Kişisel Gelişim

 

 

Olduğunuzu Düşündüğünüz Kişi Değilsiniz

Guy Finley


“Kendinizden Şüphe Etmek Nasıl Geride Bırakılır?” başlıklı bir dersimde, bir öğrenci nasıl olup da beklenmedik olayların ve hatta beklenmedik bir olay tehdidinin bile onu bu kadar rahatsız edebildiğini sordu. Tartışmamızdaki önemli sorular ve yanıtlar aşağıda yer alıyor:

S: Niye beklenmedik bir şey beni bu kadar kolay altüst ediyor?

Y: Eğer bu soruyu sormakta samimi iseniz, bunun derinine inebiliriz. Yanıtı sizi şaşırtabilir.

S: Evet, ister evde olsun ister işte, yaşantımda olan değişikliklerin beni niye bu kadar rahatsız ettiğini gerçekten bilmek istiyorum.

Y: Güzel. O zaman en başından yaptığınız düşünsel hatayı ortadan kaldırmakla başlayalım çünkü sorununuzun kökeninde bu var. Aslında uyarı vermeden gelişen durum değişikliklerinden endişe duyan gerçekte siz değilsiniz.

S: Eğer ben değilsem, o zaman o kim?

Y: Olduğunuzu düşündüğünüz kişi; kendini tehdit altında hisseden o. Ancak artık korkmanız gerekmiyor. Tam olarak şu andan itibaren, biraz sabırla kendini sorgulama ve bazı önemli gerçeklerin yardımıyla, olduğunuzu düşündüğünüz kişi olmadığınızı keşfedeceksiniz. Bu kendinizde yapabileceğiniz en heyecan verici ve rahatlatıcı buluşlardan biri. Şu anki yaşam seviyemizde yaşarken, çevremizde ne olup bittiği konusunda neredeyse sürekli gerginiz. Neden? Çünkü hala yaşadıklarımızın etkilediği ve belirlediği kişi olduğumuz gibi yanıltıcı bir kavramla yaşıyoruz. Örneğin, diyelim ki dışarıya yürüyüşe çıktınız ve yeni bir çift ayakkabıyı mahvettiniz. Kendimizi gerçek anlamda ayakkabıyla özdeşleştirmediğimiz sürece, bunda niye bir acı olsun ki? Cilalanmış bir deri parçası olmadığımız açıkça ortada. Ne mutlu ki, burada bu çeşit bir bilinçaltı acı çekişin ne kadar aptalca ve kendimize zarar verici olduğunu görerek kendimize gülebiliyoruz. Ama yine de kafa karışıklığımızdan kaynaklanan mizah bir yana, eğer birisi sizi terk ederse kendinizi kaybedeceğinizi düşünmenin komik bir yanı yok. Yalnızca sevdiğinin gidişini görmenin kabusunu yaşamış birisine sorun yeter. İşte bu yüzden, tek bir kalemde bu kendini tehdit altında hisseden benliğimizi geride bırakacağız. Kendimizi gerçek aklın himayesine bırakarak, şimdiye kadar bizi tehdit etmiş olan her ne varsa geride bırakmayı öğrenebiliriz. Aynen öyle. Bu dünyanın rüzgarları sıcak ya da soğuk esmiş, meltemmiş ya da fırtınaymış, sizin için fark etmeyecek. Kendinizi buldunuz. Öğrenmeye devam edelim.

Gerçekte olduğunuz kişinin, başınıza gelen bir şey yüzünden gerçekten kafasının karışması ya da acı çekmesi için olası tek bir açıklama var. Basitçe belirtmek gerekirse, derdiniz bir yanlış kimlik olgusu. Bu kimlik krizi, olduğunuz kişinin, asıl Ben’inizin bir şekilde yaşamınızdaki olaylara bağlı olduğuna inanmaktan doğuyor. Bu çeşit bir düşünme şeklinin, sizi neredeyse yaşamınızda olabilecek her değişiklikten korkutma eğilimi vardır. Yaşantınızı belirleyenin olaylar olduğunu düşünerek, eğer artık olayları kontrol edemezseniz, kendi kontrolünüzü de kaybedeceğinizden korkmaya başlıyorsunuz. Kendinizi kendi dışınızda aramak ister kariyer yoluyla olsun, ister hobilerle ya da insanların, ailenizin ya da yabancıların yüzünde dağlardan çağıldayarak inen bir derede yansımanızı bulmaya çalışmak gibi bir şey. Kendinizi bir anlığına görebilseniz de hemen kaybedersiniz. Ardından yeniden bakmanız gerekir... ve tekrar... ve tekrar. Bu çeşit talihsiz bir yanlış kimlikle yaşamak, sizin gerginlik içinde, sonsuza kadar umutsuzlukla kendinizi aramanıza neden olur hiç bitmeyen bir arayış, çünkü aynı dağdan inen bir derenin hep ileri doğru dans etmesi gibi, yaşamın gerçek doğasında da sürekli değişim vardır.

Şimdi söyleyeceğim size yardımcı olabilecek bir düşünce; unutmayın ve ardında yatan mantığı anlamaya çalışın; başınıza bazı olaylar gelebilir, ama siz olay değilsiniz. Aynı geçen bulutların, gökyüzü olmadığı gibi, içinizden geçenler de siz değilsiniz. Siz olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz.

Keşfettiğimiz gibi, sizin olay olduğunuzu düşünmeniz, kendinizi o olayla tanımlamanız, yanlış bir kimliğin doğmasına neden oluyor endişeli ve güvensiz bir kimliğin. Bu yanlış kimlik Sahte Ben olarak adlandırılır ve birçok kılığa girer.

Şu an için sadece, Sahte Ben’imizin bilincimizde, yaşam deneyimlerimizin toplamı tarafından yaratılan ve oldukça doğal olan bir karakter olduğunu söyleyelim. İşlerin bizim için “yanlış” gitmeye başlaması, bu seviyedeki Ben’in yalnızca şimdi ile geçmişi karşılaştırmayı bilmesinden kaynaklanır; hiçbir anı, o anla aynı yenilikte yaşamaz, çünkü bu Ben, gerçek anlamda geçmişimize ait bir kurgudur. Ve yaşama onun gözleriyle baktığımız sürece, mevcut anı  yaşamanın getirdiği özgürlük, olanaksız olmaya devam eder. Bu düşük seviyeli benlik hakkında her şeyi ve aynı zamanda, onu nasıl geride bırakacağımızı öğreneceğiz. Çok uzun süredir içimizde rahatsız edilmeden yaşadı. Bugün, tam olarak şu an, onun için sonun başlangıcı ve gerçekte olduğunuz kişi için de gerçek başlangıçtır.

Bir Yanlış Kimlik Olgusu

Zamanın birinde, bir adam uyandığında kendini tanımadığı bir odada buldu. Açıklayamadığı bir sersemlik hissi dışında hiçbir şeyden emin değildi. Tüm çevresinde aynalar, renk renk dolaplar ve sehpalar vardı. Yer tanıdıktı ama orada ne arıyordu? Hatırlamaya çabaladıkça endişe baş göstermeye başladı. Hatırlamak, ama neyi? Açıkça ortadaydı ki, bu büyük bir tiyatronun soyunma odasıydı, ama kendi rolü neydi? Aynaya her bakışında, keskin bir acı hissetti, çünkü aynada ona bakan kişinin kim olduğundan pek emin değildi. Birden kendini yalnız hissetti. Gidip dolaplardan birini açtı, akima yapacak başka bir şey gelmemişti, içinde çok önemli bir generale ait olduğu belli olan, titizlikle ütülenmiş, süslü bir üniforma buldu. Güçlü görünüşünden hoşlandı. Belki de bu kendi giysisiydi. Çabucak giyindi ve büyük boy aynalarından birinin önünde dikkatle dikildi. Umudunu kaybetti. Pek havalı bir kıyafetti bu gerçekten ama onun değildi. Ne kadar istemese de, üniformayı çıkardı. Bir başka dolabı denedi. Bunun içinde rengarenk bir sirk giysisi vardı. Bir an bile beklemeksizin içine daldı. Yararı yoktu. Ona uymadığı gibi, giysi onu bir palyaço gibi gösteriyor ve hissettiriyordu. Umutsuzluğu arttı. Bir başka dolabı denedi.

Bu seferki bir devlet adamınınkiydi, bir sonraki dolap bir dilencinin. Durmadan dolaptan dolaba gitti. Çok azı üzerine uydu ve eğer uyduysa da ona doğru kıyafet gibi gelmedi. Son dolaba geldi. Açmalı mıydı? Kalbi çarpıyordu. Kapı kolunu tuttuğu anda başı fırıl fırıl dönmeye başladı, sanki daireler onu içine çekiyordu. Devam etmek için mücadele ediyordu. Ne de olsa bu dolap onun giysisinin bulunduğu dolap olmalıydı. Kalan tek dolap oydu. Kapı açıldığında nefesi kesildi. Dolap boştu. Bu kadarı onun için çok fazlaydı. Yere yığıldı.

Çevresine toplanmış endişeli insanların sesleriyle uyandı. Alnına hoş bir serinlik veren soğuk bir bez konmuştu. Birisi ona iyi olup olmadığını soruyordu. Hafifçe başı ağrıyordu. Ardından, tüm dolaplara birer birer boşuna bakışı aklına geldiğinde, bir an için dehşete kapıldı. Aynı hızla derin bir dinginlik duygusu geldi ve korku başını aldı gitti. Dinginlik kaldı. Kim olduğunu hatırlamıştı. Her şeyi hatırlamıştı. O gece, tiyatro açılmadan evvel kontrol turlarını atarken, giysi odasında ayağı kayıp düşmüş ve başını çarpmıştı. Darbe ona geçici ve acılı bir şekilde, sahnede rol alan karakterlerden biri değil, tiyatronun sahibi olduğunu unutturmuştu.

Bu öykü bize, eğer gerçek kimliğimizi bilmiyorsak endişe, kendinden şüphe ve daha bir sürü umutsuz ruh halinin sahne ışıklarına doğru üşüşerek, sahneyi ele geçireceklerini öğretiyor. Bir kez bu yüksek kendini tanıma durumuna geldiğimizde, kendimizi tanımamaktan kaynaklanan acılı sorunlar kendiliğinden kaybolur. Kendi hakkımızdaki korkularımızın yerini, dingin bir kendine hakim olma duygusu alır.

İşte size ilgi çekici bir düşünce: Gerçek kimliklerini bilmeyenler, kim olduklarını bilmediklerini bilmezler. Bu, bilmeden yanlış bir kimliği üstlenmenin ürettiği bir çeşit ruhsal bellek kaybıdır. Böyle bir şey nasıl olabiliyor? Bu geçici Sahte Ben gerçekmiş gibi gelir. Bundan hiç şüpheniz olmasın! Sahte Ben, bizim kendimizi tamamlanmış hissetmenin arayışında oradan oraya koşmamız nedeniyle yarattığımız tepki seli tarafından harekete geçirilir ve yönlendirilir. Ancak gerçek şu ki, bu alt benliğin harekete geçirilmesi canlı olduğu anlamına gelmez. Bir buldozer de yol boyunca ilerler ama bu niye her şeyi ezdiğini bildiği anlamına gelmez. O bir makinedir. Dolayısıyla birçok yönden, bir Sahte Ben’dir.

Sahte Ben gücünü olumsuz duygusal tepkilerden alır ve bu tepkiler de alışkanlık haline gelmiş yanlış düşünme şekliyle devam ettirilirler. Bu eziyet eden düşünceler ve duygular yalnızca alt doğamızın mekanik hareketleri olduğundan, “o zaman” oluşurlar. Bunun anlamı, doğmalarına neden olan olayların etkisi azaldıkça mecburen zayıflayacaklarıdır. Bu olumsuz duygular yavaşça güçlerini kaybettiğinden, bir zamanlar harekete geçirdikleri Sahte Ben’in sahte yaşamı da yavaş yavaş sona erecektir.

Ona yaşam veren geçici tepkiler artık zayıflamaya başladıklarından, Sahte Ben, kendi ölümünden korkarak, tuhaf bir “yaşam olmayan yaşam” döngüsünü yeniden başlatmaya zorlanır.

Yeni, daha yoğun heyecanlara ve sorunlara can atar ve bunların arayışındadır; bulamadığında ise, koşullar daha uygun hale gelene kadar kendini sürdürmek için ne gerekiyorsa yaratır. Örneğin, Sahte Ben kavga çıkarmayı sever, çünkü ister kazanın ister kaybedin, bedelini o ödemez, sonuçları ona yansımaz. Sizin sıkıntınız onun yaşam suyudur ve dolayısıyla kazanmak için yapması gereken tek şey sürekli kavga içinde olmanızı sağlamaktır. İşin doğrusu, Sahte Ben pireyi deve yapma ustasıdır, çünkü karanlık ve engebeli, yokuş aşağı yollar kadar sevdiği bir şey yoktur. Bu tekrarlayan kabusta bizim bahtsız rolümüz ise, bizi sürekli tekrarlayan olaylara ve mutsuz sonlara götüren bu karanlık araba gezintisine kendi isteğimizle gitmemizdir. Peki niye? Çünkü yanlışlıkla, bela için yaşayan bu sahte kimliği üstlenmişizdir ve onun varlığının sonunun kendi varlığımızın da sonu olduğundan korkarız. Doğru olmaktan bu kadar uzak başka bir şey olamaz.

Gerçek sorun şu ki, mevcut yaşam seviyemiz Drakula’nın kalesine gitmekle, Disneyland’a bir yolculuk yapmak arasındaki farkı bize söyleyemez ve dolayısıyla bize Sahte Ben’in isteklerine boyun eğmekten başka bir seçeneğimiz olmadığını söyler. Günlerinizi yaşam seviyenizi yükseltmeye adamanızın tüm nedeni, tek başına bu noktadır. Eğer bu gerçek, işe koyulmanız için sizi ikna etmiyorsa, şimdi söyleyeceğim size yeni ve daha yüksek eylemler için esin kaynağı olacaktır. Bu sinirli karakterin sonunun, gerçekte olduğunuz kişinin de sonu olduğunu düşünmek, Vemon Howard’ın çok güzel bir şekilde yazdığı gibi, fırtınanın sonunun, gökyüzünün de sonu anlamına geldiğini düşünmeye benzer. Gökyüzü ebedidir. Gerçek doğanız da öyle.

Suçlama Oyununun Ardındakini Görmeye Başlayın

Gerçekten dostunuz olan hiç kimsenin, sizin kendi kendinize zarar vermenizi istemeyeceği düşüncesine katılmaz mıydınız? Ve aynı zamanda, güvendiğiniz ama daha sonra size yalan söylediğini anladığınız bir dostunuza yeniden güvenemeyeceğinizden azından üçüncü, dördüncü ya da beşinci sefer değil— düşüncesine de katılmaz mıydınız? Özdeyişi bilirsiniz: “Beni bir kez kandırırsan, sana ayıp; beni iki kez kandırırsan bana ayıp!” Çalışmalarımızın hatırı için izin verin, bu eski popüler özdeyişe bir satır da ben ekleyeyim: “Beni tekrar tekrar kandır ve açıkça görünüyor ki, ben ahmakça bir düşünce duyarsam, öyle olduğunu anlamıyorum.” Ve bütün mesele de bu.

Dinlemeyi bile bıraktığımız alışılageldik düşünce ve duygular tarafından neredeyse her an kandırılıyoruz. Bu şaşırtıcı içgörü, bize niye bu kadar sık olarak kendimizi, genellikle söylediğimiz son kelimelerin “Nasıl oluyor da başıma böyle bir bela açabiliyorum?” olduğu bu acıklı durumlarda bulduğumuzun iyi bir açıklamasını sunuyor. Tanıdık geldi mi? Öyle olmalı. Bu acıklı soruya verilecek yanıtın bizi gelecekteki benzer tatsız durumlardan koruması gerekirken, işler nadiren öyle oluyor. Bunu kendimize kabul ettirmemiz son derece önemli. Gerçek şu ki aynı eski tuzaklara düşmeye devam ediyoruz. Niye?

Bu sorunun güvenilir bir yanıtı var ve sizi şaşırtabilir. Gerçek kurtuluşu görememiş olmamızın ve dolayısıyla genellikle tekrar tekrar aynı tuzağa düşmemizin nedeni, kendimize nasıl olup da yine çıkmaza girmeyi becerdiğimizi her soruşumuzda, yanıtı tamamen saptırarak kendimize söylememizdir. Ve böylelikle acınası bir döngü tekrar başlıyor. Bu şekilde gitmesi gerekmez. Biraz daha yakından inceleme ve birkaç daha iyi fikirle, bulduğumuz “yanıtı” aslında bulamadığımızı büyük olasılıkla görebiliriz. Niye? Yaşamımızda niye aynı hataları tekrar tekrar yapmaya devam ettiğimize dair bu yeni ve doğru açıklamayı dinleyin: Neden sorunlarımızın sürekli tekrarladığının yanıtını gerçekten bilseydik, daha baştan böyle bir sorunumuz olmazdı!

“Daha önce de kendimi yanılttığım oldu, ama bu gerçekten şaşırtıcı. Eğer kendime bu yanlış yönlendirici yanıtları vermemişsem, o zaman nereden çıkıyorlar?”

“Tüm saptırılmış yanıtlar Sahte Ben’den gelir.”

“Ama niye? Ya bunun altında yatan neden ne olabilir? Kandırmak niye?”

“Onun konumunu üstlenmenizi istiyor.”

“Peki bu niye?”

“Yakından bakarsanız neden mutsuz olduğunuza dair verdiğiniz yanıtlarda hep sizin dışınızda birinin ya da bir şeyin böyle hissetmenize yol açtığını söylediğinizi göreceksiniz.”

“Bu yanıtın nesi yanlış?”

“Her şeyi. Mutsuzluğunuz için başkalarını ya da duygusuz bir dünyayı suçlamanın bir yararı yok. Bu Sahte Ben’in sizin benimsemenizi istediği bir çözüm, çünkü biliyor ki, eğer yaşamı bu şekilde görmenizi sağlayabilirse, o zaman yaşamınızın kalanını sizin dışınızdaki koşullarla boğuşarak geçirmekten başka seçeneğiniz kalmayacak. Bu onun zaferi. Tabii önce size üflüyor, sonra da kötü rüzgarları suçlamanızı sağlıyor. Oz varlığı sizin dengesiz olmaya devam etmeniz ve yanlış yöne bakmanıza bağlı. Sahte Ben’in inanmanızı istediği bildik ama sizi yarı yolda bırakan yanıtları geride bırakmayı öğrenerek, suçlama oyununun ardındakini görmeye başlayın. Kendi yaşamınıza sahip çıkın.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült