Kişisel Gelişim

 

Düşük Moral, Düşük Kolesterol

David Perlmutter


Kolesterolün beyin sağlığı üzerindeki etkileri konusunda söylemem gereken her şeyi söyledim. Depresyonun kolesterolü düşük olan bireylerde çok daha yaygın görüldüğü de sayısız araştırmayla kanıtlandı. Ayrıca kolesterol düşürücü ilaçlar (örneğin statinler) kullanmaya başlayan kişiler de kendilerini çok daha depresif hissetmektedir. Ben de muayenehanemde bu duruma bizzat tanık oldum. Depresyonun bu ilaçların kullanımına bağlı olarak mı, yoksa düşük kolesterol seviyelerinin bir sonucu olarak mı geliştiği henüz netlik kazanmadı. Ancak ben ikinci sebebin daha olası olduğunu düşünüyorum.

Depresyon ve düşük kolesterol arasındaki ilişkiyi ortaya koyan çalışmalar on yıldan daha uzun bir geçmişe sahiptir. The Breakthrough Depression Solution (Depresyon Tedavisinde Çığır Açan Yöntem) kitabının yazarı Çocuk ve Yetişkin Psikiyatristi Doktor James M. Greenblatt, 2011 yılında Psychology Today dergisi için yazdığı makalesinde, elde edilen bulguları başarıyla özetlemiştir. 1993 yılında yapılan çalışmada kolesterol seviyeleri düşük olan yaşlı erkeklerin depresyona girme riskinin, kolesterol seviyesi yüksek olan akranlarına oranla yüzde 300 daha yüksek olduğu görülmüştür.25 1997 yılında İsveç’te yapılan bir çalışmada da benzer sonuçlar elde edilmiştir: Yaşları 31 ile 65 arasında değişen 300 sağlıklı kadın üzerinde yapılan bu çalışmada, kolesterol oranı en düşük olan yüzde 10’luk dilime giren kadınların diğerlerine oranla çok daha ciddi depresyon belirtileri gösterdikleri belirlenmiştir.26 2000 yılında Hollanda’da yayınlanan bir rapordaysa kolesterol seviyeleri uzun süredir düşük olan erkeklerin, kolesterol seviyesi yüksek olanlara oranla daha fazla depresyon belirtisi gösterdikleri ifade edilmiştir.27 2008 yılında Journal of Clinical Psychiatry dergisinde “düşük kolesterol ve intihar eğilimi arasında bir ilişkinin olabileceği” bilgisine yer verilmiştir.28 Söz konusu çalışmada araştırmacılar, intihara teşebbüs eden 417 kişiyi 138 erkek, 279 kadın incelemiş ve onları daha önce intihara teşebbüs etmemiş olan 155 psikiyatrik hasta ve 358 sağlıklı kişiden oluşan bir kontrol grubuyla karşılaştırmışlardır. Düşük serum kolesterol düzeyi 160 ve altı olarak belirlenen çalışmanın sonuçları oldukça etkileyicidir. Kolesterol düzeyi düşük olan hastalarda intihara teşebbüs etme eğiliminin diğerlerine oranla yüzde 200 daha fazla olduğu görülmüştür. 2009 yılında Journal of Psychiatric Research dergisinde yayınlanan bir çalışmadaysa yaklaşık dört bin beş yüz Amerikalı savaş gazisi on beş yıl boyunca takip edilmiştir.29 Depresyondaki erkeklerden total kolesterol düzeyi düşük olanların intihar ya da kaza gibi olağan dışı sebeplerden ölme riskinin, çalışmaya katılan diğer bireylere oranla yedi kat daha fazla olduğu görülmüştür. Daha önce de belirttiğim gibi total kolesterolü düşük olan kişilerin intihar daha meyilli olduğu uzun yıllardır bilinen bir gerçektir.

Bu duruma dünyanın dört bir yanında yapılan araştırmalardan örnekler vermeye saatlerce devam edebilirim. Tüm bu araştırmalarda hem kadınlarla hem de erkeklerle ilgili olarak aynı sonuca varılmaktadır: Eğer kolesterolünüz düşükse depresyona girme riskiniz çok büyük oranda artar. Kolesterolünüz ne kadar düşükse intihar fikrine kapılma ihtimaliniz de o kadar yüksektir. Bunu laf olsun diye söylemiyorum, pek çok saygın kuruluş tarafından yürütülen çalışmalar bu neden-sonuç ilişkisinin ciddiyetini belgelemektedir. Söz konusu ilişkinin bipolar bozukluk vakaları için de geçerli olduğu yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.30 Kolesterol düzeyi düşük olan bipolar bireylerin intihara meyilliliği diğerlerine oranla çok daha yüksektir.

GLÜTENLE GELEN HÜZÜN

Bilim insanları depresyon ile çölyak hastalığı arasında, DEHB ve diğer davranış bozuklukları ile çölyak hastalığı arasındakine benzer bir paralellik olduğunu uzun yıllardır gözlemlemektedir. Depresyonun, çölyak hastalarında yaygın olarak görüldüğünü ifade eden ilk raporlar 1980’lerde yayınlanmaya başlamıştır. 1982 yılında İsveçli bilim insanları “depresif psikopatolojinin yetişkinlerde görülen çölyak hastalığının bir özelliği olduğunu” ifade etmişlerdir.31 1998 yılında yapılan bir çalışmada da her üç çölyak hastasından birinde depresyon görüldüğü saptanmıştır.32,33

2007 yılında yayınlanan önemli bir bilimsel çalışmadaysa yine İsveçli bilim insanları 14 bin çölyak hastasını yakından değerlendirmiş ve elde edilen verileri 66 binin üzerinde sağlıklı bireyden oluşan bir kontrol grubundan elde ettikleri verilerle karşılaştırmışlardır.34 Araştırmanın amacı hem çölyak hastalığının depresyon riski üzerindeki etkilerine hem de depresyonun çölyak hastalığı üzerindeki etkilerine dair bilgi toplamaktır. Sonuç olarak çölyak hastalığının depresyona girme riskini yüzde 80 oranında artırdığı, depresyondaki bireylerdeyse çölyak hastalığına yakalanma riskinin sağlıklı bireylere göre yüzde 230 daha fazla olduğu görülmüştür. 2011 yılında İsveç’te yapılan bir araştırmada çölyak hastalığının intihar riskini yüzde 55 oranında artırdığı saptanmıştır.35 Aynı şekilde bir grup İtalyan araştırmacı tarafından yapılan çalışmada da çölyak hastalığının majör depresyon riskini yüzde 270 gibi şok edici bir oranda artırdığı tespit edilmiştir.

Bugün gluten hassasiyeti olan bireylerin yüzde 52’sinde depresyon görülmektedir.37 Gluten hassasiyeti olan ergenlerde de depresyon görülme oranı yüksektir. Özellikle de çölyak hastası olan ergenlerin depresyona girme riski yüzde 31 oranında daha yüksektir (sağlıklı ergenlerin yalnızca yüzde 7’si bu riskle karşı karşıyadır).38

Size mantık yürütmenizi gerektirecek bir soru sormak istiyorum: Depresyon ve bağırsak hasarı arasında nasıl bir ilişki vardır? Bağırsak çeperi çölyak hastalığı nedeniyle hasar gördüğü zaman çinko, triptofan ve B vitaminleri gibi beyin sağlığını koruyan temel besin maddelerini gerektiği gibi ememez. Dahası bu besinler serotonin gibi nörolojik kimyasalların üretilmesi için de gereklidir. Kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan hormon ve kimyasalların büyük bir kısmı da günümüzde bilim insanlarının "ikinci beyin” adını verdiği bağırsakların çevresinde üretilir.39 İnce bağırsağınızdaki sinir hücreleri hem kasları, bağışıklık hücrelerini ve hormonları dengeler hem de vücudunuzdaki serotoninin yaklaşık yüzde 80 ile 90’ının üretiminden sorumludur. Aslında bağırsaklarınızdaki beyniniz, kafatasınızın içindeki beyninizden çok daha fazla serotonin üretir.

Aralarında D vitamini ve çinkonun da bulunduğu bazı önemli besin maddelerinin eksikliği depresyona neden olabilmektedir. D vitamininin, duygudurumunu dengelemek gibi birçok önemli fizyolojik süreçte kritik rol oynadığını zaten biliyorsunuz. Çinko da vücut mekanizmalarında adeta on parmağında on marifet olan bir usta gibi çalışır. Bağışıklık sistemini desteklemesinin ve hafızayı dinç tutmasının yanı sıra çinko, beyin dostu nörotransmiterlerin üretilmesi ve kullanılabilmesi için de gereklidir. Bu veriler, majör depresyon tedavisine ek olarak çinko takviyesi almanın antidepresanların etkisini güçlendirdiği bulgusunu açıklamaya da yardımcı olacaktır. (Söz konusu vaka: 2009 yılında antidepresanlardan fayda göremeyen kişilerin durumunda çinko takviyesi kullanımına başlandıktan sonra gelişme sağlanmıştır.40) Daha önce de bahsettiğim Doktor James M. Greenblatt, bu konuda çok sayıda makale kaleme almıştır. O da benim gibi antidepresanlarla kandırılan çok sayıda hastayla karşılaşmakta ve bu hastaların gluten içeren besinler tüketmeyi bıraktıklarında psikolojik sorunlarından da kurtulduklarına şahit olmaktadır. Psychology Today dergisi için yazdığı makalede Doktor Greenblatt şöyle diyor: “Teşhis edilmemiş çölyak hastalığı depresyon belirtilerinin şiddetini artırabilir. Hatta depresyonun altında yatan nedenin çölyak hastalığı olması da mümkündür. Depresyon şikayetiyle gelen hastalarda beslenme yetersizliği olup olmadığı incelenmelidir. Belki de asıl sorun depresyon değil beslenme yetersizliğidir.”41 Çoğu hekim reçete yazmaya o kadar alışmıştır ve bu o kadar kolaylarına gelmektedir ki beslenme yetersizliğini göz ardı ederler ve hastalarına gluten hassasiyeti testleri uygulamayı akıllarına bile getirmezler.

Bu çalışmaların çoğundaki ortak noktanın, beyinde bazı şeylerin düzelebilmesi için gereken sürenin uzunluğu olduğunu belirtmekte fayda var. DEHB ve anksiyete bozukluğu gibi davranış bozukluklarında olduğu gibi, depresyon vakalarında da hastanın tam anlamıyla iyileşme gösterebilmesi en az üç ay sürebilmektedir. Eğer hemen dikkat çekici bir gelişme göremezseniz umudunuzu kaybetmeyin. Depresyon yüzünden adeta sakat kalmış ve doktorların önerdiği çok sayıda antidepresanı kullanmasına rağmen hiçbir gelişme gösteremeyen tenis öğretmeni bir hastam vardı. Ona gluten hassasiyeti teşhisi koydum, glutensiz diyete başladı ve büyük bir değişim yaşadı. Depresyon belirtileri kayboldu ve korttaki performansı yeniden zirve yaptı.

BESLENME VE RUH SAĞLIĞI

Gluten ve sık rastlanan psikolojik bozukluklar arasındaki gizli bağlantının ortaya çıkması bizi glutenin, Amerika’daki en yaygın ruhsal sorun olan anksiyeteden şizofreni ve bipolar bozukluk gibi daha karmaşık sorunlara kadar beyni etkileyen tüm hastalıklardaki rolünü sorgulamaya yöneltiyor.

Peki, bilim gluten ve şizofreni ya da bipolar bozukluk gibi daha sarsıcı ruh hastalıkları hakkında neler söylüyor? Bu karmaşık hastalıklarda hem genetik hem de çevresel faktörler rol oynamaktadır. Ancak bu sorunları yaşayan kişilerde genelde gluten hassasiyetinin de görüldüğünü kanıtlayan çalışmaların sayısı her geçen gün artıyor. Çölyak hastalarının ruh hastalıklarıyla karşılaşma riski diğer herkesten çok daha yüksektir. Üstelik annelerinde gluten hassasiyeti olan çocukların ileriki hayatlarında şizofren hastası olma riskinin, sağlıklı annelerden dünyaya gelen çocuklarınkinden yüzde 50 daha fazla olduğu da belgelerle kanıtlanmıştır.

Geçen yıl American Journal of Psychiatry dergisinde yayınlanan bir çalışmada, hayatın ilerleyen yıllarında ortaya çıkan birçok hastalığın aslında anne karnında ya da doğumdan hemen sonra başladığına dair ciddi deliller sunulmuştur. John Hopkins Üniversitesinden ve Avrupa’nın en büyük ve en saygın tıp fakültelerinden biri olan, İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nden araştırmacılar, söz konusu çalışma için bir araya gelerek bu konudaki gerçekleri çok güzel bir şekilde ifade etmişlerdir: "Bir hastalık riskini doğuran etkenler, yaşam tarzı ve genetik yatkınlıkla sınırlı değildir. Anne karnında, doğum sırasında veya doğum sonrasında devreye giren ya da maruz kalınan etkenler de yetişkinlik çağındaki sağlık durumumuzun önceden programlanmasında rol oynayabilmektedir. Çalışmamız doğumdan önce ortaya çıkan besin hassasiyetinin yirmi beş yıl sonra şizofreni ya da benzer bir sorunun gelişiminde katalizör etkisi yapabileceğinin canlı bir örneğidir.”

Eğer bu ilişkiyi nasıl kurduklarını merak ediyorsanız 1975 ila 1985 yıllarında doğan çocuklara ait doğum kayıtlarının ve yeni doğanlardan alınan kan örneklerinin incelendiği bu analizin detaylarına bakmanız yeterli olacaktır. İncelenen 764 çocuktan yaklaşık 211 tanesinde ciddi kişilik bozuklukları ve hastanın gerçeklikle bağının kopmasıyla kendini gösteren ruhsal sorunlar gelişmiştir. Araştırma ekibi, kan örneklerindeki, süt ve glutene karşı oluşan IgG antikorlarının düzeylerini ölçtüğünde, “buğday proteini gluten antikoru düzeyleri normalin üzerinde olan annelerden doğan çocukların ileriki hayatlarında şizofreniye yakalanma riskinin, gluten antikorları normal düzeyde olan annelerin çocuklarına oranla yüzde 50 daha yüksek olduğu anlaşılmıştır.”43 Bilim insanları, annenin hamilelik dönemindeki yaşı ve çocuğun hangi doğum yöntemiyle vajinal doğum ya da sezaryen dünyaya geldiği gibi şizofreni riskini artırdığı bilinen faktörleri elediklerinde de bu bağlantı geçerliliğini korumuştur. (Genelde genetik faktörlerin ve anne karnında maruz kalınan çevresel etkenlerin şizofreni görülme olasılığı üzerindeki etkisi, hayat boyunca maruz kalınan çevresel faktörlerin etkilerinden çok daha büyüktür.) Öte yandan annelerde süt proteinlerine karşı oluşan antikorların düzeyinin normalin üstünde olmasının, çocuklarda ruhsal sorunlarla karşılaşılma riskini artırmadığı görülmüştür.

Yazarlar makaleye tarihten etkileyici bir de not eklemişlerdir. Psikiyatrik bozukluklar ile annelerde görülen besin hassasiyeti arasında bir ilişki olduğuna dair şüphelerin ilk ortaya çıkışı U. Dünya Savaşı yıllarına rastlamaktadır. Amerikan Ordusu araştırmacılarından Doktor F. Curtis Dohan, savaş sonrasında Avrupa’da yaşanan kıtlık döneminde şizofreni nedeniyle hastaneye kaldıran kişilerin sayısının ciddi oranda azaldığını ilk fark edenlerden biri olmuştur. Bu gözlem o dönemde bu ilişkiyi kanıtlamaya yetmese de bugün uzun soluklu çalışmalar ve modern teknoloji sayesinde gluten aleyhindeki şüphelerimizi kanıtlayabiliyoruz.

Araştırmalar, yedinci bölümde anlattığım türden karbonhidrat oranı düşük, yağ oranı yüksek bir beslenme programının depresyon belirtilerinin yanı sıra şizofreni belirtilerinde de olumlu gelişmeler sağladığını göstermektedir. Tıp literatüründe CD kısaltmasıyla anılan bir kadın hasta, glutensiz, karbonhidrat oranı düşük ve yağ oranı yüksek bir beslenme şekline geçerek tüm şizofreni belirtilerinden kurtulmuştur.44 CD’ye ilk şizofreni tanısı konduğunda on yedi yaşındaydı ve paranoya, konuşma bozukluğu ve günlük sanrılar hayatı boyunca peşini bırakmamıştı. Glutensiz beslenmeye başlamadan önce pek çok kez intihara teşebbüs etmiş ve ağır psikotik belirtilerle hastaneye kaldırılmıştı. İlaç tedavisinden sonuç alınamıyordu. Yeni diyetine başladığı ilk hafta CD kendini daha iyi hissettiğini ve daha enerjik olduğunu ifade etti. Üçüncü haftanın sonunda artık sesler duymuyor ve “iskeletler görmüyordu”. Birinci yılını tamamladığındaysa kilo vermişti ve aralarda kaçamak yapıp makarna, ekmek ya da pasta yediğinde bile sanrılar görmüyordu.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült