Kişisel Gelişim

 

Dünya Özgürleşmen İçin Vardır

Osho


Bütün acıların kökteki nedeni inkardır, ama çaresi bilgi değildir çaresi uyanmaktır.

Özdeşleşirsen, inkara düşersin.

Gerçeği bulmak eve gelmek gibidir; gerçek olmayanda gezmek dünyada olmak gibidir.

Hayatına bir kez yön verdin mi, içinde anında bir merkez oluşmaya başlar.

Anlaman gereken ilk şey, dünyanın senin özgürleşmen için var olduğudur. Şu sorular birçok kez zihninde belirmiştir: "Dünya neden var?

Neden bu kadar çok acı var? Ne için? Bunun amacı ne?" Birçok kişi gelip bana: "Nihai soru bu' Biz neden varız?', diye soruyor. "Ve yaşam böylesine büyük bir acıysa, amacı nedir? Tanrı varsa, neden bu kaosu yok edemiyor? Acı dolu bu hayatı, bu cehennemi neden yok edemiyor? Neden insanları burada yaşamaya zorluyor?"

Cevabı Yoga'da. Patanjali der ki:

"... Yoganın amacı, görenin deneyim edinmesini, dolayısıyla kurtuluşunu sağlamaktır."

Acı çekmek bir idmandır çünkü acı çekmeden olgunlaşmanın başka bir olasılığı yoktur. Ateş gibidir: Altın, saflaşmak için, onun içinden geçmek zorundadır. Altın derse ki, "Neden!" o zaman altın saflaşmaz, değersiz kalır. Ancak ateşten geçerek, altın olmayan her şey yanacak ve sadece en saf altın kalacaktır. Kurtuluşun anlamı da budur: Öyle bir olgunluk, öyle bir büyüme ki, sonunda sadece saflık, sadece masumiyet kalır ve yararsız olan her şey yanar.

Bunun farkına varmanın başka bir yolu yoktur. Farkına varmanın başka bir yolu olamaz. Doygunluğun ne olduğunu bilmek istiyorsan, açlığı bilmelisin. Açlığı önlemeye çalışırsan, doygunluğu da önlersin. Derin bir susuzluğun giderilmesinin ne olduğunu bilmek istiyorsan, önce derin bir susuzluğun ne olduğunu bilmen gerek. "Susamak istemiyorum." dersen, derin bir susuzluğun giderilmesindeki o güzel anı yaşayamazsın. Işığın ne olduğunu bilmek istiyorsan, karanlık bir geceden geçmen gerekir. Karanlık gece, seni ışığın ne olduğunun farkına varman için hazırlar. Yaşamın ne olduğunu bilmek istiyorsan, ölümden geçmek zorundasın. Ölüm, senin içinde yaşamı bilmenin hassasiyetini yaratır. Bunlar karşıtlıklar değildir; bunlar tamamlayıcıdır.

Yoga der ki, dünya bir idman okulu, bir öğrenme okulu olarak vardır ondan sakınma, kaçmaya çalışma. Aksine onu yaşa, hatta öylesine bütünüyle yaşa ki, bir daha yaşamak zorunda olmayasın. Aydınlanmış bir kişinin asla geri gelmediğini söylememin nedeni budur geri gelmeye gerek duymaz. Yaşamın tüm sınavlarından geçmiştir. Geri gelmeye gerek duymaz. Devamlı olarak aynı yaşam kalıplarını yaşamaya zorlanırsın, çünkü öğrenmiyorsun. Öğrenmeden deneyimini tekrarlamaya devam edersin. Aynı deneyimi devamlı olarak tekrarlamaya devam edersin aynı öfkeyi. Binlerce kez öfkelenmedin mi? Say. Bundan ne öğrendin? Hiçbir şey. Böyle bir durum ne zaman oluşursa, gene öfkeleneceksin sanki ilk kez öfkeleniyormuşsun gibi.

Hırs, şehvet seni kaç kez yakaladı? Gene yakalayacaktır. Ve yine aynı şekilde tepki vereceksin sanki öğrenmemeye karar vermişsin gibi. Öğrenmeye hazır olmak, bir Yogi olmaya hazır olmak demektir. Öğrenmemeye karar verirsen, gözlerin bağlanmış kalmak istiyorsan, aynı saçmalıkları sürekli olarak tekrarlamak istiyorsan; geri atılmak zorunda kalırsın: Aynı sınıfa geri gönderilmek zorunda kalacaksın ta ki sınıfını geçene kadar.

Hayatı başka bir şekilde ele alma. Hayat, engin bir idman okulu, tek üniversitedir. "Üniversite" sözcüğü İngilizce "evren" (universe) sözcüğünden gelmektedir. Gerçekte hiçbir üniversite kendine "üniversite" adını vermemelidir. Bu isim onlara fazla büyük gelir. Tek üniversite evrenin kendisidir. Küçük üniversiteler yarattın ve bunları geçtiğinde, sanki bir bilenmiş gibi, yetkili olacağını sanıyorsun. Hayır, bu küçük, insan yapısı üniversiteler işe yaramaz. Tüm hayatın boyunca bu üniversiteden geçmek zorunda kalacaksın.

Patanjali der ki: "...Deneyim edinmek, dolayısıyla kurtuluşunu sağlamak amacıyla..."

Deneyim özgürleştirir. İsa dedi ki: "Gerçeği bil ki, seni özgürleştirsin." Başından ne zaman bir şey geçse tetikte kal, farkında ol ve neler olup bitiyor izle katılmak ve izlemek özgürleştiren budur. Anında bu gözlemden bir şeyler çıkacaktır: Gerçek haline gelen bir deneyim. Bunu kutsal yazılardan ödünç almadın; başkasından da ödünç almadın.

Deneyim ödünç alınamaz. Sadece kuramlar ödünç alınabilir. Bu yüzden kuramların saflığı bozulmuştur, çünkü birçok elden, milyonlarca kişinin elinden geçmişlerdir. Tıpkı kirli banknotlar gibidirler.

Deneyim her daim tazedir sabah çiyi gibi taze, bu sabahın gülü gibi taze. Deneyim hep masum ve bakirdir ona daha önce hiç kimse dokunmamıştır.

Ona ilk sen dokunacaksın. Deneyimin senindir, başka hiç kimsenin değildir ve onu sana başka hiç kimse veremez.

Budalar sana yol gösterebilirler, ama yürümek zorunda olan sensin. Hiçbir Buda senin yerine yürüyemez; böyle bir olasılık yok. Bir Buda sana bakman için gözlerini veremez. Buda sana gözlerini verse bile, gözleri değiştireceksindir gözlerin seni değiştirmesi mümkün değildir. Gözler, senin mekanizmana uyum sağladıkları anda, mekanizman gözleri değiştirecektir, ama gözler seni değiştiremez. Onlar sadece birer parçadır; sen ise çok büyük bir fenomen.

Sana elimi ödünç veremem. Versem bile, dokunuşları benim değil, senin dokunuşların olacaktır. Gidip bir şeyler hissettiğinde benim elim aracılığıyla bile olsa hisseden sen olacaksın, benim elim değil. Gerçekliği ödünç almanın hiçbir olasılığı yoktur.

Deneyim özgürleştirir. Her gün, "İnsan öfkeden nasıl kurtulur? İnsan cinsellikten, şehvetten nasıl kurtulur? İnsan şundan, bundan nasıl kurtulur?" diyen insanlara rastlıyorum. Ve "Yaşayarak aşın." dediğimde, şaşırıyorlar. Onlar aslında kendilerini baskı altında tutmak için bir yöntem aramaya gelmişler. Ve Hindistan'da başka bir guruya gitmiş olsalardı, kendilerini baskı altında tutmak için bir yöntem bulabilirlerdi. Ama baskı altında tutmak asla özgürleştirme olamaz, çünkü baskı altında tutmak, deneyimi baskı altında tutmak demektir. Baskı altında tutmak, deneyimin bütün köklerini kesmektir. Asla özgürleştiremez. Baskı altında tutmak, bulabileceğin an ağır bağdır.

Bütün yanılmaların, bütün gerçekdışılıkların, bütün görüntülerin nedeni inkar aşamasıdır, ama daha fazla bilmek ille de bilgi aşaması değildir. Neden inkardır, ama çaresi bilgi değildir bilgililik anlamındaki bilgi. Hep daha fazla şey öğrenirsin, öğrenirsin, ama aynı kişi kalırsın. Bilgi bir bağımlılık haline gelir. Üzerine yeni bilgiler koymaya devam edersin, ama üzerine bilgiyi koyduğun varlık hep aynı kalmaya devam eder. Daha fazla şey biliyorsundur, ama daha fazla değilsindir.

İnkarın kökteki nedeni ise ancak daha fazla olduğunda, varlığın güçlendiğinde, varlığın güçlü hale geldiğinde, varlığın uyandığında yok edilebilir. Çekilen tüm acıların kökteki nedeni inkardır, ama çaresi bilgi değildir çaresi uyanmaktır.

Zor fark edilir bu farklılığı anlamıyorsan, öncelikle inkar içinde ve ondan da çok bilginin içinde kaybolmuşsundur. Upanişadlar'da bugüne kadar dile getirilen en radikal beyanlardan biri vardır. Bu beyanda insanların inkar içinde kayboldukları söylenir, ama insanlar bilgide daha da derin bir şekilde kaybolmuşlardır. İnkar yanlış yola götürür, bilgi ise daha da yanlış yola götürür.

İnkar, bilgi eksikliği değildir. Bilgi eksikliği olmuş olsaydı, işler çok daha kolay ve daha ucuz olurdu. Bilgiyi ödünç alabilirsin; ama varlığı ödünç alamazsın. Hatta bilgiyi çalabilirsin bile; ama varlığı çalamazsın. Onunla birlikte büyümek zorundasın. Bunun bir kriter olduğunu unutma: Bir şey içinde büyümediğin sürece, senin değildir. Ancak içinde büyürsen, senin olur. Bir şeye sahip olabilirsin, ama bu sahip olma duygusunun seni yanlış yönlendirmesine izin verme. İyelik ayrıdır elinden alınabilir. Sadece varlığın senden alınamaz. Öyleyse varlığının içinde bilgi oluştukça, inkar söküp atılamaz.

İnkar, bilgi eksikliği değildir. İnkar, farkındalık eksikliğidir. İnkar bir nevi uyku halidir, bir nevi hafif uyku, bir nevi hipnoz; sanki uykunda yürüyor, uykunda bir şeyler yapıyormuş gibi. Ne yaptığının farkında değilsin. Işık değilsin; varlığın karanlıkta. Işık hakkında bilgi sahibi olabilirsin, ama ışık hakkında sahip olduğun bilgi, asla ışığın kendisi haline gelmeyecektir. Aksine ışığın karşısında bir engel olacaksın, çünkü ışık hakkında çok fazla bilgi sahibiysen, ışığın sende meydana gelmediğini unutacaksın. Kendi bilgin seni aldatır.

Hep sevmiş olduğum bir anekdotu seninle paylaşacağım. Anekdot, Tilopa'nın müridi Siddha Naropa hakkındadır. Naropa, ustası Tilopa'yı bulmadan önce gerçekleşmiştir. Ve bu, her doğru yolu arayanın başına gelmek zorundadır; herkesin başına gelecektir. Böylece Naropa'nın başına gelmiş olması önemli değildir yolculukta başına gelmek zorunda olan bir şeydir. Bu olmadan, aydınlanma mümkün olmayacaktır. Bu nedenle tarihsel açıdan gerçekten olup olmadığını bilmiyorum. Psikolojik açıdan gerçekleştiğinden eminim, kesinlikle eminim, çünkü bu olmadan hiç kimse öteye geçemez.

Naropa büyük bir alimdi, büyük bir pandit. Büyük bir üniversitenin rektör yardımcısı olduğuna ve on binlerce müridi olduğuna dair hikayeler vardır. Bir gün müritleri arasında oturuyordu. Etrafına binlerce kutsal yazı yayılmıştı eski, çok eski bir zamanda kalma, nadir yazılar. Birden uykuya daldı, herhalde yorgundu ve bir vizyon gördü. Buna rüya değil, vizyon diyorum, çünkü olağan bir rüya değildi. Öyle önemli ki, ona sadece rüya demek yetmez; o bir vizyondu.

Çok, çok yaşlı, çirkin, korkunç bir kadın bir kocakarı gördü. O kadar çirkindi ki, Naropa uykusunda debelenmeye başladı. Öylesine mide bulandırıcıydı ki, kaçmak istedi ama nereye kaçacaktı, nereye gidecekti? Sanki yaşlı kocakarı tarafından hipnotize edilmiş gibi sıkışıp kalmıştı. Bedeni mide bulandırıcıydı, ama gözleri mıknatıs gibiydi.

"Naropa, ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Okuyorum." dedi.

"Ne okuyorsun?" diye sordu yaşlı kadın.

"Felsefe, din, epistemoloji, dil, gramer, mantık."

Yaşlı kadın tekrar sordu: "Bunları anlıyor musun?"

"Elbette... Evet, onları anlıyorum." dedi.

Yaşlı kadın yine sordu: "Sözcükleri mi anlıyorsun, yoksa anlamını mı?"

Bu ilk kez sorulmuştu. Naropa'ya hayatı boyunca binlerce soru sorulmuştu. Büyük bir öğretmendi binlerce öğrenci hep soru soruyordu, inceliyordu ama daha önce hiç kimse bunu sormamıştı: Sözcüğü mü anlıyorsun, yoksa anlamını mı diye. Ve kadının gözleri öylesine etkileyiciydi ki, yalan söylemek mümkün değildi hemen anlardı. Naropa kendini onun gözlerinin önünde tamamen savunmasız, çıplak, şeffaf hissetti. Bu gözler, varlığının en derinlerine işliyordu ve yalan söylemesi imkansızdı. Başka herhangi birine, "Tabii ki anlamını anlıyorum." deyiverirdi, ama bu kadına, bu korkunç görünüşlü kadına yalan söyleyemezdi; doğruyu söylemek zorundaydı.

"Evet, sözcükleri anlıyorum." dedi.

Kadın çok mutlu oldu. Dans etmeye, gülmeye başladı.

Kadının çok mutlu olduğunu düşünerek... Ki mutluluğundan dolayı çirkinliği de değişti; artık çirkin değildi; varlığının içinden zor fark edilen bir güzellik akmaya başlamıştı. "Onu çok mutlu ettim. Neden onu biraz daha mutlu etmeyeyim?" diye düşünerek, "Evet, anlamlarını da anlıyorum." dedi.

Kadın gülmeyi kesti. Dans etmeyi kesti. Ağlamaya ve göz yaşı dökmeye başladı ve tüm çirkinliği geri geldi hem de bin kat daha fazla.

"Neden?" diye sordu Naropa. "Neden ağlıyorsun, göz yaşı döküyorsun? Ve neden az önce gülüp, dans ediyordun?"

Kadın şöyle dedi: "Dans edip, gülüyordum ve mutluydum, çünkü senin gibi büyük bir alim yalan söylemedi. Ama şimdi ağlayıp, göz yaşı döküyorum, çünkü bana yalan söyledin. Biliyorum ve sen de biliyorsun ki anlamını anlamıyorsun."

Vizyon yok oldu ve Naropa dönüşmüştü. Üniversiteden ayrıldı. Hayatında bir daha hiçbir kutsal yazıya el sürmedi. Tamamen inkarcı oldu: Sadece sözcüğü anlayarak kimi kandırdığını sandığını; ve sadece sözcüğü anlayarak, yaşlı çirkin bir kocakarı olduğunu anladı.

Bilgi çirkindir. Ve alimlerin yanına gittiğinde onların bilgiden dolayı kokuşmuş ölüler olduklarını fark edersin.

Bilgelik sahibi bir insanın, idrak sahibi bir insanın üzerinde bir tazelik kokusu, mis kokulu bir hayat vardır bilgi sahibi pandit'in kokusundan tamamen farklıdır. Anlamı anlayan kişi, güzelleşir; sadece sözcükleri anlayan çirkinleşir. Ve oradaki kadın, dışarıdan kimse değildi: Sadece Naropa'nın içinin bir yansımasıydı. Naropa'nın kendi varlığıydı ve bilgiden dolayı çirkinleşmişti. Sadece "Anlamını bilmiyorum." idraki bile çirkinliğin anında güzel bir fenomene dönüşmesi için yeterliydi.

Artık hiçbir kutsal yazı kendisine yardımcı olamayacağından, Naropa arayışa girdi. Artık canlı bir usta gerekiyordu. Uzun süren yolculuklardan sonra Tilopa'ya rastladı. Tilopa da bu adamı arıyordu, çünkü bir şeyin varsa onu paylaşmak istersin; merhamet uyanır.

Bir insan biliyorsa, merhamet ortaya çıkar. Tilopa biliyordu. Nihai noktayla yüz yüze gelmişti: Ve bundan merhamet doğdu. Ve almaya hazır olan birini aramaya başladı... Çünkü nihai nokta hakkındaki bilgiyi, onu anlamak istemeyenlerin önüne atamazsın. Almaya açık bir kalp, kadınsı bir kalp gereklidir, bir müridin kadınsı olması gerekir, çünkü usta bildiklerini akıtacak ve mürit de bunlara izin verecektir.

Böylece karşılaştılar ve Tilopa şöyle dedi: "Naropa, artık söylemek için beklediğim her şeyi söyleyeceğim. Her şeyi senin yüzünden söyleyeceğim, Naropa. Geldin ya, artık üzerimdeki yükleri atabilirim."

Naropa'nın vizyonu çok önemlidir. Bu vizyon olmazsa olmazlardandır. Bilginin yararsız olduğunu hissetmediğin sürece, bilgelik aramayacaksın. Gerçek hazine olduğunu düşünerek, sahte sikkeyi yanında taşıyacaksın. Bilginin sahte bir sikke olduğunun farkına varmak zorundasınbu bilmek, anlamak değildir. Olsa olsa zihinseldir sözcük anlaşılmış, ama anlamı kaybolmuştur. Bunu bir kez anladın mı, bütün bilgini söküp atacaksın ve bilen birini aramaya başlamak için kaçacaksın, çünkü ancak bilen biriyle kalp kalbe, varlık varlığa aktarım meydana gelebilir. Ama söz konusu mürit zaten bir bilgi adamıysa, aktarım mümkün olmayacaktır, çünkü bilgi duvar haline gelecektir.

"Farkındalık'' sözcüğünü hatırla. Sanki sabah gitgide tetikte olmaya başlarsın ve uykudan uyanırsın ve uykun birden kaçar, yok olur gibi. Aynısı şimdi de oluyor: Derin uykundan uyanıyorsun; gözlerin yavaş yavaş açılıyor, görmeye başlıyorsun, kalbin çarpmaya başlıyor, varlığın açılıyor; ve birden uykudaki kişi olmaktan çıkıyorsun. Sabah uyanırken hiç dikkat ettin mi, nasıl farklı bir kişi haline geldiğini nasıl uykudaki kişi olmaktan çıktığını? Uyurken bambaşka bir kişi haline geldiğini uyanık olduğun zaman yapmayı hayal bile edemediğin şeyleri nasıl yaptığını uyanık olduğun zamanlarda kesinlikle inanamayacağın şeylere nasıl inandığına dikkat ettin mi hiç? Uykuda, her türlü saçmalığa inanırsın. Uyanıkken kendi aptallığına, kendi rüyalarına gülersin.

Hindular bu yüzden dünyanın maya olduğunu söylemeye devam ederler: Dünyanın var edildiği madde, rüyadır; gerçek değildir. Uyan! Ve etrafını saran hayaletlerin yok olduğunu göreceksin. Tamamen farklı bir varoluş vizyonu ortaya çıkacaktır özgürlük budur. Özgürlük, illüzyonlardan kurtulmaktır. Özgürlük, uykudan kurtulmaktır. Özgürlük, olmayan, ama oradaymış gibi görünen her şeyden kurtulmaktır.

Gerçeğe ulaşmak eve gelmek gibidir; gerçekdışılıkta gezinmek dünyada olmak gibidir.

İnkarın dağıtılmasıyla görenin ve görülenin birbirinden koparılması, kurtuluşu getiren çaredir.

Hatırlanması gereken ilk adım, dikkat edilmesi gereken şey, görülenden ayrı olduğundur: Ne görürsen gör, sen görensin. Orda bir ağaç düşün, yeşil, güzel, çiçek açmış ağaç bir nesnedir; ama sen öznesin. Onları ayır. Ağacın orada, ama senin burada olduğunu bil. Ağaç dışarıda, ama sen içeridesin; ağaç görülen, ama sen görensin. Bunu hatırlamak çok zordur, çünkü ağaç öylesine güzel ve çiçekleri öylesine çekicidir ki, seni hipnotize ederler. İçinde kaybolmak istersin. Kendini unutmak istersin.

Aslında hep kendini kaybetmeye, kendinden kaçmaya yer arıyorsun. Kendinden o kadar bıkmışsın ki... Hiç kimse kendisiyle baş başa kalmak istemez. Sadece kendinden kaçmak için binlerce yol yaratırsın. “O ağaç güzel," dediğinde, kendinden kaçmış oluyorsun, kendini unutmuş oluyorsun. Yanından geçen güzel bir kadın gördüğünde, kendini unutmuş oluyorsun. Gören, görülende kayboluyor.

Göreni görülende kaybetme. Birçok kez onu kaybedeceksin geri iste. Tekrar tekrar geri iste. Zamanla istikrarlı olacaksın. Zamanla güç kazanacaksın. Patanjali, yanından ne geçerse geçsin Tanrı bile olsa der ki: "Görenin sen olduğunu ve onun da görülen olduğunu unutma. Bu ayrımı sakın unutma, çünkü ancak bu ayrımla vizyonun berraklaşacak, bilincin konsantre olacak, farkındalığın pekişecek, varlığın kök salacak ve merkezde yoğunlaşacaktır.

Kendini hatırlamak için tekrar tekrar git, tekrar tekrar düş. Kendini hatırlamak, egonu hatırlamak değildir, unutma. "Ben varım" olgusunu hatırlamak değildir. Hayır. İçeride görenin ve dışarıda görülenin var olduğunu hatırlamaktır. "Ben" meselesi değildir; bilinç ve bilincin nesnesi meselesidir. İnkarın dağıtılmasıyla görenin ve görülenin birbirinden koparılması, kurtuluşu getiren çaredir." Etrafındaki her şeyin ne kadar farkına varırsan, zamanla etrafını saranın sadece dünya değil, kendi bedenin de olduğunu göreceksin. Bu da bir nesnedir. Elimi görebiliyorum, elimi hissedebiliyorum, öyleyse onu da ayrı tutmak zorundayım. Beden ben olsaydım, bedenimi hissedemezdim kim hissedecek? Bilmek için ayrı tutmak şarttır. Bütün bilgiler, bütün bilinenler ayrılır. Tüm inkarlar ayrımın unutulmasıdır. Bedenin de diğer olduğunun farkına vardığında, bilincin eve yerleşmiş olur.

O zaman duygularının, düşüncelerinin de "diğerleri" olduğunun farkına varırsın, çünkü onları görebilirsin. Onları tekrar tekrar gördün, ama ayrı olduğunuzu hatırlamıyorsun. Zihin ekranından bir düşüncenin geçtiğini görüyorsun. Tıpkı gökyüzünde bir bulutun geçişi gibidir: Kuzeye doğru hareket eden beyaz bir bulut veya siyah bir bulut görürsün. Düşünce geçerken, nereye gittiğine bak, nereden geldiğine bak. İzle onu. Ona dahil olma; onunla bir olma. Ona dahil olmak, onunla bir olmak, özdeşleşmektir, tadatmya'dır ki, bu da inkardır. Özdeşleşirsen, inkara düşersin. Özdeşleşmezsen ayrı kalır, tanıklık eder, izlersen farkındalığa doğru ilerlersin.

Upanişadların "neti, neti" yöntemi, yok etme yöntemi dedikleri budur: Dünyayı görüyorsun öyleyse dünya değilim; bedenini görüyorsun öyleyse beden değilim; düşünceyi görüyorsun öyleyse düşünce değilim; duyguyu görüyorsun öyleyse duygu değilim. Devam ediyorsun, devam ediyorsun, devam ediyorsun... Ve bir an geliyor ki, geriye sadece gören kalıyor; görülenlerin hepsi yok oluyor ve görülenlerle birlikte tüm dünya.

Bilincin bu yalnızlığında olağanüstü bir güzellik, olağanüstü basitlik, olağanüstü masumiyet, sadelik gizlidir. Bu bilinçte otururken, bu bilinçte merkeze yoğunlaşmışken, Hiçbir kaygı, kesinlikle hiçbir kaygı yoktur endişe yok, ıstırap yok, acı yok, nefret yok, sevgi yok, öfke yoktur. Her şey yok olmuştur; sadece sen varsın. "Ben varım." duygusu bile yok olup gitmiştir, çünkü "Ben varım." diye hissedersen, duyguna varırsın ama o senden ayrılmıştır. Sen varsın. Sadece varsın. Öylesine basit bir şekilde varsın ki,

"Ben varım." diye bir şey yok, sadece bir "varlık" var. Varoluşun tanımı budur. Bu bir felsefe meselesi, nasıl tanımlanacağına dair bir mesele değildir; deneyim meselesidir, nasıl tecrübe edeceğin meselesidir.

Her şey yok edilmiştir, bütün rüyalar dağılmıştır, tüm dünya yok olmuştur sen kendi içinde oturuyorsun, hiçbir şey yapmadan, en ufak bir düşünce dalgası, en ufak bir duygu esintisi bile geçmiyor. Her şey sessiz sakin: Zaman durdu, mesafe yok oldu. Transandantal (aşkın) an, bu andır. O anda, ilk defa artık inkarcı değilsin. Varlığında bu kadar ilerlemişindir. Bu şekilde bilen kişi haline gelmişsindir, bilgili kişi değil. Herhangi bir bilgi toplamadın; aksine etrafında olan her şeyi ayırdın. Tamamen savunmasız, çıplaksın, shunyata'sınsen boşluksun.

Patanjali der ki, inkardan kurtuluş budur. Öyleyse ilk adım, ayırmaya devam etmektir. Ne görürsen gör, gören olarak daima "Ben ayrıyım." diye hatırla ve anında etrafını bir nevi sessizlik saracaktır. "Ben görenim, görülen değil." diye hatırladığın anda, artık bu dünyanın bir parçası değilsin anında sınırı aşmışsındır.

Tekrar unutabilirsin. Başlangıçta bunu sürekli hatırlamak zordur, ama yirmi dört saat içinde bir an için bile hatırlasan yeterli olacaktır. Zamanla daha fazla anlar mümkün olacaktır. Ve öyle bir gün gelecektir ki, artık hatırlamak için bir çaba göstermene gerek kalmayacaktır: Doğal hale gelecek, tıpkı nefes almak gibi nefes aldıkça hatırlayacaksın. Böyle bir durumda artık "Hatırla" demek iyi değildir, çünkü çaba yoktur. Sadece olur; kendiliğinden olur hale gelmiştir.

Gerçek olan ve gerçek olmayan arasındaki tereddütsüz ayrımcılık uygulaması inkarın dağıtılmasına neden olur.

Adımlardan biri budur; bir de diğer adım vardır. Her ikisi de beraber çalışırlar. Diğerinin ikinci adım olduğunu söylemek doğru değildir ikisi aynı anda ilerlerler. Yine de önce görenle görülen arasındaki ayrımcılıkla başlamak daha iyidir; o zaman diğeri olası hale gelecektir, çünkü gerçek olan ve gerçek olmayan arasındaki ayrımdan oluşan diğer adım, daha zor fark edilendir.

Örneğin, günlük yaşamda her şeyi tamamen birbirine karıştırmaktasın. Hangisinin gerçek olup, hangisinin gerçek olmadığını bilmiyorsun. Her şey öylesine birbirine karışmıştır ki, herhangi bir fantezi sana gerçek gibi görünebilir ve gerçekleştiğinde, yani sen onu gerçek kabul ettiğinde, seni etkilemeye başlar. Seni etkilemeye başladığında ise sana daha da gerçek görünür, çünkü seni etkilemektedir. Tam bir kısırdöngü haline gelir.

Gece birinin elinde bıçakla göğsünün üzerinde oturduğunu ve seni öldürmek üzere olduğunu görürsün tam bir kabus. Bağırırsın. Bağırdığın için uykun bölünür. Gözlerini açarsın; göğsünde oturan kimse yoktur. Belki uyku sırasında kendi yastığını ya da sadece elini göğsünün üzerine çekmişsindir ve onun baskısı sende böyle bir izlenim bırakmıştır. Bu baskı rüyayı yaratmıştır. Artık bunun bir rüya olduğunu biliyorsun, ama kalbin hala deli gibi çarpmaya devam ediyor. Bunu bir rüya olduğunu biliyorsun. Artık tamamen uyanıksın. Işığı açtın hiç kimse, hiçbir şey yok ama bedenin hala hafif de olsa titremeye devam ediyor. Tekrar sakinleşmen zaman alacaktır.

Gerçek olmayan bir rüya, bedeninde nasıl gerçek bir fenomene dönüşebilir ki? Bunun sadece iki olasılığı vardır. Birincisi, beden de aslında gerçek değildir. Hinduların yaşama bakış açıları budur: Şayet bir rüya bedeni etkileyebiliyorsa, o zaman beden de rüya gibi olmalıdır; gerçek olamaz, ikinci olasılık: Rüyayı gerçek kabul ettiğin için, seni etkiledi. Gerçek oldu. Sadece senin kendi zihnindir bu: Bir şeyi gerçek kabul edersen, gerçek olur. Anlıyorsan, gerçek değildir. Anında seni herhangi bir şekilde etkilemeyi keser.

Sadece izle: Açlık hissediyorsun. Bu açlık gerçek mi, bedensel bir ihtiyaç mı, yoksa sadece her gün aynı saatte yemek yediğin için, zamanı geldi dediği için mi açlık hissediyorsun? Saat, "Açlık hisset!" diyor ve sen de emirlere derhal uyuyorsun: Açlık hissetmeye başlıyorsun. Gerçekten açlık mı? Gerçekten açlıksa, ne kadar uzun aç kalırsan, açlık o denli büyüyecektir. Her gün saat birde yemek yiyorsan ve saat birde açlık hissediyorsan, bekle: Sadece on beş dakika sonra açlık hissin geçecek; bir sat sonra artık açlığını tamamen unutmuş olacaksın. Ne oldu? Açlık gerçek olmuş olsaydı, bir saat sonra daha da büyümüş olacaktı aksine yok oldu. Sen bunu zihninde yarattın gerçek bir bedensel ihtiyaç değil, sadece hayali bir ihtiyaç, gerçek olmayan bir ihtiyaç.

Neyin gerçek, neyin gerçek olmadığını izlersen, birçok şeyin farkına varırsın. O zaman bunları ayırabilirsin ve hayat gitgide daha basit bir hale gelir. Sarınyas’ın anlamı budur: Gerçek olmayanı bulmak. Gerçek değilse ve sen de gerçek olmadığının farkına vardıysan, senin üzerinde hiçbir gücü yoktur. "Bu gerçek değil." dediğin anda, gücü kaybolur, o nesne ölüdür, seni daha fazla etkileyemez. Hayat çok daha basit, çok daha doğal hale gelir. İşte o zaman, gitgide nesnelerin ve olayların yüzde doksan dokuzunun gerçek olmadığının farkına varırsın. Yüzde doksan dokuz diyorum. Yüzde birini nihai adım için geride tutuyorum, çünkü nihai adımda o da sana kalan tek gerçeklik de gerçek olmayan hale gelecektir. Her şeyin teker teker gerçek olmadığın hissedeceksin ve bırakacaksın. Sonunda sadece bilinç gerçek olacaktır.

Gençsin, yaşlanırsın, ama gören yine aynı kişidir. Hastasın, iyileşirsin, ama görülen yine aynı şey kalır, içindeki bilinç daima aynıdır; sabit bir faktördür tek gerçekliktir, çünkü Hindular gerçekliği sonsuza dek dayanan şey olarak tanımlarlar. Tanımlamaları şöyledir: "Sonsuz olan gerçektir ve anlık olan gerçek değildir." çünkü şu an buradaysa, bir an sonra gitmiştir. O zaman neden ona gerçek diyelim ki? O bir rüyaydı. Tek bir an için anlamlı olup, daha sonra anlamsız hale gelen her şey bir rüyadır. Hindular der ki, yaşamın tamamı bir rüyadır, çünkü öldüğünde yaşamın anlamsız hale gelir, sanki hiç var olmamışsın gibi.

Zaman geçtikçe gerçek olanı gerçek olmayandan ayırmak, bölümlemek daha özgün bir farkındalığın ortaya çıkmasına neden olacaktır. Unutma ki, gerçek olanla gerçek olmayan arasındaki bu bölümleme, bu ayrımcılık daha fazla farkındalık yaratmak için bir yöntemdir. Burada önemli olan neyin gerçek olup, neyin gerçek olmadığını bilmek değildir. Asıl önemli nokta şudur ki, neyin gerçek olup, neyin gerçek olmadığını anlamaya çalışarak, yoğun bir biçimde farkında olacaksın. Bu bir metodolojidir. Öyleyse orada sıkışıp kalma, çünkü insanlar kendi metodolojilerinde sıkışıp kalabilirler. Bunun daima bir metodoloji olduğunu hatırla. Sadece bir araçtır. Ne kadar nüfuz eder ve gerçek olanla gerçek olmayanın farkına varırsan bu ikisi arasında ne olduğunun farkına varırsan yoğunluğun zaman geçtikçe daha da yoğunlaşır, daha da canlanır. Gözlerin daha keskin hale gelir ve yaşam fenomenini etkiler. Asıl önemli olan budur.

Yoga için her şey bir araçtır. Hedef, seni mükemmel bir şekilde farkında yapmaktır, öyle ki kalbinde bir damla karanlık bile kalmasın, tek bir köşe karanlık kalmasın evin tamamı ışıklar altında olacaktır. "Gerçek olan ve gerçek olmayan arasındaki tereddütsüz ayrımcılık uygulaması inkarın dağıtılmasını sağlar." Öyleyse önemli olan, inkarın dağıtılmasıdır.

Aradığın ışık senin içindedir. Öyleyse araştırmamız içsel bir araştırma olacaktır. Dışarıda bir hedefe doğru yapılan bir yolculuk değildir bu; içe doğru yapılan bir yolculuktur. Çekirdeğine ulaşmak zorundasın. Aradığın şey, zaten senin içindedir. Sadece soğanın kabuklarını soymak zorundasın: Üstünde tabaka tabaka inkar vardır. Elmas, çamurda gizlidir; elmasın yaratılmasına gerek yoktur. Elmas zaten oradadır yapman gereken tek şey üzerindeki çamur tabakalarını yok etmektir.

Bunu anlamak çok kolaydır: Hazine zaten oradadır. Belki sende sadece anahtarı yoktur. Anahtarın bulunması gerekir, hazinenin değil. Bu çok temel, çok radikaldir, çünkü çabanın tamamı bu anlayış üzerine kurulacaktır. Hazinenin yaratılıyor olması gerekseydi, bu çok uzun bir süreç olurdu ve hiç kimse hazinenin yaratılıp yaratılamayacağından emin olamazdı. Sadece anahtarların bulunması gerekmektedir. Hazine zaten oradadır, hemen yanı başında. Sadece birkaç tabaka kilidin yok edilmesi gerekir.

Bu nedenle gerçeği aramak negatiftir. Pozitif bir arama değildir. Varlığına bir şey katmıyorsun; aksine bir şeyler silmek zorundasın. Kendinden bir şeyler kesip atmak zorundasın. Gerçeği aramak cerrahidir. Tıbbi değildir, cerrahidir. Sana hiçbir şey eklenmiyor, aksine senden bir şeyler alınıyor, bir şeyler inkar ediliyor. İşte Upanişadlar'ın yöntemi neti, neti budur. Neti neti'nin anlamı: İnkar edene ulaşana kadar inkar etmeye devam et; inkar etme olanağın olmayana kadar inkar etmeye devam et, sadece sen kalana kadar inkar etmeye devam et. Sadece sen, çekirdeğinin içinde, inkar edilemeyen bilincinin içinde sen sadece sen kalınca bilincini kim inkar edebilir ki? Öyleyse inkar etmeye devam et: "Ben ne buyum, ne de bu." Devam et. "Neti, neti..." Sonra bir an gelir ki sadece sen kalırsın, sadece inkarcı. Artık kesilecek bir şey yoktur, cerrahi müdahale bitmiştir. Hazineye ulaştın.

Yoga'nın, saflığı bozan şeylerin yok edilmesi için kullanılan farklı basamakları uygulandığında, gerçeklik farkındalığına dönüşen tinsel bir aydınlanma medyana gelir.

Bir şeylerin yaratılması gerektiğini değil, bir şeylerin yok edilmesi gerektiğini söylemektedir. Sen, varlığından fazlasısın sorun bu. Etrafına çok fazla şey topladın, tıpkı elmasın etrafına çamur toplaması gibi. Çamurun yıkanarak yok edilmesi gerekir. Ve aniden elmas ortaya çıkıverir. Saflığın veya kutsallığın ya da ilahlığın yarattığı bir eser değildir. Sadece saflığı bozan şeylerin yok edilmesidir. Sen safsın, Sen kutsalsın. Yolun tamamı farklı bir hal alır. O zaman bazı şeylerin kesilmesi ve atılması gerekir. Bazı şeylerin yok edilmesi gerekir.

Çok derinlerde sarınyas'ın, terk etmenin anlamı budur. Evi terk etmek, aileyi terk etmek, çocukları terk etmek değildir bu fazla acımasız görünür. Ve merhametli bir insan bunu nasıl yapabilir ki? Eşini terk etmek değildir, çünkü asıl sorun eşin değildir. Eşin Tanrı'yı engellemez; aynı şekilde ne çocukların ne de evin bir engel teşkil etmezler. Hayır, şayet onları terk etmeye kalkarsan, sen anlamamışsındır. Kendi içinde topladığın başka bir şeyi terk et.

Feragatin ne olduğunu anladığında, bunun neti, neti olduğunu anlarsın. Diyorsun ki: 'Ben bu beden değilim, çünkü bedenin farkındayım. Bunun farkında olmak beni ayrı ve farklı yapıyor.' Daha derine git. Soğanın kabuklarını soymaya devam et: "Ben düşünceler değilim, çünkü onlar gelip gidiyor, ama ben kalıyorum. Ben duygular değilim..." Onlar da kimi zaman çok güçlü bir şekilde geliyorlar ve sen kendini tamamen kaybediyorsun, ama onlar da gidiyorlar. Öyle bir zaman vardı ki, onlar yoktu, ama sen vardın; ve yine öyle bir zaman vardı ki, sen vardın ve onların içinde gizliydin. Yine onların gittiği ve senin burada oturduğun bir zaman vardır. Onlar olamazsın. Sen ayrısın. Soğanın kabuğunu soymaya devam et:

Hayır, beden değilsin; düşünce değilsin; duygular değ ilsin. Ve bu üç tabaka olmadığını biliyorsan, egon da arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolup gider çünkü egon bu uç tabakayla özdeşleşmeden başka bir şey değildir. O zaman varsın, ama "Ben" diyemezsin. Sözcük anlamını kaybeder. Ego yoktur; sen de evine geldin.

Öyleyse saflığı bozan şeyleri terk et diyorsam, bedenin kirli demek istemiyorum, zihnin kirli demek istemiyorum, hatta duyguların bile kirli demek istemiyorum. Hiçbir şey kirli değildir ama bunlarla özdeşleşirsen, o zaman bu özdeşleşmede saflığı bozan bir şey vardır. Her şey kusursuzdur. Kendi başına çalışıyorsa ve sen müdahale etmiyorsan, bedenin mükemmeldir. Kendi başına çalışıyor ve bedenin müdahale etmiyorsa, bilincin kusursuzdur. Müdahalenin olmadığı bir varoluşta yaşıyorsan, kusursuzsun. Her şey kusursuzdur. Bedeni kınamıyorum. Asla hiçbir şeyi kınamam. Bunu asla unutmamayı ilke haline getir: Ben bir kınayıcı değilim. Her şey olduğu gibi güzeldir. Ama özdeşleşme saflığın bozulmasına neden olur.

Beden olduğunu düşünmeye başladığın anda bedeni rahatsız edersin. Ve bedeni rahatsız edersen, o da anında tepki verir ve seni rahatsız eder. İşte saflığın bozulması burada başlar.

Patanjali der ki: "Yoga'nın, saflığı bozan şeylerin yok edilmesi için kullanılan farklı basamaklar uygulandığında..." Kimliğin yok edilmesi, özdeşleşmenin yok edilmesi için; içindeki karışıklığın her şeyin başka bir şey haline geldiği kaosun. Hiçbir şey belli değildir. Hiçbir merkez kendi başına çalışmaz; kalabalık haline gelmişsindir. Her şey diğerinin doğasına müdahale etmeye başlamıştır. İşte saflığı bozan şey budur.

"... Saflığı bozan şeylerin yok edilmesi için... tinsel bir aydınlanma meydana gelir... "Saflığı bozan şeyler bir kez yok edildi mi, aniden bir aydınlanma meydana gelir. Bu aydınlanma dışarıdan gelmez. Senin kendi içsel varlığının saf, masum ve bakir halidir. İçinde bir ışıltı meydana gelir. Her şey açık ve nettir: Kargaşayı yaratan kalabalıklar gitmiş, algının keskinliği ortaya çıkmıştır. Artık her şeyi olduğu gibi görebilirsin; hiçbir yansıma yoktur. İmgelem yoktur, herhangi bir gerçekçiliğin çarpıtması yoktur. Her şeyi sadece olduğu gibi görürsün. Gözlerin boş bakar, varlığın sessizdir. Artık içinde hiçbir şey yoktur, böylece yansıtma yapamazsın. Sadece pasif bir seyirci, bir tanık, bir sakshin haline gelirsin bu da varlığın saflığıdır.

Şimdi de Yoga'nın sekiz basamağı; Patanjali'nin öğretisinin merkezi:

Yoga'nın sekiz basamağı şöyledir: yama, niyama, asana, pranayama, pratyahara, dharana, dhyana, samadhi.

Yoga biliminin tek cümlelik, tek tohumda özetidir bu. Birçok şey dolaylı olarak söylenmektedir. Önce, size her basamağını açıklayayım. Ve unutmayın ki, Patanjali bunlara hem basamak, hem de organ der. Onlar her ikisi de. Basamaklar, çünkü biri diğerini izler, büyüme sırası vardır. Ama sadece, basamak değildirler: Aynı zamanda Yoga bedeninin organlarıdırlar. Dahili bir bütünlükleri, yani organik bir bütünlükleri vardır ki, organların anlamı da budur.

Örneğin ellerim, ayaklarım, kalbim hiçbiri ayrı olarak çalışmaz. Ayrı değildirler, organik bir bütündürler. Kalp durduğunda elim de hareket etmez. Her şey birbirine bağlıdır. Merdivenin üzerindeki her basamak ayrı diye onlar da merdivenin basamakları gibi değildirler. Bir basamak kırıldığında, merdivenin tamamı kırılmayacaktır. Öyleyse Patanjali der ki: Onlar birer basamaktır, çünkü belirli bir büyüme sırasını takip ederler ama aynı zamanda onlar angastır. Bedenin organları, organik. Onlardan hiçbirini atamazsın. Organlar atılamaz. Basamaklar atılabilir; organlar atılamaz. İki basamak birden zıplarsın, bir basamağı atlayabilirsin, ama organları atamazsın. Onlar mekanik parçalar değildir. Onları sökemezsin. Seni sen yapan onlardır. Bütüne aittirler; ayrı değildirler. Bütün, onlar sayesinde uyumlu bir bütün gibi çalışmaktadır.

Böylece Yoga'nın bu sekiz organ, hem birbirini takip ettikleri için birer basamaktır, hem de aralarında derin bir ilişki vardır. İkincisi birincisinden önce gelemez birincisi birinci olmak, İkincisi de ikinci olmak zorundadır. Sekizincisi de sekizincisi olmak zorundadır dördüncü olamaz, birinci olamaz. Öyleyse bunlar birer basamaktır ve aynı zamanda organik bir bütündür.

Yama, kendini tutmaktır. İngilizce'de bu sözcük biraz farklılık kazanır. Aslında sadece biraz değil, gerçekte yama sözcüğünün bütün anlamı  kaybolur çünkü İngilizce'de 'kendini tutmak' bir şeyleri bastırmak, gemlemek gibi bir ifade kazanmaktadır. Ve bu iki sözcük, bastırmak ve gemlemek, Freud'a göre çirkin kelimeler haline gelmişlerdir. Kendini tutmak gemlemek değildir. Patanjali'nin yama sözcüğünü kullandığı günlerde, tamamen farklı bir anlamı vardı. Sözcükler zaman içinde değişirler. Şimdi bile Hindistan da dahil olmak üzere, yama kökünden türetilen samyam kontrol, gemleme anlamına gelir. Anlamı kaybolmuştur.

Patanjali için kendini tutmak gemlemek anlamına gelmez. Sadece kendi hayatını yönetmek demektir enerjileri bastırmak değil, onları yönlendirmek, onlara bir yön vermek. Zıt yönlere, birçok yöne hareket edebilen böyle bir hayatı yaşayabilirsin ancak hiçbir yere ulaşamazsın. Tıpkı bir araba gibidir: Sürücü, birkaç mil kuzeye gider, sonra fikrini değiştirir; güneye birkaç mil gider, yine fikrini değiştirir; sonra birkaç mil batıya gider, yine fikrini değiştirir ve sürekli böyle devam eder. Doğduğu yerde ölecektir. Asla hiçbir yere ulaşamayacaktır. Asla doyum hissini tadamayacaktır. Birçok yöne hareket edebilirsin, ama kendine bir yön tayin etmediğin sürece, tüm hareketlerin yararsız olacaktır. Zamanla daha da hüsrana uğrayacaksın, hepsi bu.

Kendini tutmak, öncelikle yaşam enerjine bir yön vermek demektir. Yaşam enerjisi sınırlıdır. Saçma ve yönsüz yollarda kullanmaya devam edersen, hiçbir yere ulaşamazsın. Er veya geç enerjin tükenecektir ve bu boşluk Buda'nın boşalmışlığı gibi olmayacaktır. Sadece negatif bir boşluğu olacaktır. İçinde hiçbir şey olmayan boş bir kap. Ölmeden önce ölmüş olacaksın. Ama doğa, varoluş, Tanrı ya da sen kim dersen de, tarafından sana verilen bu sınırlı enerjiler, sınırsıza açılan kapı haline gelecek şekilde de kullanılabilirler. Doğru ilerlemek, bilinçli ilerlemek, tetikte olarak ilerlemek, bütün enerjini toplayıp bir tek yöne doğru ilerlemek ve bir kalabalık değil, bir birey haline gelmek yama’nın anlamı budur.

Genelde içinde birçok ses barındıran bir kalabalıksın. Biri: "Şu tarafa git." derken, diğeri, "Orası yaramaz. Bu tarafa git." bir diğeri, "Tapınağa git." yine bir başkası da "Tiyatro daha iyi olacaktır." der. Hiçbir zaman rahat olmayacaksın, çünkü nerede olursan ol, pişman olacaksın. Tiyatroya gittiğinde, tapınağa gitmeni söyleyen ses seni rahatsız etmeye devam edecektir: "Niye burada boşuna zamanını harcıyorsun? Tapınakta olman gerekirdi... Dua etmek güzeldir. Orada ne olacağını kimse bilemez belki de bu bir aydınlanma fırsatıydı ve son onu kaçırdın, kimse bilemez." Tapınağa gittiğinde, yine aynısı tiyatroya gitmen için ısrar eden ses konuşacaktır bu sefer: "Burada ne yapıyorsun? Bir aptal gibi burada oturuyorsun. Daha önce de dua ettin, ama hiçbir şey olmadı. Neden zamanını boşa harcıyorsun?" Ve etrafında bir sürü aptalın oturup, yararsız şeyler yaptığını göreceksin hiçbir şey olmuyor. Tiyatroda ise ne heyecanlar, ne coşkular vardır, kim bilir? Sen kaçırıyorsun.

Bir birey, bütünlük içinde bir varlık değilsen, nerede olursan ol, hep bir şeyleri kaçıracaksın. Hiçbir yerde hiçbir zaman evde olmazsın. Hep bir oraya bir buraya gidersin, ama asla bir yere varamazsın. Çıldırırsın. Yama'ya karşı olan hayat, çıldırır. Batı'da kendini tutmak hakkında düşünmek, sanki özgürmüşsün, bağımsızmışsın gibi görünmektedir. Ama bir birey olmadığın sürece özgür olamazsın. Özgürlüğün bir aldatmacadır; intihardan başka bir şey değildir. Kendi kendini öldürürsün, olasılıklarını, enerjilerini yok edersin ve bir gün, hayatın boyunca birçok şey denediğini, ama hiçbir şey elde edemediğini, bununla büyüyemediğini anlarsın.

Kendini tutmanın asıl anlamı, hayatına bir yön vermektir. Kendini tutmak, biraz daha merkezde yoğunlaşmak anlamına gelmektedir. Merkezde nasıl biraz daha yoğunlaşabilirsin? Hayatına bir kez yön verdin mi, içinde anında bir merkez oluşur. Bu merkezi yön yaratır. Daha sonra merkez de yönü belirler. İkisi de karşılıklı olarak doyuma ulaşırlar.

Kendini tutmadığın sürece, İkincisine geçmek mümkün değildir Patanjali onlara bu yüzden basamak diyor.

İkincisi niyama, sabit gözlemdir: Disiplini olan bir hayat, düzenliliği olan bir hayat, acele içinde değil, oldukça disiplinli bir şekilde yaşanan bir hayat. Düzenlilik... Bu da kulağa biraz kölelik gibi geliyor. Patanjali'nin zamanında çok güzel olan sözcüklerin hepsi artık çirkin hale gelmişler. Yine de diyorum ki, hayatına bir düzenlilik, bir disiplin getirmediğin sürece, içgüdülerinin kölesi olursun bunun özgürlük olduğunu düşünebilirsin, ama bütün serseri düşüncelerin kölesi olursun. Bu özgürlük değildir. Görünür bir ustan olmaz, ama içinde görünmeyen birçok ustan olur ve onlar da senden üstün çıkmaya çalışırlar. Sadece düzenliliğe sahip bir insan, günün birinde usta olabilir.

Ama tüm bunlar daha çok uzak, çünkü gerçek usta ancak sekizinci basamak tamamlandıktan sonra oluşur hedef budur. O zaman insan bir jina, bir fatih haline gelir. O zaman insan bir Buda, uyanan biri haline gelir.

Üçüncü basamak asana, duruştur. Her basamak bir öncekinden meydana gelir: Ancak hayatında düzenlilik varsa asanaya, yani duruşa geçebilirsin. Asana'yı ara sıra dene; sadece sessizce oturmayı dene. Oturamazsın bedenin sana karşı isyan etmeye çalışır. Aniden oranda buranda acı hissetmeye başlarsın. Bacakların uyuşur. Aniden bedeninin birçok noktasında huzursuzluk hissedersin. Bunu daha önce hiç hissetmemiştin. Sadece sessizce oturmak neden bu kadar çok sorun çıkartır? Karıncaların gezindiğini hissedersin. Baktığında orada hiçbir karıncanın olmadığını göreceksin. Bedenin seni kandırıyor. Bedenin, disiplin altına girmeye hazır değil henüz. Bedenin kaynıyor. Seni dinlemek istemiyor. Kendi efendisi olmuştur. Sen de ona daima ayak uydurmuşsundur. Artık birkaç dakika sessizce oturmak bile neredeyse imkansız hale gelmiştir.

İnsanlara sadece sessizce oturmalarını söylediğinde işte böyle bir cehennemden geçerler. Bunu birine söylediğimde, bana: "Sadece sessizce oturmak mı, hiçbir şey yapmadan?" Sanki "bir şey yapmak" bir takıntıymış gibi. "O zaman bana en azından bir mantra ver ki, içimden söyleyeyim." Meşguliyete ihtiyacı var. Sadece sessizce oturmak zor görünüyor. Halbuki bir insanın başına gelebilecek en güzel olasılık, hiçbir şey yapmadan sadece sessizce oturmaktır.

Asana, gevşemiş halde duruş anlamına gelir. Bu duruşta öylesine gevşemiş, öylesine rahatsındır ki, bedenini hareket ettirmeye gerek duymazsın. O anda aniden bedenden üstün olursun.

Bedenin sana, "Bak, üzerinde karıncalar geziyor." dediğinde ya da aniden bir kaşıma, bir kaşınma hissi duyduğunda, bedenin seni alt etmeye çalışıyordur. Bedenin: "O kadar uzaklara gitme. Geri gel. Nereye gidiyorsun?" diyordur çünkü bilinç yukarı doğru ilerlemektedir, bedensel varoluştan uzağa. Yani?... Beden isyan etmeye başlar. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamışsındır. Beden senin için sorun yaratıyor, çünkü problem varsa, tekrar geri dönmek zorunda kalacaksın. Bedenin dikkatini çekmeye çalışıyor: "Dikkatini bana ver." Acı yaratacaktır. Kaşınma yaratacaktır; kaşınıyormuş gibi hissedeceksin. Birden bedenin artık olağan değildir; isyan ediyordur. Bu bir beden politikasıdır. Geri çağrılıyorsun: "O kadar uzağa gitme, meşgul ol. Burada kal."Bedene ve dünyaya bağlı kal. Sen gökyüzüne doğru hareket ediyorsun ve bedenin korkuyor.

Asana, sadece kendini tutan, sabit gözlem yapan ve düzenli bir hayat yaşayan insana olacaktır. Duruş o zaman mümkün olacaktır. O zaman sadece oturabilirsin, çünkü bedenin artık disiplinli bir insan olduğunu bilir. Oturmak istiyorsan, oturursun kimse karşı çıkamaz. Bedenin istediğini söylemeye devam edebilir... Zamanla duracaktır. Dinleyen kimse yoktur. Bu, bastırmak değildir; bedenini bastırmıyorsun. Aksine bedenin seni bastırmaya çalışmaktadır. Bu, bastırmak değildir. Bedenine herhangi bir şey yapmasını söylemiyorsun; sadece dinleniyorsun. Ama bedenin dinlenmek nedir bilmez, çünkü hiçbir zaman onun dinlenmesine fırsat vermemişsindir. Hep hareket halindeydin. Asana sözcüğünün asıl anlamı dinlenmektir; derin bir dinlenmede olmaktır ve bunu yapabildiğin anda birçok şey yapabileceksin.

Bedenin dinlenirken, nefes alış verişlerini düzenleyebilirsin. Daha derinlere ilerlersin, çünkü nefes alış verişin bedenden ruha giden, bedenden zihne giden köprüdür.

Asana'dan sonra nefes alıp vermenin düzenlenmesi gelir: Pranayama.

Birkaç gün boyunca izle ve not tut: Öfkelendiğinde nefes alıp verme ritmin nasıl oluyor nefes verişin mi daha uzun, alışın mı, yoksa ikisi de aynı uzunlukta mı, yoksa nefes alışın çok kısa, ama nefes verişin çok uzun mu ya da nefes verişin çok kısa da nefes alışın çok mu uzun. Sadece nefes alışınla nefes verişinin birbirine oranına dikkat et. Cinsel açıdan uyandığında, dikkat et, not al. Sessizce oturup, gece gökyüzüne bakarken etrafında her şey sessizken, nasıl nefes alıp verdiğini not et. Merhamet doluyken, izle ve not al. Kavgacı bir ruh halindeyken, not al.

Kendi nefes alış verişin hakkında bir çizelge hazırla.

0 zaman daha çok şey bilirsin.

Pranayama, sana öğretilebilecek bir şey değildir. Onu keşfetmek zorundasın, çünkü herkesin nefes alıp verme ritmi farklıdır. Herkesin nefes alıp verişi ve bunun ritmi parmak izleri kadar farklıdır. Nefes alıp vermek, bireysel bir fenomendir. Bu yüzden onu hiçbir zaman öğretmiyorum.

Kendi ritmini kendin keşfetmen gerekir. Senin ritmin, başkası tarafından kullanılabilecek bir ritim olmayabilir veya başkası için zararlı olabilir. Senin ritmin onu bulmak zorundasın.

Zor değildir. Herhangi bir uzmana sorman gerekmez. Sadece bir ay boyunca bütün ruh hallerin ve durumların hakkında bir çizelge hazırla. O zaman kendini ne zaman en dinlenmiş, en gevşemiş, derin bir bırak gitsin içinde hissettiğini öğrenirsin. Kendini hangi ritimde sessiz, sakin, toparlanmış hissettiğini; aniden kendini çok büyük bir mutluluğun içinde, bilinmeyen, taşan bir şeyle doldurulmuş hissettiğinki o anda o kadar çok şey vardır ki, tüm dünyaya versen bile tükenmez ritmin hangisi olduğunu bilirsin.

Evrenle bir olduğunu, artık ayrımın olmadığını, köprünün olmadığını hissettiğin anı hisset ve izle. Ağaçlar ve kuşlar, nehirler ve dağlar, denizler ve kumla kendini bir hissettiğin an izle.

Nefesinin birçok ritmini, geniş bir yelpazesini bulacaksın burada: En şiddetli, en korkunç ve kötü cehennem tipi nefesten, en sessiz cennet tipi nefese kadar. Nefesini keşfettiğin anda onu uygula onu yaşamının bir parçası haline getir. Zamanla bilinçsiz olacaktır; o zaman sadece bu ritimde nefes alıp vereceksin. Ve bu ritimle yaşamın bir yoginin yaşamı olacaktır. Öfkelenmeyeceksin, o kadar çok cinsellik hissetmeyeceksin, kendini nefretle o kadar dolu hissetmeyeceksin. Aniden sende bir dönüşüm olduğunu hissedeceksin.

Pranayama, bugüne kadar insan bilinci üzerine yapılan en büyük keşiflerden biridir. Pranayama, içsel bir yolculuktur. Ve Pranayama dördüncü basamaktır toplam sekiz basamaktan dördüncüsü. Pranayama ile yolculuğun yarısı tamamlanmış olur. Pranayama'yı bir öğretmen aracılığıyla ki bunun yanlış olduğunu düşünüyorum ve onaylamıyorum değil, kendi araştırması ve tetikte oluşu aracılığıyla öğrenen kişi, varoluş ritmini öğrenen bir insan, hedefin yarısına ulaşmış oluyor. Pranayama, en önemli keşiflerden biridir.

Ve Pranayama, nefes düzenlemesinden sonra pratyahara, soyutlama gelir. Pratyahara geri dönüş, geri gelmektir içeri girmek, içeri dönmek, eve dönmektir. Bupratyahara ancak pranayama'dan sonra mümkün olabilir, çünkü pranayama sana önce ritmini verecektir. Artık spektrumun tamamını biliyorsun: Eve hangi ritimle en yakın olduğunu ve kendinden hangi ritimle en uzak kaldığını. Şiddetli, cinsel, öfkeli, kıskanç, sahipleniri olduğunda, kendinden uzaksın; merhamette, sevgide, duada, minnettarlıkta kendini eve daha yakın hissedeceksin. Pranayama'dan sonra pratyahara, geri dönüş mümkündür. Artık yolu biliyorsun artık nasıl geri gideceğini de biliyorsun.

Ardından dharana gelir. Pratyahara'dan sonra eve, en içteki çekirdeğe yaklaşmaya başladıktan sonra, kendi varoluşunun kapısında bulursun kendini. Pratyahara, seni kapıya yaklaştırır. Pranayama dışarıdan içe uzanan köprüdür. Pratyahara, geri dönüş, kapıdır ve dharana, konsantrasyonu olası kılar. Artık zihnini tek bir nesne üzerinde odaklayabilirsin. Önce bedenine yön verdin; önce yaşam enerjine yön verdin şimdi bilincine yön veriyorsun. Artık bilincinin herhangi bir yere gitmesine izin vermiyorsun. Artık bir hedefe doğru götürülmesi gerekiyor. Bu hedef konsantrasyondur, dharana'dır: Bilincini tek bir nokta üzerinde sabitliyorsun.

Bilincin tek bir nokta üzerinde sabitlendiğinde, düşünceler durur, çünkü düşünceler ancak bilincin dalgalanmaya devam ettiği sürece mümkündür oradan oraya, bir yerden diğerine. Bilincin sürekli olarak bir maymun gibi oradan oraya zıpladığı sürece birçok düşünce oluşur ve zihnin kalabalıklarla dolar taşar tıpkı bir pazar yeri gibi. Artık bir imkan varpratyahara’dan, pranayama’dan sonra artık bir imkan var tek bir noktaya konsantre olabilirsin.

Bir noktada yoğunlaştığında dhyana'ya geçersin. Konsantrasyon sırasında zihnini tek bir noktaya yönlendiriyorsun. Dhyana’da bu noktayı da atıyorsun. Artık hiçbir yere gitmeden tamamen merkezde yoğunlaştın çünkü bir yere gidersen, bu daima dışarıya çıkış olacaktır. Konsantrasyon sırasında tek bir düşünce bile senin dışında bir şeydir bir nesne vardır; artık yalnız değilsindir, iki şey vardır. Konsantrasyon sırasında da iki şey vardır: Nesne ve sen. Konsantre olduktan sonra ise nesnenin de bırakılması gerekiyor.

Bütün tapınaklar seni sadece konsantrasyona götürür. Seni onun ötesine çıkartamazlar, çünkü bütün tapınaklar bir nesneyi barındırırlar:       Tanrı'nın görüntüsü, üzerinde konsantre olabileceğin bir nesnedir. Bütün tapınakları seni sadece dharana'ya, konsantrasyona götürür. İşte bu yüzden bir din ne kadar yükseklere çıkarsa, tapınak ve görüntü o denli kaybolur. Kaybolmak zorundadırlar. Tapınak iyice boşalmak zorundadır, öyle ki sadece sen kalmalısın başka hiç kimse, hiçbir şey, hiçbir nesne kalmamalı: Salt öznellik olmalı.

Dhyana salt öznelliktir"bir şeyi" seyretmek değildir, çünkü bir şeyi seyretmek konsantrasyondur. İngilizce'de bunu daha iyi açıklayacak sözcükler yoktur. Konsantrasyon, üzerine konsantre olacağın şeyler var demektir. Dhyana ise meditasyondur: Orada hiçbir şey yoktur, her şey atılmıştır, ama sen yoğun bir farkındalık aşamasındasındır. Nesne atılmıştır, ama özne uykuya dalmamıştır. Derin bir konsantrasyon içindedir, hiçbir nesne olmadan, merkeze yoğunlaşmış bir biçimdedir ama hala "Ben" duygusu direnecektir. Etrafında dolanıp duracaktır. Nesne bırakılmıştır, ama özne hala oradadır. Hala var olduğunu hissediyorsun.

Bu ego değildir. Sanskrit dilinde bunun için iki sözcük kullanıyoruz: Ahankar ve asmita. Ahankar "Ben varım." demektir. Ve asmita 'olmak' anlamındadır. Sadece "oluş"ego yoktur, sadece gölgesi kalmıştır. Bir şekilde hala var olduğunu hissediyorsun. Bu bir düşünce değildir, çünkü bir düşünce Olduğunda, o "Ben varım"dır, o zaman ego olur. Meditasyonda ego tamamen yok olmuştur, ama "oluş", gölge misali bir fenomen, sadece bir his, etrafında dolanıp durur tıpkı sabahları etrafını saran sisli bir şey gibi. Meditasyonda hala sabahtır; güneş henüz doğmamıştır, sislidir: Asmita, oluş hala oradadır.

Asmita'da yok olduktan sonra, artık var olduğunu unuttuğunda tabii ki hala varsın, ama onun hiçbir yansıması yoktur artık, ne "Ben varım" ne de oluş işte o zaman samadhi, kendinden geçme, vecit meydana gelir. Samadhi, öteye geçmektir; oradan geri dönüş yoktur. Samadhi, geri dönüşü olmayan noktadır. Oradan kimse düşmez. Samadhi’deki insan tanrıdır: Bizler Buda'ya tanrı deriz, Mahavir'e tanrı deriz. Samadhi'de olan insan artık bu dünyaya ait değildir. Bu dünyada olabilir, ama artık bu dünyaya ait değildir. Ona ait değildir. O bunun dışındadır. Burada olabilir, ama evi bambaşka bir yerdedir. Bu dünyada yürüyebilir, ama artık bu dünyada yürümüyordur. Samadhi’deki insana ilişkin olarak dünyada yaşadığı, ama dünyanın onun içinde yaşamadığı söylenir.

İşte sekiz basamak ve sekiz organ bunlardır. Organ, çünkü dahili ve organik olarak birbirlerine bağlıdırlar; basamak, çünkü her birini tek tek geçmek zorundasın herhangi bir yerden başlayamazsın: Yama'dan başlamak zorundasın.

Bazı şeyleri daha iyi anlaman Patanjali için çok önemlidir; öyleyse birkaç bilgi daha vereyim. Yama, seninle başkaları arasında bir köprüdür; kendini tutmak, davranışlarını kontrol etmektir. Yama, seninle başkaları, seninle toplum arasında bir fenomendir. Daha çok bilinçli bir davranıştır: Bilinçsizce tepki vermiyorsun, bir mekanizma, bir robot gibi tepki vermiyorsun; daha bilinçli oluyorsun, daha tetikte. Sadece gerçekten gerekli olduğunda tepki veriyorsun; o zaman bile bu tepkinin bir tepki gibi değil, bir cevap gibi olması için çaba gösteriyorsun.

Cevap, tepkiden farklıdır. Aradaki fark, tepkinin otomatik olması; cevabınsa bilinçli olmasıdır. Biri sana hakaret ediyor diyelim. Hemen tepki gösterirsinsen de ona hakaret eder  sen. Anlamak için bir an bile aralık yok: Bu bir tepkidir. Kendini tutan bir insan, bekleyecektir, hakareti dinleyecektir, üzerinde düşünecektir.

Gurdjieff, büyükbabası ölürken hayatının tamamının değiştiğini söylerdi. Gurdjieff henüz dokuz yaşındaydı ki, büyükbabası onu çağırdı ve şöyle dedi: "Ben fakir bir adamım ve sana verecek bir şeyim yok, ama sana bir şeyler vermek isterdim. Bir hazine gibi yanımda taşıdığım tek şey, babamın bana verdiği şeydir... Sen henüz çok gençsin, ama bunu unutma... Bir gün anlayacaksın sadece unutma. Bir gün anlayacaksın. Şu anda anlayacağını sanmıyorum, ama unutmazsan bir gün anlayacaksın." Ve Gurdjieff e söylediği şuydu: "Biri sana hakaret ederse, ona yirmi dört saat geçtikten sonra cevap ver."

Bu bir dönüşümdü, çünkü yirmi dört saat sonra nasıl tepki verirsin ki? Tepki hemen verilir. Gurdjieff söz verir: "Biri bana hakaret eder ya da yanlış bir şey söylerse, ben de 'Yarın geleceğim. Sadece yirmi dört saat sonra sana cevap verebilirim büyükbabama söz verdim ve o öldü ama sözümü geri alamam. Ama geleceğim,' diyeceğim." Karşısındaki adam şaşıracaktır. Sen olduğunu anlayamayacaktır.

Ve Gurdjieff mesele hakkında düşünecektir. Ne kadar çok düşünürse, o kadar gereksiz görünecektir. Hatta kimi zaman, adamın haklı olduğunu, söylediklerinin doğru olduğunu bile düşünecektir. İşte o zaman Gurdjieff gidip adama teşekkür edecektir: "Farkında olmadığım bir şeyi aydınlattın." diyerek. Kimi zaman, adamın tamamen yanıldığını düşünecektir. Adam tamamen yanılmışsa, neden rahatsız olsun ki? Yalanlara hiç kimse kafayı takmaz. Kendini incinmiş hissediyorsan, içinde biraz gerçek olması gerekiyor, aksi takdirde kendini incinmiş hissetmezsin. O zaman da meselinin üzerine gitmeye gerek yoktur.

Ve Gurdjieff şöyle der: "Büyükbabamın formülünü birçok kez uyguladım ve öfke zamanla yok oldu" Ve sadece öfke değil zamanla aynı tekniğin başka duygular için de kullanılabileceğinin farkına vardı: Her şey yok oluyordu. Gurdjieff o çağlarda ulaşılan doruk noktalardan biriydi, bir Buda'ydı. Ve yolculuğu sadece küçücük bir adımla başlamıştı, ölmek üzere olan yaşlı bir adama verilen bir sözle. Hayatının tamamını değiştirdi.

Yama, seninle başkaları arasında bir köprüdür bilinçli yaşa; insanlarla ilişkilerini bilinçli kur. Ve diğer ikisi niyama ve asanaonlar bedeninle ilgilidir. Üçüncüsü pranayama yine bir köprüdür. Tıpkı birincisi gibi, yama gibi, seninle başkaları arasında bir köprüdür, diğer ikisi başka bir köprü için hazırlıktır bedenin niyama ve asana aracılığıyla hazırlanır sonra pranayama bedeninle zihnin arasında bir köprü oluşturur. Sonra pratyahara ve dharana zihni hazırlayan basamaklardır. Dhyana tekrar zihin ve ruh arasında bir köprüdür. Ve samadhi ulaşılan son noktadır. Hepsi birbirine bağlıdır, bir zincirdir. Ve bu hayatının tamamıdır.

Başkalarıyla ilişkilerini değiştirmek zorundasın. İlişki kurma şeklin değiştirilmelidir. Başkalarıyla her zamanki gibi ilişki kurmaya devam edersen, bunu değiştirme olanağın yoktur. İlişkilerini değiştirmek zorundasın. Eşine veya arkadaşına ya da çocuklarına nasıl davrandığına dikkat et. Değiştir. İlişkilerinde değiştirilmesi gereken binlerce şey vardır.

Yama, etrafında hoş bir çevre yaratmak içindir. Herkese düşmansan kavga edersen, nefret doluysan, kızgınsan içe nasıl dönebilirsin? Tüm bunlar içe dönmene izin vermeyecektir. Yüzeyde öylesine rahatsız olacaksın ki, içe yolculuk mümkün olmayacaktır. Etrafında hoş, dostça bir çevre yaratmak yamadır. Başkalarıyla güzel, bilinçli bir şekilde ilişki kurarsan, seni içsel yolculuğunda rahatsız etmezler. Yardımcı olurlar; seni engellemezler.

Niyama ve asana bedenin içindir. Düzenli bir hayat, bedeni için çok sağlıklıdır, çünkü beden bir mekanizmadır. Düzensiz bir hayat yaşarsan, bedenini şaşırtırsın. Bugün yemeğini saat birde yiyip, yarın on birde, ertesi gün saat onda yersen, bedenin şaşırır. Bedeninin içsel biyolojik bir saati vardır. Bir kalıp dahilinde hareket eder. Yemeğini her gün aynı saatte yersen, bedenin daima ne olduğunu anlayacaktır. Ve bunu yapmaya hazır olacaktır özsular midene doğru zamanda iner. Aksi takdirde, yemeğini ne zaman yersen yersin, ama özsular akmayacaktır. Yemeğini yersen ve özsular akmazsa, yemek soğur. O zaman sindirim zorlaşır.

Özsular, yemeğini sıcakken almaya hazır olduklarında, absorbe edildikleri anda başlar. Özsular hazır bekliyorlarsa, yemek altı saat içinde sindirilebilir. Özsular beklemiyorlarsa, sindirim on iki ile on sekiz saat arasında sürebilir. O zaman kendini ağır ve uyuşuk hissedersin. O zaman yemek sana hayat verir, ama salt hayat değil. Göğsünün üzerinde bir ağırlık gibi hissedilir; bir şekilde taşırsın, sürüklersin. Yemek böyle salt enerji haline gelebilir ama bunun için düzenli bir hayat gerekir.

Niyama ve asana, düzenlilik ve duruş: Bunlar beden içindir. Kontrollü bir beden harika bir fenomendir kontrollü bir enerjidir, parlayan ve daima gerekenden fazla ve daima canlı, asla ağır ve ölü olmayan. O zaman beden de zeki hale gelir, beden de bilgin haline gelir ve yeni bir farkındalıkla parlar.

Pranayama bir köprüdür: Derin nefes alıp vermek, zihinden bedene giden köprüdür. Bedenini nefes alıp vererek değiştirebilirsin; zihnini nefes alıp vererek değiştirebilirsin. Pratyahara ve dharana, eve geri dönüş ve konsantrasyon, zihnin dönüşümüne aittir. Dhyana yine zihinden öze ya da olmayan öze ikisini de kullanabilirsin, ikisi de doğrudur bir köprüdür. Dhyana, samadhi'nin köprüsüdür.

Samadhi çok güzel bir dünyadır. Her şeyin çözüldüğü anlamına gelir. Samadhan anlamına gelir: Her şeye ulaşılmıştır. Artık arzu yoktur; ulaşılacak hiçbir şey kalmamıştır. Ötesi yoktur; eve geldin.

Soru:

İnsan, varlığının bazı kısımlarını dışarıdan gelen koşullar ve illüzyonlarla bastırırken daha yüksek aşamalara tırmanmak mümkün müdür?

Hayır, mümkün değildir. Bana şunu soruyorsun: "Merdiveni sadece kısmen çıkabilir miyim?" Bir kısmın aşağıda bir yerlerde, bir kısmın merdivenin üzerinde bir yerlerde ve sadece bir kısmın sona ulaşıyor bu mümkün mü? Sen bir bütünsün. Organik bir bütünsün, bölünemezsin. "Birey" sözcüğünün anlamı budur: Bölünemeyen. Sen bir bireysin. İlahi kapıya bütünlük içinde gideceksin; hiçbir kısmını geride bırakamazsın.

Bu yüzden sürekli ısrar ediyorum ki, öfkeni bastırırsan, ilahi tapınağa giremezsin diye çünkü senin yaptığın budur: Öfkeyi tapınağın dışında bırakıp, içeri girmeye çalışıyorsun. Nasıl girebilirsin ki? Dışarıda öfkesiyle kalan kim olacaktır?Yine sen. Cinselliği bastırmaya çalışırsan, ilahi tapınağa giremezsin, çünkü cinsellik kimdir?Sensin, senin enerjin. Hiçbir şey dışarıda bırakılamaz. Dışarıda bir şey bırakırsan, bütünlüğün dışarıda kalacaktır. O zaman sadece tek bir olasılık kalır: Sen de dışarıda kalırsın ve tapınağa girdiğini hayal edeceksin. "Mahatma"ların çoğunun yaptığı budur. Tapınağın dışında, tapınağa girdiklerini hayal ederler ve Tanrı'yı görürler, cennette veya mokşa' dadırlar.

Sadece bütün olarak girebilirsin arkanda tek bir parçanı bile bırakamazsın. Öyleyse ne yapmalı? Çirkin parçalar da var, biliyorum. Ve utanç verici durumunu anlıyorum. Bu çirkin parçaları Tanrı'nın huzuruna getirmek istemiyorsun. Bu çirkin parçaları Tanrı'ya sunmak istemiyorsun. Sıkıntını, problemini anlıyorum. Cinselliğin, öfkenin, kıskançlığın, nefretin tamamını söküp atmak istiyorsun salt bakir, masum olmak istiyorsun. İyi. Düşüncen iyi, ama denediğin yol yanlış. Bunun tek yolu, dönüşmektir. Parçalarını kesip atma, onları dönüştür. Çirkinlik güzellik haline gelebilir.

Bahçede neler olduğunu hiç izledin mi? İnek gübresi, kokulu, pis kokulu gübreler getiriyorsun, ama birkaç ay içinde gübre toprakta kaybolur. Artık etrafında ilahi kokuların olduğu muhteşem güzellikte çiçekler vardır. Dönüşüm budur. Kötü koku, hoş koku haline gelmiştir. Gübrenin çirkin biçimi, güzel çiçeklere dönüşmüştür. Yaşamın dönüşüme ihtiyaç vardır. Tanrı'nın tapınağına bir bütün olarak gireceksin dönüşmüş olarak. Hiçbir şeyi bastırma, aksine onu dönüştürmenin anahtarını bulmaya çalış.

Öfke, merhamete dönüşür. Hiç öfke duymayan insan, asla merhametli olamaz asla. Caynalar'ın yirmi dört teerthankera'sının kshatriyalar, birer savaşçı, öfke adamı olarak doğmuş olup, şiddetsizlik ve merhamet vaizleri haline gelmeleri bir tesadüf değildir. Buda bir savaşçıdır, kshatriya ailesinden gelir, bir samuraydır; ve en büyük merhamet çiçeği haline gelmiştir. Neden? Onların senden daha çok öfkesi vardı. Ancak öfke dönüştürülüp, biçim değiştirdiğinde olağanüstü bir enerji haline gelmişti.

Öfkeye ihtiyacın var. Şu anda bile ihtiyacın vardır, çünkü koruyucu bir kabuktur ve dönüştüğün zaman ona ihtiyacın olacaktır, çünkü o zaman yakıt, enerji haline gelecektir. Salt enerjidir. Hiç gerçekten kızmış küçük bir çocuk gördün mü? Küçük çocuk ne kadar güzel görünür parlak, canlı, sanki patlayıp, bütün dünyayı yok edebilirmiş gibi. Sadece küçük, cılız bir çocuk atom enerjisi gibi görünür kıpkırmızı bir surat, zıplar ve ağlar sadece enerji, salt enerji. Çocuğu gemlemeyip, bu enerjiyi nasıl anlayacağını öğretirsen, herhangi bir bastırmaya gerek kalmayacaktır: Aynı enerji dönüştürülebilir.

Varoluşunun yedi merkezini gördün. Enerji yukarı doğru hareket ettiğinden, merkezden merkeze geçerken onu aşağı doğru çevirmenin anahtarını biliyorsan, birçok dönüşüm hissedeceksin. Enerji kalp çakra'sına, kalbin merkezine geldiğinde, sevgi dolu olacaksın, sevgi olacaksın. Enerji, üçüncü göz merkezine geldiğinde, bilinç, farkındalık olacaksın.

Enerji son çakraya, sahasrara'ya geldiğinde yeşereceksin, çiçek açacaksın, hayat ağacın doyuma ulaşacak: Bir Buda olacaksın. Ama enerji hep aynı enerjidir.

Kınama, bastırma. Dönüştür. Daha anlayışlı, daha tetikte ol; ancak o zaman bir bütün olarak girmeyi başaracaksın. Ve bunun başka bir yolu yok; diğer yolu sadece hayal etmek ve öyle olduğunu zannetmektir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült