Kişisel Gelişim

 

Sevgi İlişkisinin Aşamaları

Peter Lauster


"Sevgi insanı hem gözüpek yapan ve aynı zamanda da her zaman belli bir aralığı koruyan bir şey olmalıdır. Böyle derken fiziksel bir uzaklığı değil, karşımızdakinin onurunu zedelemeyecek bir uzaklığı kastediyorum. Sevgiyi ben ancak böylesi kahramanca konulabilen bir aralıkla birlikte düşünebiliyorum. insanın karşısındakine bir tür saygısı ve aynı zamanda katı davranması demek olan bir aralık."

Sevgi, tam açıklık ve hassaslık ortamında var olabilir. Başkasını kendi dünyamızın içine alabilecek, onun kendi ruhumuzun içine girmesine olanak verecek biçimde hazır olmalıyız. Bir ağacı ya da bir hayvanı sevmek daha kolaydır. Çünkü riski daha azdır. Ağaç veya hayvan, beni hiçbir zaman bir insan gibi yaralayamaz.

Bir insanı sevmek için, onu tamamen dünyamıza almamız gerekir, kendi açıklığına karşı nasıl bir tepki göstereceğini bilmeden ona güvenmemiz gerekir. Bir yandan sevmek isterken yani bir başkasına tamamen açık olmak isterken öte yandan da incitilmekten korunmuş olmayı istemek mümkün değildir. Ne var ki pek çok insan her ikisini birden yani hem güvence hem de sevgi istiyor. Ne var ki her ikisi birden olamaz. Sevmek istiyorsam, güvence düşüncesini bir yana bırakmaya hazırlıklı olmalıyım. Sevginin, incitilmeme güvencesinden daha önemli olması gerekir. Karşımdakilerden korkmamayı başarmak zorundayım. Çünkü incinmeye karşı koruma ve güvence yoktur. Karşımdakinin bana ne gibi bir kötülük yapacağını, benim açık ruhuma karşı nasıl bir tepki göstereceğini, bana nasıl davranacağını, hangi sorunlarının ve sinirlendiği şeylerin hangilerinin acısını benden çıkartacağını önceden hiçbir zaman bilemem.

Elbette kafamda insanlar, erkekler veya kadınlar hakkında genel bir yargı oluşturabilirim. "Kadınlar (erkekler) şöyle şöyledir" ve bundan dolayı da "böyle böyle davranmam gerekir" diye düşünebilirim. Kendimden hiç ödün vermeden, kendimi gerçekten hiç mi hiç açmadan bir başkasını kendine aşık etmek için teknikler, taktikler geliştiririm. Kafamda oluşturduğum insan tiplemesi ve teknik beni incinmek tehlikesine karşı koruyacak. Bu şekilde sevgi doğup gelişebilir mi? Karşımdakinden olmasını ister ve bu şekilde de kendim kendi duygularımın korunma içinde kalmasını sağlayabilir miyim? Çoğu insan bunu deniyor, kendini geri çekerek güvenlikte tutuyor, karşısındakinin sevgisini yaşıyor uzaktan ama kendi sevgisini yaşayamıyor. Karşısındakinin sevgisi ısıtıyor onu dışardan ama kendi sevgisinin alevlerini yaşayamıyor.

Başkasından duyulan korku en başta, onun tarafından sevilmemek, özbenliğinin özgüllüğü içinde kabul edilmemek korkusudur. Kabul edilmemek büyük bir incinmedir, şiddetli bir yaralanmadır. Hele ruhta bu alanda çok sayıda yara izi varsa, çocukluktan ve gençlikten kalına çok sayıda yara izi varsa bu incinme ve yaralanmalar daha da şiddetli olur. Dışımızdakilerden ve onların bizi reddeceğinden duyulan korku, yaşanan bu tür şeyler eğer işlenerek dönüştürülmeden ruhta oldukları gibi kalırlarsa nörotik bir korkuya dönüşürler. Dönüştürmede, sonuna kadar duyumsamada, onlar hakkında derinliğine düşünmede, üstesinden gelmede, daha güçlü ve sağlıklı olmada bize hiç kimse yardımcı olmadığı için, çocuklukta yaşananlar işlenmemiş olarak kalır.

Bu korkuları yenebilir miyiz? Kendini açmak ve incinmeyi, yaralanmayı göze almak mümkün müdür? Mümkündür, evet. Sevgi mutluluğunu yaşamanın biricik yolunun bu olduğunu görmemiz gerekir ve görmemiz yeter. İyice duyarlı hale gelmemize deyeceği ve eski duyarlılıkların bununla bir ilgisi olmadığı bilince çıkarılmalıdır. Her yeni günde kendimizi duyarlılığın kollarına atmalıyız. Duyarlılıkta hayat vardır, güvenlikte ve duyarsızlıkta ise ölüm. Öldüğümüz zaman duyarlı değilizdir artık, kimse incitemez bizi, ve o zaman korku ve duyarlılık da sona ermiştir. Ölü olmak mı istiyoruz? Güvenlik ve korunma peşinde koşan ölüme yaklaşır, buna karşılık hayat korunmasız ve incinebilirdir. İncinmesiz, incinmelere duyarsız bir hayat istiyoruz. Olmaz öyle şey; bu, alevlerinin riski olmadan bizi ısıtacak bir ateş aramaya benziyor.

Sevgi, ruhsal dizimselliğin en üst biçimidir. Seviyorsak eğer, tüm kişiliğimiz, algı, duygular, duyuların yaşadıkları, daha bir canlı olur. Ama eğer güvenlik ve korunma arıyorsak, köreliriz, gerginleşiriz, tutuklaşma her gün daha da cansızlaşırız. Çünkü ölüm bize yaklaşmaktadır yavaş yavaş.

Birind Aşama: Fark Ediş/Dikkat

Sevgi, aşamalardan geçmeyen bir olgudur. Ya seviyoruzdur ya da sevmiyoruz. Arada başka bir seçenek yoktur. Sevgi varsa, azı çoğu yoktur artık. Sadece sevdiğimiz insanla ilişkilerimizde aşamalar vardır. Sevgi, gelişen ilişki sürecinin kendisinden bağımsızdır. Sevgi doğduktan sonra olanlar ya korkudan ve sevgi karşısında korunma ihtiyacından ya da sevginin yok olup gideceğinden duyulan korkudan olmaktadır.

Bir ilişkinin ilk aşaması aşık olmadır. Gerçi kendimizi korumaya çalışırız ama ruhsal açıdan zırha bürünmüş bir insanda bile, bazen az bazen de çok olmak üzere çevresinde meydana gelen her şeye karşı dikkat hala uyanıktır.

Önce dikkat edilir. Çeşitli nedenlerden dolayı diyelim ki, benimsediğimiz bir güzellik idealine denk düştüğü, annemize ya da babamıza benzediği, aramızda bir ara olumlu şeyler geçmiş bir insana benzediği için hoşumuza giden birini görürüz. Önce duyulan uyaran bir uyarıcı ile dikkatimiz canlanır. Bu uyarıcı, optik bir sinyal olabilir, sesli bir uyarıcı, bir koku, bir tadım olabilir. Duyular, dünyanın içimize girdiği kapılardır. Duyular ne denli açıksa bizler de o denli canlıyızdır.

Duyarlılık, tüm sevgilerin kaynağıdır.

Önce duyularımız aracılığıyla bir başkasına dikkat ederiz. Ancak bundan sonra bir ilişki kurmak isteriz. Beden dili, bir başkasının dikkatini uyarıp uyarmadığımızı kuşkuya yer olmayacak biçimde gösterir. Bize karşı hiçbir tepki göstermeyen, ruhunda hiçbir etki yaratamadığımız birine baktığımızda, varlığımızdan hiç etkilenmeksizin yerinde oturur veya ayakta kalır. Ne var ki dikkat uyandırmışsak, ayrımında olmadan ama kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta bir dikkat belirtisi kendini gösterir: Karşımızdaki birden kendi kişiliğinin ayrımına varır, örneğin saçını düzeltir, bedeninde hafif bir sarsılma dolanır, oturuşunu değiştirir, belki de dik oturur, kasılır ya da güvensizleşir. Bu dikkat henüz sevgi değildir sevgi biraz daha sonra oluşmaya başlar. Ama dikkat, sevginin önkoşuludur.

Öncelikle dikkat gerekiyor. Karşımdakini, kendi varlığı içinde algılamalıyım. İki kişinin karşılaşması, aşk romanlarında en heyecanlı ve gerilimli andır. Orada abartılı biçimde şöyle şeyler görürüz: "Kadını görünce, yıldırımla vurulmuş gibi, kalakaldı orada." ya da: "Erkeği orada otururken gördüğü anda anladı ki, tüm yaşamı boyunca aradığı oydu." Veya: "Bu kadını ilk kez görüyordu. Ama birden çok tanıdık ve çok yakın geldi. Daha önce hiç görmediği halde arada hiç yabancılık yoktu."

Sevgi hızla oluşur ve gelişir. Ancak ilişki yavaş yavaş doğar. Sevgi doğmuşsa, o insanla ilişki kurulmak istenir. Bir ağaca karşı sevgi daha basittir. Sadece ona sevgim vardır ve bu yeter de artar. Ama insana sevgi daha zordur. Çünkü onun tarafından sevilmek için, onda dikkat uyandırmak gerekmektedir.

Bir ağacı sevmek için, ağacın kendisinin dikkatlice gözlemlenmesi ve duyular aracılığıyla algılanması yetecektir. Ağacın da bana dikkat edip etmediğini araştırmam, ondan herhangi bir tepki beklemem. Ondan ya da benden bir şey isteyecek bir ilişkiye girmem ağaçla. Onu olduğu gibi bırakırım ve onun tarafından da ben olduğum gibi kabullenilirim. Büyük huzur ve güzellik burada yatmaktadır işte.

İnsana yönelik sevgi ise daha karmaşıktır. Çünkü duyular aracılığıyla onu algılamaktan öte onunla ilişki ve iletişim kurmak isterim. Dikkatlice gözlemek ve hiçbir karşı tepki beklemeden, bir ilişki kurmak istemeden onu, olduğu gibi sevmek neden yeterli olmuyor? İşin içinde cinsellik olmasaydı, yeterli olurdu.

Cinsellik, her doyumdan sonra yeniden oluşan ve yok sayamayacağım bir psikolojik gerçeklik ortaya koyan bir dürtüdür. Ağaç sözkonusu iken sevgi, cinsellikten bağımsızdır; karşı cinsten bir insanda ise sevgi cinsel gereksinimle içiçe girer ve cinsel arzu doğar. Bu arzu kolayca tutku ve gözü dönmüşlüğe kadar uzanabilir. O zaman da bir insanla sevgi yüzünden değil de cinsellik nedeniyle ilişkiye girmem tehlikesi gündeme gelir. Ve öyle oldu mu da bocalarım; sevgi mi sadece cinsellik mi yoksa uyum içindeki sevgi ve cinsellik mi tam olarak bilemem.

Daha farkına varma sürecinde bocalayıp kalır pek çok insan. Bir bütün olarak kişinin algılanması ile cinsel uyarım birbirine karışıyor ve neyin sevgi alanına, neyin cinsellik alanına girdiğini ayırdetmek güçleşiyor.

Optik cinsel uyarıcılar tartışmasız önemli bir rol oynarlar. Çünkü bedenin cinsel olgunluğa erişmesiyle duyuların ışıklı, sesli ve kokulu cinsellik belirtilerine karşı duyarlılıkları iyice artar. Fetişleştirmeye yol açacak etkiler yapan bazı bireysel öncelikler vardır. Bir erkek yüksek ökçeli ayakkabıların kaldırımda çıkardığı sesi duyunca dikkat ederken, bu ses bir başkasını hiç etkilemeyebilir. Bir kadın ise boğuk bir erkek sesi duyduğunda duyuları tamamen açılır, bir başkası ise bedene tam oturan, hafif parlak koyu mavi giysilere dikkat eder. Bir başka erkek belirli bir parfümün kokusunu aldığı zaman dikkat kesilir ama bu koku bir başkasını hiç etkilemez. Bu sefer bu erkek de siyahlar giyinmiş ve uzun, siyah saçları olan bir kadını gördüğünde dikkati canlanır.

Dikkat önce duyular yoluyla uyanır. Bu herkeste böyledir ama uyarıcı her insan için kendine özgü deneyimlerine göre değişik olabilir. Bir kişinin ilgi duyabilmesi için çok özel duyusal uyarıcılar gerekiyorsa bir fetişten söz edilir. Çok bilinen erkek fetişlerinden biri yüksek topuklu ayakkabıdır. Kadınlarda ise bu topuklu çizme, kırmızı spor ayakkabısı, pipo, yüzük vb. şeyler olabilir. Kural olarak, karşı cinsle bağlantısı olan her çeşit giysi veya eşya, fetişe dönüşebilir. Burada fetiş oluşumunun hastalık veya sapıklık yanma daha fazla girmek istemiyorum.

Burada benim için önemli olan dikkat etme ilkesi. İlginin doğması için, öteki insanın varlığının görülmeye başlaması için önce dikkatin uyarılması gerekir. Bir fetiş aracılığıyla dikkat uyarıldığı zaman, belirli sinyallere olan eğilim, takıntıya dönüşmediği sürece sorun yoktur. Her takıntı tutsaklıktır ve kişiyi bütünlüğü içinde algılamamı engeller. Karşı cinse özgü niteliklere takılıp kalmak; arkadaki kişiliğin bütününü tanımanın ve yaşamanın zorlaşması veya olanaksızlaşması, belirleyici bir duruma gelirse bu takıntılar engelleyici, sınırlayıcı bir durum yaratırlar. Karşı cinse özgü niteliklere takılıp kalmak; hangi uyarımla doğmuş olursa olsun dikkat etme, fark etme aşamasını hayal kurma aşaması izler.

İkinci Aşama: Hayal Kurma

Birinci aşama olan dikkat etmede, gerçeklikler duyu kapılarından bilince girerler. Gerçeklik, özellikle de aşık olma gündeme gelmişse, hayal gücüne toslar ve onu kımıldatır. Sonra zihin çalışmaya başlar ve yaşanan gerçekliğin parçalarıyla çalışmayı sürdürür, parçaları derlitoplu bir resme, yaratıcısının bizzat kendi olduğu bir resme dönüştürmeye çalışır. İstediğim gibi, "düşlediğim" gibi bir insan yaratırım hayalimde.

Hayalgücü bir kere harekete geçirildi mi, tutulmuşluk kendine özgü bir yol izlemeye başlar; düşünce içinde yer alır ve düşünce yoluyla yükselmeye başlar. Böylelikle rastlaşmak ve ilişki kurmak için engellenemez bir istek doğar.

Farkediş aşamasından sonra hayal kurma aşaması devreye girince, öteki insan, kafada "hayalet" gibi dolanmaya başlar, düşüncelerin içine yerleşir. O andaki tutulmuşluğun hayalimizdeki bir aşka dönüşmesi için tüm koşullar oluşmuştur.

Pek çok görüşmede edindiğim deneyimlerime göre çoğu insan; bir olgu olarak kendi sevgilerini tanımaya, hakkında bir şeyler öğrenmeye az ilgi duymaktadır. Onlar daha çok, başkalarını nasıl kendilerine aşık edeceklerini, onların sevgisini ve özlemini nasıl uyandırabileceklerini öğrenmek isterler.

Bu sorunun açıklanması çok kolaydır. Başkasını kendine aşık etmek isteyen, öncelikle onun dikkatini çekmek zorundadır. Ama bunu öyle yapmalıdır ki hayalgücünü de uyarsın ve onun düşüncesine girip yerleşmeyi başarabilsin. Karşımızdakinin hayalgücü DonJuan'ın en iyi bağlaşığıdır.

Kendini beğenme gereksinimi, başkasının nasıl aşık edilebileceği, onun sevme eğiliminin nasıl kazanılacağı peşindedir. Başkasının sevgisi neden böyle çok ilgilendirir bizi? Ve biz, kendi tutulmuşluluğumuzda neden bu denli tutumlu ve, denetimli olmaya çalışırız? Tırmandırılmış kendini beğenme ihtiyacı ve kendi sevgisi üzerindeki özdenetim konuları birbirleriyle sıkı bir bağlantı içindedir.

Aslında bizim gözümüzü başkasının sevgisinden çok kendi sevgimize çevirmemiz gerekir. Hayalgücünü eleştirel olarak bu psikolojik yaklaşımla ele almak gerekir. Kendini sevmeyi önemli bulan, kendini, kendi hayalgücü karşısında korumak zorundadır. Çünkü hayalgücü onu öyle bir düşünceler dünyasına götürür ki orada sadece olması gerekenlere olabileceklere yer vardır. Hayal gücü gerçekliklerden kaçar; hangi bireysel nedenlerle olursa olsun dikkatimizi uyaran gerçek insana hiç uymayan bir insan tipi oluşturur. Sonuç, hayal dünyasında yaratılmış bir sevgidir. Bu durum karşımızdakini gerçek varlığıyla kavramayı ve onu gerçekte olduğu gibi sevmeyi zorlaştıran bir şeydir.

Hayalkırıklığı, gerçek bir ilişki doğduğu zaman, genellikle çabucak sona erer. Özlem, gerçi hayalden gerçeğe geçmek için güdüleyici bir etki yapar ama gerçek benim hayalgücümün istediği gibi davranmaz ki. Ben, ilkesel olarak hayal gücüne karşı olan biri değilim. Okuyucu eğer beni, hayalgücünü küçümseyen, "kaçık" katı bir materyalist gibi gördüyse yanlış anlaşılmışım demektir. Hayalgücü ile iyi geçinmek için ruhsal açıdan iyice, olgunlaşmış olmak gerekir. Hayalgücünün, kendine özgü bir varlık, bir düş olduğu ama kesinlikle gerçeklik olmadığı bilince çıkarılmalıdır. Hayal gücündeki sevgiyi küçümsemiyorum. Onun da haklı gerekçeleri vardır. Ama gerçeklikteki sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Pek çok insan için hayal dünyası, gerçeklerden kaçıp sığınılan bir yerdir ve ben asıl buna üzülüyorum. Çünkü pek çok yanlış anlama ve hayal kırıklığı bu yolla oluşuyor.

Sevgi, ancak gerçeklik içinde, gerçekten olanın içinde gerçekleşebilir. Gerçeklik temeldir, kendini bu temelde gerçekten geliştirebilirim. İşin özü buradadır, işte bundan dolayı, pek çok insanda önemli bir rol oynayan hayalgücü aşamasının olabildiğince kısa bir süre içinde atlaülması gerekir.

Hayalgücü dönemine gereksinim duymayan; gerçeklik toprağında farkedişten tutulmaya yani hayal gücünün devreye girmesine gerek olmayan bir sevgiye yürüyen sevgi özellikle mutlu bir sevgidir.

Tabii böyle olunca, özlemin uyarıcılığı, hayalgücümüzde "öteki için yanıptutuşma"nın uyarıcılığı; aşk romanlarında çok önemli ve gerilim yaratan bir uyarıcılık, yok olmuş olacak. Bu, aşk romanlarının, ruh dünyamıza yaptığı zararlı bir etkidir. Çünkü, hayalgücümüzle oluşturduğumuz sevgi aşamasının uzamasına, aşırı abartılmasına ve göklere çıkartılmasına neden olur. Bunun temelinde de heyecan yatmaktadır. Sevginin, hayalgücü aşamasında gelişmini sürdüren bir hastalık değil sağlıklı bir gelişim; gerçeklikte yaşıyor olmanın bir ifadesi, yaşanmış bir andan bir sonraki anı şimdi ve burada yaşamanın bir ifadesi olması gerekir.

Üçüncü Aşmama: Kenedini Tanıma ya da Kenedini Gerçekleştirme

Doğa sevgisinde, kendini tanıma ve kendini gerçekleştirme de hissedilir. Bir çiçeğe olan sevgimde, kendimi tanırım ve kendimi gerçekleştiririm. Bir hayvana yönelik sevgideki bu kendini tanıma bir çiçeğe olan sevgiye oranla daha güçlü ve daha belirgin biçimde ayrımsanır. Bu ayrımsama bir insanla ilişki kurulduğunda ise daha da belirginleşir.

Gerçi kendimi yalnızlıkta da tanıyabilirim. Yalnızlık bu konuda önemli ve kullanışlı bir yoldur. Ama ben kendimi karşımdaki yoluyla da tanımak istiyorum. Karşımdaki, bedeninin çeşitli dilleriyle; yüz hareketleriyle, el-kol hareketleriyle, cinsellikle ve elbette sözle beni nasıl bulduğunu, benden ne beklediğini, benim kendisi için ne ifade ettiğimi bildirir bana. Karşımdakinden bana yansıyanlar yoluyla kendimi tanımam, çok etkileyici bir olaydır. Hele bir de beni seviyorsa... Çünkü o zaman benliğimiz okşanmış olur.

Her sevecenlik, sevgi belirten her beden hareketi, kabullenme belirten her söz, kendimizi beğendiğimiz için duyduğumuz kabullenilme, değer verilme ve anlayış gösterilme ihtiyacımızı okşar. Eleştiride ve azarda da karşımdaki için ne ifade ettiğimin farkına varırım. Ama eleştiri, benliğimi okşamaz.

Karşımdakinin sevgisi bana güç verir ve varlığımın bir anlamı olduğunu onaylar. Ama onun aldırmazlığı ya da küçümsemesi beni ikircime düşürür, bende hoşnutsuzluk yaratır, bana kimsesizlik ve soyutlanmışlık duygusu verir. Sevgide aşılır soyutlanmışlık nedeniyle ve bir başka insan tarafından kabullenildiğim için kendimi rahat hissederim.

Anlattığımız bu sevgi veya eleştiri duyularım herkes bilir ve yine herkes, eleştiri ve küçümseme enerji oluşumunu felce uğratırken sevginin renk gücünü ve yaşama sevincini yükselttiğini yaşayıp görmüştür. Kendimizi olumlu olarak tanımak, kendimizi geliştirici güçleri desteklediği için, karşımızdakinin bize yönelik sevgisi ruhsal rahatlık ve esenlik verir.

Karşımdakine verdiğim sevgim, bende yaptığını fark ettiğim etkiyi aynen onda da yapar. Ona güç vermek sevgimle nasıl açılıp geliştiğini, yaşama sevincinin nasıl çoğaldığını görmek beni doyurur. Öyle ya olumlu bir kendini tanımayla o da mutlu olmaktadır.

Ancak şöyle bir soru geliyor gündeme: Sevgiye acıkmışlıkta, kabullenilme ve olumlu kendini tanıma ihtiyacında bir 'lOrun kendini göstermiyor mu? Sevgi ve olumlu kendini tanımadaki eksiklik çok fazla iken acaba sevgiye susamışlık bir hastalık olabilir mi? Başarıyı ve yarışmacılığı esas alan toplumumuzda, ücret ve ceza biçimindeki otoriter eğitim sisteminin uygulandığı sanayi toplumlarında bu hastalıklı eksikliğe her zaman dikkat etmek gerekir.

İnsan, övgü ve "sevgi" ile kolayca başkasının "oyuncağı" olabilir. İnsan, çok seyrek gerçekleşen ve hep gerçekleşmesi beklenen olumlu kendini tanımanın getirdiği gevşemeye kolayca kapılma eğilimi içindedir. Bir övgü kazanma uğruna sevmek, olumlu bir yansıma yakalama uğruna karşımızdakine olumlu yansımalarda bulunmak eğilimi öyle büyüktür ki, sevginin ne olduğu, kendini olumlu onaylamaya yönelik hastalıklı istek karşısında duyulan aşırı minnettarlığın ne olduğu belirsizleşir.

Sevginin, olumlu kendini olumlayıştan bağımsız olması gerekir. Peki ama, kendini beğenme ihtiyacı yeterince karşılanmamış ise nasıl olacak bu dediğimiz? Sevgi ihtiyacı olumlu kendini tanıma açlığı ile örtüşmemeli, basitçe söyleyecek olursak, kendini geliştirme olmalıdır. Burada sorun övgü ve kabullenilme değil, yakınlığı ve sevgiyi, karşımdakinin sevgisiyle bağlantılı olarak kendi sevgimi yaşamaktır.

Bundan dolayı olgun sevgi, olumlu bir "feedback" üzerine kurmaz her şeyi, bunun yerine öncelikle sevgi vermek ister ve almak için yanıp tutuşmaz. Vermede, sevginin gelişmesi vardır, alma ise vermeyi izleyen doğal bir süreçle birlikte gerçekleşmelidir.

Kendini olumlu onaylama konusunda bozguna uğratmış insanlardan oluşan bir toplumda zorunlu görülen alına konusu aslında çok da önemli olmamalıdır. Ama bu toplumsal dayatma nedeniyle, kendini geliştirmenin bir biçimi olarak sevme yeteneği öyle az rastlanır bir duruma geldi; sevgi ise kendini tanıma arayışı olarak öyle sık rastlanır bir duruma geldi ki üzülmemek elde değil tabii. Ama herkes toplum içinde bu durumu kabullenerek; sevme yeteneği olan kişiler sevme yeteneği olan biriyle birlikte yaşama.şansının çok az olduğunu, kendini tanımak için can atanlar da bozgunlarla karşılaşacaklarını kabullenerek yaşamak zorundadır.

Dördüncü Aşama: İlk ve Tek

"İki kişinin birlikteliğinde kendini tanımanın beni "yalnızlıkta kendini tanıma" noktasına dönmeye zorladığı ortaya çıktığında bunalım doğar. Övgü ve kabullenilme beklentisiyle birlikte olmak, yaşamım ve mutluluğum için temel oluşturamaz. Kendinin en üstün olduğunu onaylatma arzusuna dayalı bir ilişki kurmak mümkün değildir. Sevgiden eğer kişi, böylesi bir ilişki beklentisi içindeyse hayal kırıklığına uğrar.

Her seferinde, kendime dönmek zorunda kalırım. İki kişilik kendini aşırı beğenme hastalığından, özdeğer duygusunun incinmesinden kurtuluş yoktur.

Böyle bir kurtuluş beklentisi varsa sevgiye aşırı derecede yük biner. Ve her gün bu beklentiler tekrar tekrar gündeme gelir. Çünkü tüm yaşamımız boyunca hiç kimse bize ruhsal varlıkla ilgili sorunları açıklamamıştır.

İkili birlikteliğin ve yalnızlığın asıl anlamını kavramadığımız sürece iç huzuru bulamayız ve bir bozgundan ötekine yuvarlanırız. Üstesinden gelinememiş bir yalnızlık, ikili birlikteliklerle tedavi edilemez. Bu beklenti içinde, bu inanç ve bu çaba içinde olduğumuz sürece de ikili birlikteliklerin doğuracağı bunalımları aşmamız kesinlikle olanaksızdır. Bu gerçeği iyice kavrayıncaya değin bunalım, yalnızlıkta da ikili birliktelikte de kendini gösterir.

Tek ve bağımsız varlıklar olarak birbirimizle karşılaşırız. Sevgi bu sıradan karşılaşmaları özel bir şeye, o anda bizi mutlu kılan bir şeye dönüştürür. Ama daha fazlasını da beklememeliyiz. Ama zaman durmaz ki. Bu nedenle yeniden eski yalnızlığımıza döneceğimizi anlamamızla birlikte bunalım baş gösterir. Ne kadar istesek de anı durdurtmayız, tutamayız. Her an, bir taş nasıl mutlaka yere düşerse, aynı kesinlikle geçip gider.'

Duygu yoğun yaşadığımız anda sevgi doğar. Sevgi duyular yoluyla gelir, şimdi ve burada gelir. Duyular kendi bildiklerini okurlar. Duyularıma, kendi istediklerimi yaptırmaya gücüm yetmez.

Ya açık, duyarlı ve sevmeye yetenekli olabilirim veya kapalı olmaya, sevginin bir insana ve sadece bu insana, hem de tüm yaşam boyunca, bağlı kalması istendiğinde sevgiye kendimi kapatmaya çalışabilirim. Açık ve sevmeye yetenekli bir tutumla böylesi bir yoğunlaşma olanaklı değildir.

Toplumsal bir kural eğer sevginin tek bir kişiyle sınırlı olması gerektiğini, "gerçek sevgi"nin bir kere yaşanabileceğini, her şeyin bu "gerçek sevgi" ile belirleneceğini söylüyorsa, tutsaklığa ve sınırlamalar içine düşerim, bu şekilde anlaşılan sevginin getireceği bunalımı büyük ruhsal sıkıntılar içinde yaşamak zorunda kalırım.

Sevgiyi, ağa tutulmuş bir serçe gibi yakalamak isteriz. Ama sevgi kendini yakalatmaz ve sahiplendirmez. Çünkü canlı bir şeydir, yaşayan bir şeydir sevgi. Canlılığım yitirmedikçe hiçbir canlı yakalattırmaz kendini. Tüm tutsak olanlar yavaş yavaş ölür, özgüllüğünü ve tazeliğini yitirir, alnında ölümün işaretini taşır aynı hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi, aynı cezaevindeki insanlar gibi. Yalnızlığın özgürlüğüne hafifçe de olsa dokunuldu mu iki kişilik birlikteliğinde de olsa da alnında, ölümün işareti görülür, alnında, gözlerinde, beden hareketlerinde.

Her kişi karşısındakinin özgürlüğünü iyice özümsemelidir. Bunu yapmazsa eğer, bunalım kaçınılmazdır. Sevginin özünü kavrayabilmek için, bunun iyice bilince çıkarılması zorunludur. Bunu görebilmenin önünde , eğitimimizdeki çelişkilerin getirdiği engeller vardır. Bu gerçeği, tüm açıklığıyla ve tüm boyutlarıyla görmekten korkarız. Karşımızdakini kendi yalnızlığı içinde kabullenmek zorunda olduğumuzu kavramaktan korkarız. Ve kendi yalnızlığımızla açık seçik yüz yüze gelmekten korkarız. Ben bu korkuyu hastalarımla yaptığım görüşmelerden biliyorum.

Bu korkunun içinden sıyrılıp geçmemiz gerekir.

Ancak o zaman bitmez tükenmez sevgi alanı açılır önümüzde. Olgun sevginin yanında hiçbir şey varlığını kalıcılaştıramaz. Bu korkudan kurtulduk mu diyecek bir şey kalmaz artık. Tüm ideolojiler, tüm "bilgi"ler, yok olur ortalıktan, hiçbir şey kalmaz artık varlığını sürdüren, hiçbir kural, hiçbir sınır... Çünkü sevgi tıpkı anlar gibidir, sevgi hiçbir zaman bitmez, yokolmaz. Her bir andan ötekine geçişin tüm duyarlılığımızla yaşanmasında yatar tüm gizi hayatın, sevginin ve güzelliğin.

Beşinci Aşama: Çözülme ya da Derinleşme

Sevgi, zorla elde edilemez ve bir kafese konulamaz. Sevgi duygun (ince duygulu) bir ruhsal tepkidir, canlıdır ve tüm canlılar gibi değişim geçirir. Rüzgar, yağmur ve zaman gibi doğa güçleri ölü maddelere etki yaptığında bunlar bile değişime uğrarlar. Ruhsal olaylar, maddeye oranla daha da. belirgin biçimde değişimlere uğramak zorundadırlar. Çünkü duygularda, değişmezlik yoktur. Ruh sürekli olarak hareket halindedir. Ruh, doğadaki en duygun varoluş biçimidir.

Sevgiyi bağlamak olanaksızdır; sevgi gelir ve gider, doğar ve yokolur, tutuşur ve söner. Sevgi sonsuzca sürmüyor diye yalnızca bir kaç saat, bir kaç gün ya da bir kaç hafta sürüyor diye niye sızlanırız? Acaba yitirdiğimiz sevgiye değil de belki maddi bir kazanç, bir ticaret, bir güvence, bir ruhsal rahatlık şansını yitirdiğimize mi yanarız.

Sevgiyi diğer ruhsal gereksinimlerle bağlantılandırdığınızda ondan aşırı, özellikle de yanlış istemlerde bulunuyoruz. Sevgiyi ancak, bir eksiklik hissettiğimiz zamanlarda derinleştirmek istiyoruz. Ondan sonra da hep bizimle olsun diyoruz.. Öyle ya bize ruhsal ya da parasal güvenlik sağlayacaktır. Ne var ki, tam da budur işte sevgi olamayacak olan. Sevgiyi kötü amaçlar için kullanamayız. Bunu yapmaya kalktık mı, sevgi uçup gider, derinleşmek yerine. O zaman en ince ayak oyunları da artık işimize yaramaz. Sevgiye alenen hükmedilemez. Sevgi, mülkiyetin cinsel kafesine hapsettirmez kendini. En kalın duvarları delip çıkar, tüm psikolojik güvenlik mekanizmalarının ayrımına varır, akıl ve düşünce gücünden, zeka düzeyi ne denli yüksek olursa olsun, yine de daha zekidir. Sevgi zeka ile derinleşmez.

Sevgi, şansımızdan, aklın en ince yönlendirmeleriyle bile devre dışı kalmayan kendine özgü psikolojik yasalara uyar. Sevgi öyle duygundur ki, tam da akıl onu elinde tutmak istediğinde hızla kayıp gider elleri arasından.

Ne var ki gene de döne dolaşa sevgiyi derinleştirme derdindeyizdir. Çünkü sevginin arttırılabileceğini, gelişebileceğini, büyüyebileceğini ve derinleşebileceğini biliriz. Halbuki bunlar, bilinçli istemden bağımsız, zorlamasız gerçekleşirler; halbuki bunlar her zaman özgürlük içinde olabilir ama zorlama ile asla. İstem devreye girer girmez sevgi buhar olup uçma tehlikesinin en büyüğüyle karşı karşıya demektir.

Bundan dolayı, sevgi ilişkilerinde beşinci aşama en ilginç aşamadır. Bu aşama, bir ilişkinin kaderinin belli olduğu dönemdir. Beşinci aşamaya gelecek kadarlık olgunlaşma pek seyrek mümkün olur. Çünkü bu aşamada hiç hazırlıksız biçimde, büyük bir kimsesizliğin pençesine düşeriz. Burada kimse yardım edemez bize, bir öğüt veremez. Çünkü burada, akılla kavranamayan, akılla hükmedilemeyen bir olgu karşısındayızdır düşüncelerimizle birlikte.Belki de derinleşmeyi arzuluyoruzdur. Ne var ki bu anda çözülme, geri dönülmezcesine çoktan başlamıştır bile. Çözülmeyi içimize sindiremeyiz ve çözülme gerçeğini görmemek için çeşitli psikolojik savunma mekanizmalarını devreye sokarız. Tüm yaşam boyunca, ölünceye değin bu psikolojik savunma mekanizmalarıyla, başlamış olan çözülmeyi gizlemeye çalışan ya da derinleşme olmadığı halde öyleymiş gibi gösteren bir sevgi ilişkisi özellikle çok acıklıdır.

Okuyucu, sevgi üzerine bir kitaptan belki de, sevginin derinleştirilmesi için nasıl uğraşılacağı ve buna nasıl ulaşılabileceği konusunda daha fazla aydınlatıcı bilgi vermesini bekler. Bundan yan çizmek istemiyorum ve bu sorunla ilgili olarak açık seçik bir düşünce ortaya koymak istiyorum. Sevgi ilişkisinin derinleştirilmesine akıl yoluyla varmak olanaksızdır. Derinleşme o an için kendiliğinden gerçekleşmelidir. Her bir andan bir diğer ana geçilir, hiçbir anı durduramayız. Zaman durmaz, bir andan ötekine geçer. Her bir anda zamansızlık sözkonusu olabilir ama ana hükmetmek mümkün değildir anın gerçekleşmesi her şeyden bağımsızdır. Ona güvenmemiz gerekir. Ona güvenene bir şey olmaz. Ne var ki sevgide geleceği önceden planlamak ve kesinleştirmek isteyen, buna kalkıştığı anda, sevgiyi derinleştirme şansını baştan kaybetmiş dernektir. Sevginin derinleşmesi; akıl, arzular ve tutku işe karışmadan kendiliğinden gerçekleşir.

İhtiyaçların özümlenmesi tutkusunun bir sonu olmalıdır. Derinleşmenin olabilmesi için tam bir psikolojik dengelenmenin gerçekleşmiş olması gerekir.

Uğraşmadan olmaz sevgide derinleşme. Tüm çabaların, umutların, arzuların, beklentilerin, özlemlerin bir sonu olması gerekir. Ancak böylesi bir psikolojik durumda, derinleşme düşüncenin ve her hangi bir beklentinin etkisi olmaksızın zorlamasızca gerçekleşebilir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült