Kişisel Gelişim

 

 

Zamanın Öğrettikleri

David Kessler


Hayatımızı zaman yönetmektedir. Zamanla birlikte ve zamanın içinde yaşarız. Elbette, onun içinde ölürüz. Zamanı satın alamayız, ama onu nasıl harcadığımızdan söz eder dururuz. Ayrıca, zamanlamanın her şey demek olduğuna da inanırız.

Günümüzde dünyanın her yanında saatin kaç olduğunu biliyoruz, ama on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar zamanı daha az bir kesinlikle ölçerdik. Demiryolunun ve tren yolculuklarının ortaya çıkışı daha kesin ve kurallara bağlı bir program yapılmasını gerekli hale getirdi, bu yüzden 1883de Amerika ve Kanada demiryolları Kuzey Amerika’da hala kullanmakta olduğumuz dört saat diliminden oluşan sistemi kabul etiler. Planın radikal olduğu düşünülüyordu: saat dilimleri ve zaman standartları birçok kişiye Tanrı’ya yapılan bir hakaret gibi geliyordu. Bugün, kol saatlerimiz ve çalar saatlerimizi bir gerçek olarak kabul ediyoruz. Naval Observatory’de bir “ulusal saat”, ABD için bir “resmi zaman hakemlemiz bile var. Ancak bu “ulusal saat” aslında elli farklı saatin verilerinin orta lamasını alan bir bilgisayardır.

Zaman kullanışlı bir ölçüdür, ama yalnızca ona verdiğimiz kadar değere sahiptir. Webster’s zamanı “bir süreklilik üzerindeki iki noktayı ayıran ara" olarak tanımlar. Doğum başlangıç, ölüm de son gibi gözükür, ama böyle değildir, ikisi de sadece bir süreklilik üzerindeki noktalardır.

Albert Einstein zamanın sabit olmadığına, gözlemciye bağlı olduğuna dikkat çeker. Zamanın hareketsiz mi durduğunuza yoksa hareket halinde mi olduğunuza bağlı olarak farklı hızlarda geçtiğini artık biliyoruz. Zaman bir uzay gemisinde, hatta bir uçakta ya da metroda yolculuk yaptığınızda farklı biçimlerde akar. 1975’te donanma iki özdeş saat kullanarak Einstein’ın kuramını test etmişti; bu iki saatten biri toprağa, diğeri de bir uçağa yerleştirildi. Lazerler zamanı karşılaştıran iki saat arasında gönderilirken, uçak on beş saat boyunca havada kaldı. Aynı Einstein’ın ifade ettiği gibi, hareket halindeki uçakta zaman daha yavaştı. Zaman ayrıca algıya da bağlıdır. Bir sinemada, birlikte aynı filmi izleyen bir kadınla bir adam düşünün; kadın filmi severken adam da filmden hiç hoşlanmamış olsun. Kadına göre film çok çabuk biter. Adama göre sonsuza dek sürer. Hem kadın hem de adam filmin 19:00’da başladığı ve film yazılamam 20:57’de geçtiği konusunda aynı fikirdeler. Ancak, bunun bir saat elli yedi dakika sürdüğü konusunda anlaşamazlar. Somut bir biçimde, bir kişinin zamanı bir diğerininki değildir.

Toplantı, yemek, film ya da başka etkinliklere zamanında yetişeceğimizden emin olmak için kol saatleri takarız ve onları eş zamanlı bir hale getiririz. Tamam, bunda bir sorun yok; bu, etkileşim kurmayı ve işlerin yapılmasını bizim için kolaylaştırır, iletişim kurmamıza ve uyum sağlamamıza yardımcı olur. Ancak saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay ve yılların bu keyfi belirlenişinin zamanın kendisi olduğunda ısrar ederek daha da ileri gittiğimizde, hepimizin zamanı farklı biçimlerde yaşadığını, çünkü zamanın değerinin bireysel algıya bağlı olduğunu unuturuz.

Zamanı bir gökkuşağı olarak düşünün. Aynı anda işe başlayıp bitirmemiz gibi şeyleri sağlamak için bir saate göre hayatlarımızı ayarladığımız konusunda aynı fikirde olduğumuza göre, tamam “zaman gökkuşağının renklerinden birini aynı biçimde görelim. Ancak, diğer tüm renkleri kendimize özgü biçimlerde kabul edelim.

Zaman içinde, her şey değişir. İçte değişiriz, dışta değişiriz, görünümlerimiz değişir ve içteki kendimiz değişir. Hayatlarımız sürekli olarak değişir, ama biz genellikle değişimi sevmeyiz. Kendimizi ona hazırlamış olsak bile, çoğunlukla ona karşı koyarız, Bu arada, çevremizdeki dünya da değişir. Bizimle birlikte tempo tutmaz. Değişimler ya çok yavaş ya da çok hızlı gelir gibi görünür.

Değişim bizim sürekli arkadaşımız olabilir, ama onu arkadaşımız olarak düşünme eğiliminde değilizdir. Değişim bizi ürkütür, çünkü onu kontrol etmeyi beceremeyebiliriz. Yapmaya karar verdiğimiz değişiklikleri daha çok tercih ederiz, çünkü bunlar bizim için daha anlamlıdır. Bunlar, bizi rahatsız eden, sanki hayat yanlış bir yönde gidiyor olabilirmiş gibi hissetmemizi sağlayan başımıza gelen değişimlerdir. Ama ister hoşlanın ister hoşlanmayın, değişimler meydana gelir ve yaşamdaki pek çok şey gibi aslında hızım başımıza gelmez, sadece meydana gelirler.

Değişim eski, bildik bir duruma hoşça kal demek ve yeni, bilinmedik bir durumla karşı karşıya kalmaktır. Bazen cesaretimizi kıran eski ya da yeni olan şey değildir, bunların arasındaki zamandır. Spinning Straw into Gold adlı kitabın yazan, iki kez göğüs kanseri geçirmiş bir kişi olan Ronnie Kaye şöyle diyor, “Hayatta, bir kapı kapandığında hep başka bir kapı açılır... ama koridorlara güven olmaz.” İşte bu, değişimin işleyiş biçimidir; genellikle bir kapının kapanması, bir sona eriş, bir tamamlanma, bir kayıp, bir ölümle başlar. Daha sonra, rahatsız edici bir döneme gireriz, bu tamamlanma için yas tutar ve sırada ne olacağının belirsizliği içinde yaşarız. Bu belirsizlik dönemi çok zordur. Ama tam da ona artık daha fazla dayanamadığımızı hissettiğimizde, yeni bir şeyler ortaya çıkar: bir yeniden bütünleşme, yeni bir yatırım, yeni bir başlangıç. Bir kapı açılır. Değişimle savaşırsanız, tüm yaşamınız boyunca da savaşıyor olacaksınız. Değişimi kucaklayacak ya da en azından onu kabul edecek bir yol bulma gerekliliğimizin nedeni de budur.

Birine “Kaç yaşındasın?” diye sorduğumuzda, aslında ona “Senin zamanın ne?” sorusunu yöneltiyoruzdur. Geçmişi sahneye çıkararak o kişi hakkında bir referans noktası edinmeye çalışırız. Kaç yaşında olduğunuzu öğrendiğimde, olasılıkla nasıl anılara sahip olduğunuzu da bilirim. Yaşınıza bağlı olarak, Marshall Planı, Jackie O., aydaki ilk yürüyüş, otomatik telefonlar, disko ya da DOS hakkında her şeyi biliyor olabilirsiniz. Sizinle birlikte eski Beatles şarkıları söyleyerek bu bilgiyi dostane bir biçimde hatırlayabilirim. “Çiçek gücü”nde saplanıp kalmış bir budala olduğunuzu düşünerek düşmanca bir biçimde de geri getirebilirim bu bilgiyi. Her iki durumda da sizi tam olarak o an olduğunuz gibi görmüyorumdur.

Algıdan uzaklaşmak serbest kalmaktır. Hepimiz “Kırkında gözükmüyorsun,” gibi sahte sözler ve “Kırkında olmak bu demektir” gibi yanıtlar işitmişizdir. İlk kişi aslında “algıma uymuyorsun,” demektedir. İkinci kişi de “kırk yaşında olmak bende böyle görünüyor, beni kendi beklentilerinle tanımlama,” demeye çalışmaktadır.

Batı kültüründe yaşa değer vermeyiz. Yüzdeki kırışıklıkları hayatın birer katkısı olarak görmeyiz; bunlar önlenmesi, gizlenmesi, yok edilmesi gereken bir şeydir. Yine de gençliğin enerjisini ve canlılığım yitirdiğimiz için, pek çoğumuz adımlarımızı izleyerek kaynağa inmek istemeyiz, çünkü bizler aynı zamanda o geçen yılların karışıklıklarını da net bir biçimde hatırlarız. Hayatın neye benzediği hakkında daha iyi bir anlayışla orta yaşlara varırız, konu dışı boş sözlere ayıracak zamanımız da yoktur. Kim olduğumuzu ve bizi neyin mutlu edeceğim biliriz. Bu dersi bir kere öğrendikten sonra, gençliğimizle onu yeniden değiş tokuş etmeyiz. Gençliğin, tümü kolay olmayan birçok şey olduğunu hatırlamada ve bu bilgelikte bir rahatlık vardır. Gençlik masumiyet çağı olabilir, ama yanı sıra bilgisizlik çağıdır. Güzellik çağı olabilir; aynı zamanda acı verici bir utangaçlık çağıdır. Çoğunlukla bir serüven ve sıklıkla olduğu gibi aptallık çağıdır. Birçok kişi İçin gençliğin hayalleri yaşlılığın pişmanlıkları olur, bunun tek nedeni hayatın bitmesi değildir, diğer bir neden de yaşanmamış olmasıdır. İncelikle yaşlanmak her günü, her mevsimi dolu dolu yaşamaktır. Hayatlarımızı gerçekten yaşadığımızda, onları bir daha yaşamak istemeyiz. Pişmanlık duyduğumuz şey yaşanmamış olan hayattır.

Kaç yıl yaşamak isterdiniz? iki yüz yaşma ya da sonsuza kadar yaşama şansı verilseydi, kaçımız bunu kabul ederdik? Bu konuda düşünmek ömürlerimizi anlamamıza yardımcı olacaktır. Zamanımızın ötesinde yaşamak istemeyiz: işlerin ve olayların bizim anlayışımızın ötesine geçtiği ve sevdiğimiz herkesi kaybettiğimiz bir dünyada yola devam etmek kimbilir ne kadar da boş bir duygu olurdu.

Adamın biri doksan iki yaşındaki annesiyle ilgili bir öykü anlatmıştı. “Onu doğduğu yer olan Dallas’a bir tatile götürmüştüm. Yeni bir uçaktaydık. Annemi, panelle aynı hizada yapılmış yeni kapı kolları olan tuvaletin kapısını açmaya çalışırken izledim. Annem tokmaklara ve düğmeleri olan kapı kollarına alışıktı.

Sonraki sabah erken saatlerde, otelde yangın alarmı verilmişti. Odasına bakmaya gittiğimde, üzerinde geceliğiyle, irkilmiş bir halde kapının dışında duruyordu. Kızgındı aynı zamanda, çünkü manyetik kart anahtarını almayı unutmuştu ve kapı arkasından kilitlenmişti. Panik bir haldeydi, içeri yeniden nasıl gireceğinden emin değildi, giyinik olmamasından söz etmeyeyse zaten hiç gerek yok. Yolculuktan sonra, bana şunları anlattı, “Artık buraya ait değilim. Bir mikrodalgayı nasıl kullanacağımı bilmiyorum, kanalı değiştirmek için kadranı olan bir TV bulamıyorum, anahtar yerine kartların nasıl kullanılacağım bilmiyorum, hem bütün arkadaşlarım da öldü. Zaman çok ileri gitmiş, ama ben gerisinde kalmışım.” Bunları duymak çok zor geliyordu. Anlamaksa daha da zor olabilirdi, ama yolculuk sırasında hayatın annem için ne kadar sinir bozucu ve karmaşık bir hale gelmiş olduğunu gördüm.”

Gece gökyüzüne baktığımızda, tam anlamıyla geçmişi görüyoruzdur. Gökyüzünü bu gece olduğu gibi değil, yıllar önce, birkaç yıldan tutun da bir milyon yıl öncesine kadar göründüğü gibi görürüz, çünkü uzaktaki yıldızların en yakında olanından bile ışığın dünyaya ulaşma süresi olacaktır.

Çok benzer bir deneyimi karşımızdaki kişilerle de yaşarız. Örneğin, genç olduğunuz zamanlardan o çevrede ortalığı karıştıran bir kişiyi düşünün. Onun bir sorun olduğunu düşündüyseniz, onu bugün gördüğünüzde de tedbirli olacaksınızdır, çünkü o kişiyi şu an olduğu gibi değil, geçmişte olduğu gibi göreceksiniz.

Kaçımız anne babamızı şimdi oldukları gibi görürüz? Bu oldukça zor bir şeydir, çünkü aklımızda anne babamızla ilgili her şeyi bilen devler olarak görüldükleri ilk dönemlerden kalma çok güçlü izlenimler vardır. Onlarla ilgili anılarımız, saçlarımızı belli bir biçimde kestirmemize, bütün gece dışarıda kalmamıza ve ev ödevlerimizi. ıhma! etmemize izin vermeyecek olan korkunç kişiler olarak hatırlamamızı sağlayacak kadar güçlü dür. Bugün arkadaşınızın babasıyla karşılaşacak olsanız, onunla ilgili izleniminiz arkadaşınızın izleniminden daha gerçek olabilir, çünkü siz şimdinin gerçekliğine fazladan bir yük getirmeyebilirsiniz. Diğer yandan, babalarla ilgili genel izlenimlerinizi taşıyabilirsiniz. Arkadaşınızın babası bir tesisatçıysa, tesisatçılarla ilgili tüm algılarınızı getirebilirsiniz; oldukça yaşlıysa, yaşça büyük kişiler hakkındaki duygularınız da eklenebilir; vb.. Onu geçmişte, ama arkadaşınızdan farklı bir biçimde görebilirsiniz.

Her tür olağan olaya karşı benzer tepkilerimiz vardır. Yoksul bir ailede büyümüş bir çocuk düşünün. Onun için, her gün postanın gelişi mutsuz bir zamandır, çünkü posta anne babasını altüst eden fatura tahsildarlarından ihbarnameler getirir. Postayı seven başka bir çocuk düşünün, postayı sevmesinin nedeni babasının ikramiye çeklerini ve arkadaşlarının doğum günü partilerine davetiyeleri getirmesidir. Şimdi, bu iki çocuk büyüdüğünde, ilki postanın gelişine belli belirsiz sinirli bir tepki verirken, diğeri postayı mutlu, güvenli bir bekleyişle gözler. Duygularının aldıkları postaların o günkü içerikleriyle hiçbir ilgisi yoktur; onlar geçmişteki postalan görürler.

Diğer kişilerin bugün kim olduklarını bilmeme eğilimi gösteririz. Aynı şey kendimiz için de geçerlidir. Bizler genellikle kendimizi gerçekte olduğumuz gibi değil, geçmişte olduğumuz ya da genelde olmak istediğimiz gibi görürüz.

Dün olduğumuz kişinin bugün olduğumuz kişiyi kesin bir biçimde tanımlamadığını bilmenin içinde harika bir özgürlük yatmaktadır. Kendi geçmişinize zincirle bağlanmanız gerekmez. Birçoğumuz dünün kirini temizleyerek, yine de hala dünün duygusal yüklerini taşıyarak her sabah uyanır ve duş alırız. Eğer şimdi üzerindeki farkındalığımıza odaklanabilirsek, eğer yaşamı gerçekte olduğu gibi görebilirsek; yenilenebilir ve yeniden başlayabilir, günü zinde ve temiz selamlayabiliriz. O an içinde yaşamadığımızda, birbirimizi ve kendimizi gerçekten göremeyiz. O an içinde yaşamıyorsak, mutluluğu da bulamayız. Geçmişin suratına kapılan kapatmamalıyız, ama geçmişi geçmişte olduğu haliyle görmemiz ve ilerlememiz gerekir. Umulan odur ki şimdiye, şimdiki zamana, aslında içinde yaşadığımız ana geçeceğiz.

Jack hep şimdiki zamanda olma yeteneğine sahipti. Birkaç maratonda yarışmış bir koşucu olan Jack her zaman tam anlamıyla şimdide gibi görünürdü. Bir odaya girdiğinde, daha önce orada bin kez bulunmuş olsa bile, sanki yepyeni bir yermiş gibi çevreye göz gezdirirdi. Sizi selamlayıp nasıl olduğunuzu sorarken buna dikkatini verirdi. Sizinle konuşurken sizi gerçekten dinlerdi, yemekte ne yiyeceğini, o geceki randevusunu ya da bilgisayarına ne kadar bellek ekleyeceğini düşünmezdi. Jack her zaman oradaydı, gerçek olarak şimdide, sizinle birlikte ve sizin için.

Ne yazık ki Jack bir tür lenf tümörüyle yıkıldı, bu, onun için özellikle dayanılmaz bir şeydi; çünkü bacaklarım etkiliyor, onların şişmesine ve bedeninin ölecek ilk bölümü olmasına yol açıyordu. Ama onun şimdiki zamanda olma özelliği hastalığı ilerledikçe daha da göze çarpar bir hal aldı. Jack’ı ziyaret ettiğiniz ve nasıl olduğunu sorduğunuzda, onu nasıl olduğunu görmek için bedeni ve zihninde inceleme yaparken görebilirdiniz. Aynı biçimde, nasıl olduğunuzu sorduğunda da Jack o anı öylesine yaşıyordur ki sizinle ilgili olarak olup biteni dikkatle dinlediği için, kendinizi ona inanılmaz biçimde bağlı hissedersiniz. Jack hayatta tam anlamıyla şimdiki zamanda olmanın oldukça iyi bir örneğiydi. Sadece uzak geçmişinde saplanıp kalmamak değildi başardığı, aynı zamanda bir kere konu size döndüğünde, o da yalnızca tam anlamıyla artık size odaklanabiliyordu. O an içinde nasıl yaşanacağını biliyordu ve sizi de aynı şeyi yapmaya çağırıyordu. “Nasılsın?” ve “Yeni bir şeyler var mı?” gibi sorularda ona basmakalıp yanıtlar veremezdiniz. Sizin gerçeklen kendinize bakmanızı ve tam anlamıyla yanıt vermenizi sağlıyordu. Tek bir anı, tek bir şeyi kaçırmak istemezdi. Jack hiç sonbaharda değildi, hala yazı yaşıyordu. İlkbaharın umutları yüzünden dikkati dağılmış bir durumda kışta olmamıştı hiçbir zaman. Tam anlamıyla hayatının her mevsimindeydi.

Jack gibi birisiyle karşılaştıktan sonra, o anın geçmişiniz ve geleceğiniz tarafından nasıl çalınabildiğini anlamaya başlarsınız. O anda, o ana odaklanmak, o anı tamamen ve hayatınızı gerçekten yaşamak için geçmişi bırakırsanız sahip olabileceğiniz yaşantının ne kadar iyi olacağı hakkında bir fikriniz olamaz. Eşinizle konuşurken, o gece ders vermek için gideceğiniz sınıfı düşünmek yerine tamamen konuşmayla meşgul olun. Sınıf için hazırlıklarınızı daha sonra yaparsınız. Böyle olunca, eşinizle daha iyi bir yaşantınız olacak, sınıf için de daha iyi bir sunum yapacaksınız. Aynı anda tek bir anı yaşayın.

Geleceklerimize bel bağlarız. Kimimiz gelecekte yaşar, kimimiz gelecekle ilgili hayaller kurar, kimimiz de gelecekten büyük bir korku duyar. Bu yaklaşımların tümü bizi anın dışında bırakır. Hastalığı yüzünden en sonunda işten ayrılmak zorunda kalmış olan ellilerindeki bir adam gecenin bir yarısı panik içinde uyanmıştı. Yalnızca birbiri ardına boş geçen haftaları görmek için randevu defterini açtı. Geleceği kelimenin tam anlamıyla boş görünüyordu. Bu hastalıkla uğraşırken geçmişi bırakması gerekeceğini bildiğini söylemişti. Ayrıca, geleceği de bırakması gerekeceğini biliyordu, ama o gece çılgına dönmüş bir biçimde randevu defterini açana kadar, geleceği bırakmanın ne demek olduğunu gerçekten anlamamıştı. İçinde yaşadığımız ve kaybolduğumuz zaman yapısını bırakmak zorundaydı. Bu kayıp sayesinde, kim olduğunu ve zamanla ilişkisini öğrenmeye başladı. İlk önce, bildiği üzere zamanın işlemez hale gelmeye başladığını gerçek anlamda kavramak zorundaydı. Örneğin, arkadaşları ne zaman ziyaret edeceklerini sormak için aradığında, her zaman uygun olduğunu, sakıncası olmayacağını söyledi. Bunun aracılığıyla, zaman ve alıştığı biçimiyle zamanı doldurması işlemez hale gelmiş olsa da kendisinin yola devam ettiğine dair bir duygu edinmeye başlamıştı, Daha derinden incelediğinde, zamanın artık olmadığını, kendisinin yola devam edeceğini fark etmişti. “Yapay zaman ne kadar işlemez hale gelmeye başlarsa,” diye anlattı, “zamanın içinde yaşadığımı ve zamanın içinde öleceğimi daha çok fark ettim. İçten içe ne kadar ölümsüz olduğumu ve zamanı geçerek varolacağımı hissetmeye başladım. Yola devam edeceğim. Hepimiz özümüzde aslında belli bir zamana ait değiliz.”

Zamanın gerçekliği geçmiş hakkında kesin olamayacağımızdır. Gerçekten olduğunu düşündüğümüz biçimde olup olmadığını bilmeyiz. Ayrıca geleceği de kesinlikle bilmiyoruz. Aslında, zamanın doğrusal olduğunu bile kesin bir biçimde bilmiyoruz.

Geçmişi önce gelen, geleceği de ileride bulunan bir şey olarak düşünüyoruz, ama bu, zamanın düz bir hat üzerindeki bir süreklilikte olduğu varsayımım getiriyor. Bilim adamları zamanın doğrusal olmadığım, katı bir geçmiş-şimdi-gelecek örüntüsünde kilitlenmediğimizi düşünmektedir. Doğrusal olmayan zamanda geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda varolabilir.

Bu olabilirliğin önemi var mı? Zaman doğrusal değilse, aynı anda geçmiş, şimdi ve gelecekte olabileceksek hayatlarımız değişmiş olacak mı?

Frank ve Margaret harika geçen elli yılı aşkın bir süredir evliydiler. Sadakatle birbirlerini sevmişlerdi, birbirlerinden ayrılmazdılar. Margaret ölümcül bir hastalığa yakalandığında, şunları söylemişti, “Bu hastalığı kabul edebiliyorum. Öleceğimi kabul edebiliyorum. Benim için kabul etmesi en zor olan şey Frank’siz ölecek oluşum.”

Margaret’in hastalığı ilerledikçe, bu mutlak ayrılık olasılığıyla daha çök altüst oluyordu. Ölmeden saatler önce, yatağının başucunda oturmakta olan Frank’e döndü. Herhangi bir ilaç almadığı için zihni temiz ve uyanıktı. “Çok geçmeden ayrılıyorum. En sonunda tamam işte," dedi.

“Senin için bunu uygun hale getiren ne?” diye sordu Frank.

“Ben sadece senin zaten orada olduğun bir yere gitmek üzere olduğumu söyledim. Ben oraya gittiğimde sen orada olacaksın.”

Frank’in aynı anda hem hastane odasında oturması hem de sevgili eşini cennette bekliyor olması mümkün mü? Belki; ya da bu somlar bizim zaman algımızla ilgilidir belki de. Zamanın içinde yaşayan ve soluk alan Frank için Margaret’i yeniden görmesinden önce geçecek belki daha beş, on ya da yirmi yıl olabilir. Ama Margaret artık zamanın olmadığı bir yere gidiyorsa, Frank’in ondan bir saniye sonra gidecek olması mümkün olabilir. Zaman hayatta kalan için ölmüş olandan daha uzundur.

Bir doktor karşısındaki kişilere ölümcül bir hastalıkları olduğunu söylediğinde, bu kişilerin zamanla ilgili duygulan büyük bir yoğunluk kazanır. Birdenbire yeterince zaman kalmadığı korkusuna kapılırlar, işte yaşamın başka tutarsızlıktan: soyuttan gerçeğe geçerken zamanınızı ilk kez sınırlı olarak görürsünüz. Ancak, hangi doktor bir kişinin altı ayı kaldığını gerçekten bilir? Ortalama olarak hayatta kalma süresi hakkında ne bildiğimiz hiç fark etmez, ne zaman öleceğinizi bilemezsiniz. Bilmemenin gerçekliğiyle boğuşmak zorundasınız. Bazen bu ders açık bir duruma gelir. Yaşamın kıyısında dururken, geriye ne kadar zamanınız kaldığını bilmek istersiniz, ama hiç bilemeyeceğinizi fark edersiniz. Diğer insanların yaşamlarına ve ölümlerine bakarken, çoğunlukla insanların zamanından önce öldüklerini söyleriz. Bu kişilerin hayatlarının bitmemiş, eksik olduğunu hissederiz, ama tamamlanmış bir hayat için sadece iki şeye gerek vardır: doğum ve ölüm. Aslında, bir kişi doksan beşine kadar yaşayıp harika bir hayatı olmadığı sürece bir yaşamın tamamlanmış olduğunu nadiren söyleriz. Diğer türlü, ölümün erken olduğunu ilan ederiz,

Beethoven öldüğünde “yalnızca" elli beşindeydi, yine de çok büyük başarıları oldu, jean d’Arc hayatı elinden alındığında yirmisinde bile değildi, yine de bugün hala hatırlanıyor ve kendisine büyük bir saygı duyuluyor. John F. Kennedy jr. eşi ve eşinin kız kardeşiyle birlikte öldü, otuz sekizindeydi. Hiçbir zaman seçilmiş bir görevli olmamıştı, ama başkanlarımızın birçoğundan daha kızla sevilmişti. Bunlar tamamlanmamış hayatlar mıydı? Bu soru bizi her şeyin yapay olarak ölçüldüğü ve yargılandığı yaşamın kol saati kavramına geri götürüyor. Ancak, başkalarının öğrenmesi beklenen derslerin ne olduğunu bilmiyoruz, kim olmalarının beklendiğini ya da ne kadar zamanları olmalarının gerektiğini bilmiyoruz. Bu, kendi zamanımızdan önce ölmediğimiz gerçeğini kabul etmek kadar zor olabilir. Öldüğümüzde, bizim zamanımızdır.

Zorlu mücadelemiz içinde bulunduğumuz anı tam anlamıyla yaşamaktır; işte bu büyük bir mücadele gerektirir. Bu anın tüm mutluluk ve sevgi olanaklarını içerdiğini bilmek ve geleceğin neye benzeyeceğinin beklentileri içinde bu olanakları kaybetmemek, Gelecekle ilgili beklenti ve duygumuzu bir yana koyduğumuzda, şimdide olup bitenin o çok değerli alanında yaşayabiliriz.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült