Kişisel Gelişim

 

 

Kendini Gözlemleme Yoluyla Farkındalığı Geliştirme

Phlippa Perry


Kendini gözlemlemeyi savunduğum zaman, insanlar bazen bunun kendine takılıp kalan bencilliğin başka bir biçimi olduğunu düşünüyorlar. Oysa kendini gözlemlemek, kendini saplantı haline getirmek değildir. Tersine, kendimize daha az saplanmamızı sağlayan bir araçtır; takıntılı düşüncelerin ve duyguların esiri olmamayı öğretir. Kendini gözlemleyerek daha fazla iç açıklık geliştiririz ve etrafımızdakilerin duygusal yaşantılarına daha açık hale gelebiliriz. Bu yeni alıcılık ve kavrayış yaşantılarımızı ve ilişkilerimizi büyük oranda geliştirir.

Kendini gözlemleme eski bir pratiktir; Buda, Sokrates, George Gurdjieff ve Sigmund Freud gibi pek çok isimle anılmış ve onlar tarafından da savunulmuştur. Kendini gözlemleme pratiğimizi geliştirdiğimiz zaman gizli kalan duygularımızı açığa vurarak kendimize daha az çelme takarız, kendimizi sabote eden davranış kalıplarını daha az tekrarlarız ve kendimize ve haliyle diğerlerine karşı daha fazla şefkat duyarız.

Gözlemleme ve duygularımız ile bedensel hassasiyetlerimizi dinleme, akıl sağlımızı korumak için zaruridir. Duygularımızı kullanmayı ama duygularımız tarafından kullanılmamayı öğrenmemiz gerekir. Eğer biz duygularımızdan ibaret hale gelirsek, onların gözlemcisi olmak yerine kaotik bir durumun içine düşeriz. Öte yandan eğer tüm duygularımız bastırırsak, diğer yöne sapıp katılaşabiliriz. “Kızgınım” demekle “kızgın hissediyorum” demek arasında bir fark vardır. İkincisi bir duygunun bildirilmesidir ve bizi bütünüyle belirlemez. Duygularımızla kendimizi ayırmak yararlı olduğu gibi, kendi düşüncelerimizi gözlemleyebilmek de gereklidir. Bu şekilde farklı düşüncelerimizi fark edebilir, onlar olmak yerine onları inceleyebiliriz. Hangi düşüncenin bizim için iyi olduğu, zihnimizin içinde yaptığımız bir konuşmanın kendimize zarar verip vermediğini fark etme şansına sahip oluruz.

Teoriyi açıklamak için şu örneğe bakalım: Bir anne yavrusunu anlamak için onu ne şekilde gözlemler? Bebeğin ifadelerini, iç durumlarını ona yeniden yansıtır ve gözlemledikleri üzerinden ihtiyaçlarını anbean anlamayı öğrenir. Gözlemlenmek, anlaşılmak ve bu şekilde buluşmak kişiliğimizin oluşması ve hayatımıza devam ettirebilmemiz için yaşamsal önemdedir. Kendini gözlemleme pratiği bir annenin bebeğini gözlemlediği ve ona ayak uydurduğu biçimde yürür. Kendini gözlemleme, kendimizin ebeveyni olma yöntemidir. Kendimizi gözlemlemek biçim kazanmamızı ya da biçim değiştirmemizi sağlar.

Kendinizi gözlemlemeye şu soruları sorarak başlayın:

Şu anda ne hissediyorum?

Şu anda ne düşünüyorum?

Şu anda ne yapıyorum?

Nasıl nefes alıyorum?

Bu basit sorular önemlidir çünkü bunları cevaplandırdığımız zaman bir sonraki soruya geçeceğimiz daha iyi bir noktada olacağız:

Bu yeni anda kendim için ne istiyorum?3

Sadece bu sorulan okuyarak bile ani değişiklikler yaşayabilirsiniz. Örneğin, nefes almamıza odaklandığımız zaman onu nasıl engellediğimizin farkına varır ve farkında olduğumuz sürece daha yavaş nefes almaya eğilim gösteririz. Eğer ihtiyaç varsa değişim gerçekleşir; olmadığımız bir şey olmaya kalktığımızda değil, ne olduğumuzun farkına vardığımız zaman.

Bu sorulara “Temellendirme Egzersizi” diyorum. Bunu yaptığımız zaman, ya da günün garip anlarından birinde benzer bir durum gerçekleştiğinde ve kendiliğinden yapma alışkanlığı edindiğimizde, kendimizi gözlemleyeceğimiz bir alan açmış oluruz. Bu sayede rotamızın dışına çıktıysak kendimizi yeniden yönlendirme şansı buluruz.

Dün Temellendirme Egzersizini yaptığımda fark ettim ki bu soruları kendime sorduğumda tatmin olmamış hissediyorum. Bütün mobilyalarımı değiştirmek istediğimi fark ettim. Ne yapıyordum? Bir iç tasarım dergisi okuyor ve sığ şekilde nefes alıyordum. İlk dört soruyu cevapladıktan sonra son soruyu cevaplayabilecek bir pozisyondaydım. Kendim için ne istiyordum? O an kendim için istediğim nefes vermek, dergiyi bir köşeye bırakmak ve dikkatimi farklı bir şeye vermekti; odaklanmak için yüzmeye gittim.

Temellendirme Egzersizini yapmak kendimizi iç deneyimimizin içerisine yerleştirmemize yardımcı olur. İnsanlar kabaca iki gruba ayrılır, dış referanslara dayananlar ve iç referanslara dayananlar. Dış referanslara dayanan insanlar daha çok diğer insanlar üzerinde bıraktıkları izlenime dikkat ederler: Nasıl görünüyorum? Bu nasıl görünüyor? İç referanslara dayanan insanlarsa bir şeyin nasıl hissettirdiği ile ilgilidirler: Bunun mu yoksa şunun mu verdiği hissi daha çok sevdim? Dış referanslara dayanan insanlar bir şeyi diğerleri için düzgün yapmak isterler (böylece kabul görecek, etkileyecek ya da özenilecektir), iç referanslara dayanan insanlar ise o şeyi kendileri için doğru yapmak isterler (böylece kendileriyle barışık hissedeceklerdir).

Kendimize referans vermenin şu ya da bu yolunun daha üstün olduğunu söylemek istemiyorum, kendimize nasıl referans sağladığımızın daha fazla farkında olmanın arzu edilmesi gerektiğinin altını çiziyorum; böylece iç-dış ölçeğimizi dengeleme ve kendi yerimizi bulma şansını sahip olabiliriz. Eğer dış referanslara fazla yüklenirsek benlik hissimizi kaybeder ve dengesiz hale geliriz. Öte yandan, iç referanslarımızda da toplumun bir parçası olmak için daha fazla adapte olmayı gerekli bulabiliriz. Kendimize duygularımızı idare etme şeklimizin diğer insanların ne düşündüğüyle mi yoksa bizi neyin rahat hissettireceğini bilmemizle mi ilgili olduğunu sorabiliriz.

Bir örnek ele alalım: İki insan birbirinin tamamen aynı olan teknelerde yol alıyor olsunlar. Biri, “Muhteşem yatıma bak; eminim herkes beni çok havalı buluyor ve bana özeniyor” diye düşünürken, diğeri basitçe yelkencilik yeteneğini geliştirmekten, rüzgarı yüzünde hissetmekten zevk alıyor ve açık denizin onda uyandırdığı duyguları fark ediyor olsun. İki insan da aynı şeyi yapmaktadır ama kendilerinden oldukça farklı şekillerde memnunlardır. Pek çoğumuz bu iki tipin bir karışımıyız. Fakat eğer yaşamla ilgili sıklıkla tatminsiz hissediyorsak, kendimize nasıl referans gösterdiğimizi anlamak yararlı olabilir; bu bize değişiklik için deneme şansı sağlar.

İç ya da dış referanslara dayanmak meselesi Temellendirme Egzersizini yaparken aklımızda tutacağımız şeylerden biridir. Temellendirme Egzersizi belli bir anda ne kadar işlevli olduğumuzu bulmakla ilgilidir. Egzersizi kendimize uyarlayabiliriz. Örneğin, ben egzersizi uygularken omuzlarımda ne kadar gerginlik olduğunu yoklar ve eğer gerginsem bunu azaltma şansını kendime veririm.

Kendimi gözlemlerken postrasyonalizasyon dediğim, kendini gerekçelendirme de diyebileceğimiz şeyi fark etmek için de zaman ayırırım. Bu, içimizde ve dışımızda olup biteni birbirine zihinsel olarak bağlama yolumuzdur, çoğu zaman davranışlarımızı gerekçelendirmek için aslında saçmalık olabilecek uygun açıklamalarla birlikte gelişir.

Nöropsikolog Roger Sperry’nin yürüttüğü deneyler, akıl ve düşünce yoluyla hareket eden rasyonel varlıklar olduğumuz yönündeki kavrayışı sorgulanır hale getirdi. 1960’larda Sperry ve meslektaşları, epilepsiyi tedavi etmek amacıyla corpus callosum adı verilen sağ ve sol beyin arasındaki bağlantıyı sağlayan dokunun alındığı, yani artık beyinlerinin iki tarafı arasında iletişim ve ilişki olmayan insanlar üzerinde bir takım deneyler gerçekleştirdiler.

Deneyi gerçekleştirenler deneklerin sağ beyinlerine ‘YÜRܒ komutunu görsel olarak ilettiklerinde (sol beyni tamamen bypass ederek), denekler yönlendirildikleri gibi ayağa kalkarak yürümeye başladılar. Neden yürüdükleri (dilden, akıl yürütmeden, etiketlerden ve açıklamalardan sorumlu) sol beyne sorulduğu zaman, hiçbiri “Çünkü yürümemi istediniz,” ya da “Bilmiyorum, sadece engellenemez şekilde yürüme ihtiyacı hissettim,” cevabını vermedi ki gerçek buydu. Bunun yerine, “Bir bardak su içmek istedim,” ya da “Bacaklarımı hareket ettirmek istedim,” gibi yanıtlar verdiler. Başka bir deyişle, rasyonel sol beyinleri hareketlerini gerçek nedenle hiçbir ilgisi olmayan sebeplere dayanarak gerekçelendirdi.

Daha sonra sol beyin-sağ beyin ayrımları4 üzerinde yapılan başka deneyleri de göz önünde bulundurarak, beynin sol yarım küresinin, beynin sağ yarım küresinden gelen eğilimleri mantık çerçevesine döken bizden farklı davranmadığını düşünebiliriz. Başka bir değişle, bir şeyi yapmak için “sebeplerimiz” postrasyonalizasyon olabilir, corpus callosum kesilmemiş olsa bile.

Sol beynimiz bize dilin ve mantığın, akıl yürütme ve matematiğin gücünü vermek üzere geliştikten sonra bile, memeli sağ beynimiz tarafından yönetilmeye devam ederiz. Duygularımız olmadan hiçbir karar veremeyiz. Nörolog Antonio Damasio’nun beyin tümörünün alındığı bir ameliyatın ardından hissetme yeteneğinden mahrum kalan Elliot adında bir hastası vardı. IQ’su eskisi kadar yüksek kalmaya devam etti ama insanların acı çektiği en kötü fotoğraflar gösterildiğinde bile bir şey hissetmiyordu. Hala akıl yürütebildiği için Elliot’un öğle yemeğinde ne yiyeceği ya da parasını nereye yatıracağı gibi kararları alabileceğini düşünebiliriz, fakat o bu kararları alma becerisinden yoksundu. Kararlarının olası sonuçlarını düşünebiliyordu, eksilerini ve artılarını tartabiliyordu fakat karara yaramıyordu. Damasio, Elliot ve benzer diğer hastalar üzerindeki bulgularını bir kitapta topladı; Descartes’ın Yanılgısı Duygu, Akıl ve İnsan Beyni. Bu kitap duygu yoksunluğunun beklentilerimizin aksine mantıklı, iyi gerekçelendirilmiş kararlara değil kaosa sürüklediğini ortaya koyuyordu. Çünkü yaşam içerisinde yolumuzu bulurken duygularımıza güveniriz. Duygularımızın farkında olsak da olmasak da bu böyledir.

Harekete geçme nedenlerimizi daha iyi anlamak için, duygularımıza daha fazla zaman ayırmak yararlı olabilir ki kendini gözlemleme de burada devreye girer. Bütün duygularımızın gerçek anlamlarını kavrayamayabiliriz ve bulduğumuz ilk nedene sıkıca sarılmamalıyız; bunların bazıları belki de sağ beynimizin çoktan yapmaya karar verdiği şeyler için kendimizi haklı göstermek ya da gerekçelendirmek için kullandığımız mekanizmalar olabilir. Bunun yerine belirsizliğe karşı hoşgörümüzü artırmalı, merakımızı beslemeli ve öğrenmeye devam etmeliyiz. Bir şey hakkında erken bir yargıya vardığımız zaman, o şey hakkında öğrenmeye devam etmemek gibi bir tehlike vardır. Öğle yemeği gibi gündelik kararlarda titrek olmayı savunuyor değilim, fakat inançlarımızın ve fikirlerimizin zaman zaman yeniden değerlendirmesi yararımızadır. Psikanalist Peter Lomas’ın öne sürdüğü gibi; “İnançlarınıza gevşek sarılın.” Çoğunlukla tersi düşünülse de kesinlik akıl sağlığının her zaman dostu değildir.

“Akıl çağı” diye adlandırılan bir zamanda yaşıyoruz ama Sperry’nin ve Damasio’nun araştırmalarının gösterdiği gibi fikirlerimizin, duygularımızın ve hareketlerimizin pek çoğu sağ beyinden gelirken, sol beyin o fikirler, duygular ve hareketler için daha sonra nedenler uyduruyor.

Bütün savaşlar, temel kaygının hala çözüm aradığı çocukluk dönemi çekişmelerinin oynanmaya devam etmesi olabilir.5 Silahlı bir adamın yalnız başına bir katliama girişmesi, belirli bir ideolojiden ziyade diğerlerine karşı empati yoksunluğundan kaynaklanabilir.6 “İdeoloji” ancak duygularına, söz gelimi hayal kırıklığı ya da nefretine, uyguladığı bir gerekçedir. Bir konu üzerine şiddetle tartıştığımız zaman, ürettiğimiz nedenlerin hatırına tartışmayız, o nedenleri desteklemek için üretilen duygularımız nedeniyle tartışırız. Nedenler belki ‘yanlış’ nedenler olabilir ama duygularımız asla yanlış duygular değillerdir; duygularımız, sadece duygularımızdır. Bir duygu ‘yanlış’ ya da ‘doğru’ olmaz. Ahlaki olan ya da olmayan, duygularımızı eyleme nasıl döktüğümüzdür. Bir duygu kendi başına deponuzda ne kadar benzininiz kaldığını belirten bir gösterge çubuğundan daha fazlası değildir. Birini imha etmek istediğimizi hissedebiliriz fakat sadece bu duygunun eyleme dökülmesi müphem bir ahlakın göstergesidir.

Bir psikoterapist bana daha önce sahip olduğu tüm kızgınlık hislerinin karşısındaki insandan kaynaklandığını düşündüğünü, fakat psikolojiyi ve kendi psikolojisini daha fazla öğrendikçe parmağının karşısındakini gösterip “Sen, seni sen” demekten vazgeçtiğini, bunun yerine çok daha sık “Ben, ben, ben” diyene kadar parmağıyla daireler çizmeye başladığını söylemişti. Daha önce söylediğim gibi, kendini gözlemleme kendine düşkünlük değil, tam tersidir. Kendinden sorumlu olmayı mümkün kılar.

Postrasyonalizasyon kapasitemiz ya da sol beyin kendimizi sınamamak için gerekçeler sunabileceğimiz anlamına gelir. Bu nedenle bu kitabın kendini gözlemleme egzersizleri bölümünü atlamaya karar verirseniz, bu davranışa sizi zorlayan duyguya daha fazla dikkat etmeye çalışın. Bu duygu tarafından ‘kaçırılıyorsunuz’, bu yüzden o duyguyu sol beyninizle silmeye kalkmak yerine, onu daha fazla keşfetmeye zaman ayırın.

Bir psikoterapist gerekçelendirmelerin ve sabitlenmiş davranış kalıplarının ardında yatan duyguları yakalayarak çalışır ve bunları hastasının da görmesine yardım eder. Eğer eğilime ve olanaklara sahipseniz, bilinçdışı olanı ve bilinçdışını mantıklı tarafımızla nasıl bütünleştirdiğimizi daha fazla keşfetmek için psikoterapi ya da psikanalizi öneririm. Fakat doğru terapisti bulmak güç olabilir ve terapi oldukça pahalıya mal olma eğilimindedir. Kendimizi gözlemleme sanatını geliştirebileceğimiz başka araçlar ve egzersizler de vardır. Tek bir ölçü herkese uymadığı için, kendini gözlemlemenin de doğru tek bir yolu yok. Ne işe yararsa onun kullanılması gerektiğini savunuyorum. Fakat bu sonuca nasıl ulaşırsak ulaşalım, kendimizin gözlemcisi olmak akıl sağlığımızı korumanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Temellendirme Egzersizi gibi bir dikkat yoğunlaştırma tekniği kadar, sürekli günlük tutma da kendimizi gözlemlemek için yararlı bir araç olabilir.

Katılımcıların yarısının günlük tuttuğu yarısının ise tutmadığı bir çalışma, kendimiz hakkında her gün bir şey yazmanın pozitif etkilerini gösterdi. Günlük tutanlar tutmayanlara kıyasla daha iyi ruh hallerine sahip oldukları ve baskı hissettikleri anların daha az olduğu görüldü. Aynı çalışmada bir travma ya da büyük bir kaybın ardından günlük tutmaya başlayanların daha az o ana döndüğü, daha az kabus gördüğü ve hatıralarıyla daha az zorlandıkları otaya çıktı. Yazmak kendi başına duygusal olarak işlemden geçirme edimi olabilir ve pek çok tehlike, aşırılık ve kontrol kaybı durumunun atlatılmasına yardım edebilir. Günlük tutanların hastaneye daha az düştüğü ve düştükleri zaman orada daha az zaman geçirdikleri de başka bir bulguydu. Araştırma gösterdi ki günlük tutanların karaciğer işlevleri ve kan basınçları gelişiyor. Farklı karakterdeki bütün tipler günlük tutmanın yararını görüyor. Beni şahsen çok etkileyen şeylerden biri, günlük tutmanın bağışıklık sistemini olumlu yönde etkilediğini görmekti; T hücresi gelişimi7 ve antikor üretimi dahil. Çalışmalar ayrıca her gün şükrettikleri şeyleri listeledikleri ‘şükran’ günlükleri tutanların, ilişkileri ve yaşamları konusunda tatmin duygusunun geliştiğini de gösterdi.8 Fakat bu faydalar günlük tutmayı önermemin temel nedeni değil. Bunun üzerine düşünüyorum çünkü günlük tutmak kendini gözlemleme için yararlı bir araç

Bir günlük tutmaya başlamak için birkaç ipucu: Dürüst olun ve basit yazın; günlük sadece kendiniz için. Her şeyi dökerek başlayıp birkaç gün içinde işin ucunu bırakmamaya çalışın: Azimli olun! Ne yazacağınız size kalmış. Ben rastgele seçilmiş hatıraları yazmanın yanı sıra, yazma anında ne düşündüğünüzü ve hissettiğinizi yazmayı seviyorum. Ayrıca rüyaları seviyorum. Rüyalar terapistleri büyüler çünkü rüyalar deneyimlerin dramatize edilmesidir ve ruhumuzun dile dökecek kadar işleyemediğimiz parçalarıdır. Rüyalarınızı ve onlara verdiğiniz tepkileri yazmayı öneriyorum.

Eğer ne yazacağınızı bilmiyorsanız ne çıkacağını görene kadar yazmaya devam edin. Bilinç akışı tarzında yazmayı sabah kalkınca ilk iş haline getirmenin kişinin kendisinin farkındalığını arttırmakta etkili olduğu bulunmuştur. El yazısıyla yazın, aklınıza gelen herhangi bir şeyi ve her şeyi kağıda dökün.9

Eğer yazdıklarınızı daha sonra kendinize okursanız, davranışsal ve duygusal alışkanlıklarınızın bir kısmını tanımlayabilirsiniz. Örneğin, ne kadar gerekçelendirme ve bahane uydurma kullanıyorsunuz, kendinize karşı ne kadar şefkat hissediyorsunuz ya da yazdıklarınızın ne kadarı fantezi?

Hangi yöntem sizin işinize yararsa yarasın, günlük tutmak duygularınızı süzgeçten geçirmenin ve kendinizi daha iyi bilmenin bir yoludur.

Dikkatimizi toplamayı öğrenmek ve geliştirmek, kendimizi gözlemlemek konusundaki gelişimin anahtarlarından biridir. Dikkatimizi toplamak, bedenimizi ve zihnimizi anın içinde ve eleştirel olmadan gözlemleme yeteneğimizi geliştirir. Bu pratiğe verilen pek çok isim vardır:

Dua, meditasyon, derin düşünce ya da kendine yönelen sinirsel esneklik. Dikkatimizi toplamayı öğrenmek, farkındalığın anahtarıdır. Bireyin dikkatini vermesi pek çok kültür ve dinin öğesidir. Hıristiyan duası ve Sufi seması gibi birbirinden çok farklı görünen ritüeller dikkat toplamanın farklı biçimleridir, tanrıya inansak da inanmasak da bu konuda pratik yapabiliriz. Dikkat toplama pratiği yapmak konsantrasyonumuzu arttırır, stres, kaygı, depresyon ve bağımlılık davranışlarımızı azaltır ve hatta hipertansiyon, kalp rahatsızlığı ve kronik acı gibi rahatsızlıklarımıza olumlu etkide bulunabilir.10

Dikkat toplama pratiğinin başka yararları da vardır. Çalışmalar göstermiştir ki düzenli olarak meditasyon ya da benzer uğraşlarda bulunanlar kendi yararlarına kalıcı değişimler gösterir. Yeni sinirsel patikalar ve bağlantılar ürer. Beynin konsantrasyonla ilgili kısmı olan alın korteksi ölçülebilir oranda kalınlaşır. Bedenin iç durumunu olduğu kadar diğer insanların duygusal durumlarını da takip eden kısmı, insula büyür. Yani kendini gözlemleme amacıyla dikkat toplama pratiği, kelimenin gerçek anlamıyla beyni büyütür. Bu da kendimizin farkında olma ve kendimizi sakinleştirme konusunda bizi daha becerili kılar, aynı zamanda başkalarıyla daha fazla empati kurabilmemizi sağlar. Kendini gözlemleme, beynimizi esnek kılmamızı sağlar. Bunu kullanarak zihinsel süreçlerimizin daha fazla farkında olabiliriz; o süreçlere kendimizi kaptırmadan. Bize duygularımızı bastırmadan ya da inkar etmeden duygusal direnç kazandırır. Son bölümde dikkat toplama ve kendini gözlemleme ile ilgili bir takım egzersizler bulacaksınız.

Kendimizi gözlemleme yeteneğimizi geliştirdiğimizde farkına varacağımız şeylerden biri de benim ‘zehirli iç konuşma’ dediğim şeydir. Zihinlerimizin içi sürekli olarak konuşma halindedir; ifadelerle, imajlarla, tekrarlanan mesajlarla, hareketlerimizin ve düşüncelerimizin peşi sıra gelen yorumlamalarla doludur. Pek çoğu zararsız olabilir fakat bazıları zehirlidir: Kendimiz ve başkaları hakkında nefret dolu düşünceler, kendimize yönelik yapıcı olmayan azarlar, amaçsız bir pesimizm. Bu tür düşünceler döner durur, bizi hiçbir yere götürmezler ve depresyona yol açabilirler. Kendini gözlemleme bir açıdan da zihin konuşmalarımızın farkına varmak ve zehirli olanlarıyla aramıza mesafe koymaktır. Bu şekilde zehir üreten sinirsel patikalar daha az kullanılacak ve zamanla daralacak, farkındalık ve empati üretenler ise genişleyecektir.

Kendimizi gözlemlemeyi kullanarak iyi ebeveynlerin çocuklarına gösterdikleri dikkatin bir benzerini kendimize gösterebiliriz. Daha önce gördüğümüz gibi, bu tür bir yansıtma çocukların kim olduklarını, kendilerini nasıl kabullendireceklerini, sakinleştireceklerini ve düzenleyeceklerini öğrenmelerinin yoludur. Yaşamlarımız boyunca kendimizi kabul ettirmek ve anlaşılmak arzusunu duyarız. Her ne kadar bunun en verimli yolu başka bir insanla ilişkilenmekse de, derin düşünce pratikleri bunu kendi başımıza başarmanın bir başka yoludur.

Kendimizi gözlemleme yeteneğimizi geliştirebileceğimiz yolların sayısı sınırsızdır. Bir psikoterapist, analist ya da başka bir uzman ile bire bir terapiyi ya da bir terapi veya yoga grubuna katılmayı tercih edebiliriz. Kendime yönelik farkındalığınım en büyük artışlarından biri Londra Maratonu için hazırlandığım ve maratonu tamamladığım zaman gerçekleşti. Fiziksel dönüşümüm için dikkat toplama tekniklerim kullanarak, konsantrasyonumu, kendime güvenimi ve farkındalığımı, olaydan bir yıl önce antrenmana başlarken hayal bile edemeyeceğim ölçüde geliştirdim.

Sonuç olarak, kendini gözlemlemeye çalışmak, davranışlarımızda bu kadar büyük bir rol oynayan duygularımızla ilgili içgörümüzü arttırır. Kendimize karşı daha hassas olduğumuz ve kendi duygularımızla ilgili bilgimiz arttığı zaman, diğer insanların duygularına ayak uydurma, onlarla empati kurabilme yeteneğimiz de gelişir. Kısacası, kendimize ilişkin farkındalığımız ilişkilerimizi de geliştirir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült