Kişisel Gelişim

 

Yanlış Bir İnanış: Aşk Sonsuza Kadar Sürer

Peter Lauster


Sevgi yaşam boyu bizimle birlikte olan bir şeydir. Bu süre boyunca aynı zamanda, insanın ölünceye kadar kurtulamadığı ya da "silkeleyip atamadığı" bir etmendir. Eğer bir insan her yeni günde sevme yeteneğini yeniden açığa çıkarabiliyorsa o zaman yaşamı mutlu sayılır.

"Büyük aşk" derken birlikte olunan tek bir kimseye duyulan sevgi, inişli çıkışlı bir gidişi olsa da hiçbir zaman yere düşmeyen özellikle şiddetli ve bu şiddeti yüzünden sonsuzluğa (yani ölünceye) kadar süren bir sevgi kastedilmektedir.

"Büyük aşk" bu yaygın anlayışa göre, günün birinde insanı gelip bulan ve hem büyük hem de zorlu oluşu yüzünden sonsuza kadar sürüp giden bir tür alın yazısı olayıdır. Böyle bir anlayış, elbette çok saçmadır. Çünkü her insan hem büyüklüğü (yoğunluğu) hem de süresi açısından kendi aşkından kendisi sorumludur. Yoğun bir sevgi (bu deyim "büyük aşk" sözünden daha fazla hoşuma gidiyor) kısa sürebilir ve ölmüş ilişkiler evlilik kurumu ve insanın ahlak anlayışı çerçevesi içinde ömür boyu sürebilir.

Ne var ki sorun bu kapsamın biraz daha dışına taşıyor: Yoğun, dürüst ye beni alıp götüren bir sevgi çok uzun süre belki de tüm yaşam boyu hiç azalmadan sürüp gidebilir mi? Bu düşünce pek çok insanı uğraştırıyor. Çünkü sevginin, evlilikle ilgili yasalar uyarınca olabildiği kadar uzun sürmesi gerekiyor. Çünkü bu yasalara göre evlilik bir sevgi ve yaşam birliği olmak zorundadır. Yaşam boyu süren bir evlilikte sevgi ile birlikte yaşamak sevgisiz yaşamaktan daha iyidir. Sevgi eğer gelip geçici bir şey ise, bu evliliği yaşam boyu sürdürme niyetine karşıt bir durum ortaya çıkaracaktır. Ne var ki insanlar sevginin yaşam boyu sürüp gideceği umuduyla evleniyorlar. Hatta bazıları, sevginin evlilikle daha da artacağı ve yaşlanıncaya değin süreceği noktasından hareketle evlilik kurumuna başvuruyorlar.

Peki, bunlara psikolojik açıdan ne söylenebilir? Psikologların bu konuyla ilgili görüşleri önemsiz değildir elbette. Ancak bir kurum olarak evliliğin psikolojiye oranla daha uzun bir süreden beri varolduğu ve evlilikte açıkça psikoloji ile hiçbir alış verişi olmayan, hiçbir alış verişe girmek de istemeyen başka güçlerin işin içine girdiği bilinmektedir. Her insanda öyle ya da böyle var olduğu kabul edilen ama aslında öyle olmayan, tam tersine çocuklukta ve gençlikte edinilen, sonra da körelebilen ya da daha da gelişebilen bir yetenek vardır sevginin içinde. Sevmek yüreğini ve gönlünü açarak uyanık ve dikkatli bir biçimde duyarlı algılamalarda bulunmak yeteneğidir. Ruhun penceresi iyice açılır ve günün, saatin, o anın getirdiklerinin içeriye girmesi sağlanır. Biri eğer yüreğini ve ruhunu dışa kapatırsa, kendini dışa kapatırsa ve güvenlik peşinde koşarsa, sevgi olamaz.

Sevgi; eğer tam açıklık egemense, duyulur, uyanıksa, ruh eğer duyumsamaya hazırsa, günün getirdiği yeniliklere karşı bedenen ve ruhen duvarlı ise, ancak o zaman sevgi, sevgi olur. Sevgi, içinde bulunulan anda yükselen ve bundan dolayı da kalıcılaştırılmayan ancak o an içinde canlılığını koruyabilen bir şeydir. Birlikte olduğumuz ve sevdiğimiz kimseyi hep yanımızda bulundurmak hatta tamamen sahiplenmek istemek, mülkiyet üzerine kurulu bir toplumda anlaşır bir şeydir ama öte yandan psikolojik bakış açısıyla sevgi sahiplenilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Öyle ki, sahiplenme tutkusu işin içine girince sevgi en büyük tehlikenin içine düşer. Sahip olmak istendiğinde gözlemlerimiz suçsuz ve özgür kalamaz bakışlarla gerginleşir ve bulanıklaşır, duyuların nesnel algılama yeteneklerinde düşme başlar. Yani eğer bir kimse sevgiye gerçekten önem veriyorsa bir tüketim toplumunda ne zaman başka bir şey değil de sevgi önemli olur acaba? Hiçbir şey olmayı istememek ve sevginin süresi ile ilgili kafa yormamak gerekir. Sevgi ve yaşama bağlılık, bir çiçeğin koku saldığı andaki gibi açılır. Her şeyimle bu çiçeğe yoğunlaştıysam o güzel koku kesinlikle ölecektir; yok eğer o anda mutluysam, o anın yinelenmesi mümkündür ve bu yinelemeler bunun için hiç dert olmayacaktır.

İstemlerimde olgun değilsem ve buna bir de karşımdakinin olgun olmayışı eklenirse bir insanın bir insana duyabileceği sevgi daha baştan tehlikelerle yüz yüze demektir. Buna karşılık tutkulu değilsem, sahiplenme düşüncem yoksa, korkak değilsem ve güvenlik peşinde değilsem, sevgi o zaman her gün yeniden ve yeniden çiçek açar. Ancak duyularımı açık tutmam gerekir. Sevgi bir kişiye karşı çiçeklenebilir ama tek bir kişiye karşı olmak zorunda da değildir. Çünkü açıklık, ama gerçekten açıklık güvensizliğin içine dalmaktır, duyarlılıktır ve günlük olarak yenilenmedir. Bu yaratıcı tutum, bir önceki günün bir duyumunun yinelenmesi peşinde koşmak değildir, sürekli olarak belirli anlara bağlanmaktır. Dünün değil bugünün güzelliği ve çirkinliği açılır o zaman sevgiye.

Burnunda geçmiş tüten kimse gerçekte duyarlı biçimde bugünü yaşamıyordur; sevme yeteneği kesintiye uğramıştır, güvenlik kalıcılaştırma, görev, bağlılık vb. kaygılara batmıştır. Tüm bunlar, sevgiden bambaşka şeylerdir. Bağlılık arayan biri için bağlılık sevgiden daha önemlidir. Ve böyle olduğu içindir ki bağlılıktan söz etmesi gerekir, sevgiden değil.

Sevgi bir anda çiçek açar ve bu bir anın içinde sonsuzluk vardır. Ama bu 'bir kişiye sonsuz sevgi" demek değildir. Bu sevgi bir anda varsa başka bir anda yoktur. Ve her bir an birbirinin aynı değildir. Bu sevgi ancak iki taraf her zaman yeniden ve yeniden karşılaşırlarsa sonsuza kadar sürüp gider. Ama eğer ilişkilerinin sonsuzluğunu düşünce ve istem yoluyla gerçekleştirmeye çalışırlarsa sevgilerine ölümcül darbeyi vurmuş olurlar. Bunun neden böyle olduğu, sevgi oluşumu daha geniş biçimde kitabın ilerleyen bölümlerinde ele alınarak açıklanacaktır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült