, çünkü yazılmadı. Ama baktığın zaman bu toplumda her şey mevcuttur. Olmaz olur mu? Kanuni Devri’nin edebiyattaki, güzel sanatlardaki inceliğini düşünsene. Bu incelik durup dururken mi meydana gelmiş? Mümkün değil. Osmanlı İmparatorluğu çok renkli bir imparatorluktu.

Dönelim Reşat Ekrem’e. Böylesine renkli bir ülkeyi, çok güzel bir dil kullanarak tarif etmiştir. Kendi adıma; ismi bilinmeyenlerin tarihini okudukça, onun sayesinde eski dünyanın başkalığına gittim. Bu bende bir nostalji de yaratmıştır, onu da söyleyeyim. Can Yücel bana ithaf ettiği bir dörtlüğünde makaraya almıştı beni: “Eskici diye çığırıyor adam sokaktan / Müşteki bir sesle / Neden tarihçi yetişmiyor diye / Şekva ettiğim bu beldede / Onun için eşkıya oldum ya ben.”[5] Can Yücel bunları demekte haklı; ben onun bu şiiri yazdığı zamanlarda, gerçekten o raddede gidiyordum. Hayatın renksizliklerinden öyle bir yere savrulmuştum. Lazımdı ama nostaljinin fazlası akla zarardır. Zamanla biraz silkelenip sadede geldim.

Biraz umutsuz, sıkkın günlerinizdi sanırım.

Evet, 12 Mart’ı ben Ankara’da geçirmiştim. Fakat nasılını anlatayım. 12 Mart Olayı’nda Deniz Gezmiş’i yakalamak için ev ev dolaşıyorlar, adam topluyorlardı. Biz de talebeydik. Kimleri, nasıl topladıkları belli değildi. Çok acemice işlere rastlanıyordu. Dediğim gibi Ankara’daydım. Tüm o tatsız geceler ve günler geçmek bilmiyordu. Kimseyle de görüşmek istemiyordum, hayat beni bunaltmıştı.

İşte o dönemde ben Bizans tarihini okudum. Daha evvel de okumuştum ama Bizans tarihini ciddi olarak o günler ve gecelerde devirdim. Daha da enteresanı, Almanca da değil,

İngilizcelerini okumaya başladım. Sonra bazı Rusça makaleleri buldum, onları okumaya başladım. Derken Roma Tarihi’ne giriştim. Yani 12 Mart bir anlamda yaradı bana. Türk Tarih Kurumu’nun dünya ile mübadele yapan geniş, renkli bir kütüphanesi vardı; ondan istifade ettim. Böyle şeyler yapa yapa kendimi ortamın dışına çektim. Ama neticede nostaljiye de bu şekilde kapılıyorsunuz. Dediğim gibi, tarihin belki de beni çekip götüren nostaljik bir tarafı vardı, onu da belirtmek lazım. Tarihçi nostaljiye tutkundur ama fazlası zarar.

Az önce akademisyenlerin bazı konulardaki yetersizliğinden bahsetmiştiniz. Sanırım bizde akademide bile, insan belli bir bilgiyle, belli bir araştırma alanıyla yetiniyor. Hatta Doğu Batı arasında bir bileşime gidebilen de pek yok. Doğu’yu bilen Batı’yı bilmiyor, Batı’yı bilen Doğuyu bilmiyor gibi... Ne dersiniz?

Tabii canım. Öyle bir seçim olamaz zaten. Kaldı ki bizde Doğu zaten bilinmiyor. Batı’nın bilindiğini sanıyoruz ama o da bilinmiyor. Genelde herkes efsanelerde yaşıyor. Peki böyle bir ortamda insanların bazıları nasıl tarih yazıyor? Hiç umulmadık vakalar var. Mesela Şerafettin Hoca (Turan) oturuyor, İtalya ile ilişkileri yazıyordu. Mustafa Akdağ sicil karıştırıyordu. Halil Bey zaten enteresan bir münevver tipiydi. Şark edebiyatım biliyordu, meselelere soğukkanlılıkla bakıyordu; Batı’yı, Batı dillerini biliyordu. Üstelik bunu yaşadığı tüm zorluklara rağmen başarıyordu.

Halil Bey’den bahsedelim biraz; o tam olarak bu memleketin mamulatı bir aydındır, üniversite reformunun ürünüdür. Ama yaşadığı dönemin de çilesini çekmiştir. Dışarı gidebilmek için İkinci Cihan Harbi’nin bitmesini beklemek zorunda kalmıştır. Düşün ki yurt dışına çıkabildiğinde yaşı 30'u geçiyordu.

Ama Türkiye’deki gençliğini de boş geçirmemişti. Avusturyalı tarihçi Paul Wittek, onunla yaptığımız bir sohbette, Halil Beyin Almancasını bana övmüştü. Hakikaten kusursuz bir Almancası vardı. İşte İnalcık; o fevkalade Almancayı, İngilizceyi, Fransızcayı, Farsçayı hep Ankara’da öğrendi. Kaynak okumak için 50 yaşından sonra İtalyancasını güçlendirdi. Ukraynalı Türkolog Omeljan Pritsak da öyleydi. Rusya tarihi üzerine kaynakları çalışmak için ileri yaşlarında İsveççe öğrenmişti, Nors dili öğrenmişti. Bunlar başka bir insan tipiydi.

O halde geliyoruz dil meselesine. “Ben bir entelektüelim, ” demek için dil bilmek ön şart değil mü

Dil çok önemli... İçinde bulunduğunuz çevreyi dilinizle yırtacaksınız, bu sayede değişik muhitlere gireceksiniz. Dil, insanı kafesinden çıkarıyor. Dil, dünyanızı rahatlıkla değiştirir; sizi farklı, belki hayal bile etmediğiniz yerlere taşıyabilir. Demek ki içinde bulunduğunuz çevreyi, öğrendiğiniz dil sayesinde yırtacaksınız. Ama unutmayın, tek bir dil öğrenmek asla yetmez; En az iki üç dil bilmelisiniz.

Bir dil biliyorsanız, ortalıkta dil bildiğinizi söyleyerek pek dolaşmayın. Bir dili herkes biliyor.

Elbette öyle 9-10 değil ama en az 2-3 yabancı dil bileceksiniz ve bunların hakkını vereceksiniz.

Şimdi herkes İngilizce biliyor ama yetmez, bu sayede pek çok kitaba erişirsiniz ama yeterli değil. En iyi kitaplar, kaynaklar her zaman onlar değildir.

Tabii ki burada bir ayrım koymak gerekir. Bir mühendise, bir doktora, gelişimi için belki de tek bir dil yetebilir. Neticede onlar, o an uluslararası açıdan geçerli dil hangisiyse onunla iş görebilirler. Bir mühendisin illa Almanca ya da Fransızca makale okuyabilmesi gerekmez, çünkü o malzeme şu an

İngilizcede mevcuttur. Kimse buluşunu, raporunu özgün diliyle yazmıyor. Ama bizim gibiler için durum çok farklı... Biz from the times immemoriatdan[6] çalışmak zorundayız. O yüzden bizlere İngilizce yetmez.

Gelgeldim hepsinin ötesinde başka bir mesele var. Sosyal bilimci, tarihçi, mühendis, doktor; hangi mesleğe sahip olursa olsun, insan kendi kültürü için de okur. İşte hedef; aydın rolünü üstlenmekse, üstüne vazife olmayan şeylerle de ilgilenmekse, mesleğinin dışındaki alanlara merak salmaksa, başka dünyalara adım atmaksa, tek bir dil hiçbir zaman yetmez.

Münevver diplomatlardan Zeki Kuneralp örneğini verdim. Kuneralp İspanyolca biliyordu. Ne zaman öğrenmişti bunu biliyor musun? İspanya’ya tayin edildiğinde... Oturup kendini zorlayarak, “Lazım olur,” diyerek yepyeni bir dil öğrenmişti. Altı ay bir sene aralığında o dilde konferans veriyordu. Fransızcası, Almancası zaten mükemmeldi. Bunlar işin dil kısmı, bu adamlar bir de hukuk biliyorlardı. Ben Muharrem Nuri’yi tanıyamadım maalesef ama tanıyanlar var; mesela aziz dostum, merhume Fatma Mansur Hocamız ona hayrandı. Biz Muharrem Nuri hakkında efsaneler duyardık. Duymaktan öte, bu insanların ne tür becerilere sahip olduğunu diğerlerini tanıyınca bizzat gördüm. Toplantılarda zekaları ve dil kullanma konusundaki ustalıklarıyla karşılarındakini susturuyorlardı. Muhatapları onlardan çekiniyorlardı.

Coşkun Kırca böyleydi mesela, Osman Olcay da böyleydi. Dünyaya farklı yerlerden bakıyorlardı. Kuneralp çok içine kapanıktı, insanların tümüyle iyi geçinmeye mütemayildi. İnanılmaz derecede bilgisi olan bir adamdı ve onunla sohbet bir kazançtı. Bir zamanlar her İstanbul’a geldiğimde onu ziyaret ederdim. Ankara’dan trenle geliyordum. Sabahları trenden inip, doğru onun Fenerbahçe’deki, Kalamış Koyuna yakın evine gidiyor; öğlene kadar orada oturuyordum. Bu ziyaretler maalesef az sürebildi. Aynı şekilde Coşkun Kırca ile de geç tanıştım. Yoğun bir ilişkiydi ama o da nispeten kısa sürdü.

Bu Dışişleri ekibi ile nasıl tanıştınız, nasıl bir araya geldiniz?

Neticede ben Mülkiyeliyim; Ankara’daydım, bir şekilde ucu onlara değiyordu. Dışişleri çevresi biraz içe dönüktür, Aydın olmak için şu üç yıldır. İsteseler de istemeseler de şey muhakkak gerekir: kendi çemberlerinden çıkamaz Yabancı dil, hukuk bilgisi var ama elbette başkalarıyla da mukayese becerisi olabiliyorlar. Ben o çevreye de girip çıkıyordum. Hukuktaki hocalarla da bir ara daha çok görüşüyordum. Yani hayatımın bir döneminde Roma hukukçularıyla daha çok konuştum, görüştüm. Onlar da hayatıma başka pencereler açtılar. O sıra Mülkiye’dekilere gidip gelmeyi kesmiştim. Zaten saysan, orada bir iki dostum ancak vardır; okulun çoğunu da çok tanımam.

Burada araya girip bir toplamak isterim hocam. Anladığım kadarıyla, size göre iyi bir entelektüelin en az iki üç ama tercihen daha çok dil bilmesi şart. Bunun yanında hem Doğuyu hem de Batı’yı iyi kavraması gerektiğini söylüyorsunuz. Bir de en baştaki tarifiniz uyarınca, “üstüne vazife olmayan şeyleri merak etmesi” gerekiyor. Bunun için en iyi yöntemi de, “girişken olmak, yeni insanlar tanımak, kişiyi yeni dünyalarla tanıştıracak insanları arayıp bulmak” diye gösteriyorsunuz. Doğru anlamış mıyım?

Evet, bugünkü dünyada bu böyle. Araştırmak için de böyle, düşünmek için de. Merakın olacak, gidişata bakacaksın, olaylara müdahil olmaya çalışacaksın. İçine girmesen bile ne olup bittiğini bilmen gerekir. Dünyanın nereye gittiğinin farkında olmalısın. Yani dünyayı takip edeceksin ama öyle laf ola beri gele değil, üç beş gazete kitap okuyarak da değil; tutkuyla, hakkını vererek takipte kalacaksın. Bu tür şeyleri iyi idrak edip hayatına yayarsan açılırsın. Hiçbir şey olmazsa bile, ki olmak zorunda da değil, bunlar yepyeni bir hayatı görmeni sağlar. O da bir kazançtır. Neticede kendi hayatının dışında hiçbir hayatı, hiçbir imkanı göremeden yaşayıp gidenler var.

Bir şey daha ekleyeyim. Bana göre Venedik, Napoli, İstanbul ve Kahire’yi yaşamamış insanların aydınlanması zordur. Çok derin, çok bilgili, çarpıcı olabilirler. Ama insan sıcaklıkları olmaz. Çünkü bu şehirler size yaşamı ve ölümü, görkemi ve sefaleti aynı anda sunuyor. Bunların yanında bir de İskenderiye sayılabilir. İmkanı olan bir insan niye gitmez oralara? Fırsatını bulunca soluğu ABD’de almasını biliyorlar. New York ta, Londra’da, Paris’te geziyorlar da buralara gitmiyorlar.

Bakın, ayrımı güzel koymanız gerekir. Ben Amerika’ya gidip döndükten sonra Amerikan İngilizcesiyle konuşan bugünün sığ tiplerinden ya da eskinin Fransa’da birkaç zaman geçirmesinin ardından, çevresindekilere hava atan gülünç Frankofonlarından bahsetmiyorum. Derinliği görmeniz lazım sizin; çünkü insanlar arasında derinliğe sahip olanlar azdır, hep az olmuştur. Ayrıca dünya, bugün Amerika’dan ibaret değil; dün de Fransa’dan ibaret değildi. Eskiden çok ilginç bir Türk münevver takımı Rusça bilirdi. Genellikle Rusya İmparatorluğu’nun Türk münevverleriydi bunlar, istisnai idiler. Günümüz dünyasından başka bir örnek vereyim. Hindistan’da, Rusçadan simültane çevirinin yapıldığı bir konferanstaydım. Çevirmenin bir yerde dili sürçtü, çeviriyi oradaki adamlardan en az 30 kişi koro halinde düzeltti. Çok açık ki Hindistan, Britanya kültürünün de sınırlarını çatlatmıştır.

Ne dedik? Aydınlığın bir başka şartı da hukuk bilmektir. Coşkun Kırca örneğini verdim, kendisi orijini itibariyle hukukçuydu zaten. Çok iyi hukuk merakınız olacak, gidişata bakacaksınız, olaylara müdahil olmaya çalışacaksınız, içine girmeseniz bile ne olup bittiğini bilmeniz gerekir. Dünyayı takip edeceksiniz ama öyle sadece üç beş gazete kitap okuyarak değil; tutkuyla, hakkını vererek metni yazardı, uzmanlığı buydu. Galatasaray Üniversitesi’nin de en önemli kurucusu odur.

Ama bugün bu tür bir birikimi insanlardan beklemek çok zor...

Öğrencilerin ya da öğrenmeye soyunanların o hukuk bilgisini alması oldukça güç... Her okulda hukuka giriş dersleri var ama ne kadar iyi dersler bunlar tartışılır.

Türkiye’deki Anglofon okulların en büyük eksiklerinden biri bu zaten. İyi hukuk öğretmiyorlar. Buna rağmen Dışişleri Bakanlığı bu okulların öğrencilerini bünyesine alıyor. Demek ki onların dili iyi bildiklerini düşünüyorlar, benim göremediğim başka özellikleri olsa gerek.

Hep akademiden, devletten bahsettik. İş dünyasında kıstaslarınızı karşılayan entelektüel isimler var mı?

Selahaddin Beyazıt’ı sayabiliriz. İlgilidir, bilgilidir. Sonra bir armatör aileden gelen Pekin Baran sayılmalı, Süher Pekinel’le evlidir. O da kolay rastlanmayan bir örnektir. Eski eşi de çevirmenlerimizden Meyzi Guakil’di. Daha genç kuşaklardan Ömer Koç var elbette. Onun; kendisi gibi Robert Kolejliler arasında görülmeyecek, müthiş bir Fransızcası var. Yunanca, Latince biliyor ama esas önemlisi Osmanlıcaya hakim... Edebiyatı biliyor; mektupları, evrakı iyi okuyor. Üst düzey bir entelektüel ilgisi var, belli de oluyor. lakin yazmıyor ve çok yazmamış gibi...

Koç bu ilgi sayesinde Türkiye’de olmayan şeyler yaptı, bunların en başında Bizantinika konusu gelir. Bu alanda halası Sevgi Gönül’ü adeta teşvik etmiştir. Şimdi Beyoğlunda, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi isimli bir enstitü var. Önemli bir yer ama kusurları da mevcut... Türkiye’de mevcut konulan ikide bir güncelleştirmeye çalışan, insanları bilinmesi gerekene değil de kendi bildiğine yönelten kişiler vardır. Bu bir Türk hastalığıdır. Siz sakın bu hastalığa kapılmayın. Bu hastalığa tutulanlar herkesi kendi sahasına yöneltmeye çalışır. Neden mi? Çünkü diğer alanları bilmiyordun Koç, enstitüsünü, bunların etkisinden ve faaliyetinden kurtarırsa daha da iyi eder. Yeri gelmişken, iki kişiden daha bahsedelim. Suna ve İnan Kıraç’ın Antalya’daki vakfı ve müzeleri, ayrıca İstanbul’daki Pera Müzesi ve kütüphanesi topluma bir aydın hediyesidir.

Entelektüel iş insanlarına dönersek, bu saydığım isimlerden başkasını da pek görmedim. Bakarsan, herkes tablo topluyor ama ne kadar, nasıl bir koleksiyon oluşturabiliyorlar; söylemesi ve bilmesi zor...


[1]        İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Kitap, 2018.

[2]        Cahit Uçuk, Bir İmparatorluk Çökerken, Yapı Kredi Yayınları, 1995.

[3]        Jean Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Çev. Rasih Nuri İleri, Say Yayınları, 2016.

[4]        Reşat Ekrem Koçu tarafından 1944-1973 arasında yayımlanan ama tamamlanamayan şehir ansiklopedisi.

[5]        Can Yücel, Güle Güle - Seslerin Sessizliği, İş Bankası Kültür Yayınları, 2013.

[6]        Türkçeye “ezelden beri, çok eski zamanlardan beri” diye çevrilebilecek bir ifade.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült