Kişisel Gelişim

 

 

Yaşam Mücadelesi

Steven Harrison


Bendimizi dünya olarak algılayışımız aynı zamanda kendimizi dünyanın içinde algılayışımızda. Bu temel temas, psikolojik ya da fiziksel bir kendini çekişe izin vermez. Saklanacak bir mağara, uzak bir alan, sakin ve güvenli bir yer yoktur.

Bu temas, maddi dünyanın bütün formlarında dönüşümün başlangıcıdır. Dünya ile temasa, onu bir şeylere dönüştürme arzusu eşlik etmez. Dünya ile bu temasın kendisi değişimdir. Gerçeklikle temas eden bilinçlilik onu değiştirir. Düşünce ile temas eden farkındalık onu değiştirir.

Her günkü yaşamımız sözkonusu olduğunda bütün bunların anlamı nedir? Düşüncelerimizin benliğimizi oluşturduğunu, bu benliğin hayal ürünü olduğunu ve bu hayal ürününden ya da bu hayal ürününe göre iş gördüğümüzü anladık. Ama kendimizi hala geçim, para, ilişki, cinsellik, politika, topluluk, aile ile ilgili sorunlarla karşı karşıya buluruz.

Bir zamanlar böyle meselelerden kaçma arayışı içinde olan bir adam, yaşamını basitleştirip kendisini yalnızca sonsuzluğunun keşfine adamaya karar verir. Her şeyi bırakıp evreni düşünmek üzere bir ağacın altına oturur. Sahip olduğu tek şey sarındığı kumaş parçasıdır. Elbette bir müddet sonra etrafını ona özenenler ve müritler sarar.

Bir gün bir farenin, üzerine sarındığı kumaşı kemirdiğini fark eder ve müritlerine ne yapması gerektiğini sorar.

“Fareyi uzaklaştırmak için bir kedi almalısınız” öğüdü verilir.

Ve böylece kedi alınır.

Ama kedi durmaz, kaçar; tekrar müritlerden akıl danışır.

“Kedi ancak süt verirseniz durur. Süt içinse bir inek almalısınız”

Ve çilekeş bir inek alır. Ama ineğin otlatılması gerekmektedir. Bu yüzden ineği otlatacak bir uşak alınır. Ama uşak ailesinin de yanında olmasını istemektedir; aile gelir. İçinde yaşayacakları bir evleri olsun isterler. Ve inek aileyi geçindirecek bir sürü haline gelir. Böylece çilekeş kısa zamanda basit hayatı ve evreni düşünmeyi unutur; ve bütün bunlar basit bir kumaş yüzünden olmuştur.

Sınırlarını fark etsek de maddeciliğimizi engelleyemeyiz. Doğamızın derinden idraki yaşamsal işlevlerimize hitap eder mi? Kirayı öder mi? Yiyecek alır mı? Faturaları öder mi?

Öyleyse ne yapar? Para yaşamımıza nasıl akar, yaşamımızdan nasıl akar? Her şeyden önce para nedir?

Özellikle kendimizi tinsel olarak tanımlıyorsak para büyük bir tabudur. Ya yokluğunun acısını çekiyor ya da fazlalığının yükü altında eziliyoruzdur. Korku ve güvenlik gereksinimi nedeniyle paraya bağlanmışızdır. Parayla baş edemeyiz. Umutsuzluk içinde parasal alışkanlıklarımıza tutunuruz. Bizi para korkumuzdan ve para aşkımızdan kurtaracak, bize öğütler verecek, yol gösterecek uzmanlar ararız.

Adam, sorunun sebebinin maddi şeylere aşırı bağlılığından kaynaklandığını söyleyen bir psikiyatra gitmiş.

“Beni tedavi edebilir misiniz?” diye sormuş. “Tabii ki,” demiş psikiyatr “bu size 500 dolara olur”

Para konusunda aforizmalara ulaşmak kolaydır. İnsanlara nasıl “para makinesi” olacaklarını, “parayı kendileri nasıl çekeceklerini”, ”para mıknatısı” olacaklarını öğreten kitaplar milyonlar satıyor. Bu kitapların yazarları, kitaplarını satarak görüşlerini ispat ediyorlar. Onlar parayı anlamıyorlar, bildikleri tek şey açgözlülük.

Para uzmanları bile paradan korkar görünüyorlar. Bertrand Russell bir zamanlar “dünyadaki bütün ekonomistleri yan yana ekleseniz de bir sonuca varamazsınız,” demiştir. Uzmanlar, sonucu önceden belli ayinleri uygulayan din adamlarına benzerler.

Etrafımızdaki dünyadan ayrılmış bireysel arzuların cevabı açgözlülüktür. Ama eğer “ben”e olan inancımız sona ererse açgözlülüğe olan inancımız da sona erer.

Açgözlülükten, korkudan değilse bizi paraya yönlendiren şey nedir?

Bu hareket korkudan ve hırstan değilse nasıl bir işe yöneleceğiz, ne çeşit bir iş yaratacağız, ne gibi bir organizasyon oluşturacağız? Bir merkezden hareket etmeyince dokunduğumuz her şeyin, yaptığımız her şeyin değiştiği açık değil midir? Eşsiz bir dinginlik işyerine öyle bir girer ki, işimiz ıvır zıvırla uğraşmak, ıvır zıvır satmak ya da böyle gelecekler üzerine tahminler yapmaktan çıkar, işimiz bu eşsiz dinginlik halini alır.

Eğer bu eşsiz dinginlik gerçekte kendimiz, yaptığımızın iş ya da faaliyet ise bu durumda bu dinginlik yaptıklarımızın bir yansıması haline gelir. Dinginliğin bu niteliği, içinde iş gördüğümüz çevre olur.

Şimdi en çok gözümüze çarpan dinginlik ve bu dinginliğin çalışmamızdaki yansıması değil bu sakin dışavuruma yapılan tecavüzlerdir. Çatışma bir anda istisnai durum olmuştur. Eğer çalışmamızda çatışma varsa, stres varsa, yıkım varsa bu göze batacaktır.

Dinginlik, işimiz olduğundan işimizde çatışma içinde olan her neyse çözüme ulaşmalıdır ya da iş değişime uğrar. Bu dinginlik bizim için önemli olduğunda, bu özellik yaşamımızın merkezi haline geldiğinde yıkıcı ya da canlılığı yok edici faaliyete devam edemeyiz. Para için kendimize zarar veremeyiz, başkasına zarar veremeyiz. Bomba fabrikasında, temel dinginlik bir bomba fabrikasında mümkün değildir.

İşimizin ne kadarının düzen, temas ve sessizlikle ilgili olduğunu anlayabilir; ne kadarının rekabet, güç ve pozisyon, korku, hayatta kalma ile ilgili olduğunu görebiliriz.

Bellekçe tasarımlanan, gelecek ve geçmişten meydana gelen psikolojik zaman işimizi yönlendirir çünkü parayı yönlendirir. “Zaman paradır,” kabul edilegelen bir aforizmadır. Çalışmak için çok yaşlı olacağımız bir gelecek için çalışırız ama hala paraya ihtiyacımız olacaktır. Çalışırız çünkü kiranın veya borcun ödenmesi ya da marketten alış veriş etmemiz gerekmektedir. Gelecekte bir zamanda eksiklik çekme korkusu bizi harekete geçirir; tıpkı binlerce yıldır olduğu gibi.

Ama çalışma eşsiz sakinlikteyse mesai başlangıcı ya da bitişi, emeklilik, gelecek veya geçmiş yoktur.

Bu eşsiz sükunet işinde, bu gelecek ve korkudan sıyrılma karşılığında iyi ödüyorlar mı, kar payı veriyorlar mı?

Gerçek şu ki bunun karşılığı, tam kararındadır, daha fazla değil. Kararında bizim ümit ettiğimiz, istediğimiz, hayalini kurduğumuz olmayabilir, buna rağmen yeterlidir.

Bu, “refah bilinci” değildir, bu, “kendi gerçekliğini yaratmak” değildir, bu kitaplar satıp fanteziler beslemez. Kararında olma hali, bizim düşündüğümüzden çok daha radikal bir basitlik olabilir ama hırsımıza, ben merkezciliğimize, özlemlerimize ve zorlamalarımıza değil, yaşamımıza bir karşılıktır.

Hırs ve çabalarımızı tatmin etmek istiyorsak, kararında olanın yeterli olduğu dinginliği terk etmeli ve tekrar düşünce ve bölünme dünyasına girmeliyiz. Orada gerçekliği değiştirebilir, onu maddi arzularımıza boyun eğdirebiliriz. Bu, kolayca yapılabilir. Refah, zenginlik yaratabiliriz. Dolup taşıncaya kadar daha da fazla şey elde etmeyi umarız. O zaman tamamlanmış oluruz, o zaman her şeye sahip oluruz.

Ama hiçbir zaman tam dolamayız, yalnızca tüketiriz. Boş olduğumuzu unutmuşuzdur, gerçekte varolmadığı için benliğin doldurulamayacağını unutmuşuzdur. Benlik yalnızca tüketir, hiçbir zaman dolu olamaz, hiçbir zaman rahata eremez.

Bunu fark ederek ihtiyaçlarımızı farklı bir şekilde görebiliriz. Gerçekte sahip olduklarımız yeterli ve bundan daha fazlasına ihtiyacımız yok. Gerçek ihtiyaçlarımız sessiz olmak, sevmek, ilgili olmaktır.

Bu temel dinginliğin tanınmasının karşılığı tam kararındadır. Büyük bir miktar değil ama her şey göz önünde bulundurulduğunda adil bir miktar. Ne de olsa hepimiz için yeterince var, kimse dışarıda kalmak durumunda değil.

Para ve çalışma ile olan ilişkimizin şartlanmışlığı aynı şekilde ailemiz, eğitim ve devlet organizasyonlarımızın şartlanmışlığıyla aynıdır. Sosyal dışavurum bir makro şartlanma şeklindedir. Bunlar bir sürü düşüncenin toplamı olan büyük ölçekli davranış kalıplarıdır.

Bu formlar uzun zaman dönemleri içinde evrimleştiği için yaşamlarımızın bilinçsiz zemini olarak zorlama olmaksızın varolma eğilimindedirler.

Benliğin doğasını sorgulamaya başlarsak sosyal yapının tamamını sorgulamaya da başlarız.

Derinden sorgulandığında bu yapıya ne olur? Bu yapılarca denetlenmeden yaşamaya istekli miyiz?

Cinsel ilişkinin temelini, üreme, ilişkinin sürekliliğinin temelini dinsel evlilik; toplumsal birliğin temelini yaşamı devam ettirme ve politik örgütlenmenin temelini savunma ya da güvenlik oluşturmazsa ne olur?

Böyle bir yaşam hayal edebilir miyiz? Aslında dünyamız hızla değişirken bunlardan bazılarının cereyan ettiğini görebiliriz. Ama bu değişim bilinçsizdir. Bu değişimden doğan yapılar da geçmiştekilerin altında yatan aynı korkuyu yansıtacaklardır.

Doğum kontrolü, dinin dağılması ve çağdaş yaşamın baskıları birleşip evlilik yerine seri halinde monogamiyi yarattıkça geleneksel evlilik yıkılmaya başladı. Evlilik nereden çıkmıştı? Bu yapılar nasıl kabul görüp korunur oldular? Başka bir yapı doğuyor mu?

İlişki iki kişinin göreceli konumlarını, edinimlerini ve psikolojilerini birbirlerine devretmeleri değildir. İlişki, dünyamızın doğasının derinden incelenmesinin paylaşımıdır. Bu paylaşım, bu ilişki, karı veya kocalarımızla sınırlanamaz. Doğası gereği, dahil olmayı arzu eden herkesi içine almalıdır.

Bu yolculukta bizimle yürümeyi arzulayan tek bir kişi olduğunu hissedebiliriz ama bu, bir takım doğal kanunların beyanı değildir. Toplumumuz, eğitimimiz, dinimiz bu inancı pekiştirebilir. Ama birlikteliğimiz tek bir kişiyleyse yalıtılmışlığımız, yalnızlığımız, korkumuz iki kişiyi kapsayacak şekilde genişlememiş midir?

Eğer ilişki ortak bir yaşamın tanınması ise bu tanıma herhangi bir sınırda duramaz.

Eğer sınır kalmazsa sahip olduğumuz bütün yargıları, ilişki ile ilgili bize verilmiş olan bütün yargıları, sorgulamaya başlarız.

Evlilik, sevgi duygumuzu öteki kişiye hasredip yoğunlaştırarak güçlendirilemez. Bu, onu yıkan tohum, canlılığının sonudur. Evliliğin ölümü ya da evlilikte ölümdür.

Oysa evlilik, sevgi ve özgürlüğün genişlemesi olabilir. Bunun için özgür ve sevgilerini tek bir ilişkinin sınırları içinde saklamayan iki kişi gereklidir.

Artık karşılıklı olarak edinimlerin, düzeni sahip olunanların, malların korunmasına dayandırılan topluluk çözülmektedir. Topluluk başka bir şeye dayandırılabilir mi?

Öğrenci ermişe gidip ondan Cennet ve Cehennem arasındaki farkı göstermesini dilemiş.

Sonunda acıyıp merhamete gelen ermiş, öğrenciyi evrenin derinliklerine, cehennem ülkesine götürmüş.

Öğrenci orada, insanların üzerinde büyük bir yahni tenceresinin bulunduğu kocaman bir masanın etrafında, ellerinde tencereye ancak uzanabilen altı kulaçlık kaşıklarla oturduğunu görmüş. Yahni dünyanın en muhteşem yahnisiymiş ve kokusu duyanın iştahını kabartıyormuş. Ama Cehenneme mahkûm insanlar kaşıkları ağızlarına götüremiyorlarmış çünkü kaşıklar çok uzunmuş. Cehennem insanları acıdan kıvranıyorlarmış. Kendilerini besleyemiyor, açlık çekiyorlarmış.

Öğrenci saygıyla karışık bir korkuya kapılmış ama daha Cenneti görmemişmiş.

Ermiş öğrenciyi engin kozmostan geçirmiş, Cennet ülkesine varmışlar.

Burada öğrenci aynı kocaman masanın etrafında insanların oturduğunu, aynı muhteşem yahniyi ve herkesin ellerinde aynı altı kulaçlık kaşıkları görmüş.

Ama Cennette herkes mutluymuş ve gülüyormuş çünkü orada insanlar birbirlerini besliyorlarmış.

Eğer varlığımızın tam özüne, bu sosyal yapıların temeline bakarsak yeni bir şeyler doğabilir mi?

Eğer onu durdurmak için hiçbir şey yapmazsak topluluk, doğal olarak kendini yaşamımız aracılığıyla dışa vurur. O bizim insanlığımızın özünde vardır. O bizim birbirimize bağlı olduğumuz olgusunun temelidir.

Topluluk ruhunu engelleyen binlerce şey yapıyoruz. Tutunduğumuz her kavram bizi bölüyor, özdeşleştiğimiz her korku bizi bölüyor. Yaşamın çok daha küçük alt bölümlerini topluluğumuz olarak kabul ediyoruz. Ne olduğu belirsiz yuva birimlerimizde, koyu renk camlı parlak otomobillerimizde, bilgisayar ve telefonla iletişimimizde bu daralan dünyayı barındırıyoruz. Bu, yalıtılmışlığın, korku ve acının ifadesidir.

Kendimizi birlik olmaktan alıkoyduk. Neden?

Topluluk, yaşamımızın kökten basitleştirilmesini talep eder. Eğer odak noktamız yaşamı sürdürmek değil de özümüzde varolan birbirimizle ilişkimiz olursa yaşamımızda ne yaptığımız ve onu yapış şeklimiz ciddi bir şekilde değişir.

Topluluğun dışavurumu kolektif farkına varışımızın yansımasıdır. Çocuklarımız için onları seven ebeveynlerinin olması önemlidir. Onlar yaşama açılırken onları kabul edecek sevgi dolu bir topluluğun olması da aynı şekilde önemlidir.

Eğer çocuk yetiştireceksek topluluk da yetiştirmeliyiz. Yoksa çocuklarımız halihazırdaki toplumumuzda bizim kabul edegeldiğimiz yalıtılmışlıkta kalıplaşmaya devam edeceklerdir.

Bu yeni topluluklar ideolojisiz olabilirler ve bunun yerine doğrudan ilişki algısı üzerine kurulabilirler. Kararlar nasıl alınır? Para nasıl tutulur ve dağıtılır? Mülkiyete ne olur? Gençler nasıl eğitilir? Hasta ve yaşlılara nasıl bakılır? Bu gibi soruların araştırılması böyle bir topluluğun temelini oluşturur. Yaşamın kendisinin görüntüsü gibi böyle bir topluluk da devamlı hareket halinde olacak, değişip kendi kendini esinleyecektir.

Topluluğun işlevinin bir bölümü ihtiyacı olanlara yardım etmek olmalı. Genellikle yardım etmekle ilgili görüşümüz, yardım etmenin ne olduğuyla ilgili fikirlerimizle gölgelenmiştir.

İhtiyaç halinde olmak en belirgin olarak besin ve barınak yokluğu gibi ifade edilse de yoksulluk en temel anlamıyla bizim ilişikliğimizle teması kaybetmemizdir. Yaşam ve yaşamı besleyen şeylerin kısıtlanması ve kesilmesi, maddi zenginliğin dış koşullarıyla pekişen mahrumiyetin temel yapısıdır.

Başkasının maddi ihtiyaçlarını karşılayabiliriz ama yalnızca bu kişiye doğru bir şekilde hitap edebilirsek onun ihtiyaçlarına da doğru bir şekilde hitap edebiliriz. Birisine yiyecek verebilir hatta ona toprağı işlemeyi öğretebiliriz.

Ama bu, yoksulluğa hitap etmek için yeterli değildir. Karşılık yeterince derin değildir. Tam bir karşılık bulmak için kendi varlığımızın derinlerine inmeliyiz. Para verip bir an için vermiş olduğumuzu, bir şeyler hissettiğimizi, bir şeyler yaptığımızı hissetmek kolaydır.

Gerçekte, vermek diye bir şey yoktur çünkü sahip olmak gibi bir şey yoktur. Yaşamımızda biriken zenginliğin bekçileri olabiliriz ama kesinlikle onun sahibi olamayız. Bu yaşamı ellerimiz boş terk edeceğiz.

Vermenin iyiliğini delice sevmemiz, hayali özgeciliğimizi yönlendirir. İyi şeyler yaparak iyi hissederiz. Ama iyi hissetmek iyi şeyler yaptığımız anlamına gelir mi? Sonuçta eğer aslında hiçbir şeyimiz yoksa ve veremiyorsak verme zevkinden mahrum oluruz. O zaman yardımseverliğimizi harekete geçirecek şey ne olacaktır?

İhtiyacı olanlara dağıtmak yaşamdaki önemli işlevlerimizden ve temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Verenin vermeye ihtiyacı var. Vermek bizim ihtiyacımız; çünkü etrafımızdaki yaşamla tam bir ilişkiye ihtiyacımız var. İlişki vererek ilişki alıyoruz.

İlişki, yardımseverliğimizde bir zeka olmasını talep eder. Zeka, ihtiyacı olmayana vermenin bir hediye olmadığını ayırt eder. Kendi kendini idame ettirme yeteneğine sahip olana vermek yıkıcıdır.

Böyle bir durumda ilişkinin olgusu, vermek değil iletişimdir. Yardımda bulunan kişi, yardım ettiği bireyin kendi kendine yardım etme kapasitesine dikkat çekmek üzere yardımseverliğini bir kenara bırakmaya hazır mıdır? Yoksa kendimizi iyi olmaya çok mu fazla kaptırmış durumdayızdır?

Ne kadar besin ve barınak olsa da bu, insanın içinde bulunduğu durumu çözmeye yetmez. Bizim durumumuz da bakış açımızın, zihnimizin, yanılsamalarımızın bir sonucudur. Yardım etme sorumluluğumuz, ilişki kurma sorumluluğudur. İlişki içindeyken düşüncenin yarattığı bölünmelerin bütünlük içerisinde eridiğini keşfederiz.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült