Kişisel Gelişim

 

 

Ortalıkta Düzgün Erkek Yok Mu?

Yunus Sezener


Sayısız kadından şu cümleyi duydum: “Ortalıkta düzgün erkek yok.” Erkeklerden de “Ortalıkta düzgün kadın kalmadı” cümlesini her gün daha çok duyuyorum.

Düzgün kelimesinin İngilizce karşılığı “decent”. Bugün İngilizce Türkçe sözlüğü açıp “decent” yazınca, karşımıza çıkan Türkçe sıfatlardan bazıları şunlardır:

İyi

Edepli

Düzgün

Dürüst

Yeterli

Usturuplu

Kabul edilebilir

Nazik

Makul

Alçakgönüllü

Terbiyeli

Münasip

Yakışık alır

Saygın

Temiz

Hoşgörülü

Doğru dürüst

Nezih

Uygun

İyi kalpli

Efendi

Sağlam

Bu özelliklerin hepsine sahip kaç tane erkek veya kadın var biliyor musunuz?

“0”

Hiç kimsede yok. Çünkü böyle bir dünya yok!

Tanıdığınız en düzgün insanı düşünün... Erkekleri de kadınları da az çok tanıyorum ve ben size söyleyeyim; uzun vadede hiçbirimiz bunların hepsi değiliz ve zaten olamayız. Hepsine yakın biri olmak için elimizden gelen gayreti gösterebiliriz; o aynı.

Daha evvel de söyledim, ben kimseye beklentilerinizi düşürün demiyorum. Ancak senelerdir görüyorum ki herkes için olasılıkları en çok düşüren ve insanların mutluluk seviyelerini en çok etkileyen şeylerden biri, ilişki yaşanacak kişinin tamamen bir “istisna” olması beklentisi! Bugün bu özelliklerin hepsi bir erkekte varmış gibi gözükebilir; ama emin olun ki uzun bir ilişki yaşayacağınız birisinde bu özelliklerin hepsi, hiçbir zaman 10 üzerinden 10 olmayacak.

Özellikle kadınlardan “Ortalıkta düzgün erkek yok” cümlesini her hafta mutlaka duyuyorum. Aslında ortalık erkek kaynıyor. Ancak bir kadının “düzgün erkek” dediği erkekle ilgili kafasında kaç tane sıfat varsa, ilişkideki mutluluk seviyesi ona göre belirleniyor. Enteresan olan ise, bu kadının en yakın arkadaşlarının, ailesinin, iş arkadaşlarının hepsinin “düzgün erkek” tanımının birbirinden farklı olması.

Kadınlar veya erkekler farklı bir düşünce yapısıyla evden çıkıp etraflarına şöyle bir baksalar, bir dolu düzgün insanın burunlarının dibinde olduğunu görecekler. Hatta bu kişi en yakın arkadaşlarından biri bile olabilir.

Bir de bu “ortalık” dediğimiz yer neresi acaba? Çünkü ben her gün işten eve, evden işe gidiyorsam ortalık dediğim yerim farklı, her akşam dışarıda barlarda takılıyorsam farklı. Haftada üç akşam arkadaşlarımla yemeğe çıkıp, sonra eve dönüyorsam yine farklı. Acaba gerçekten binleriyle tanışmak için kendime fırsat yaratıyor muyum? Yani ben gerçekten ortalıkta mıyım acaba?

Evet, artık “ortalık” o eski ortalık olmayabilir. Ancak bu yeni ortalık denen yere; yani hepimizin kendi çevremize ayak uydurup uydurmamamız, tamamen bizim elimizde.

Nerede kaldı o eski erkekler...

Bundan elli yıl kadar önce çekirdek aile piramidinin en tepesinde baba oturuyordu. Çocuk annesinden bir şey istediğinde, anne “Babanın eve gelmesini bekle” derdi. Zaman geçtikçe bu durum değişti, günümüzde ise bambaşka bir hal aldı. Şimdi birçok ailede çocuk adeta evrenin merkezi, anne babalar ise çocukların köleleri haline gelmiş durumda. Eskiden ilişkiye başlarken de, ilişkinin devamında da seçenekler daha azdı ve hayat daha kolay ilerliyordu. Ama hayatın daha kolay olması, daha iyi olması anlamına gelmiyor tabii ki...

Her geçen gün çocuk için değil de, kendileri için “anne baba”lık yapan ebeveynlerin de sayısı artmakta. Kümse bana alınmasın ama hepimiz biliyoruz ki, biz insanlar bencil varlıklarız. Kadınlarda da erkeklerde de ilişkinin yürümeyeceğini bile bile bir araya gelen ve çocukları doğduktan hemen sonra ayrılan o kadar çok insan var ki... Bazen de sırf ilişkiyi kurtarmak için çocuk yapıyorlar...

Kadınlar “güçlü erkek istiyoruz” diyorlar ama her gün daha fazla güçleniyorlar. Neandertal zamanlarda “güçlü” tanımı kas gücüyken, artık çoğu kişi için güç kelimesi kendi ayakları üzerinde durmak demek. Darwinizme göre, en güçlü olan hayatta kalıyordu. Bugün ise maddi olarak en güçlü olan hayatını bir güzel yaşıyor.

Ben hatırlıyorum; çocukluğumda erkekler kadınların peşinden koşardı; yaptığım tüm araştırmalarda da tüm insanlık tarihinde bunun hep böyle olduğunu gördüm. Ancak bugün ilişki yaşayayım kafasındaki erkekler ciddi oranda azaldı. Bir sürü seçeneği olan bir erkek niye tek bir kişiyle köklenmek istesin ki?

Herkes tavus kuşlarının ihtişamını bilir. Rengarenk kuyruklarına bakınca insan adeta hipnotize olur. Ama bildiğiniz gibi bu renkli kuyruklar tavus kuşlarının erkeklerinde olur. Aynı şekilde hayvanların; özellikle böceklerin dünyasına genel olarak baktığınızda doğal halinde ihtişamlı olmaya çalışan ve dişinin ilgisini çekmeye çalışan, küçük istisnalar dışında her zaman erkek olmuştur.

Bugün erkekler yeni yeni pembeler, morlar giymeye başlamış sanılıyor ama tarihe baksanız, bu renkler, ihtişam, gösterişli giyim aslında tarih boyunca erkeklerde çok daha yaygın. Eskiden erkekler kadınların kendilerini seçmesi için göze hoş görünmek adına taklalar atarken, şimdi durum tersine döndü.

İşin enteresan tarafı; erkeklerin bugün “yediği önünde, yemediği arkasında” durumunu yaratan aslında kadınlar! Akşam dışarıya çıkınca birçok mekanda, kadınların “azgın teke” dedikleri 60 küsur yaşındaki bazı adamların, 20’li, 30’lu yaşlardaki kadınların peşinden koştuğunu görürsünüz...

Bu kadınlar ne yapıyorlar da bu adamlar onların peşinde? Bazıları bu adamlara “evet” diyorlar. Bu genç kadınların birçoğunun kendisinden 2030 yaş büyük adamlara “evet” demelerinin sebebi de maalesef, çoğu zaman hayatlarında kendi babalarıyla olan ilişkilerindeki olumsuzluklar ve eksikler oluyor. Bunu söyleyen psikologlar.

Peki kendisinden 2030 yaş; bazen 40 yaş küçük bir kadınla olmak isteyen erkekler bunu neden istiyorlar? Ölümsüzlük iksiri gibi; gencecik kadınlarla olmak, erkekleri gencecik hissettiriyor. Bir de erkeklerin kadınlardan şöyle bir farkı var; 6070 yaşındaki bazı erkeklerin kafasında hep şu cümle dönüyor: “Artık son demlerimi yaşıyorum; sonra zaten yaşayamayacağım. Neden olmasın ki!?”

O yaştaki kadınlar ise duygusal açıdan ikinci baharlarını yaşıyorlar. Kadın ve erkeklerin arasındaki kesişim kümesinin yaşlar ilerledikçe azalmasının, bana göre en önemli sebeplerinden birisi budur.

Bu erkekler birbirlerine diyorlar ki; zaten etrafta kendisine “kurtarıcı” arayan birçok kadın var. içten içe veya açık açık kendisine ve etrafına; “Ben böyle bir kadın istiyorum; kanım kaynıyor” diyorlar. Zaten nadiren bile olsa bu kadınlar onlara “evet” dedikleri için de, bir kez bunu yaşayınca, her zaman o istisna olan kadınları arıyorlar.

Önce kadınlar bunun farkına varıp, bir şekilde kendilerinin azgın teke dedikleri adamlara ve türevlerine “evet” dememek için aralarında bir anlaşma yapmadıkları sürece, erkekler her zaman kolayına kaçacaklar. Yoksa tarih boyunca kadınlardan “evet” cevabını almak için hep çırpınmış olan erkek, böyle giderse düzgün bir ilişki yaşamaya giderek daha az istekli olacak ve yaşma uygun kadınlarla olmayı belki de her gün daha az seçecek.

Devir nasıl değişiyorsa, teknoloji nasıl değişiyorsa; biz erkekler de değişiyoruz. Bizi suçlamak yerine, kadınlar da erkekler gibi değişebileceklerinin; hatta zaten değiştiklerinin farkına varıp, değişimle barış içinde oldukları zaman, hayatı çok daha beklentisiz ve keyifli yaşamak da mümkün olacak. Herkese, karşılarına çıkacak kişinin daha derinini görebilecekleri ilişkiler dilerim...

Peki ya buzdağının görünmeyen kısmı?

İnsanlarla her karşılaşma bir buzdağıyla karşılaşmak gibidir aslında... Buzdağlarının yaklaşık %90’ı suyun altındadır. İstediğimiz kadar insanları yargılamadığımızı söyleyelim; binleriyle ilk karşılaşmamızda az da olsa bir yargı ve tahminde bulunuruz. Bunu da buzdağının görünen kısmına bakarak yaparız.

Peki buzdağının altında kalan kısım nedir? Tabii ki “potansiyel”. Fakat maalesef çok az kişi, insanların gerçek potansiyelini tanımak için çaba harcıyor. “Bana hoş gelmesi lazım” cümleleri havada uçuşuyor. Bu “hoşluk” kavramı hem ilişki parametrelerini, hem de tip ve tarzı; yani dış görünüşü kapsıyor.

Çoğu zaman insanların kriterleri olmasa bile, kriterleri olması gerektiğini düşündükleri için kriter belirliyor ya da dış etkenleri dikkate alarak veya eski tecrübelerinden yola çıkarak kriter koymaları gerektiğini düşünüyorlar. Bu da aslında olasılıklarını daha da azaltıyor.

Bazen insanları senelerdir tanıyor olsak da, onların su altında kalan kısımlarını onlarca yıl da geçse, göremiyoruz. Ne onlar suları aşağıya indiriyorlar, ne de biz suya atlayıp buzdağının aşağı taraflarına bakıyoruz.

Kendimize kriterler koyuyoruz. Dıdısının dıdısım aradığımızı düşünüyoruz. Astımı olan birisi, “Ben hayatta sigara içen biriyle olamam” der, sonra gider fosur fosur sigara içen birisine aşık olur.

Ben kriterlere, “Kriter zannettiğimiz tercihlerimizdir” diyorum. Bizim insanlarla olan ilişkilerimizi beklentilere bağlamamız veya kriter olarak görmemiz, hayat kalitemizi ciddi şekilde etkiliyor. Çünkü kendimize ne hissettiriyorsak, onu yaşıyoruz.

“Potansiyel” halihazırda anlaşılmamış cevher demek. Orada bir cevher var. Ama birçoğumuz o cevheri görmek yerine, insanları sadece bir et parçası olarak değerlendiriyoruz. Sırf deniz gördüğü için tercih ettiğimiz ama rutubetli, bir türlü ısınmayan, çatısı akan, toparlanamayacak şekilde deforme olmuş bir ev gibi...

Eşimle ilk tanıştığımız günlerde kendimi ona beğendirmek için kırk takla atmıştım. Eğer o gerçek beni görmeye niyetli olmasaydı, bugün beraber olmazdık.

Biz bir insanın iskeleti gibi, hayatlarının gerçek dayanaklarını görmeye niyetli olursak, buzdağının üzerindeki kısmın, ilk izlenimdeki dış görünüş ve tavırların çok daha ötesine geçebiliriz. Yalnızca dış görünüşü sebebiyle birisiyle ilgili varsayım yaptığımızda ise, hepimiz ne kadar yanılabildiğimizi görmüşüzdür...
 

İlla birini seveceksen
Dışını değil içini seveceksin
Gördüğünü herkes sever ama
Sen asıl görmediklerini seveceksin
Sözde değil özde aşk istiyorsan şayet
Tene değil cana değeceksin.

Mevlana

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült