Kişisel Gelişim

 

 

Yeni Bir Ahlak Anlayışı

Prof. Dr. Ayhan Aydın


Bir hırsızın, insanları, kendilerine iyilik ettiğine inandırması görülmüş şey değildir, ama güçlü zenginler buna yelteniyorlar, başarıyorlar da üstelik.

-Russel

 

Mutlu olmak için yeni bir ahlak anlayışına gereksinimimiz var diyor Nietzsche ve bunun için üç aşamalı bir yoldan geçmemiz gerektiğini düşünüyor.

İnsan önce deve olacaktır. Deve canlıların en hamalı, en fazla yük taşıyanıdır. Sen müstahak olduğun için, bu yükü taşımalısın! Başkalarının ortaya çıkardığı geleneksel değerleri yük gibi taşır develer. Bu aşamada gururunu köreltmek için aşağılanmayı arzu eder hatta bunun için efendi arar kendine. Deve güdülmeye isteklidir. Her şeye “evet” in anlamı, düşünmeden yapılan göreve sorgusuz sualsiz itaat etmesidir. Bu esir görünümüdür. Yaşamak için başkalarının yardımına, iznine gereksinimi olanların hayatları böyledir. Onların efendileri hep Tanrı adına konuşan sahtekarlardan oluşur ve bu sahtekarlar mevcut düzenden beslenmeyi beceren sözüm ona ulu kişilerdir.

İkinci aşamada deve, arslana dönüşür. Arslan, geleneksel değerlere ve kölelik kültürüne karşı başkaldırının simgesidir. Arslan “hayır” der. Değerlerin yeniden değerlenmesini ister ve bu düzeni kutsayan Tanrılara karşı çıkar.

Üçüncü basamağa geçince arslan çocuk olur. Çocuk da, “evet” der. Fakat bu “evet” itaat etme isteğinden gelmez. Kendisinin efendisi (özgür) olma arzusuna “Evet” der onlar. Oyun oynayabilme iradesinin gücüyle ve çocuksu saflığı içinde “evet” diyenler gerçek insanlardır.

İşte üstün insanlar yaşama böyle evet diyenlerdir. Onlar da birer çocuk gibi sürekli serpilip gelişerek olgunlaşırlar. Bu serpilme saf yaratıcılığa ve yüksek derecede vericiliğe, cömertliğe, onura doğru açılma biçimindedir. Onlar hem kendilerinin özel yaşamlarında efendileridir, hem de toplum içinde efendidirler. Köleleri tanımadıkları için, zavallı otoritelerin efendiliğini de tanımazlar. Onlar yapmalısın, etmelisin kültünün insanı yok eden cenderesinden kendilerini kurtarmayı başaran insanlardır. Üstün insana göre, günah işlemek diye bir ahlaksal sorun yoktur. Günah, hataların getirdiği suçluluğu unutturma duygusudur. İnsanın bunun için başkalarına kefaret ödemesi gerekmez. Birileri, insanın hatalarından beslenmeyi meslek haline getirmiştir. Dinler insanları sürekli suçlu ve günahkar varlıklar olarak suçlayarak ezik, edilgen toplumlar yaratma anlayışı üzerine kurulmuştur. Üstelik Tanrının söylediklerinin tam da tersini yaparak. Böylece yeryüzünde bir köle kültürü yaratılır. Köleler önce kendilerini, sonrada başkalarını suçlayarak yaşayamadıkları hayatın öcünü alırlar insanlardan.

Üstün insan, bütün bunların yerine yaratıcı şafağı müjdeleyen yeni pozitif değerleri, coşkuyu koyabilen insandır. Tanrı Dionysos’un ağzından konuşurken şöyle sesleniyor; “Yanılma girdaplarının içinden çıkan flüt seslerine kulak verenler, şıpsevdiler, gizemlerden sarhoş olanlar... Sizlere sesleniyorum. Sizlere, şimdiye kadar düşünülmemiş bir görüşle yeni umutlar getiriyorum.”

Üstün insan şimdiye kadar düşünülmemiş olan ne varsa onun ötesine geçer... Oysa deve basamağında yaşayan insanlar, mevcut ahlak kurallarına tapmayı, Tanrıya inanmak sanır. Ancak daha insanlık bitmemiştir. Aklın ve düşüncenin sınırlarına ulaşılmamıştır. İnsan geçmişte yaşama hakkına sahip değildir. İleriye bakmalı ve kendinden yeni Tanrılar yaratmayı başarmalıdır. Hem her şeyin son ve mükemmel şeklini aldığını düşünmek ve hayatı bu kurallara göre sınırlandırmak, Tanrının istencine uygun düşer mi? Hayır, diyor Nietzsche. İnsan yeni ufuklara yolculuk yapmaya yazgılıdır. Kendi elleriyle ayaklarına geçirdiği prangaları kırarak yeniden yaratmalıdır kendini. Ama yalnız olmayı hatta yapayalnız olmayı da bilmelidir üstün insan. Bizden yana olanlar bizim kendi aleyhimize oluşumuzu hiç bağışlamazlar diyor, Nietzsche. Çünkü onlara göre, yalnız sevgilerini reddettiğimiz anlamına değil, zekalarını da gülünçleştirdiğimiz anlamına gelir bizim tavrımız. Modern insanın hatalarını sıralarken ise şunları yazıyor.

İnsanoğlunun dört büyük hatası vardır. İnsan kendisini kendi yaptığı yanlışlarla eğitmiştir. Önce kendisini yarım yamalak görebilmiştir. Ancak sonra da hayali yetenekler yakıştırmıştır kendine. Üçüncü olarak, doğa ve hayvanlarla sahte ilişkiler kurduğunu unutmuştur. Dördüncü olarak, boyuna yeni iyilik kuralları yaratmış ve bunların her birini belirli bir zaman için ölümsüz ve mutlak doğrular olarak saymıştır. Öyle ki, bir dönem doğru olana, iyi olana bir başka dönem yanlış ve kötü denmiştir. Bu dört yanlışın etkisini bilmezlikten gelmek insanlığı insancıllığı ve “insanlık onurunu” yok etmek olur. Bugün ulaştığı Tanrı anlayışı ise, onu koşullu seven bir Tanrıdır. O sadece raks eden bir Tanrıya inanabileceğini söyleyerek, mevcut Hıristiyanlık inancını şöyle sorguluyor.

Ne? İnsanları kendisine inanmaları koşuluyla seven bir Tanrı ha? Bu sevgiye inanmayanlara korkunç gözlerle bakan, tehditler savuran, gazap kusan bir Tanrı! Ne yani! Her şeye kadir bir Tanrı duygusu saklı kalmak koşuluyla bir sevgi öyle mi? Üstelik onur duygusunu da, öç alma susamışlığım da alt edememiş bir sevgi! Ne kadar ilkel şeyler bunlar! “Seni seviyorsam sana ne bundan?” İşte tek başına bu söz bile sizin bütün değerlerinizi eleştirmeye yeter. Siz dünyayı çirkin ve kötü görmeye karar verince, dünya da sayenizde çirkin ve kötü oldu.

Ona göre insanda büyük olan, onun bir amaç değil, bir köprü olmasıdır. İnsanda sevgiye değer olan onun bir geçit, bir düşüş olmasıdır. Üstün insan, böyle bir yolculuğa çıkacak kadar güçlüdür. O olanla yetinmez, söylenceleri ve reçetelendirilmiş yaşam formüllerini aşar. Üstün insan yeni ve yüksek bir kültürün ürünüdür. Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinde bu amaçla bir ip cambazının hikayesini anlatıyor Nietzsche.

Cambaz ip üzerinde yürürken, diğerleri yukarı ona bakar (Bu bakışta bile metaforik bir anlatım ustalığı vardır. Çünkü sıradan insanlar üstün insanı görmek için yukarı bakarken, üstün insanlar diğerlerini görmek için aşağı bakar). İp cambazı kayar ve düşer. Ölmek üzeredir. Son nefesini verirken Zerdüşt yanına gelir ve ona doğru yolda olduğunu söyler. Çünkü ip, üstün insan olmaya doğru yürüyüşü simgelemektedir. Özgürlüğe tam bir güvenlik içinde yürünemez. Üstün insan, riskleri ve zorlukları göze alan hatta bunları seven insandır. Zayıf insan ise, güvenlik içinde yaşamak ister ve yaşamını güvence altında tutmak için sürekli dayanak arar. İp cambazı olma simgesi, kendi varoluş biçimini seçen insanın hayat anlayışını anlatır. O yürürken, zayıflar onu seyretmekle yetinirler. Konuşursa susarlar, zaten alçakların en büyük özelliği budur. Onlar derin derin susarlar ancak kendilerine benzemeyen sıradışı bir adam gördüklerinde hızla bir araya gelirler ve onu yok etmek için olağan üstü bir dayanışma örneği gösterirler. Meleyen kuzular sürüsü gibi. Örnekte cambaz düşüyor, sonuca henüz ulaşamadı fakat bunun önemi yok.

O doğru yoldaydı. İlerlemek için ipte yürümesi gerekiyordu. O yapması gerekeni yapmıştır ve tekrar yapacaktır. Zaten “Her zaman ölünmez” ve ölümsüzler daha güçlü duruma gelmeyi de bu tür yaşantılara borçludur. Bizi öldürmeyen şeyin bizi güçlendireceğini bilerek yaşamak zorundayız diyor, Nietzsche.

Sonuç olarak Nietzsche, kendilerine mutluluğun formülünün altın bir tepside verilmesini bekleyenleri, mutlu etmek bir yana biraz üzüyor hatta kızdırıyor. Ama hayat böyleyse ne yapalım! Arada bir de yaşama onun gözüyle bakmalı insan. Bunu kesinlikle arada bir yapmalı yalnız, yoksa yaşayamaz insan!


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült