Kişisel Gelişim

 

 

Dürüstlük Özgürleştirir

Jürgen Schmieder


Canım sıkılıyor. Bunu “üç saattir operada oturuyorum, canım sıkıldı” anlamında söylemiyorum. Veya tatillerde kullanılan şu beylik anlamda da söylemiyorum: “Güneşte yatıyoruz. Canımız sıkıldı. Hadi plaj voleybolu oynayalım.” Ya da iskambil oyununda, arkadaşım Matthias hangi kağıdı oynayacağına bir türlü karar veremediği zaman onu tehdit etmek için söylediğim anlamda da söylemiyorum.

Adına ‘psikolojik tükenme’ denilen ve kuşağımda moda olan hastalıktan muzdarip olup olamadığımı düşünüyorum. Bu hastalığın adı ‘stres’ten daha dramatik, bildiğimiz ‘mide ülseri’ kadar da taşralı bir tınısı yok. Hastalıklar, öncelikle bir moda meselesi. Her dönem klasik olan bel fıtığı bile öyle. Deli dana ya da kuş gribi deseniz, herkes onların 90’lı yıllardan kalma hastalıklar olduğunu bilir. Artık domuz gribi var, en iyisi de mutasyona uğramış şekli, zira onun sayesinde geçtiğimiz haftayı Honduras’ta tatilde geçirdiğimizi söyleyerek komşularımızı kıskandırabiliriz. En erken 20 yıl içinde bel fıtığı olacağıma ama şu an için psikolojik tükenmeden muzdarip olmadığıma karar veriyorum.

Sadece canım sıkılıyor. İki günden beri. Dürüstlük iyi bir arkadaş. Ama arada bir iyi arkadaşlar bile sıkıcı olabiliyorlar. Sanki aynı anda dört sigara ve üç kokteyl içermiş ve plajda iki çıplak kadınla konuşurmuşçasına aldığım zevk ve büyü, daha önce de söylediğim gibi, artık yok. İnsanlara, “Günaydın,” yerine “Selam, nasıl olduğun hiç umurumda değil,” dediğimde, artık tüylerim ıhken diken olmuyor. İyi bir kız arkadaşıma senelerden beri onun acıklı öykülerini dinlemekten bıktığımı ve kırk yılın başında kendi güvenli dünyasını terk edip yeni bir şey denemesi gerektiğini söylediğimde, artık içime bir ağırlık çökmüyor. Karıma hamileliğinin etkilediği yerin sadece karın bölgesi olmadığını söylediğimde de vicdan azabı çekmiyorum artık.

Eskiden yalan söylemek stressiz bir hayat geçirmek için kullandığım bir çeşit güvenlik ağıydı, tıpkı altı aylık ihbar süresini de içeren işsizlik sigortası ya da bankadaki işgüzar memurenin bana iteklediği konut tasarrufu hesabı gibi. 24 gündür bu güvenlik ağından mahrum yaşıyorum ve yine de düşersem canı mm daha çok yanacağını düşünmüyorum. En tepedeki trapezlerde sallanıp duruyorum ama yine de canım sıkılıyor

Bu sadece benimle ilgili bir mesele de değil.

Etrafımdaki insanlar benim kaba yorumlarıma alıştılar Suratlarındaki şok ifadesi silindi. Zira artık ne düşündüğümü onlar sormasa da yüzlerine söyleyeceğimi biliyorlar. Karım gibi, benimle daha sık birlikte olanlar, olumlu yönde bir değişim gözlemliyorlar. Ona dürüst bir iltifat edince seviniyor mesela Komşum arabasını hala herkese örnek teşkil edebilecek bir şekilde park ediyor. Sadece tasarımcıdan henüz bir cevap almadım.

Bunun bir sebebi de, belki de, insanların ilgisini çekmememdir. Beni umursamıyorlar. Aklıma ne gelirse yapıyorum ama insanların gösterdiği en büyük tepki kafalarını sallamak. Bu sabah uyandım ve canım ne yıkanmak ne de giyinmek istedi. Sadece dişlerimi fırçaladım. O da 30 yıl sonra, çok büyük bir diş hekimi faturasıyla yüz yüze kalmaktan deli gibi korktuğum için. Üstüme beyaz bir bornoz geçirdim, başıma kirli bir kasket taktım ve ayaklarımı sürüye sürüye fırına gittim. Oradan bir iki tane ekmek ve karım için de içinde marmelat, üstünde de pudra şekeri olan ponçiklerden aldım. Hamile olduğundan beri bu şeylere aşeriyor. Bu yüzden karnından başka yerleri de büyüyor. Ama bunu ona söylediğimde, hem bacağıma hem de karın bölgeme şiddetli birer tekme yedim, şu tesadüfe bakın ki ikinci tekme tam da Niko’nun yumruğunun neden olduğu mor lekenin üzerine denk geldi. Neyse, fırında beş kişi vardı ve kimse kılığım nedeniyle beni garipsemedi. Kimse kafasını sallamadı, kimse dalga geçerek gülmedi. Ve kimse bir şey demedi: “Aah, ah! Keşke ben de izinde olsaydım,” diyen bile olmadı.

Hiçbir şey.

Düşkün bir soytarıya benziyordum ama kimse benimle ilgilenmedi.

Önce bu ilgisizlikten modern toplumu sorumlu tutmayı ve “İnsanlar birbirleriyle bilgisayar üzerinden iletişim kuruyorlar, sadece Facebook’taki arkadaşlarına odaklanıyorlar ve kendi sanallıklarıyla o kadar meşguller ki, gerçek yaşamda gözlerinin önünde olup bitenin farkına varmıyorlar,” demeyi düşündüm. Ama sonra aklıma benim bir kültür pesimisti olmadığım geldi. Zira bence internet red bull’un ve portatif alkol testinin icadından bile büyük önemli bir katkı insanlığa.

Sanırım ben özel biri değilim o kadar. İnsanın adı Boris Becker değilse ve bir okuyucu-muhabir tarafından fotoğrafı çekilip ertesi gün Bild gazetesinde yayımlanmayacaksa, bornoz ile firma gitmesinin nesi kötü ki?

Hiç işte.

Yeni yaptırdığım dövmenin de insanlarda daha büyük bir heyecan yaratacağım düşünmüştüm. Arzum bileğime, sonradan aslında ‘ekşi-tatlı soslu ördek’ demek olduğunu öğreneceğim Çince bir şeyler yazdırmak değildi. Ne de L4/L5 omurlarımın üstünde kıvrımlı, bükümlü bir desen ya da bir heavymetal grubunun plak kapağından esinlenen bir şekil yaptırmaktı istediğim. Sağ pazımın, çok gelişmiş olmasa bile, pazı olarak tanımlanabileceğini doğrulattıktan sonra, üstüne bir söz yazdırdım. Bunu o sözü çok etkileyici bulduğum ama dürüstlük haftalarımdan önce buna cesaret edemediğim için yaptırdım. Şimdi kolumun üstünde İrlanda publarının tabelalarında kullanılan bir yazı tipiyle şu yazıyor: “He walkss amongst us, but he’s not one of us." Tercümesi şu: “Aramızda dolanıyor, ama bizden biri değil.” Bu söz Lost isimli televizyon dizisinden bir alıntı ve evet, insanın televizyon dizilerinden alınmış sözleri vücuduna yazdırması aslında bir miktar utanç verici Ancak ben bu sözün, yaşam felsefemi oldukça iyi özetlediğini ve ayrıca hiç de küçümsenmeyecek, aşkın bir mesajı olduğunu düşünüyorum. Yani baktığınızda, İsa da tarihin ilk isyankarlarından biriydi aslında. Bir düşünün.

Dövmemi gururla birçok insana gösterdim. Aldığını tepkiler şunlardı: Bir adet “Eh, sen öyle düşünüyorsan. " ve bir tane de “İsa’dan mı bahsediyorsun yani, nedir?” Biri de, “Sen şimdi öyle olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu. Kimse dalga geçmedi, alay etmedi ama.

Bunun dışında da eskiden kafamda bir saman yığını gibi duran saçlarımı üç numaraya vurdurdum. Genetik olarak kaçınılmaz olduğunu düşündüğüm saç dökülmesi gerçekleştiğinde, kel halimin nasıl olacağını merak ettiğimden yaptım bunu. Eve döndüğümde, sanki berbere SS yıllığıyla gitmişim gibi bir görüntüm vardı.

“Hoş olmuş. Hem kökü sende nasılsa, gene uzar. Her halükarda kel halin de gayet şirin.”

Karımın gösterdiği tek tepki buydu. İş arkadaşlarımın aptalca yorumlarından ise (“Sağdan ayırsaydın bari”, “Dikkaat! Hazırol!” vs.) saçımı nasıl kestirirsem kestireyim kaçamayacaktım zaten. Hatta büyükannem, “Oğlan nihayet adama benzedi, diyerek sevindi bile.

Gene tepki yok.

Şimdi evde bornozla oturuyorum; karım marmelatlı ve pudra şekerli ponçiği tıkınırken, ben de ekmek çiğniyorum. Telefon çaldığında açmıyorum, çünkü canım telefonla konuşmak istemiyor. Bugün bilgisayarımı da görmezden geliyorum, çünkü başka insanlarla iletişim kurma ihtiyacını hissetmiyorum ve Facebook’taki durumumu her saat başı yenilemek de içimden gelmiyor. Gazete okumuyorum, televizyonu da açmıyorum. Neşem yok ve günümü de buna uygun bir şekilde geçiriyorum.

Bir parça İncil okuyorum, karımın göbeğini okşuyorum ve kendime, orada hissettiğim şeyin bebek mi yoksa öfkeli bir marmelat parçası mı olduğunu soruyorum. Sonra kanepeye uzanıyor ve biraz uyuyorum. Derin ve sağlam bir şekilde.

Fark ediyorum ki, aslında canım sıkılmıyor, sadece sakin ve huzurluyum. Yıllardan beri ilk defa.

Bir Hindu ineği kadar mutluyum.

Zen gibi bir şeyim.

İşle, arkadaşlarla, kaygılarla ilgili hiçbir düşünce yok kafamda.

Hiçbir şey düşünmüyorum.

Güzel bir his.

Şimdi ukalalık etmek veya Dale Carnegie gibi konuşmak istemiyorum ama sormadan da edemeyeceğim: Siz en son ne zaman hiçbir şey düşünmediniz?

Sürekli maruz kaldığım stresin, dış faktörler tarafından belirlenen bir şey olduğunu düşünmüşümdür hep. Kendimi hep şu tür cümleler kurarken yakalarım: “Aman Tanrım, işimin stresi beni öldürecek! Sürekli seyahat ediyorum ve daha beş makale yazmam lazım. Ne zaman yapacağım, hiçbir fikrim yok!" Veya “Hamile karım bana hiç rahat vermiyor, sürekli olarak bir şeyler almam için beni sağa sola yolluyor veya banyoyu temizlememi istiyor veya onu doktora götürmemi isliyor " Veya “Arkadaşlar bugün futbol oynamak, sonra da bira içmeye gitmek istiyor.” Veya “Zam alabilmek için daha çok çalışmam lazım. Götümü yırtıyorum, ama sonunda olacak herhalde...”

Bunların hepsi saçmalık.

Beni stres altına sokan dünya değil, benim.

Atlanta’daki hastalık kontrol merkezinin yaptığı bir araştırmaya göre 65 yaşının altında ölen insanların yüzde 53’ü sürdürdükleri yaşam tarzından kaynaklanan sebeplerden dolayı hayatlarım kaybediyorlarmış. Bizi tüketen kuş gribi, AİDS veya bilgisayar oyunları veya rock müziği değil, kendimiziz aslında. İnsanların yarısından fazlası, sigara içtiği için, çok çalıştığı için, çok yağlı yemekler yediği için emekli olmaya bile vakit bulamıyor. Kızdığı, kavga ettiği, durmaksızın sağa sola koşuşturduğu için...

Bizi televizyon aptal yapmıyor, yanlış programları izleyerek biz aptallık yapıyoruz. Bizi aptal yerine koyan bir şey yok, aptal yerine biz kendi kendimize yerleşiyoruz. Kafayı üşüten bilgisayar oyunları değil, yaşamlarıyla başa çıkamayan insanlar.

Başkalarını kendi hatalarından dolayı suçlamaktan vazgeç!

Ben de aynen öyleyim. İşte kıçımı yırtıyorum, stresten sigara içiyorum ve öğlen yemeğinde hızlıca yağlı bir kantin yemeği tıkmıyorum. Amirlerime, “Tabii, neden olmasın, hemen uçakla giderim, makalemi sabaha karşı üçte yollarım, gece treniyle de gelip sabahki yazıişleri toplantısına katılırım,” diyorum. Çalışırken, “Birkaç sigaradan bir şey olmaz, daha az çalışmaya başladığımda bırakırım nasılsa,” diyorum. Ve tabii kendi kendime günün birinde daha sağlıklı beslenmeye ve zaman bulduğumda spor yapmaya söz veriyorum. Aslında tembel bir domuzdan başka bir şey değilim. Büyük olasılıkla ben de yaşlanmayacağım.

Ve tüm bunların suçlusu benim. Daha doğrusu bendim

Artık dürüstüm. İş arkadaşlarıma hafta sonu çalışmak istemediğimi söyledim. Gerekçem canımın çalışmayı değil, tembelce koltuğumda yatmayı çekmesiydi. Futbol davetini ve sonraki içme faslını da reddettim. Bugün henüz sigara içmedim ve gerçekten de sağlıklı bir kahvaltı yaptım. Hatta müsli ve elma bile yedim. Her zaman yaptığım gibi, bir anarşist tarafından üretilmiş ve sadece canı istediğinde çalışan kahve makineme bile küfretmedim. Normal koşullarda anarşizme büyük sempati beslerim ama bu anlayışlı yaklaşımımı kahve söz konusu olduğunda sürdüremiyorum maalesef.

Bugün kendimle ilgili tek beklentim uyumak, biraz okumak, iyi bir film izlemek ve karımın göbeği dışındaki bazı yerlerini okşamak. Bu kategorilerde başarılı olmak için hırslıyım. Tüm beklentilerimi de gerçekleştirdim.

Şimdi koltuğumda uzanmış durumdayım. Bebekler gibi uyuyorum.

Canım sıkılmıyor. Rahatım. Özgürleşmiş durumdayım.

Daha önce bir iş arkadaşına, “Evet, sana yardımcı olmak için zaman bulabilirim belki, ama doğrusunu söylemek gerekirse, hiç içimden gelmiyor,” demiş biri kendisini nasıl kötü hissedebilir ki?

Brad Blanton ve radikal dürüstlüğe teşekkür etmeliyim. Bugün “Şunu da yapmalıydım” veya “Yine mi aynı konuda yardım istiyorsun” veya “Bu beni çok geriyor” veya “Tabii, neden olmasın, yaparım,” demiyorum.

“Her şey yolunda gidiyor. Ben iyiyim. Sana yardım etmeyi canım istemiyor. Uyumak istiyorum,” diyorum sadece.

Bunu en son ne zaman söyledim ve söylemekle kalmayıp, gerçekten de kastettim? Bilmiyorum.

Hayır, ‘kendini keşfetme hafta sonuna’ katılmadım. İnzivaya çekilmedim veya ‘kendinizi sevmeyi öğretini konulu bu semi nere de katılmadım. Ayrıca Dale Carnegie’nin herhangi bir kitabını da okumadım ve okumaya da niyetim yok

Dürüstlük harika bir arkadaş.

Evet bir dövmem var, saç modelim komik ve işi ya da başka bir şeyi düşünmeden tembelce bir koltukta yatmaktayım. Bencilce, biliyorum, ama kimseye de zarar veren bir şey değil. Böyle baktığınızda İngiliz Filozof Herbert Spencer'i takip ettiğim söylenebilir. Spencer, diğer tüm bireylerin kendi temayüllerini yaşamalarıyla uyumlu olması koşuluyla, her bir bireyin kendi temayüllerini yaşamaya hakkı olduğunu söyler. Ve benim bugünkü temayülüm dünyaya kıçımı yalatmak, hatta ona orta parmağımı göstermek ve hiçbir şey yapmamak ve hiçbir şey düşünmemek.

Bu kötü bir şey değil.

Radyoda Silbermond isimli grubun yeni bir şarkısı çalıyor. Akan metinde “şu hızlı zamanlarda, bana kalıcı bir şey ver” yazıyor. Güzel bir şarkı. Özellikle de şarkının ortasındaki güçlü koro bölümünü harika buluyorum. Ayrıca kadın solistin çok güzel ve olağandışı bir sesi var. Bu şarkının sonuna doğru olacak, uyuyakalıyorum.

Bu projeden hiçbir şey öğrenmemiş olsam bile en azından, koltukta iyi kitaplar ve ona bir kaşık gibi sarılmama izin veren ve benden bile derin bir uykuya dalmış harika bir kadınla geçirdiğim bu bir günü yaşadım ya, o da yeter.

Bugün, kalıcı olacak.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült