Kişisel Gelişim

 

 

Normalleşmekten Korkun, Öfkenize Sahip Çıkın

Mehmet Şakiroğlu


Normalleşmekten korkun, o bir sarhoşluk halidir. Normaller, sıradan olanlar, her günü bir önceki günün aynısı şekilde yaşayanlar. Sabah erkenden işe gidip, akşam geç saatlerde eve gelenler. Her gün aynı döngü, döndükçe artan bir sarhoşluk. Her sabah aynı saatte, aynı taburenin üzerinde, aynı peyniri çiğnemek; büyük bir sıkılganlıkla, şikayet ederek her gün aynı işi yapmak; her gün aynı dizilerde, aynı yarışma programlarında, aynı dayanılmaz tiplere maruz kalmak; her gece aynı uyku sorunlarını yaşamak; hiçbirini ayık kafayla yapmak mümkün değil.

Modernitenin nesnelleştirici eğilimlerine direnin. Nesneleşmeyin. Nesneler duygusuz olur, duygularınıza sahip çıkın. Öfkeden vazgeçmeyin, öfke size yaşadığınızı hissettirir. Akülü çocuk arabaları ve emme manifoltları asla öfkelenmez, merak etmez, tutku duymaz, siz öyle olmayın.

Zorunluluklarla örülmüş hayatlarımız var. Seçmesiz, mecburi işlerin gündelik döngüsü içinde sarhoş gibi dolanmaktayız. Yüzümüzdeki bitkin ifade gün içinde yaptığımız işlerin yıpratıcılığından değil, gündelik döngünün yarattığı normalliğin sarhoşluğundandır. Her güne başucumuzdaki çalar saatin çıkardığı iğrenç seslerle zorla uyandırılarak başlıyoruz. Ama öfkelenmiyoruz. Seçmiyoruz her sabah kıpkırmızı keyifsiz gözlerle güne başlamayı, sadece mecburuz. Yüzümüzü ne kadar yıkarsak yıkayalım, keyifsiz bakışlarımızdan arınamıyoruz. O saatte kalkmayı, o işe gitmeyi, o taburede o peyniri yemeği bile sorgusuz gerçekleştirip normal hayatlarımızı sürdürüyoruz. Bu duruma öfkelenerek işe başlayabiliriz. Buradaki öfke, saldırganlığa değil, memnun olmadığımız sıradanlığı dönüştürmek için gerekli enerjiyi ve cesareti sağlayacaktır.

Kötü yaşantılar insana ölümlü oluşunu hatırlatır. Çocuk Esirgeme Kurumu'nda ilk gecesini hıçkırıklar arasında geçiren bir çocuk, kızını trafik kazasında kaybeden bir baba, depremden sonra evini ve güvenlik duygusunu yitiren bir anne, düşmana esir düşen ve işkence edilen bir asker, iflas eden bir işadamı... Ölüme diğer tüm ölümlülerden daha çok saygı duyarlar, gündeme alırlar. Bu yaşantılar anormal yaşantılardır ve kişiyi gündelik hayatın sarhoşluğundan uyandırır.

"Neden ben?" sorgusu üzerinden haksızlığa uğradığınızı düşünür öfkelenirsiniz, kaybettiklerinizi düşünür üzülürsünüz, yarınları düşünür endişelenirsiniz. Bu duyguların hiçbirisinden kaçmayınız. Onlar sizi gündelik yaşantınızın tekdüzeliğinin yarattığı sarhoşluktan kurtarır ve siz gerçeklerin içine düşersiniz. Gerçeklerin içine düşmek için kötü şeyler yaşamayı beklemek zorunda değilsiniz. Sadece normalleşmekten korkup, sarhoşluktan, afyonun etkisinden kurtulmanız kafi.

Bizden beklenenleri yapabildiğimiz ölçüde, sisteme itaat ettiğimiz sürece normaliz. Sistem içinde bir makineden farksız davranmamız beklenmekte. Dışına çıktığında sorunlusun, içinde kalırsan sıradan bir şey, nesneler içindeki bir nesnesin. Ne yapacağı öğretilen itaatkar insan, kendinden uzaklaşıp nesnelere yönelerek kendisi de nesneye dönüşmekte. Gündelik yaşantının yarattığı sarhoşluk hali de bunu desteklemekte. Gündelik yaşantısında nesneleşen birey, kişisel gelişim safsatalarıyla, modayla, futbolla, dizilerle, markalarla ve vıcık vıcık bir popüler kültürle otantikliğini kaybedip sıradanlaşmakta, herkes gibi olmakta. Duygularından uzaklaştırılıp "şey"leştirilmekte. İnsan kendi biricikliğinden uzaklaşarak, oturduğu evle, bindiği arabayla, çalıştığı kurumla, giydiği elbise ya da dinlediği müzikle bir nesne gibi kendisini tanımlamakta.

İnsan tekili, kalabalıklar arasında kaybolmuş durumda. Kendisini kartvizitinde yazan adıyla değil, kendini ait hissettiği grupların kitlesel tanımlarıyla ortaya koymakta, ben Türküm, Müslüman’ım, bankacıyım, Fenerbahçeliyim, Adananlıyım vs. derken "ben"e ait her şeyden vazgeçip, kendisini onlardan biri, ama herhangi bir tanesi olarak tanımlamakta. Kendisine ait bir beklentisi, hayali, amacı olmadığı için de hayal kırıklıklarından korunabileceği bir yerde konumlandırmakta kendisini.

Kişiler, yukarda değindiğimiz gibi kaybedişlerini inkar edip, hayal kırıklıklarından ve öfkeden uzak yaşamakta. Sadece onlar da değil, endişe, kaygı ve mutsuzluklarından da kaçmakta. Kendisi için bile endişelenmemekte, hiçbir varoluşsal kaygıyla yüzleşmemekte. Oysa ki, öfke, endişe ya da kaygının herhangi başka bir şeye yönelmeyip kişiye özgü kalması durumunda bile, kişi bireyselliği ile karşılaşacaktır. Bireyselliğini deneyimleyen insan, olanakları arasından seçme özgürlüğü olduğuyla da yüzleşir. Günübirlik yaşantıların döngüselliğinin yarattığı sarhoşluk halinden kurtulmanın yolu da varoluşsal kaygı duymak, potansiyellerle yüzleşmek ve bu potansiyeller arasından kendine ait kararlar verebilmekten geçer.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült