Kişisel Gelişim

 

Yeniden Çocuk Ol

Osho


Oyunculuk insanların en bastırılmış taraflarından biridir. Bütün toplumlar, kültürler, uygarlıklar oyunculuğa karşı olmuştur, çünkü oyuncu insan asla ciddi değildir. Ve bir insan ciddi olmadıkça, ona hükmedilemez, hırslı olması sağlanamaz; güç, para ve saygınlık arzulaması sağlanamaz.

insanların içindeki çocuk asla ölmez. Büyüdüğün zaman çocuk ölmez, çocuk kalır. Olduğun her şey hala içindedir ve son nefesini verinceye kadar içinde kalacaktır.

Fakat toplum ciddi olmayan insanlardan daima korkar. Ciddi olmayan insanlarda para ya da politik güç hırsı olmayacaktır; onlar daha ziyade varoluşun tadını çıkarırlar. Fakat varoluşun tadını çıkarmak sana saygınlık sağlayamaz, seni güçlü yapamaz, egonu doyuramaz; ve bütün insan dünyası ego fikrinin etrafında döner. Oyunculuk egona karşıdır deneyip görebilirsin. Sadece çocuklarla oyna, egonun yok olduğunu göreceksin, yeniden çocuk olduğunu göreceksin. Bu sadece senin için geçerli değil, herkes için geçerlidir.

Çünkü içindeki çocuk bastırılmıştır, sen de çocuklarını bastıracaksın. Kimse çocuklarının dans etmesine, şarkı söylemesine, bağırmasına ve zıplamasına izin vermez. Saçma nedenlerle bir şey kırılabilir, yağmur yağarken koşarlarsa giysilerini kirletebilirler, bu küçük şeyler yüzünden muazzam

bir manevi özellik, oyunculuk tamamen yok edilir.

İtaatkar çocuk ebeveynleri, öğretmenleri, herkes tarafından ödüllendirilir; ve oyuncu çocuk ayıplanır. Oyunculuğu kesinlikle zararsız olsa da ayıplanır, çünkü potansiyel olarak bir isyan tehlikesi söz konusudur. Çocuk oyuncu olmak için tam bir özgürlükle büyürse, isyankar olacaktır. Köle haline getirilmesi kolay olmayacaktır; insanları yok etmek veya kendisi yok olmak üzere ordulara katılması kolay olmayacaktır.

İsyankar çocuk, isyankar bir gence dönüşecektir. O zaman onu evliliğe zorlayamazsın; o zaman onu belli bir işe zorlayamazsın; o zaman çocuk ebeveynlerin doyurulmamış arzularını ve özlemlerini doyurmaya zorlanamaz. İsyankar genç kendi yoluna gidecektir. Hayatını kendi yüreğindeki arzularına göre yaşayacaktır, başka birisinin ideallerine göre değil.

İsyan aslında doğaldır. İtaatkar çocuk neredeyse cansızdır; bu yüzden ebeveynler çok mutludur, çünkü çocuk her zaman kontrol altındadır.

İnsan tuhaf şekilde hastadır: İnsanları kontrol etmek ister insanları kontrol ederek egonu doyurursun, özel birisindir ve kendisi de kontrol edilmek ister, çünkü kontrol edildiğinde artık sorumlu değilsindir. Bütün bu nedenlerden dolayı, oyunculuk daha en başından engellenir, ezilir ve o zaman insanlar kendi oyunculuklarından korkuya kapılırlar, “kontrolü kaybetmekten” korkarlar.

Korku nedir? Korku başkaları tarafından ekilir: her zaman kontrol altında kal, her zaman disiplinli ol, her zaman senden büyüklere saygılı ol. Daima rahibi, ebeveynleri, öğretmenleri takip et senin için neyin doğru olduğunu onlar biliyor. Tabiatının kendini ortaya koymasına asla izin verilmez.

Yavaş yavaş içinde cansız bir çocuk taşımaya başlarsın. İçindeki bu ölü çocuk mizah duygunu yok eder: Ağız dolusu gülemezsin, oynayamazsın, yaşamdaki küçük şeylerden zevk alamazsın. O kadar ciddi olursun ki, yaşamın genişlemek yerine daralmaya başlar.

Hıristiyanlığın neden dünyanın en büyük dini olduğunu hep merak etmişimdir. Her seferinde nedenin haç ve çarmıha gerilmiş İsa olduğu sonucuna geldim çok üzücü, çok ciddi; doğal olarak... İsa’nın çarmıhın üzerinde gülümsemesini bekleyemezsin. Ve milyonlarca insan çarmıhın üzerindeki İsa ile aralarında bir benzerlik buldular.

Olayın ciddiyeti, hüznü, Hıristiyanlığın başka bir dinden daha fazla yayılmasının nedeni olmuştur.

Kilise ve tapınaklarımızın, camilerimizin, sinagoglarımızın ciddiyetsiz olmasını, daha eğlenceli, kahkaha ve neşe dolu olmasını isterdim. Bu insanlığa daha sağlıklı, sıhhatli ve bütünleşmiş bir ruh getirirdi. Çarmıhını omuzlarında taşıman gerekmiyor. Çarmıhı bırak. Ben sana dans etmeyi, şarkı söylemeyi, oyun oynamayı öğretiyorum.

Yaşam, her anında, değerli bir yaratıcılık olmalıdır. Ne yarattığın önemli değil deniz kenarında yaptığın kumdan kaleler olabilir yaptığın her şey oyunculuğundan ve sevincinden ortaya çıkmalıdır.

Çocuğunun ölmesine asla izin verilmemelidir. Onu besle ve kontrolden çıkmasından korkma. Nereye gidebilir? Kontrolden çıksa bile, ne olmuş? Kontrolden çıktığında ne yapabilirsin? Bir deli gibi dans edebilirsin, bir deli gibi gülebilirsin; bir deli gibi zıplayabilir ve sallanabilirsin... insanlar deli olduğunu düşünebilir, fakat bu onların problemidir. Sen zevk alıyorsan, senin hayatın bununla besleniyorsa, o zaman dünyanın geri kalanı için problem olsa bile önemi yok.

Üniversite yıllarımda çok erken saatte, sabahın üçünde dördünde yürüyüşe çıkardım. Evimin hemen yakınında bambu ağaçlarının olduğu çok karanlık bir yol vardı... Yürümek için en iyi yer orasıydı, çünkü orada birisine rastladığın çok ender olurdu... bir tek zengin bir adamın evine bakan bir bekçi görürdü beni.

Fakat bir gün bu belki “kontrolden çıkmak” dediğin şeydir o yolda yürürken, birden aklıma geriye doğru yürümenin iyi bir fikir olacağı geldi. Hindistan’da hayaletlerin geriye doğru yürüdüğüne ilişkin bir hurafe vardır, fakat ben bunu tamamen unutmuştum ve nasılsa yolda kimse yoktu... ben de geriye doğru yürümeye başladım. Çok eğleniyordum ve çok soğuk bir sabahtı.

Sonra sütçüye rastladım... İnsanlar küçük köylerden süt getirirdi ve adam her zamankinden biraz daha erken gelmişti, o yüzden daha önce hiç karşılaşmamıştık. Süt bakraçlarını taşırken aniden beni gördü. Bambularının gölgesinde kalmış olmalıyım. Küçük bir bölümüne ay ışığının vurduğu gölgeye yaklaştığında, birdenbire ben geriye doğru yürüyerek ortaya çıktım. “Aman Tanrım” diye bağırarak elindeki bakraçları fırlattı ve kaçmaya başladı.

Buna rağmen benden korktuğunu fark etmemiştim. Başka bir şeyden korktuğunu sanıyordum. Bakraçlarını aldım, fakat süt dökülmüştü... En azından ona bakraçlarını vermem gerektiğini düşündüğüm için arkasından koştum. Benim geldiğimi görünce... hiç kimseyi bu kadar hızlı koşarken görmemiştim! Bir yarışta dünya şampiyonluğunu kazanabilirdi. Çok şaşırmıştım. “Bekle!” diye bağırıyordum ama asla arkasına bakmadı.

Zengin adamın bekçisi sahneyi olduğu gibi izlemişti. “Onu öldüreceksin” dedi bana.

“Yalnızca bakraçlarını verecektim” dedim.

“Bakraçları bana bırak; güneş doğduğunda gelir. Ama böyle şeyler yapma bazen beni de korkutuyorsun, ama ben bildiğim için... Yıllardır seni sokakta tuhaf şeyler yaparken görmeme rağmen bazen korkuyorum. Kim bilir geri geri bana doğru gelen sen misin yoksa bir hayalet mi, diye düşünüyorum. Bazen kapıyı kapatıp içeri giriyorum; senin yüzünden silahımı hep dolu tutuyorum” dedi.

“Bir şeyi anlamalısın” dedim, “ben bir hayalet olsaydım, silahın işe yaramazdı bir hayaleti silahla öldüremezsin. O yüzden onu kullanma, çünkü bir hayalet ondan etkilenmez; fakat oradaki gerçekten bir insansa, katil olarak tutuklanabilirsin.”

“Bu doğru. Bunu hiç düşünmemiştim, şu hayaletler...” dedi. Ve hemen önümde bütün mermileri boşalttı. “Bazen korku o kadar büyük oluyor ki... birini vurup öldürebilirim” dedi.

“Bana bir bak: Önce insan mıyım, hayalet miyim, emin ol. Mermilerini çıkarıyorsun ama seni ikna etmeye çalışan bir hayalet olabilirim!” dedim.

“Ne...?” dedi ve mermileri silahına doldurmaya başladı.

“Bu bakraçlar sende kalsın” dedim. Şehrin o bölümünde yaklaşık altı ay kaldım ve bekçiye her gün sütçünün gelip gelmediğini sordum.

“Gelmedi. Bu iki bakraç hala duruyor. Sanırım hiç gelmeyecek. Ya hiç gelmemek üzere gitti ya da o kadar korktu ki, bu caddeye hiç gelmiyor. Gözlüyorum ve görev devir tesliminde öbür bekçiye birisi gelirse diye söylüyorum... ve bakraçlarını tanısın diye onları kapının önünde tutuyoruz. Fakat altı ay geçti, ondan hiçbir iz yok” dedi.

“Bu çok tuhaf bir şey” dedim.

“Bunda tuhaf bir şey yok” dedi. “Karanlığın içinden aniden çıkarak herhangi bir insanı öldürebilirdin. Neden geriye doğru yürüyorsun? Yürüyüş yapan pek çok insan var, ama geriye doğru yürümek...”

“Yürüyüş yapıyordum ve hep ileri doğru gitmekten sıkıldım. Değişiklik olsun diye geriye doğru deniyordum. Tam da o gün, o aptalın geleceğini asla fark etmedim bu sokaktan kimse geçmez. O adam bir söylenti yaymış olmalı ve söylentilerin önü alınamadı. Oturduğum evin sahibi bile bu sokakta olanları duymuş” dedim.

Ev sahibi bana “Sabah yürüyüşlerini bu kadar erken yapmaktan vazgeç; güneş doğduğu zaman çık, çünkü birisi hayalet görmüş” dedi.

“Sana kim söyledi?” dedim.

“Karım söyledi ve bütün mahalle biliyor. Akşam sekizden sonra sokakta kimse kalmıyor” dedi.

“İnanmayabilirsin ama hiç hayalet yoktu. Aslında geriye doğru yürüyen bendim” dedim.

“Beni kandırmaya çalışma” dedi.

“Benimle gelebilirsin. Sabahın üçünde kimse olmuyor” dedim.

“Neden riske gireyim? Ama bir şey kesin: Yürüyüşe erken çıkmaktan vazgeçmezsen, evimden çıkmak zorunda kalacaksın. Burada yaşayamazsın” dedi.

“Bu çok tuhaf” dedim. “Sokak hayaletlerle dolu olsa bile, evinden çıkmam konusunda neden ısrar etmen gerekiyor? Beni zorlayamazsın. Kirayı ödüyorum... benimle kontrat yaptın. Mahkemede bu adam hayaletlerin yürüyüş yaptığı bir sokakta dolaşıyor diyemezsin bu gerekçeyi hiçbir mahkemenin kabul edeceğini sanmıyorum.”

“Beni mahkemelere sürükleyeceğini mi söylüyorsun? Bu kadar ısrar ediyorsan, bu evde yaşayabilirsin. Evi satacağım. Bu evden gideceğim” dedi.

“İyi de” dedim, “ben hayalet değilim.”

“Bunu biliyorum ama hayaletlerle kaynaşmak ne oluyor?

Bir gün bir hayalet seni eve kadar takip edebilir ben çoluk çocuğu olan bir adamım. Tehlikeye girmek istemiyorum” dedi.

Benim komünümde korkmana gerek yok: Geriye doğru yürüyebilirsin ve hatta gerçek bir hayalet olsan bile, kimse seni umursamaz! Oyunculuğunu burada özgür bırakamazsan, dünyanın hiçbir yerinde bırakamazsın. Onu tamamen serbest bırak bırak kontrolden çıksın; ve çocuğun içinde bir kez gerçekten hayat dolu olduğunda ve dans ettiğinde, yaşamının tadı değişecektir. Bunu yapmak sana mizah duygusu, güzel bir kahkaha verecek ve sertliğini tamamen ortadan kaldıracak. Bu seni gönül adamı yapacak. Başında yaşayan bir insan, gerçekte yaşamıyordun Ancak kalbinde yaşayan bir insan ve baş için anlaşılmaz şarkılar söyleyen, dışındaki hiçbir bağlama uymayan danslar eden... sırf coşkunluğundan, bolluğundan: O kadar çok enerjin var ki, dans etmek, şarkı söylemek ve bağırmak istiyorsun... o zaman yap!

Bu seni daha hayat dolu yapacak; sana yaşamın olduğu şeyin tadına bakma fırsatı verecek. Ciddi insan ölmeden önce ölmüştür. Ölümünden çok önce, neredeyse ceset gibi kalır.

Yaşam o kadar değerli bir fırsattır ki, ciddiyet uğruna kaybedilmemelidir. Ciddiyeti mezara sakla. Bırak ciddiyet mezara girsin; son ahret gününü bekleyerek, ciddi ol. Mezara girmeden cesede dönüşme.

Aklıma Konfüçyüs geldi. Öğrencilerinden biri ona binlerce insan tarafından sorulan çok bildik bir soruyu sormuş: “Bana ölümden sonra neler olduğuna dair bir şey söyleyecek misiniz?”

Konfüçyüs, “Ölümle ilgili bütün bu düşünceleri ölümünden sonra mezarında tefekkür edebilirsin. Şimdi, yaşa!” demiş.

Yaşamanın bir zamanı var ve ölmenin bir zamanı var. ikisini karıştırma, yoksa her ikisini de kaçırırsın. Şimdi, her şeyiyle ve bütün yoğunluğuyla yaşa; ve ölürken de tamamen öl. Kısmen ölme: Bir gözün ölürken bir gözün etrafa bakmasın; bir elin ölürken, öbür elin hakikati aramaya devam etmesin. Ölürken, tamamen öl... ve ölümü tefekkür et. Fakat şu anda, uzaktaki olayları tefekkür etmekle vakit kaybetme: Bu anı yaşa. Çocuk bütün yoğunluğuyla, tam anlamıyla ve kontrolden çıkma korkusu olmadan nasıl yaşanacağını bilir.

Bu tapmakta hiçbir engel olmadan kendin olmana izin verilmektedir. Bunun bütün dünyada olmasını isterdim. Bu daha başlangıç. Burada, her anı bütün olarak ve yoğun bir biçimde, neşeyle, oyunculukla yaşamaya başla hiçbir şeyin kontrolden çıkmadığını; zekanın keskinleştiğini; gençleştiğini; sevginin derinleştiğini göreceksin. Ve dünyaya çıktığında, nereye gidersen git, yaşamı, oyunculuğu, eğlenceyi olabildiğince uzaklara kadar yay yeryüzünün her kuytu köşesine kadar.

Bütün dünya kahkahalar atmaya, eğlenmeye ve oynamaya başladığında, büyük bir devrim olacak. Savaş ciddi insanlar tarafından yaratılır; cinayet ciddi insanlar tarafından işlenir; intihar ciddi insanlar tarafından gerçekleştirilir akıl hastaneleri ciddi insanlarla doludur. Ciddiyetin insanlara verdiği zararı sadece izlediğinde, ciddiyetinden hemen kurtulacak ve içinde bekleyen çocuğunun oynamasına, şarkı söylemesine ve dans etmesine izin vereceksin.

Benim dinimin bütünü oyunculuktan ibarettir.

Bu varoluş yuvamızdır: Bu ağaçlar ve yıldızlar erkek ve kız kardeşlerimizdir; bu okyanuslar, nehirler ve dağlar dostlarımızdır. Bu son derece dostane evrende taştan bir buda gibi oturuyorsun taştan Bud’ayı tavsiye etmem; ben dans eden bir buda olmanı istiyorum.

Buda’nın takipçileri bundan hoşlanmayacaklar, fakat kimin ne düşündüğü umurumda değil. Ben yalnızca hakikate önem veriyorum. Bir hakikat dans etmeyi bilmiyorsa, kötürümdür; bir buda kahkaha atamıyorsa, bir şey eksiktir; bir buda çocuklara katılıp onlarla oyun oynayamıyorsa, Budalığa yaklaşmıştır, fakat henüz tamamen uyanmamıştır. Bir şey uykudadır.

Japonya’da dokuz resimden oluşan bir seri var ve o resimler çok önemlidir. Birinci resimde bir adam boğasını kaybetmiş. Etrafına bakmıyor ağaçlar ve sık ormanlar var... fakat boğadan eser yok.

İkincisinde, boğanın ayak izlerini buluyor.

Üçüncüsünde, boğanın ağaçların arkasında gizlendiği ortaya çıkıyor; boğanın sadece arka tarafı görünüyordu.

Dördüncüsünde, adam boğaya ulaşmak üzereydi ve boğanın tamamını görüyordun.

Beşincide, boğayı boynuzlarından yakalıyordu.

Akıncıda, boğayla mücadele ediyordu.

Yedincide, boğayı zapt etmişti. Boğanın üzerinde oturuyordu.

Sekizincide, eve geri dönüyorlardı.

Dokuzuncuda, boğa ahırındadır ve adam da flütünü çalmaktadır.

Bu resimlerden bir tane daha olması lazım bunlar Çin’den geldi ve o pakette on resim vardı. Resimler Japonya’ya getirildiklerinde, onuncu resim çıkarıldı, çünkü ölçüyü aşıyordu ve o onuncu resim benim Buda’mdır.

Onuncu resimde, boğa ahırdadır ve Buda bir şişe şarapla pazar yerine doğru gitmektedir. Japon zihniyeti bunun aşırıya kaçacağını düşündü: İnsanlar bir şişe şarabı olan buda hakkında ne düşünecekti? Sıradan dindar kafasına göre bu terbiyesizlik, ama benim için dizinin en önemli resmidir. Onsuz dizi eksiktir.

İnsan Budalığa ulaştığında, sıradan bir insan olmalıdır. Bir şişe şarapla pazar yerine gitmek simgeseldir: Artık meditasyon halinde oturmaya gerek yok demektir, meditasyon zaten kalptedir; artık ciddi olmaya gerek yoktur. Kişi bulmak istediğini bulmuştur; şimdi keyif zamanıdır. Şarap şişesi keyfin simgesidir şimdi kutlama zamanıdır!

Pazar yerinden başka nerede kutlama yapabilirsin? Meditasyon için ormana, dağlara gidebilirsin, ama kutlama için pazar yerine gitmek zorundasın. Sen bir disko bulmak için nereye gidiyorsun...?

Onuncu resmi her zaman hatırla. Dokuzuncuda durma dokuzuncu güzeldir ama tamamlanmamıştır. Bir adım daha... sadece flüt çalmak yeterli değildir. Sarhoş ol!... ve çılgınca dans et.

Bizler yaşayan varlıklarız. Herhangi bir yerde meydana gelen bir şey, varlığımızın bütününde yankılanır; mizah duygusunun üzerinde durmam bu yüzdendir. Tarihte mizah duygusunu kutsal bir özellik, ruhsal bir özellik haline getirmeye çalışan ilk insanım.

Sözüm ona dinlerinin hepsi çok ciddidir. Bana göre ciddiyet hasta eder. Kahkahada sağlık, güzellik, fazilet ve dans vardır. Ben kesinlikle kahkahadan yanayım ve kederin karşısındayım.

Üzüntü hastalıktır ve ölüme çok yakındır. Kahkaha yaşamdır ve evrensel yaşama, her yerde bulunan Tanrı’nın ta kendisine çok yakındır.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült