Kişisel Gelişim

 

 

Kemikleşmiş Önyargılar

Mahmut Tolon


İki Fransız aile görünce “tüm Fransızlar” hakkında bir karara varabilmek güç ama kişilerin ülkeler ve ırklar hakkındaki fikirleri bazen çok daha azıyla bile oluşuyor. Fikirlerin kocaman bir genellemeyi kapsadığı fark edilmiyor. Bir baba daha önce babasından, Fransızlar hakkında duyduğu bir önyargıyı bir dudak bükme ile oğluyla farkında olmadan paylaşıyor. Oğlan hayatında Fransa’ya gitmese bile bu önyargı kültürü içinde yetişiyor. Ülkeler ve ırklarla ilgili önyargılar bu şekilde, nesilden nesile kolaylıkla geçiyor (Az görüşen akrabalar arasında bile önyargıların oluşması farklı olmuyor).

Oğul büyüyüp kendi deneyimini oluşturamadığı bir konuda (belki oy vermek gibi) karar verme aşamasına geldiğinde, doğal olarak, ailevi sapmalarla karar veriyor. Vermesi gereken karar eğer kendisini düşünmeye itmiyorsa ve de bir düğmeye basmak gibi kolay bir işse, tepkisini “otomatik” olarak veriyor. Bu durum, dışarıdan bakan bir kişiye, mantıksız, düşüncesiz ya da oldukça vahim gelebilir. En azından '‘demokrasilerde” politik kararlar bu şekilde alınabilir. Böyle bir ortamda yetişmiş bir bilim insanı da benzer olarak, bir istatistik setinden kendi sapma ve önyargılarına uyan sonuçları seçebilir.

Diğer taraftan, verilecek karar kişinin kendi yaşamını doğrudan ilgilendiren bir kararsa, kişi araştırma yapabilir ve sapmaların üstesinden gelebilecek düşünme sürecini işletebilir.

İş ve reklam şirketleri sapmalar yaratmaya ve bunlar üzerinden para kazanmaya çalışırlar. Bir ürünü sürekli olarak çarpıcı bir dekor içinde gördükten sonra, bilinçsiz olarak o ürünü tercih etmeye başlarsınız. Herkeste olan sapmalardan biri de şudur: “Kemikleşmiş önyargılarla mücadele etmek sadece zaman kaybıdır”. Bu sapmanın sonucu ve de tehlikesi, sizin, sadece kendinizle hemfikir olan kişilerle ilişki kurma eğiliminizi desteklemesidir. Hepimiz, “hukuk, hukukçulara bırakamayacak kadar önemli” ya da '‘tıp, hekimlere bırakamayacak kadar önemli” gibi zararsız sapmalarla yaşayıp gideriz. Bazen bir olay kişinin rehavetini bozabilir. Benim için, 11 Eylül ve Irak’ın istilası bu türden bir olay oldu.

ABD Birleşik Kiliselerin Papazı Anthony B. Robinson, 9 Aralık 2005'de şu makaleyi yazdı:

“Westpoint Harp Okulu mezunu bir askerin, “The New American Militarism: How Americans Are Addicted to War” yani “Amerikan Militarizmi: Amerikalılar Nasıl Savaş Bağımlısı Oldular?” diye bir kitap yazması şaşırtabilir. Fakat Boston Üniversitesi’nde Uluslararası ilişkiler Programı’nı yöneten Andrew Bacevich, tam bu işi yaptı.”

Kendini tutucu olarak tanımlayan Bacevich, Amerikalıların “askeri metafizik”e yem olduğunu savunuyor. Bundan kastettiği, uluslararası tüm sorunların askeri sorunlar olarak görüldüğü ve askeri olmayan bir çözüm bulma olasılığının hesap edilmediğidir. Sonuç, daimi bir durum olarak savaş ve doldurulmuş bir tabanca ile barış arayışı. ..

Ne gibi değişiklik oldu da Amerika, savaş ile “baştan çıkarıldı?”

Yetmişli yılların başında, giderek artan sayıda din konusunda tutucu ve etkili politikacı ile onların Hristiyan takipçileri, Amerikalılara, komünizmin ilerlemekte olduğunu ve Amerika 'nın yenilgisinin eli kulağında olduğunu fısıldadılar. Ancak, mesajlarında sadece bu endişe verici taraf değil, derhal harekete geçme baskısı da vardı. Hristiyan Amerika'nın gerçek kaderi, askeri gücü Allahsız bir topluma karşı ölüm-kalım savaşı için kullanmaktı.

Bu söylemin altında şu yatar: Sovyet Birliği'nin (kısmen kendi askeri gücünün fazlalığı nedeniyle) yıkılmasından ve 9/11 'in Amerikalıları dondurmasından sonra Hristiyanlığın ilk yüzyıllarındaki teolojinin “kafir” mantığıyla aynı etkinlikte politika yapan dini tutucuların, İslam'ı komünizm yerine yerleştirmesi. .. “Haçlı” ruhunu yansıtan bir savaş kuramı gelişti ve yeni bir savaş hilesine yol açtı: “Koruyucu Savaş”.

Evrim tarihimize bakacak olursak, antropolojik açıdan ne olduğunu ve nasıl olduğunu pek önemli görmeyebiliriz. Ancak bugün yaşanmakta olanlar için son derece önemli. Amerikalılar şunu söylüyorlardı: “What’s good for General Motors is good for USA” (“General Motors için iyi olan, ABD için de iyidir”). Bu sloganın atıldığı tarihten sonraki on yıllarda General Motors, göreceli olarak çok da önemli olmayan bir endüstri dinozoru haline geldi. Ancak ABD'nin kendisi hiç olmadığı kadar önem kazandı. Hakikaten de ABD, insan kültür deneyiminde çok anlamlı ve önemli bir laboratuvar. “Amerika için iyi olan, tüm dünya için de iyidir” diye basit bir sloganla geçiştiremeyeceğimiz kadar mühim. Amerika'nın tarih olmasını istemiyoruz; çok sayıda iyi sonuçlar ortaya çıkarmış. Ancak, Irak'ın istilası kararı ile ABD önemli fakat yanlış bir yola adımını attı.

Iraklı mahkûmların ve gördükleri işkencelerin fotoğrafları yakın bir geçmişte dünya basınında yer aldı ve birçoğumuzu şok etti. Çoğumuz, işkence gören mahkûmlara acıma duygusu yaşadık. Yaşamını kazanmak için askere giden bir ABD askerinin uzak bir yere gönderilip Iraklı mahkûmlara işkence yapması bu savaşın sapma-temelli kurgusu ile anlaşılabilir. Benzer olarak, ABD liderleri ve İran yetkilileri tarafından yapılan suçlayıcı ve bazen garip konuşmaları söyleyebiliriz. Tüm bu insanlar kendilerinin doğru olarak kabul ettikleri şeyleri yapıyorlar bilgileri, adetleri, eğitimleri ve deneyimleri (yani, sapmaları) kapsamında. Konu savaş olduğunda ise gerçekte, İncil’in diliyle 'bilmediklerinden” konuşuyor da olabilirler (Luka: “Ne yaptıklarını bilmiyorlar”).

Ortam karışık olduğunda bir düşüncenin söylenmesi bile bir tür agresyon olarak algılanabilir. Hayata “evet” demek, bir cesaret işidir. Aynı şekilde, kolaya kaçmaya ya da tehlikeli olduğu düşünülen bir şeye “hayır” demek de... Omurgalılar ailesinin bir üyesi olarak, lütfen savaşa ”hayır” ve geleceğimizi koruma altına almaya “evet” deme cesaretini gösterelim. Prestijli Alman günlük gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung'da Frank Schirmmacher, Samuel Huntington'ın “The Clash of Civilizations” (Medeniyetler Çatışması) adlı kitabını, “Bush dönemi ABD politikasının teori kitabı” olarak tanımlamış. Tüm işaretlere göre yazar tamamıyla haklı. Huntington'ın kitabı, hem yazarın, hem de okurun dünyaya hatalı bir pencereden bakmasını sağlayan karışık bir önyargılar yumağı. Akademik dilde de yazılmış olsa Huntington’ın sapmaları açık. “Bölünmüş milletleri”, tek bir önemli kültürün sahibi olup liderleri tarafından başka bir kültüre dönüştürülmek istenen ülkeler olarak tanımlıyor (Meksika, Avustralya gibi). Çekirdek devletler ve kültürel olarak odak ülkeler güçlüdür (Almanya ve ABD gibi). Son olarak, Japonya gibi yalnız devletler diğer ülkelerle kültürlerini paylaşmazlar.

Huntington, Hristiyanlık’tan (kendi) ve İslam'dan (“öteki” tabii, başka ne olabilir?) anladıklarını zarif bir sosyal bilimsel dil ile ifade ediyor. Ancak, temelde, açıkça, “öteki” Yerli, Arap ve Meksikalı gruplardan tehdit algılıyor. Kısacası “kendi” ABD'sinin tehlike altında olduğunu düşünüyor. Örneğin, dünya dili olarak İngilizcenin geleceğinden kuşku duyuyor.

Dillerin demografik dağılımlarına bakarak İngilizce konuşulan dünyada, İngilizce lehçelerinin nasıl farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Eğer günün birinde, uzak bir gelecekte, Çin dünyadaki hakim medeniyet olarak Batı'nın yerine geçerse, ‘lingua franca’ yani dünya dili olarak İngilizce yerine ‘Mandarin’ geçecektir.” Benim düşünceme göre ise ABD dış politikasını, Huntington gibi dünyanın büyük bölümünü yabancılaştıran fikir sistemleri üzerine kurmadıkça, İngilizce temel iletişim ortamı olarak kalacaktır. Ülkeler İngilizceye, en azından yakın gelecekte dünya liderlerini oluşturacak olan eğitimli kişiler için, kolayca vazgeçemeyecek derecede yatırım yapmışlardır.

Değişik ülkelerde ana dil olarak konuşulan İngilizcenin diyalektleri, her ülkede doğal olarak kendi/öteki ayrımına bağlı olarak gelişir. Huntington'inkine benzer bir pencereden bakacak olursak, karışık ırk toplulukları ve dinlerden oluşan ülkeler, (yani ülkelerin çoğu!) özellikle ABD, heterojen ve kırılgan olarak tanımlanabilir. Huntington'ın yaptığı gibi, bin yıl kadar öncesine bakarsak, din çok önemli bir konumdadır. Daha eskilere bakacak olursak, biyolojinin önemi ve dolayısıyla din ve “ırk”ın göreceli azametsizliği, önemsizliği göze çarpar.

Kanımca Huntington'ın kitabı, “Mein Kampf” (Adolf Hitler'in siyasi görüşünü ve Nasyonal Sosyalist fikirleri açıklamış olduğu kitabı, “Kavgam”) dan beri ilk kez yanlış pencereden bakmakta ısrarlı bir yazarın ciddiye alınması örneğidir. Akıllı insanların o dönemde “Mein Kampf’ı ciddiye aldıklarından bile emin değilim. Muhtemelen, kendilerinde konuşma cesaretini çok geç olmadan bulamamış olmalılar.

Diğer bir kuramsal çıkmaz sokak da komünizm idi. Son yüzyılda Marx ve Engels'in yazdıklarına göre yeni devletler kuranlar, yeni, “daha adil” bir dünya düzeni kurarken milyonlarca kişinin öldüğünü gördüklerinde, bu teorilerin hatalı olduklarını anladılar.

Komünistler, Marx ve Engels'in fikirlerinden bir “din” yarattılar her ne kadar bu fikirler, biyolojik doğruları görmezden gelmişse de... Biyoloji bize insanların eşit olmadıklarını ve sosyal, politik ve ekonomik yaşam nasıl düzenlenirse düzenlensin, hiçbir zaman eşit olamayacaklarını öğretir.

Venezüellalı Başkan Hugo Chavez'in, ünlü Birleşmiş Milletler konuşmasında söylediği gibi; Bush'un yönetiminde ABD'nin yeni bir “şeytan” olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu düşünmüyorum. ABD’nin, yeni, “sapmaları anlama çağı”nda anlamlı bir rol oynayacağına inanıyorum.

 

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült