Kişisel Gelişim

 

 

Konuşmadaki Psikolojik Sorunlar

Can Gürzap


İnsan, bebek olarak dünyaya gözlerini sıkıntı içinde açar. Bunun en önemli kanıtı da ilk çıkardığı ses olan ağlamadır. Hem de en yüksek perdeden ağlama. Yaşamı boyunca bu dünyada başına gelecek üzüntü ve sorunları biliyormuşçasına ağlar sanki. Günler geçtikçe ağlama devam eder, ama keyifli olduğu zamanlarda mutluluk sesleri de çıkarır. Halk arasında çoğunlukla "Agu" denir bu seslere. Yaşamının dokuz ve onuncu aylarında çevresinde duyduğu bazı sesleri taklit eder (echolia). Sözcük dağarcığının ilk sesleridir bunlar.

Bir yaşında ise, sözcük dağarcığı 34 sözcükle sınırlıdır. Diğer bazı sözcükleri de yarım söyler ya da o anlama gelebilen değişik sözcüklerle anlatmaya çalışır derdini. Suya "bu" denmesi gibi. İlk sözcükler genellikle tek hecelidir. Bunlar aynı zamanda bir cümle görevini de yerine getirir. Bu ilk sözcükler 18 aylığa gelinceye kadar devam eder ve çoğunlukla yalnızca isimdir. Sıfat, yüklem ve zamire pek rastlanmaz. Ama, belirli bir tonlama belirginleşmeye başlar. Aynı sözcüklerle bu tonlamalar yardımıyla soru sorar, sevgi gösterisinde bulunur ya da öfkelenir.

Çocuk iki yaşına geldiğinde söz dağarcığının 300 civarında olması, üç yaşına geldiğinde ise 900 sözcüğe çıkması gerekir. Sözcük dağarcığının 6 yaşına kadar hızla zenginleşmesi gerekmektedir.

Bu yukarıda belirtmeye çalıştığım konuşma gelişimi, bebeğin anne, baba, ağabey ya da ablasının konuşma konusunda kendisine göstereceği ilgi ile sağlanabilir. Çünkü, bir bebeğin çevresini fark edip bilinçlenmeye başladığı süreç, bazı iyi ya da kötü alışkanlıkların da edinilmeye başlandığı süreçtir. Okul öncesi ve ilkokul çağı çocuk, beyninin aynı bir ses alıcısı gibi, bir sünger gibi bilgiyi emdiği çağdadır. Bu nedenle dil konusundaki bilinçlendirme de bu çağda başlamalıdır. Bebeklikten başlayarak çocukluk döneminde yapılan söyleyiş yanlışlarını yumuşak bir dille çocuğa anlatmak ve bu yanlışlarını düzeltmesini sağlamak gerekir. Ama, bu özendirmenin "gevezelik" sınırlarını zorlamamasına da dikkat edilmelidir.

Geleneklerimizden gelen bir sorun da "çocuklar konuşmaz"

ya da "Söz gümüşse sükût (susma) altındır" anlayışıdır. Birincisi, çocuklar konuşur, konuşmalıdır. Önemli olan, onların güzel ve doğru konuşmalarını sağlayacak eğitimin verilmesidir. Bu eğitim de aile ocağında başlar. İkincisi, güzel ve doğru söylenmiş bir söz, söylenmemiş bir sözden daha değerlidir. Altından da daha değerlidir.

Bazen, çocuklar belirli sesleri yanlış çıkarırlar. Örneğin "s" sesini yanlış söyler ya da "r" sesini çıkaramazlar. Bu yanlış söyleyişler çocuğun konuşmasına bir sevimlilik getirebilir belki. Bu yüzden bazı aileler, çocuğun bu konuşma yanlışlarını hoşgörüyle karşılar. Oysa bu, çocuğun konuşmasına yerleşebilecek önemli yanlışlardan biridir. Ailelerin bunu özendirmek yerine, sorunu fark ettikleri anda bu yanlışın düzeltilmesi yoluna gitmeleri gerekir.

Yeni doğmuş bir bebekle ilgilendiğimiz zamanlarda (mama yedirmek, altın temizlemek, gazını çıkarmak gibi.) onunla sürekli konuşmakta yarar vardır. Ve elbette, tatlı uykusundan bile uyansa, anne ve babanın ona göstermesi gereken şefkat, çocuktan hiçbir zaman esirgenmemelidir. Bu yöndeki davranışlar bebeğin, daha sonra da çocuğun mutlu olmasını sağlar. Mutlu bebeklerin ve

çocukların öğrenme hızları mutsuz olanlardan daha fazladır. İşte pek çok konuşma sorunu da bu çağlarda başlar ve yaş ilerledikçe büyüyerek yerleşir.

Çocukluk süreci, kişinin ilerideki yaratıcı yeteneklerinin uyanma ve gelişme sürecidir. Bu nedenle de masalın, çocuğun hayal gücünün gelişmesinde büyük önemi vardır. Masal hayal gücünün bir ürünüdür. İnsanın tanıdığı ilk anlatı örnekleri masallardır, tanıdığı ilk aletler de oyuncaklar. Çocukluk dönemimizin muhteşem ikiz kardeşleridir masalla oyuncak. Masal dinlememiş ya da oyuncakla oynamamış bir çocuğun yetişkin çağa geldiğinde pek çok sorunu olur. Bir kere bu çocuk kendiyle yeteri kadar barışık değildir. Çok renklilikten yoksundur. Hayalleri kısıtlıdır. Sevgi ve mizah duygusunda eksiklikler vardır. Kendini ifade etmekte güçlük çeker. Yeryüzünde her gün gelişmekte olan oyuncak sanayi, çocuğun yalnızca vakit geçirip eğlenmesi için değil, aynı zamanda onun bellek, zeka, gözlem, araştırma, inceleme yeteneklerinin de gelişip zenginleşmesi içindir. Bebeklerinize ve çocuklarınıza masal anlatın, onların oyuncakla oynamalarını teşvik edin. Dört-beş yaşından sonra da onları tiyatroya götürün. Çünkü, tiyatro da çok önemli bir okuldur.

Konuşmada bebeklik ve çocuklukta başlayan ve yaşam boyu sürebilecek sorunlar nelerdir acaba? Yukarıda bunların fiziksel ve psikolojik olduğunu söyledim. Ama, bazı fiziksel sorunların da altında psikolojik sorunlar yatar. Fiziksel sorunları bundan önceki bölümlerde inceledik. Çözüm yollarını gözden geçirdik. Şimdi ise psikolojik sorunlar üzerinde duracağız.

Konuşma konusundaki psikolojik sorunlardan söz ederken elbette benim bir psikiyatr ya da psikolog olmadığımı belirtmeme gerek yok. Ama, uzun yıllar "konuşma" ile ilgilendim. Bunun eğitimini yurt içinde daha sonra da yurt dışında aldım. Eğitim sonrasındaki yaşantım, bu konuda yaptığım araştırma ve çalışmalarla geçti. Konum tiyatro da olsa, Ankara ve İstanbul Devlet Konservatuarları tiyatro bölümlerindeki öğretmenlik dönemlerimde konuşma sorunlarıyla ilgilendim. Daha sonra bu konuda uzman olan kişilerle kurmuş olduğumuz "Diyalog" okulunda önemli uğraşlar verdik. Belirtmek istediğim, yaşamımın büyük bir bölümünü insanın kurabileceği iletişim ve bu iletişimdeki konuşmanın işlevini araştırarak, öğrenerek, düşünerek geçirmeye çalıştım. Bu bölümde deneyimlerimden yararlanarak bazı noktaların üzerinde durmak istiyorum.

Konuşmadaki psikolojik sorunların üç önemli nedeni vardır: Korkma, utanma ve heyecanlanma. İnsanı kemiren, perişan eden, zaman zaman da yaşamından bıktıran duygulardır bunlar. Ama, aynı zamanda da insanı insan yapan duygulardır. Hiçbir şeyden korkmayan, hiçbir zaman utanmayan bir kişinin insan özelliklerine sahip olduğu kolay kolay söylenemez. Ancak bu duygular yaşam ritmimizi ve konuşmamızı bozmamalıdır. Yukarıda saydığım psikolojik sorunlara " hızlı ve yavaş konuşmacı da ekleyebiliriz.

Kendine Güven Eksikliği

Öğretmenlik yaşamımda en çok karşılaştığım sorun bu oldu. Bu sorunla konservatuarlarda ders verirken çok karşılaştım. Oyunculuk eğitimi, bu işe başlayan bir gencin o güne kadar gördüğü eğitimlerin çok dışındadır. Ona kalk şu kadar kişinin önünde, yani sınıfta, kendi dışında bir kişiliği canlandır dersiniz. O zaman da genç oyuncu adayı zorlanır, utanır, çekinir. Yeterli yaşam birikimi yoktur çünkü. Onu açmak için adayın hiçbir duygusuna zarar vermeden, onu kırıp dökmeden uğraşmanız gerekir. Ama, belirli bir zekaya, kültüre ve eğitim düzeyine sahip yetişkinler söz konusu olduğu zaman, işiniz zorlaşır. Öncelikle ona, onu incitmeden kendisini anlatmaya çalışırsınız. Özelliklerini ve gerçekten var olan güzelliklerini söylersiniz. Kendine güvensizlik, genellikle bizim gibi demokrasi konusunda sorunlu ülkelerde, belirgin olan bir rahatsızlıktır. Bu konuda pek çok sorunla karşılaştım. İyi bir örnek olacağını sandığım bir olayı anlatayım.

Diyalog anlatım iletişim kurumunda, konuşma ve kendini ifade etme konularında verdiğimiz eğitimlerin belirli aşamasında topluluk önünde yapılan konuşmalarda, kişiler, diğer katılımcıların ve eğitmenlerin önünde, hazırladıkları konuda birer konuşma yaparlar. Bu konuşmalar videoya çekilir ve eğitmenler yapılan konuşmaları eleştirirler. Bu konuşmalar Diyalog kurumlunun eğitimi için çok önemlidir. Kursa katılan konuşmacılar, hem topluluk önünde konuşma becerilerini geliştirirler, hem de eğitmenler kendilerine çeşitli açılardan eleştiri getirirler.

Yine böyle bir topluluk önünde konuşma dersinde, bir hastanede bölüm şefi olan bir doktor hanım yanımda oturuyordu. Konuşma sırası kendisine geldiğinde, kimsenin duyamayacağı bir sesle bana, heyecandan ölmek üzere olduğunu ve kesinlikle konuşma yapamayacağını söyledi. Gerçekten de eli ayağı titriyordu. Ben de kendisine gayet sakin bir biçimde konuşması gerektiğini söyledim. Aramızda bir süre konuşursun, konuşamam diye bir çekişme oldu. Sonunda kendisini ikna ettim. Kalktı konuşmasını yaptı. Oldukça da iyi bir konuşmaydı. Konuşması bittikten sonra geldi yanıma oturdu. Elini bana uzattı. Elini tuttum. Elleri biraz soğuktu. "Halimi görüyor musunuz?" dedi. Ama, başarmıştı. Bir hafta sonra derse geldiğinde bir konuşma yapmak istedi. "Ayda bir bizim bölümün bilimsel toplantısı olur, bu toplantılarda ben konuşamazdım. Benim konuşmalarımı asistanım yapardı. Bu hafta da asistanım yapacaktı. Bir süre önce burada yapmış olduğum topluluk önündeki konuşmadan sonra hastanedeki konuşmayı asistanım yerine ben yaptım."

Benim mutluluğumu ben anlatmayayım, siz anlayın.

Her şeyin başı kendine güvendir. Ama kendine güvensizlik bizim kusurumuz değil. Analarından babalarından gördükleri baskıları bize uygulayan ana babalarımızın, özellikle babalarımızın kusuru. Bir de asker-sivil, bizi duvardan duvara vurarak yönettiklerini sanan, yaşadıkları çağla ilgisi olmayan büyüklerimizin kusuru. Çünkü, ne yazık ki onlar da aynı eğitim sisteminden geçmişler.

Güvenin, kendinize güvenin. Başka çareniz yok. Çünkü, yaşamınız boyunca sizin yanınızda en güveneceğiniz kişi yine sizsiniz.

Korku

Bir, insanın kendi kendine yarattığı korku vardır, bir de kendine yönelik olumsuz bir davranış karşısında duyduğu korku vardır. Bir kişi elinde kalın bir sopayla size vurmak için üzerinize gelirken korkarsınız. Bunlardan birincisi denetim altına alınabilen korkudur, ama İkincisi kolay kolay denetim altına alınamaz.

Konuşmada sorun olan korkuya "Sahne Korkusu," (İngilizcede stage fright) denir ve özellikle topluluk önünde yapılan konuşmalarda kendini gösterir. İlginçtir, Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan bir ankette, topluluk önünde yapılan konuşmalarda duyulan korkunun, korkular arasında birinci sırayı aldığı saptanmış, yani ölüm korkusunun bile önünde yer almış topluluk önünde duyulan korku.

Topluluk önünde duyulan korkudan uzaklaşabilmek ya da onunla uzlaşabilmek için önce bu korkuyu tanımak gerekir. Bu tanışma işi oldukça zor bir iştir. Topluluk önünde yapacağınız konuşma öncesi ve konuşma süreci içinde sizi hırpalayan bu korkuyla nasıl tanışabilirsiniz? Önce, bu korkuyla savaşmaya karar vermek gerekir. Evet bu bir savaştır. Bu savaşı yapabileceğiniz tek zaman, konuşma öncesi ve konuşma sürecindeki zaman; yer ise, bu süreçlerde bulunduğunuz mekandır.

Düşünün ki, konuşma yapacağınız topluluk içinde hiç kimsenin size karşı herhangi bir şiddet kullanmak amacı olmadığı halde, siz kendi kendinize korku üretmektesiniz. Oysa, karşınızda bulunan topluluk, sizi sessiz, iyi niyetle, belki de merakla ve zevkle dinleyecek bir topluluktur. Şimdi, öncelikle konuya bu açıdan yaklaşmaya çalışın. İradenizi bu yönde kullanarak korkmayacağınızı inançla kendi kendinize yineleyin ve telkinde bulunun.

Yanınıza küçük bir simge alın herhangi bir şey olabilir bu simge. Değişik bir kalem, bir uğur maskotu ya da küçük bir taş. Bu maddenin küçük olması ya da çakmak, kibrit, kalem gibi kullanma alışkanlığınızın dışında bir madde olmasında yarar var. Cebinizde bulunduracağınız bu küçük simge sizin korku giderici maskotunuz olsun. Korku duyduğunuz zamanlarda, belli etmeden bu uğur böceğinizi elinize alın. Bir süre tutun sonra bırakın cebinize. Bu uygulama sizi biraz olsun rahatlatabilir. Bilinçaltınızı korkudan uzaklaştırabilir.

Utangaçlık

Utangaç insanlar, genellikle kendilerine yeteri kadar güveni olmayan kişilerdir. Kendilerini sürekli izlemek gereksinimi içindedirler. Utangaçlık yaşamlarının bir parçası olur ve onlara rahat vermez bir türlü. İyi bir eğitim görmelerine, bilgili olmalarına ve yeterli sosyal donanıma sahip bulunmalarına rağmen bir bastırılmışlık duygusu ile kendilerini sürekli geri çekerler. Bu da konuşmalarına yansır elbette... O kadar ki bazılarının sesi, bazılarının eli titrer. Bazılarının da yüzü kızarır. Konuşma konusunda müthiş bir isteksizlik hissederler. Konuşurken yapacakları bir yanlış, onlara yaşamlarının en büyük yanlışı gibi gelir. Çevrelerindeki herkesin, onlara eleştirel bir gözle baktığını sanırlar. Aşırı utangaçlık, konuşmayı engellediği için, bu kişiler çevreleriyle yeterli iletişimi kuramazlar. Sırtlarında yüzlerce kilo yük taşıdıkları için, o yükün altında yaşamları bir işkenceye dönüşür. Offf! Ne kadar karanlık bir tablo çizdim. Yeter yapmayın. Güvenin kendinize, meseleyi bu kadar büyütmeyin. Bu kadar ciddiye almayın bu yersiz utangaçlığı.

Utangaçlıktan kurtulmak için önce ÖZGÜVEN'in sağlanması gerekir. Arayın özgüveninizi. O, sizde var. Bulup çıkarın o güzel özelliği ve yaşamınızı rahatlatın. Bu sorunun çözümü öncelikle size düşüyor.

Bu uyarılardan sonra, "Bu kadar kolay mı?" diye sorabilirsiniz. Haklısınız, zordur demeyeceğim ama, kolay da değildir. Utangaç kişiler, bu sorundan kurtulabilmek için önce utangaç olduklarını kabul etmekle işe başlamalıdırlar. Kendi kendileriyle baş başa kaldıkları zaman neden utangaç olduklarını sorgulamaları gerekir. Hangi konularda ve ortamlarda utangaçlık çektiklerini sormalıdırlar kendilerine. Ondan sonra da özgüven duygusunu telkin yoluyla yavaş yavaş yerleştirebilirler benliklerine.

Bir akşam yatağa yatmadan önce karar verin, "yarın yaşamımda yeni bir sayfa açıyorum" deyin. Sonra, o "yarın" yavaş yavaş, ama kararlı bir biçimde utangaçlık duyduğunuz ortamlarda, o saçma sapan utangaçlık duygusunu üzerinizden atın ve kurtulmaya çalışın. Bunu başarmaya başladığınızı hissettiğiniz zaman, dünyaya yeni gelmiş gibi olacak ve derin bir Oh! çekeceksiniz. Elbette, bu sorun bugünden yarına hemen düzelebilecek bir sorun değildir. Ama, böyle bir uygulamaya adım attıktan sonra işin arkası yavaş yavaş gelecektir.

Utangaç kişinin çevresindeki insanlar da "Ne yapalım bu arkadaşımızın huyu böyle," deyip geçmemelidir. Utangaç bir kişiye en önemli yardım çevresindeki dostlarından gelmelidir. Sıkmayacak ya da bıktırmayacak biçimde çeşitli uyarılarla ona yardımcı olabilirler.

Heyecan

Heyecan, yaşamımızın bir parçasıdır. Bazen, tatlı heyecanlar vardır yaşamımıza renk katar, bizi mutlu eder. Bu güzel heyecanlar aşktır, mutlu bir bekleyiştir, güzel bir sürprizdir ya da başarıdır. Bazı heyecanlar vardır, bize zor anlar yaşatır, elimizin, ayağımızın kesilmesine neden olur. Ne yapacağımızı şaşırırız. Bu heyecanların en önemlisi topluluk önünde konuşma heyecanıdır. Bunun sonucunda da nefes sistemimiz bozulur. Nefes sistemimiz bozulunca da heyecanımız artar. Çünkü, nefes sistemimizle heyecan arasında ilginç bir olumsuz etkileşim vardır. Birbirlerini etkilerler ve tetiklerler, yani heyecanımız arttıkça nefes sistemimiz bozulur, nefes sistemimiz bozuldukça da heyecanımız artar.

Şunu belirteyim ki topluluk karşısına çıkan herkes heyecanlanır. Ölçülü bir heyecan, yani konuşmaya zarar vermeyecek bir heyecan güzeldir. Çünkü heyecan duyguları yeşerten bir etkendir. Duygu ise, konuşmanın etkili olması açısından bir renktir.

Konuşmamızı etkileyen bu can sıkıcı heyecandan kurtulmanın yolları nelerdir? Öncelikle konuşmaya başlamadan önce beynimizi ve bedenimizi gevşetmemiz gerekir. "GEVŞEME" konusunda yaptığımız çalışmalar size yardımcı olacaktır. Bunun dışında konuşmaya başlamadan önce bir iki kez burnunuzdan derin nefes alın ve ağzınızdan verin. Konuşma süresince kendinizi heyecanlı hissettiğiniz zamanlarda nefes alıp vermeyi belli etmeden yineleyin. Konuşmanıza başlamadan "Çok heyecanlıyım." "Heyecanımdan dolayı bir yanlışlık yaparsam beni bağışlayın" gibi sözler söylemekten kaçının. Konuşmanızın ortasında ya da sonunda da buna benzer sözler söylemeyin. Sizin heyecanlı olduğunuzu kimse kolay kolay fark etmez. Bu nedenle, siz kendinizi ele vermeyin.

Hızlı Konuşma Yavaş Konuşma

Konuşanı bir verici, dinleyeni de bir alıcı olarak düşünürsek, iletişimin sağlıklı gerçekleşebilmesi için, bu iki aygıtın belirli bir uyum içinde birlikteliği önemlidir. Çünkü bir konuşmanın ritmi vardır, bir de onu dinleyenin algılayabilme ritmi. Bu iki ritim arasında bir uyumsuzluk varsa, bu uyumsuzluğun nedeni genellikle konuşmacının ritminin yanlış olmasıdır.

Bazı kişiler çok hızlı, bazıları da gereğinden ağır konuşur. Önce şunu belirtmekte yarar var, rahat anlaşılabilmek için ağızdan dökülen sözcük sayısının dakikada 125-160 arasında olması gerekir.

Bazı kişiler çok hızlı konuşur. Hızlı konuşan kişilerde genellikle iki sorun vardır. Bunlardan birincisi anlaşılamama sorunudur. Hızlı konuşan kişi, çoğu zaman, sesleri oluşturamadığı ya da bozduğu için dinleyen tarafından anlaşılamaması sorunu ortaya çıkar. Dinleyen kişi, söyleneni rahat anlayamadığı için sık sık, "Anlayamadım tekrarlar mısınız?" "Biraz yavaş olur musunuz?" gibi uyarılarda bulunacak bu da konuşma ortamını hoşnutsuzluğa dönüştürecektir. Bu sorunun "boğumlanma" (articulation) sorunu olduğunu daha önce görmüş ve üzerinde çalışmalar yapmıştık.

İkinci sorun ise hızlı konuşan kişi anlaşılsa bile, konuşma hızının dinleyen kişinin dinleme, dolayısıyla algılama ritminin üzerine çıkmasıdır. Bu durumda dinleyen kişi, konuşmayı izleyebilmek için müthiş bir çaba içine girer. Bu çaba bir süre sonra yorgunluğa dönüşür ve kişi dinlemekten vazgeçer.

Hızlı konuşan kişiler genellikle hızlı düşünen kişilerdir. Bunlar, düşündüklerini, karşısındaki kişi ya da kişilere bir an önce aktarma çabası içindedirler. Bunun altında yatan amaç, çoğunlukla, zamandan kazanma gereksinimidir. Ama hızlı konuşanlar rahat bir biçimde anlaşılmadıkları için söylediklerini tekrarlamak zorunda kaldıklarından, zaman kazanmak yerine, zaman kaybına neden olurlar.

Hızlı konuşmak kişinin psikolojik yapısıyla yakından ilgilidir. Bu kişiler yaşamlarında da genellikle aceleci, tez canlı kişilerdir. Bu kişileri konuşmalarını normal ritme çektiğiniz zaman, yaşamlarındaki aceleciliğin de ortadan kalktığını görebilirsiniz. Unutmayın ki, acelecilik, tez canlılık zaman zaman insana zarar verebilir.

Bazı kişiler de hızlı konuşan kişilerin aksine, çok ağır konuşur. Sözcükler ağızlarından o kadar ağır dökülür ki bir süre sonra bu konuşma bir işkenceye dönüşebilir. Ağır konuşan kişilerin bazıları, ağır, oturaklı görünmek için kendilerine böyle bir konuşma biçimini seçmiş ve yerleştirmişlerdir. Bazıları da, sözleri daha iyi anlaşılsın diye böyle bir konuşma biçimi benimsemişlerdir. Bir grup ağır konuşan kişiyi inceleyecek olsanız, hızlı konuşan kişilerin aksine, yaşamlarında çok ağır ve yavaş olduklarını gözlersiniz. İşte, burada karşımıza yine dinleyenin algılama ritmiyle ilgili sorun ortaya çıkar. Dinleyen kişi hızlı konuşanı algılayabilmek için nasıl bir çaba harcarsa, ağır konuşanı algılayabilmek için de çaba harcar. Bu kez de konuşma ritmi, algılama ritminin altına düştüğünden, dinleyicinin üzerine bir ağırlık, bir sıkıntının çökmesine neden olur ve kişi, büyük bir olasılıkla dinlemekten vazgeçer.

Hızlı konuşmak da, ağır konuşmak da birer konuşma sorunudur ve düzelebilecek sorunlardır. Yalnız her sorunda olduğu gibi, kişi bu sorunun farkında olmalıdır. Şimdi bu sorundan kurtulmanın yollarını arayalım.

Önünüze herhangi bir yazı parçası alın. Saniyesi olan bir saati de yanınıza koyun. Yazıyı ses alıcısına okuyun. Dakikada 125 ile 160 sözcüğün altına düşmemeye, üstüne de çıkmamaya çalışın. Sonra da ses alıcısından okuduğunuz parçayı dinleyin. Bu çalışmayı her gün bir kez yapın. Hızlı konuşan biriyseniz, ilk başlarda bu ritim size çok ağır gelebilir. Ya da ağır konuşan biriyseniz, çok hızlı okuyormuş düşüncesine kapılabilirsiniz. Siz yolunuza

devam edin, doğrusunu yapıyorsunuz. Çünkü, alışkanlıklardan kurtulabilmek biraz zaman alabilir. Burada bir meselenin altını çizmek gerekiyor. Teknik konularda yapılan konuşmalarda konuşma hızının biraz düşürülmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü teknik konular daha rahat anlaşılması gereken konular olduğu için konuşmanın daha ağır tempoda olması gerekir.

Bir metronom alın. Metronomun ritmini normal konuşma ritmine göre ayarlayın. Yani dakikada 125-160 sözcüğe göre. Yine bir yazı parçası alın. Yine saniyeli bir saatiniz olsun. Parçayı

ses alıcıya okuyun. Sonra dinleyin. Daha sonra küçük konuşmalar yapın ses alıcıya aynı yöntemlerle. Örneğin, o gün neler yaptığınızı anlatın vs. Bu çalışmalarla kulağınız ve beyniniz doğru ritmi yakalayacaktır. Ama, gündelik konuşmalarınızda da bu ritmi tutturmaya çaba gösterin. [1]


[1] Metronom: Bir müzik parçasının çalınma hızını gösteren araç.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült