Kişisel Gelişim

 

 

Hayatı Seyretmek

Kürşat Başar


Bazı insanlar hayatı yaşar, bazılarıysa seyreder.

Bir toplumda seyredenlerin sayısı azalmadıkça orada ciddi bir değişim olacağına inanmam.

Biz yaşamaktan çok seyretmeyi seven bir toplumuz.

Mahallede evin, dükkanın, kahvenin önüne bir sandalye atıp geleni geçeni boş boş seyretmekten sıkılmayan çok.

Bir plajda, cehennem güneşinin altında, önümüzden geçen herkesi uzaklaşıp yok olana ya da yerini bir başkası alana kadar izleyen de...

Otoyol kenarlarındaki çimenlerde oturup gün boyu gelen geçen arabaları seyretmek gibi zevklerimiz var.

Kalabalık bir yere gittiğiniz zaman bakın, yanındakilerle ilgilenmekten çok herkes başkalarıyla ilgileniyor, başkalarını seyrediyor.

Hep beraber televizyon seyrediyoruz. Televizyonda da en çok başkalarının hayatını izliyoruz. Yalnız gerçek insanları değil film karakterlerinin hayatını bile merak ediyoruz. Günlerce bunları tartışıyoruz. Günlük hayatın en önemli konuları bunlar oluyor. Zaman zaman bu ilgi röntgenciliğe kadar varıyor. Özel hayatların en gizli alanları bile topluca izlenmeye başlıyor.

Belki ben ara sıra gördüğümden bana öyle geliyor ama bu gelinler evi türünden programlar galiba sonsuza dek sürüyor. Geçen gün yine gördüm, insanlar alışmış, yüzyıllardır oradaymış, orada doğmuş, orada büyümüş gibi konuşuyorlar.

Aslında fena fikir değil. Anladığım kadarıyla seyirci de alıştı. Artık gelinler, kaynanalar, damatlar bundan sonra hep beraber o evde yaşasınlar. Çocukları olsun, genişlesinler, “Gelinim Olur musun?” evi yerine “Gelinim Olur musun?” apartmanı inşa edilsin, kalabalık ve garip bir aile olarak orada otursunlar. Çocuklara, “Nerelisini?” diye sorunca,"Gelinim Olur musunluyum, hem de içinden,” gibi cevaplar versin.

Aslında böyle televizyona çıkmayı seven ve başka yerlerde içimizi kıyan pek çok kişi için özel programlar düzenlense ne güzel olur. Politikacılar köşkü, medya maydanozları sarayı, yazar ve gazeteciler sitesi, miskinler tekkesi gibi yeni programlar düzenlensin.

Benim görebildiğim kadarıyla bizim insanımız televizyonu, kamerayı seviyor. Ben bunca yıldır televizyon programı yapıyorum hala kameraya bakarken kendimi rahatsız hissederim. Halbuki bu programlara çıkanlar, yıldız yarışmalarına katılanlar filan öyle rahat ki, kırk yıllık oyuncuyu cebinden çıkartır. Yirmi dört saat çalışan kameraların önünde bile tık demiyor. Oyununu oynamayı sürdürüyor. Kimseden çekindiği, şöyle mi çıkarım, böyle mi görünürüm, yanlış bir laf mı ederim, diye düşündüğü yok.

Bu bakımdan aslında yeni program formadan da düşünebiliriz. Örneğin Ecevit’in büyük projesi “Köy-Kent” gerçekleşmedi ama “Köy-TV” gerçekleşebilir. Diyelim bir köyü bütünüyle canlı yayına alabiliriz. Kimin evinde ne oluyor, kim kiminle dedikodu yapıyor, kim kiminle kırıştırıyor hepsi çıkar. Böyle “Köyüm olur musun?" "Mahallemde yaşar mısın?” türünden birçok program yapılabilir.

Boşuna dizi çekmeye, uğraşmaya gerek yok. Millet en çok kendisinin televizyondaki halini izliyor. Sirk aynasına bakar gibi, kendisini gördüğü halde başkası sanıp eğleniyor, alay ediyor.

Televizyon kanallarının yerinde olsam isteyen ailelerin evine kamera koyar, deneme çekimi yaparım. Yalnızca rastlantı olarak izlediklerimiz böyleyse kimbilir daha ne zengin malzeme vardır memlekette.

Hava yapıp poz kesmek ve içi boş büyük laflar etmek konusunda bütün dünyayı geride bırakacağımız için bu potansiyeli kullanalım.

İşyerleri, kadın kuaförleri, oteller, tatil köyleri, gece kulüpleri, gazete binaları da herkesin izlemeye doyamayacağı yerlerdir.

Bunların yanı sıra devlet daireleri, karakollar, mahkemeler de aynı tür programlarla verilebilir ve böylece oturduğumuz yerden herkesi takip şansına kavuşuruz. Memlekette işlerin nasıl yürümediğini görüp, "Demek bir tek bana değilmiş, herkes aynı durumda,” deyip seviniriz.

Olayı büyütüp, evin bütün odalarına güvenlik kameraları yerleştirip izleyenler gibi, memleketin dört bir tarafını kameralarla donatıp izlemek mümkün. Gizlimiz, saklımız mı var?

Ruh yapımız da bu görüntüden farklı değil.

Başkalarının hayatı, gündemimizin ana maddesi. Kendi hatalarımızı bulmaktansa başkalarınınkini arıyoruz. Yanımızdakileri beğeneceğimize hep uzaktakini beğeniyoruz. Kendimize ayıracağımız zamanı başkalarına ayırıyoruz. Konu komşuyla, çalışma arkadaşlarımızla, eş, dost, akrabanın hayatıyla, hiç tanımadığız ünlülerin ne yapıp ettiğiyle, hayatımıza aslında hiç etkisi olmayacak insanların yaşadıklarıyla ilgilenip onları kendimize mesele ediyoruz.

Kendi hayatımız olmadığından mı? Kendi hayatımızdan memnun olmadığımız için mi?

Bir başkasının hayatından bir şey öğrenmeyecekseniz onu niye izlediğinizi pek anlamam. Hiç ilgim olmayan insanların ne yaptığını, nerede gezdiğini, nasıl çapkınlık yaptığını, hangi arabaya bindiğini, kaç lira kazandığını da merak etmem.

Hayatta merak edecek öyle çok şey var ki... Hiç yaşamadığımız ve yaşayamayacağımız bir tarihin dönüm noktaları... Okuyamadığımız ve okuyamayacağımız onca kitap, göremeyeceğimiz uzak yerler mesela... Sevdiğimiz bir sanatçının, yazarın gelecek yapıtı... Herkesin günün birinde mutlaka kendisine sorduğu ve cevabını bulamadığı sorular...

Ama hayatın bunca zenginliğini, bunca rengini hiç merak etmeyip, ilgili ilgisiz insanların özel hayatlarını merak etmenin anlamını da bir türlü çıkartamıyorum. Üstelik bu hayatlarda sıradan insanların hayatından farklı, ilginç olan hiçbir şey yokken...

Hayat, başkalarının yaptıkları üstüne konuşup durmakla, onları izlemekle, onlara kendi hayatımızda bunca yer vermekle çarçur edilecek kadar değersiz bir şey mı?

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült