Kişisel Gelişim

 

 

Rakibinizin Kendi Kendini Mağlup Etmesini Nasıl Sağlarsınız

Josef Kirschner


Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama galiba her birimiz çevremizdeki insanların kusurlarını arayıp, ortaya çıkarma yarışına girmişiz. Üstelik sadece bununla da kalmıyor, bir de bu davranışımızla gurur duyuyor hatta böbürleniyoruz.

Bunu neden mi yapıyoruz? Bu sorunun yanıtı çok basit: Çevremizdekileri aşağılayarak ve küçük düşürerek kendi kimliğimizi yüceltme amacı güdüyoruz. Örneğin birisine: "Ya kardeşim, sen ne zaman akıllanacaksın, yine işi yüzüne gözüne bulaştırdın" dediğimizde aslında kendimizin pek matah bir şey olduğunu düşünüp, bu gerçeğe karşımızdakini de inandırmaktır niyetimiz.

Elbette ki, başarılı, saygın, mutlu olmaktır arzulanan. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi davranmak hedefe doğru atılan çirkin, ucuz ve değersiz adımlardır. Sizce de öyle değil mi? Unutmayın; gerçekten iyi, başarılı olanın, hiç kimse tarafından tasdiklenmeye ihtiyacı yoktur.

Ancak ve ancak karşısındaki rakibini bozguna uğratarak davasını kazanmaya muktedir olan kişi, gerçek bir başarı elde etmiş sayılmaz o, kaybeden tarafa muhtaçtır. Çünkü kaybeden olmasaydı, kazanan da olmayacaktı.

Şimdi hepinizin meraklı gözlerle bakarak şu soruyu sorduğunuzu zannediyorum:" Peki öyleyse gerçek bir başarı nedir, kimler" gerçek başarılara imza atabilirler?

Kazanmak için kaybedenlere ihtiyaç duymayanlar gerçek başarılı kimselerdir. Onların rakipleri sadece kendileridir. Zaferlerini kendilerine karşı savaşarak kazanırlar ve başkalarına savaş bayrağı çekmeye ihtiyaç duymazlar.

Gelin hayal gücümüzü kullanarak şu olayı kafamızda canlandıralım:

Her gün akşam yemeğinden sonra yürüyüşe çıkmayı alışkanlık haline getirmiş bir karı koca, yine her zamanki yürüyüşlerinden birini yapmaktadır. Sohbet ederek parkları dolaşan çiftin karşısında aniden eli bıçaklı, hırpani görünüşlü bir serseri belirir.

Adam soyguncudur ve onları şöyle tehdit eder: "Sökülün paraları, yoksa alırım canınızı." Bu tehdidi savururken öylesine kendinden emin ve sakindir ki, ona inanmamak için yürek ister.

Ancak tam o anda hırsızın hiç ummadığı bir şey olur ve bizim karı kocadan hiç ses seda çıkmaz. Sanki onu duymamış gibidirler, hatta o da nesi, galiba gülümsüyor gibidirler. Hırsızın buna dayanması mümkün değildir, iyice sinirlenir ve bağırmaya başlar: "Beni duymadınız herhalde, çabuk çıkarın cüzdanları, yoksa suratınızı dağıtırım!" Bu lafın üstüne yine onlardan en ufak bir bir tepki göremeyen hırsız bıçağını kaldırdığı gibi karı kocanın üstüne hızlı bir hamle yapar.

Fakat karı koca ani bir hareketle yana çekilince, hırsızın hamlesi boşa gider, hızını alamamıştır ve sendelemeye başlar.

Tekrardan toparlanan hırsız şaşkın gözlerle karşısındaki çifte bakmaktadır şimdi. Hiçbir şey olmamış gibi orada öylece dikilmelerine bir anlam veremez. Birkaç dakika öncesindeki gibi kararlı görünmeyen hırsız ya gururu incindiği için ya da öfkesini yenemediğinden tekrar atağa kalkar ve öncekinden daha hızlı bir şekilde onlara tekrar saldırır.

Bu sefer çiftin boğazına yapışmayı hedeflemiş olan hırsız karı kocanın küçük vücut hareketleriyle geri çekilmeleri üzerine kendini yerde bulur. Zavallı hırsız sadece yere değil, aynı zamanda kendi kazdığı kuyuya da düşmüştür. Şimdi yalvaran gözlerle onlara bakmaktadır. Acaba ayaklarıyla suratını mı çiğneyecekler yoksa gırtlağına sarılıp polisi mi bekleyeceklerdir?

Ancak onlar ne misilleme yapmak amacıyla hırsıza vururlar, ne de intikam derdine düşüp polis çağırırlar, sadece arkalarını döner ve yürümeye devam ederler. Bu arada yüzlerindeki ifade gerçekten görülmeye değerdir; sanki az önce komik bir fıkra dinlemişçesine gülümseyerek ilerlerler. Kafalarında korku veya öfke rüzgarları esmez.

Günlük yaşantımızdan çok polisiye bir filmden kopmuş bir sahneye benzeyen bu hikayeden neler çıkarabileceğimizi gelin bir düşünelim:

Bu hikaye bizlere savaşmadan nasıl kazanılacağını gösterir. Ayrıca bu hikayede kaybeden taraf diye bir şey de yoktur. Hırsıza elini bile kaldırmayan çift, hırsızı mağlup edenin yine kendi öfkesi olduğunu görmemizi sağlar.

Örnekteki çift ise korku, öfke ve intikam alma ihtiyacı gibi olası mümkün duyguların mağlup etmiş, galip gelmiştir.

İşte "savaşmadan kazanmaksan kastımız da budur. Elbette ki burada karşımıza çıkan örnek fazlasıyla çarpıcıydı. Günlük yaşantımızdaki savaşlar ise bambaşka sahnelerde karşımıza çıkmaktadırlar. İşte bunlardan birkaçı:

•        Aile içinde kadın, erkek, anne baba ve çocuk ya da kardeşler arasında.

•        Okulda öğrenci ve öğretmenin birbirlerine isteklerini kabul ettirme yarışında.

•        İşyerinde amirler ve astları ya da amirler arası rekabette.

•        Televizyon reklamlarında tüketiciyi malı almaya razı etme süreci içinde.

Günlük kavgalarımız sadece bundan ibaret değildir. Daha bunlar gibi pek çok sahne vardır hayatta. Örneğin vatandaş ve hükümet, hastalar ve doktorlar, politikacılar ve seçmenler... Daha birçok grup günlük yaşantımızda karşı karşıya gelerek, tartışır, çatışır hatta bazen kıyasıya savaşırlar.

Pekala bizler her Allah'ın günü şimşekler gibi üzerimize gelen bu saldırılara nasıl tepki gösterir, karşılık veririz? Tabii ki deliler gibi savaşarak. Hakkımızı elde etmek için, gururumuz için, paramız, mevkiimiz ya da pek kıymetli iffetimiz için savaşır, dururuz. Adımıza, şanımıza leke sürdürmeyiz. Pek de öyle ahım şahım adımız, şanımız olmasa da.

Savaşırız savaşmasına da, bu amansız mücadelede en ufak bir şansımız olmadığını bilmeyiz aslında. Şaşırdınız, değil mi? Okumaya devam edin öyleyse.

İyi bir isim sahibi olmak, gurur, izzeti nefis, mevki gibi kavram ve yaptırımlara taparcasına bağlandığımız müddetçe, mutlaka birileri bizleri zayıf noktalarımızdan vuracak, kuklaya dönüştürüp, kendi çıkarları uğruna kullanacaktır. Bize düşen ise, her savaşın ardından bir dahaki savaş için kendimizi hazırlayacak süreyi nereden bulacağımızı düşünmek olacaktır.

Şimdi durun ve düşünün bakalım; bu sonu gelmeyen mücadeleler kendi hayatınızda ya da dünyanın akışında neyi değiştirdi, neyi güzelleştirdi? Rakibinizle, meslektaşınızla ya da eşinizle kavgaya girişip, onlara üstünlük sağladığınızı düşündüğünüzde kendinizi daha bir rahatlamış, pek bir mutlu mu hissediyorsunuz?

Bir süre öncesinde, Afrika'da yaşanan açlığa savaş açmak naralarıyla bir kampanya başlatılmıştı. Los Angeles'ten Brunsbuttel'e kadar kitleleri peşinden koşturan bu kampanya, "meğer ne kadar çok günah çıkartmak isteyen varmış” dedirtti bana. Ruhunu suçluluk duygularından temizleyip arıtmak için vicdan muhasebesine giren birçokları bu kampanyaya koştu. Peki şimdi soralım kendimize; hemen hemen tüm dünyamızı kapsayan bu ikiyüzlülük savaşında kazanç ne oldu? Afrika'daki açlık felaketi son mu buldu? Artık Afrika'da herkesin karnı tok, sırtı pek mi? Yoksa bunca zavallı insan boş yere mi ümitlendirildi, hatta kandırıldı?

Bu konuyu bir kenara bırakın ve çevrenize bakın. Ortaklıkta dünya barışı ve insan sevgisi adına savaş veren bir ordu insan dolaşır ve sizler de onları destekler, onaylarsınız. Ama sizleri önceden uyarayım; bir süre sonra bu insanları karşı karşıya geçmiş birbirlerini yerlerken görürseniz hiç şaşırmayın.

Sonuç olarak nereye bakarsak bakalım, hepimizi yorulmadan barındıran dünyamızı daha iyiye ve güzele götürme başlığı altında yürütülen bu sonsuz savaşın aslında hiçbir şeyi değiştirmediğini görürüz. Nefret, huzursuzluk, baskı, barbarlık insanoğlunun yakasından düşmüş müdür? Hayır! Bırakın tüm bunları ve şu duruma bir açıklık getirmeye çalışın. Madem koskoca dünya sevgi ve barış uğruna yanıp tutuşuyor o halde neden tüm dünyayı yüzlerce hatta binlerce kez yok edebilecek cephanelik topluyor?

Tüm bunları şöyle esaslı bir şekilde gözden geçirip, sorgulamanın zamanı geldi de geçiyor. Zaten bu kitapta bahsedilenler de her birimizin bunu kendi günlük yaşamında denemesini sağlamaktan başkaca bir şey değil.

Elbette ki, "savaşmadan kazanmak" gibi yüksek bir sanatı öğrenmek arzusunda olan kişiyi zorlu bir mücadele bekliyor. Bu mücadele esnasında kişinin yaşamının tamamıyla değişmesi mümkün. Hatta arkadaşları tarafından deli gözüyle bakılma tehlikesi, işini ya da eşini kaybetme tehlikelerinin yanısıra bambaşka bir insana bile dönüşmek söz konusu olabilir.

Bambaşka biri olmak.

Bu "bambaşka" diye tarif ettiğimiz aslında hiç tanımadığımız kendi öz kişiliğimiz dahi olabilir. Belki bunca zaman sırf idealimizde yarattığımız kişiliğe benzemek için çalışmışızdır da, esas kişiliğimizi tanımamıza fırsat olmamıştır.

"Savaşmadan kazanmak" hayatın risklerini göze alamadığı için büyük zaferlere ve başarılara imzasını atamamış insanlara sunulan bir davranış modelidir. Ayrıca artık başkaları için savaşmaktan bıkmış olan bu insanlara verilebilecek en değerli hediyedir.

Bu davranış modeli dışarıdan bakıldığında basit ve anlaşılır görünür. Cümlemiz sizleri yanıltmasın; gerçekten de her şey dışarıdan görüldüğü gibidir; basit ve anlaşılır. İş ki, insan bu modelin amacını iyice kavrasın ve hayatının geri kalan kısmında bunu uygulamaya hazır olsun.

Gelin, birkaç klasik "savaşmadan kazanmak" örneğiyle tanışalım: Anton, Bruno'ya şöyle der: "İtiraf etmeyelim ki, bu şirketteki en alçak herif sensin Bruno!"

Bruno'da ne bir öfkelenme, ne de bir kendini müdafaa endişesi vardır, sakin bir şekilde şöyle karşılık verir Anton'a: "Biliyor musun Anton, galiba çok haklısın."

Bir başka örnek de evlilik hayatından;

Kadın erkeğe hakaret eden bir edayla şöyle seslenir: "Biraz toparlan da doğru dürüst bir adam ol, sen de erkek misin be! Paçavra kılıklı mahlûk!"

Bunun üzerine kocası eşine döner ve neşeyle: "Paçavraya benzemek çok hoşuma gidiyor sevgilim, ne yapayım?" der.

"Bu kadarı da fazla artık, bu adam erkeklik gururunu da mı hiçe sayıyor" diye itiraz edenler olduğuna eminim.

Böyle düşünmekte hakkınız da var doğrusu. Örnekteki beyefendi gülünç ve kötü bir duruma düşüyor.

Pekala bir erkek için haysiyet, şeref, erkeklik gururu gibi birtakım erkeklik alametleri önemini yitirseydi ne olurdu acaba? Bu gibi hassas konulardan dolayı hep zor durumlara düştüğünü, üzülüp ezildiğini, bir gün mutlaka anlardı. Yaşadığı zor anlarla, hayatının güzel geçen anlarını yaşamın terazisine yerleştirdiğinde, sevinçli ve mutlu anlarının zannettiğinden çok daha az yer tuttuğunu mutlaka görür ve erkeklik gururu, haysiyet meselesi gibi endişelerini bir kenara fırlatıp, atardı.

Bu gibi sorgu ve sualleri kendi içinde öldürüp, onları mağlup eden birinin artık haysiyeti uğruna savaşmasına lüzum yoktur. Ve bu davranışından ötürü asla bir takım suçluluk duygularına yenik düşmez, çünkü o kendisini kesinlikle bir suçluymuş gibi görmez. Ve bu aşamadan sonra ne bir kimse onu kandırabilir ne de kışkırtıp, tehdit edebilir. Çünkü o bilir ki: "Başıma gelebilecek en kötü şey ölümdür, ki bunun da bir önemi yok, ben zaten ölümle bile dost olmayı öğrendim."

İşte böyle düşünen ve düşündüğü gibi davranan biri, gerçek zaferlerin sahibi olacaktır. Zaferi ise savaşmaktan vazgeçmiş olmasından başka bir şey değildir.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült