Kişisel Gelişim

 

 

Doğru Olanı Yapmak

Harriet Lerner



Dr. Robert Wolk ve Arthur Henley, 1970 yılında The Right to Lie (Yalan Söyleme Hakkı) adlı bir kitap yayınladılar, gündelik yaşamda hileye başvurma konusundaki ilk "rehber" kitaptı bu. Yazarlar, yakın ilişkileri mealen güçlendiren çok sayıda "yapıcı" ve "işe yarayan" yalan örneğini gözler önüne seriyorlardı.

Örneğin, bir yıl boyunca hamile kalmaya çalışıp başarısız olduktan sonra kocasıyla birlikte doktora başvuran Evelyn G.’nin durumu da bunlardan biri. Doğurganlık testlerinden sonra, doktoru Evelyn’e telefon ederek onunla yalnız görüşmek istediğini söyler. Ardından, kocasının kısır olduğunu bildirip bunu kendisine söyleyip söylememe konusunu iyice düşünmesini ister. Yazarlar şöyle devam ederler:

Evelyn derin bir düş kırıklığına uğramıştır. İçinden, kocasına, "Görüyorsun ya, suç bende değil! Kusurlu olan sensin!" demek geçer. Ancak bu sözlerin kocasının kendine olan saygı ve güvenini derinden sarsacağını bilmektedir. Doktoru da onun gibi düşünmektedir, bu tür bir suçlamanın Paul’ü iktidarsızlığa bile sürükleyebileceğini ekler.

Cinsel yaşamını ve kocasının duyarlılığını korumak isteyen Evelyn yalan söylemeye karar verir. Hamile kalamamasının suçunu olduğu gibi üstlenir. Bu, evliliği koruma altına alan "sevecen" bir yalandır. Evelyn’in umduğu gibi kocası ona kendini kötü hissetmemesini, bir evlat edinerek de mutlu olabileceğini söyler. Bu da onun sevecen yalanıdır ve sonuçta her ikisi de karşılıklı olarak ilişkiyi güçlendirmek için hileye başvurmuştur.

Yazarlara göre, Evelyn ile Paul’ün söylediği "yapıcı yalanlar" zorunluluk ve nezaketten doğmuş, aralarındaki sevgi bağını da iyice güçlendirmeye yaramıştır. İlginçtir ki, onların öyküsündeki özelliklerle, annemin ilk kanser hastalığına yakalandıktan sonra hastanede yaşadıkları aynı tarihe denk düşüyor. Her şey bir yana, tıbbi gerçeklerin çarpıtılması konusunda eşlerden biriyle işbirliği yapan bir doktorun, görevini kötüye kullandığı için kovuşturmaya uğramaktan çekinmesi gerekirdi. İnsanlar hala, koruyucu amaçlı olacağına ya da iyiliğe hizmet edeceğine inanıyorlarsa, yalanı onaylıyorlar. Değişmiş olan ise kültürel normlar; onlarla birlikte biz de değiştik. Kültür ve bağlamın yaratısı olan "yapıcı yalanlar" hakkındaki inançlar da günün politik ortamıyla birlikte değişime uğramakta.

Kültür ve bağlamın etkisi hakkında uzun uzadıya düşünmeye başlayışım, özellikle 1991’de kongre oturumlarını televizyondan izlerken başladı. Bu oturumlar, Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday gösterilen yargıç Clarence Thomas hakkında doğruyu dile getirmeye çalışan Ani ta Hill’e yıpratıcı ve acımasızca yapılan saldırılara dönüşmüştü. Onun adına hissettiğim moral çöküntüsü arasında, çeyrek yüzyıldan uzun bir süre önce, 1962 yılında yaşadığım deneyimi anımsadım.

Öğrencisi olduğum Wisconsin Üniversitesi tarafından maliyeti karşılanan bir program dahilinde, üçüncü sınıf öğrenimimi Hindistan'da. Delhi’de görüyordum. Yılın ortalarında, Eski Delhi'deki üniversite yurdu Miranda House'dan ayrılıp yakınlarda bulunan bir otel odasına taşındım. O aralar, hükümetteki üst düzey görevinden emekli olmuş, benden belki kırk yaş büyük seçkin bir Amerikalı da aynı otelde kalıyordu. Kendi deyişiyle o, "son derece önemli bir insan"dı. Gerçekten de, o güne kadar yakından tanıdığım en önemli kişiydi.

Aylar boyu benimle cinsel ilişki kurmak için saldırganca ve yakışık almayan bir biçimde peşime düştü. Bir süre sonra sıtmaya yakalandığımda, aynı programda bulunan ve hastalığım boyunca bana bakan Amerikalı kız arkadaşıma kur yapmaya başladı. İyileştikten sonra, benden çok onun peşinde olduğunu fark ettim ve rahatladım.

Bu adamın tekliflerini hiç hoş karşılamıyor ve rahatsız edici buluyordum. Yine de bir an olsun onca ünlü bir adamın —gördüğüm kadarıyla oldukça güçlü biriydi— istediğini elde etmek için inatla direnmesini sorgulamamıştım. Her zaman için kendi duygularımdan çok onunkilere uyum sağlamış ve ihtiyatla savunmuştum. Yaptığı teklifleri, kız arkadaşım ve ben ancak aramızda konuştuk. Delhi'deki program yöneticisine bu konuda hiçbir şey söylemedik.

Ertesi yıl, Wisconsin’e döndükten sonra, kız arkadaşım ve ben aynı program yöneticisiyle birlikte Öğrenciler Birliği’nin kafeteryasında oturuyorduk. Kısa bir ziyaret için Delhi'den gelmişti ve geri dönmek üzereydi. Birden kısa sohbetimizin dışına çıkıp bir öğrencinin söz konusu adamın cinsel yaklaşımları konusunda kendisine birkaç kez şikayette bulunduğunu söyledi. Bu saygın beyefendinin asla bu tür bir şey yapmayacağını da ekleyiverdi çabucak. Öğrenci yanlış anlamış olsa gerekti.

"Öyle değil mi?" dedi bize dönerek. Basit bir soruydu belki, ancak ben bunu bir bildiri ya da meydan okuma olarak algıladım. Arkadaşım ve ben, başımızla onayladık ve bu konuda başka hiçbir şey konuşulmadı. Ta 1991’e kadar; o tarihte Anita Hill’in düşmanlarını hayretle izlerken, üzüntü ve güvensizlikle, onaylayışımı ve onu izleyen suskunluğumu düşündüm. Neden o cesur öğrenciyi, dünya karşısında orta yerde, dışlanmış ve ezik bırakmıştım? Adı neydi onun? Gerçeği söylediği için ne gibi bir bedel ödemişti? Neden sesimi çıkarmamıştım? Kendimden utandım; özellikle de o sırada en ufak bir utanç belirtisi hissetmediğim için.

Kuşkusuz ben de, insanların yaygın yalan söyleme nedenlerinin birçoğu yüzünden; daha önceki deneyimimle yakından bağlantılı olan kendimi daha rahat hissetmek, kınanma ve ithamdan kaçmak, kargaşa ve karmaşayı engellemek, kendi heyecanlarımı dizginlemek gibi niyetlerle yalan söylemiştim. Arkadaşım da, ben de, belki de haklı olarak söyleyeceklerimizin dikkate alınmamasından ya da bize karşı kullanılmasından korkmuştuk. Program başkanımız şefkatli ve akıllı bir adamdı, ancak o günün kültürel ortamı yadsımayı zorunlu kılıyordu.

İşin aslı, kendimce o an doğru olanı yapmıştım. O önemli insanın itibarını korumanın bana düşen bir sorumluluk olduğuna inanıyordum. Kim olursa olsun, her kadın böylesi bir durumu idare edebilirdi. Ancak yüksek düzeydeki yaşlıca bir adamın toplumsal imajı (ve kişisel duyguları) bambaşka bir konuydu. Kocasını incinme ya da iktidarsızlıktan korumak için yalan söyleyen Evelyn G. gibi, ben de yalanımın "yapıcı", hatta saygın olduğuna inanmıştım.

Nasıl böyle düşünebilmiştim? Ya da öyle düşündüğüm halde, bugünkü bakış açım niye bu denli radikal bir değişime uğramıştı? Cömert bir arkadaşım buna, "Açıkçası, bugün çok daha yüreklisin," diye bir açıklama getiriyor. Cesarete de damak tadı gibi yaş ilerledikçe ulaşıldığı görüşüne katılıyorum. Ancak ben üniversite yıllarımda da yürekliydim ve vicdanımı rahatsız eden telkinlere göz yumacak biri değildim. Hayır, burada söz konusu olan benim kendi cesaretim değildi. Kültürel normları asıl değişime uğratan, başka kadınların cesaretiydi.

İktidarın istismar amaçlı kullanımı konusunda sesini ilk yükselten kişi, özellikle cesur ya da vurdumduymaz biri olmalıydı. Ben üniversitedeyken, "cinsel taciz", "flört tecavüzü", hatta "cinsiyetçilik" gibi terimler henüz icat edilmemişti. "Ataerkil" dünya diye bir sözcük yoktu dağarcığımda. Bu tür şeyleri "yaşam" diye adlandırıyorduk ve ben, kadınların söylem geliştirip sistemleştirmesi gereği ya da olasılığı üzerinde hiç düşünmemiştim. Dağarcığım olmadığı için, içimde ve çevremde olup bitenleri adlandırma, hele hele bunlara karşı çıkma olanağından yoksundum. Bunun yanı sıra, doğruyu söyleyen kadınların sayısı arttıkça, "saygın yalan" kapsamına giren şeylerle ilgili inançlarım değişti ve kimin kimden korunması gerekir sorusunu yeniden gözden geçirmeye başladım. Anita Hill'i izlemek, dünyanın üniversite yıllarımdan bu yana ne kadar çok —ve ne kadar az— değişmiş olduğunu anımsattı bana.

Tek bir kahraman erkek senatör ayağa kalkıp Anita Hill’in taciz edilmesine karşı çıkan soylu bir konuşma yapsaydı, televizyonu izleyen "sıradan yurttaşlar" da belki ataerkil babalarımızın tacizlerini daha iyi görebilme fırsatını yakalayabilirlerdi. Yine de sıra başkalarının gerekçelerini değerlendirmeye geldiğinde, olup bitenlerin tümünü asla bilemeyiz. Bu politikacılar da, Başkanın adayını korumak adına onurlu bir yalan söylediklerine ya da soylu bir suskunluğa büründüklerine kendilerini inandırmış olabilirlerdi. Belki "çok önemli bir adamı" ve erkeklerin ortak kuralını korumanın önemli bir hizmet olduğuna inanıyorlardı. Belki de "bağlılık" ya da "dayanışma" gibi üstün ilkeler adına hareket ettiklerini sanıyorlardı.

Ülkemize liderlik eden "şerefli erkekler" arasındaki yalan söyleme, ikiyüzlülük ve sır saklama salgını, acaba özel yaşamımızda kendi doğru yoldan çıkışlarımıza bahane bulmamızı daha mı kolay kılıyor? Çoğumuz kendi yalanlarımızı bir yardımseverlik ışığı altında görürüz. Bu durumda gündelik yaşamın akışı içinde sayısız görünümlere bürünen 'miş’ gibi yapmanın herhangi biri için doğru mu, zararsız mı, haklı mı, gerekli mi ya da iyi mi olduğuna nasıl karar verebiliriz? Hatta tek bir gün boyunca kendimizi tarafsızca inceleyip dürüstlük ve doğruluktan uzaklaştığımız anları ne ölçüde saptayabiliyoruz?

Dürüstlük Katsayınız Kaç?

Kısa bir süre önce bir kadın dergisinde, okurları, içtenlikleri konusunda 1 ile 10 arasında bir değerlendirme yaparak, kendi dürüstlük katsayılarını belirlemeye davet eden bir teste rastladım. Kuşkusuz buradaki değerlendirme sonuçları, tıpkı benzerleri gibi, insan deneyiminin ya da gerçek bir insanın tek bir gün boyunca yaşadığı karmaşanın hakkını veremezdi. Gerçek yaşam karmaşık, düzensiz, bağlamlara bağlı, ölçülmesi olanaksızdır, ikilem ve çelişkilerle doludur. Sıradan bir sohbet sırasında, farklılıklara hiç dikkat etmeden içten, içtenlikten uzak ve kısmen içten olabilirim.

Küçük oğlum Ben'le dürüstlüğün önemi hakkında yaptığım konuşmayı izleyen sahneye bir bakalım. Alışveriş merkezinden çıkarken bir video oyun salonunun önünden geçiyoruz ve Ben'in canı oyun oynamak istiyor. Bozuk paramın olmadığını söyleyip onu çıkışa doğru yanımda sürüklüyorum. Üstümde bozuk para olabilir, ama ikimiz de öyle kötü bir günümüzdeyiz ki, kavgayı göze almaktansa bu yola başvurmak daha kolay geliyor bana. Eve geldiğimizde, telefon çalıyor ve Ben sabırsızca, "Beni neden rahatsız edip duruyorsun? Buraya gelmeni istemiyorum!" diye yanıtlıyor. Durumu idare etmekten bu kadar aciz oluşu beni çileden çıkarıyor ve ona, "İşin olduğunu ve bugün arkadaş kabul edemeyeceğini söyleyemez miydin?" diye fısıldıyorum.

Kendimi daha iyi hissettiğim günlerde, daha tutarlı davranırım. Video oyunu için kendisine neden para vermediğimi Ben’e söyler ve göstereceği tepkiyi göze alırım. Telefonda görüşme tarzına ise arkadaşına bir şeyler uydurması için teşvik etmeksizin yaklaşırım. Bu, küçük bir ayrım gibi görünse bile belki de öyle değildir. Gereğince doğru olursam, dürüstlüğümü ya da oğlumla ilişkimi tek bir önemsiz yalan bile zayıflatamaz. Oysa "nazik" ya da toplumsal yalanlar da dahil olmak üzere, uydurmak, yaşamın gündelik bir dokusu haline gelebilir. Çatışmayı ve karmaşayı engelleme tarzı sonunda öyle olağan bir hal alır ki, bu olgunun gerçekliğini ve dürüstlüğümüzle ilişkilerimizi gözle görünmez bir biçimde nasıl yıprattığını fark edemeyiz bile.

Soyut açıdan bakılacak olursa, insanlar neredeyse ittifak halinde dürüstlüğe alkış tutar; halk arasındaki bilgece inanışa göre, "en iyi politika" budur. Bir kişinin "dürüstlük katsayısı"nı gerçekten belirleyebilseydik, hepimiz yüksek dereceye girmek için can atar ve çevremizdeki insanların da on üzerinden yüksek not alanlardan oluşması için çaba harcardık. Dürüstlük, tıpkı içtenlik gibi kültürümüzce en çok tutulan değerlerden biridir. "O, dürüst bir kadın değil," ya da "Bu adam doğruyu söylemiyor," gibi sözler her zaman küçük düşürücüdür. Birisinin dürüstlüğünden ve gerçeğe bağlılığından söz etmek ise her zaman bir övgüdür.

Ancak soyut değerlerden uzaklaşıp gerçek insan yaşamlarındaki belirleyici olaylar üzerinde yoğunlaşırsak ne olur? İşte önümüzde, Evelyn ile Paul’ün kısırlık konusunda karşılıklı olarak dile getirdikleri "sevecen yalanlar"; işte üniversitedeyken "çok önemli bir adam"ı korumak için başını yanlış yönde sallayan ben; ya da yakın bir zamandan örnek alacak olursak, işte Başkan'ın Anayasa Mahkemesi adayını koruyan kırk beyaz, erkek senatör.

Benim mesleğimde psikologlar, yalanların, söylenen kişiye zararı mı yoksa yararı mı dokunduğu konusunu oldukça farklı açılardan ele alırlar. Birkaç yıl önce, Sun Francisco Chronicle’da şu haber çıkmıştı:

Pazar günü Yosemite Ulusal Parkı’ndaki tepelere çarparak düşen küçük uçağın kalıntıları arasından, dün on bir yaşında solgun, zayıf bir oğlan çocuğu canlı ve yaralı olarak çıkarıldı. Çocuk, zorlu kar fırtınaları ve 3300 metre yükseklikte geceleri sıfırın altına düşen hava ısısına karşın, karlarla kaplı enkazın en arkasındaki oturma yerinde, bir uyku tulumuna sarınmış bir halde bulundu... Yarı bilinçsiz beşinci sınıf öğrencisi, "Annemle babam nasıllar?" diye sordu. "İyiler mi?" Kurtarıcılar oğlana, yattığı yerden birkaç santim uzakta, uçağın parçalanmış olan kısmındaki koltuklarında hala kemerleri bağlı duran üvey babasıyla öz annesinin ölmüş olduğunu söylemediler.

Psikoloji profesörü ve yalan konusunda uzman olan Dr. Paul Ekman, bu gazete haberini "hedef kişinin yararına olan, kurtarıcılara herhangi bir kazanç sağlamayan insancıl bir yalan" örneği olarak seçmiş. Birçok kişinin bu gerçeği yadsıyacağını da bildirmiş. Ne var ki, benim gibi bir psikolog ve aile terapisti olan kocamla aynı haber kesiti üzerinde tartışırken, bu yalanın kurtarıcıların kendilerini daha rahat hissetmelerini sağladığını ve belki de çocuğa zarar verdiğini düşündük. Oysa sahnede biz yer alsaydık, gerçekleri söylemeye gönüllü olmazdık. Yine de en kötüsünden korkan (ya da bilen) ve ailesi hakkında bilgi edinmek için doğrudan soru yönelten çocuğa kurtarıcıların neler söylemiş olduklarını gözümüzde canlandırmaya çalışırız.

Bu haberi okuduktan dört gün sonra kendimi, çocukla ilgili gerçeğe yapılan saldırı ile onun ileride, yetişkinlerin kendisine doğruyu söyleyeceklerine güvenebilme yeteneği hakkında düşünürken buldum. Daha ayrıntılı bilginin bakış açımı değiştirebileceğini bilsem de, psikolog meslektaşımın alkış tuttuğu yalanı sorguluyordum.

'Miş’ gibi yapma ve doğruyu söyleme konusundaki çeşitli örnekler hakkında seslerini yükselten kadınların ahlaki yargılarını dinlemek beni her zaman büyüler. Bazen peşinen paylaşılan tepkiler vardır; örneğin bir meslektaşım, annesiyle babasının Yahudi bir aileyi evlerinde Nazilerden saklamak için bir dizi yalan ve hileye nasıl başvurduğunu anlatırken olduğu gibi. Onun öyküsü, hiç tartışmasız, yüksek bir ideale hizmet etmek için yapılan cesur ve saygın kandırmacalardan biridir.

Ancak ilginçtir ki, çoğunlukla insanların gerçeği serbestçe çarpıtmak ya da saklamak için başvurdukları sayısız yollara ya da gizli olanı açığa çıkarma şekillerine verdiğimiz tepkiler konusunda birbirimizden ayrılırız. Bir kadının gerekli bir açıklama olarak gördüğü şeyi, bir başkası yakışıksız bir ifşaat olarak görür. Birisi, "Gerçekleri öğrenmek onun hakkı," derken, bir başkası "gerçeklerden korunması gerekiyor," diye ısrar eder. Bir kadının "gerçek duyguların sağlıklı ifadesi" diye adlandırdığı şeye bir başkası "düşmanca, yakışıksız bir patlama" etiketini yapıştırır.

Hileyi hoş görme, hatta onu davet etme konusuna da farklı açılardan bakarız. Felsefeci Sissela Bok, Lying (Yalan Söylemek) adlı kitabında; herkesin, hatta aldatan kişilerin bile aldatılmaktan çekindiğini söylüyor. Yine de bazılarımız ısrarla gerçeği öğrenmek isterken, diğerleri ondan "bağışık kalmak" peşindedir. İkinci seçenekle ilgili birkaç örneğe göz atalım.

Bir üniversite profesörünün karısı bana, "Kocam başka bir kadınla yatıyorsa, bunu bilmek bile istemem," demişti.

Aile terapisi sırasında bir kadın kızının gözünün içine baka baka, "Uyuşturucu kullanıyorsan, sakın bunu bana söyleme. Kaldıramam,” dedi.

İki dayısının cinsel tacizine uğramış olan bir kadın, annesiyle birlikte ensest konusunu işleyen bir film izlemiş. Sinemadan çıkarlarken annesi, "Bizim ailemizde bu tür bir şey olsaydı, bilmek istemezdim," demiş.

Bana terapiye gelen biri, erkek kardeşinin intihar edebileceği konusunda kaygı duyduğunu belirtip hemen ardından, "Aslında bilmek istemiyorum. Nasıl olsa elimden bir şey gelmez," diye ekledi.

Kimse aldatılmayı, kullanılmayı ya da oyuna getirilmeyi istemez. Ancak belli bir anda, kuşku duyduğumuz ya da bildiğimiz bir şeyle doğrudan yüz yüze gelmeyi kaldıramayacağımızı hissedebiliriz. İdare edemeyeceğimizi düşünüyorsak, ya da acı verme olasılığı bulunan bilginin eninde sonunda güçlendirici olduğuna, ayrıca üretken bir sorun çözümüne, daha fazla bilgiye dayanarak karar vermeye ve ilişkilerde daha sağlam bir benliğe öncülük edeceğine güvenmiyorsak, gerçeği "daha fazla" araştırmakta isteksiz oluruz. Acı verici gerçeklerle yüzleşme yetimiz ve bu gerçeklere doğru ilerlemek için kendimizi hazır ve kararlı hissetme düzeyimiz açısından büyük farklılıklar sergileriz.

Kandırıldığımızı saptama yeteneğimiz ve daha yaygın olarak gerçekliği inceleme ve tanımlama becerimiz konusunda da birbirimizden farklıyız. Hepimiz bastırır, yadsır, yansıtır, çarpıtır, kanal değiştirir ve uyuşukluğa kapılırız. "Gerçek" hakkındaki bilgi ve yorumumuz, en azından kısmi, öznel ve eksiktir. Ancak empati, sezgi, düşünme, özerklik, nesnellik, dürüstlük, olgunluk, açıklık ve yüreklilik açısından farklı kapasitelere sahibiz; bütün bunlar gerek kendimizin gerekse başkalarının içindeki kandırma ve tutarsızlık eğilimini ortaya çıkarma yeteneğimizi artırır.

Kendi yalan söyleme deneyimimiz konusunda da birbirimizden farklıyız. Bir arkadaşım, "Doğruyu söylemediğim zaman, bunun bedenime sindiğini hissediyorum. Dolayısıyla da, kapıda biri var ya da randevuma geç kaldım gibi bahanelerle telefon görüşmemi yarıda kesmiyorum. Cinsellikten zevk alıyormuş gibi yapmak türünden büyük bir yalan uydurmak ise, beni cidden hasta edebilir," diyor bana. Ardından ekliyor: "Kafam bütün bunlardan sıyrılmak istese bile, bedenim dürüst kalmamı sağlıyor."

Bu arkadaş kendini, doğruluk ilkesine "hücresel düzeyde" bağlı olarak tanımlıyor. Konu ne kadar önemsiz ya da etkileşim ne kadar anlamsız olursa olsun, kendini dürüstçe ifade etmeye çalışıyor. Bir başka kadın ise tam tersine, her türlü "sosyal" ve "zevahiri kurtaracak" yalana rahatlıkla başvurduğunu söylüyor. "Kimseyi incitmediği sürece" bu tavrından hoşnut olduğunu bildiriyor.

Kadınların erkeklerden ne denli farklı olduğu konusundaki kültürel vurgu ("karşı cins" deyimini düşünün) yalnızca insanın ortak özelliklerinin değil, aynı zamanda kendi cinsel grubumuzun içindeki bir dizi ayrımın da üstünü örter. Elbette ki kadınlar birbirinden farklıdır. Yalnızca vicdan ve ahlaki yargı konularında değil, aynı zamanda doğruyu söyleme felsefemiz ve ilişkilerde neyin üretken olduğu ve gelişmeyi desteklediği hakkındaki inançlarımız açısından da birbirimizden ayrılırız. Bilgiyi doğru algılayıp işlemden geçirme ve gerek kendimizin gerekse başkalarının içindeki kandırma eğilimini ortaya çıkarma yeteneğimiz açısından da farklılıklar sergileriz. Yalan ve doğruyu söylemekle ilgili fikirlerimiz ise doğuştan başlayarak ırk, sınıf, kültür ve benzersiz kişisel geçmişimizle başkalaşır. Yaşamla ilgili tüm deneyimlerimiz neyin doğru olup olmadığı; doğruyu ne zaman ve nasıl dile getirmemiz gerektiği konusundaki felsefemizi şekillendirmeye katkıda bulunur.

Kandırma ve doğruyu söylemenin, konuşma ve gerçeği kendine saklamanın zengin ve karmaşık boyutlarıyla ilgili değişken felsefelerimizi ne sıklıkta dile getiririz? Yazılı tarihin başlangıcından bu yana, farklı disiplinlerden gelen felsefeciler ve araştırmacılar gerçeğin yapısını olduğu kadar, kandırmanın ve bunu yönlendiren güçlerin moral, etik, hukuksal, psikolojik ve evrimsel yönlerini dc tartışmışlardır. Ancak konunun gündelik ve toplumsal yaşam içindeki derinliği, merkeziliği ve ivediliğine karşın, bununla ilgili kişisel inançlarımızı başkalarıyla tartışmaktan kaçınıyor olabiliriz. Belki de bu sür söyleşileri başlatıp sürdürmeliyiz. Ortak özelliklerimize ve farklılıklarımıza açıklık getirmek, yeryüzünde nasıl bir yaşamı yeğlediğimizi ve "doğru olanı yapmak"la ilgili kararları nasıl aldığımızı incelememize yardımcı olur.

Bir Yaşamı Gizlemek

Miami’den Boston’a giden uçağa binen Lena adlı bir avukat, yanında oturan yaşlıca bir hanımla dostça konuşmaya dalmıştı. İşleri konusunda sohbet ettiler, ardından kadın Lena’ya, ilk kez göreceği yeni torununu da içeren bir aile fotoğrafını gösterdi. Uçuş süresinin ortalarında da, "Evli misiniz?" diye sordu ona. Lena, "Hayır, ama beş yıldır bir kadınla birlikte yaşıyorum ve kendimizi evli gibi görüyoruz," diye yanıtladı sıradan bir şey söylüyormuşçasına. Kadın boş gözlerle kendisine bakınca da, "Ben lezbiyenim. Birlikte yaşadığım Maria, bir kadın," diye açıklamada bulundu. Bunun üzerine yolculuk arkadaşı sessizliğe büründü ve kalan yol boyunca gözlerini elindeki dergiden ayırmadı.

Lena, dokuz yıl süren mesafeli, tatmin edici olmayan bir evliliği geride bırakmıştı. Üç yıl sonra lezbiyen olarak ortaya çıkınca da, bir daha asla "sahte bir hayat yaşamamaya" karar verdi. O zamandan bu yana, karşıcinsel görünmek için her türlü dürtüye direnerek, lezbiyenliği konusunda açık tavırlı oldu. Lena’nın birtakım arkadaşları, onun kendini gereksiz yere incinmeye açık hale getirdiğini düşünüyor, ancak Lena bu seçimini şöyle açıklıyor: "Herhangi bir durum gereği kocamla oğlumdan söz edip de Maria hakkında suskun kalırsam, yaşantım ve sevgim utanılacak ve yanlış bir bir şeymiş gibi davranmış olurum." Lena bu tür biri değil, saklanarak ya da suskun kalıp 'miş’ gibi yaparak olduğundan başka türlü görünmeye hiç niyeti yok onun.

Lena’nın ailesi "onu yine de seviyor", bunu topluca ifade etmeleri, yıllardır karşılaştığı eşcinsellik karşıtı tepkilerin en ılımlıca olanları arasında yer alıyor. Doğru sözlü olmaya kendini adayışının çok daha dramatik sonuçları olmuş. Lena’nın arabası lise öğrencileri tarafından tahrip edilmiş, oturduğu semtteki insanların cinsel tacizine uğramış ve şimdi on bir yaşında olan oğlunun velayetini yitirmesine ramak kalmış. Ancak yüz yüze geldiği cehalet ve kin yalnızca daha açık olma konusundaki kararlılığını güçlendirmeye yaramış. Lena, önyargının ıstırabından kurtulmak için bile, zencilerin yurttaşlık haklarını savunan siyahi bir lider beyazmış gibi davranmadan önce, kendisinin de yaşantısını gizlemeyeceğini söylüyor. Sıkı sıkıya sarıldığı bu kandırmacasız ve saydam yaşam tarzı Lena’nın iyi yüreğindeki şefkat dolu duyguları saklamasına izin vermiyor.

Lena, cinsel eğilimi konusunda suskun kalmanın yalan kapsamına girdiğine inanıyor. "Yalandır bu," diyor. "Çünkü heteroseksüeller yalnız açıkça sevme hakkımızı değil, varlığımızı da yadsıyorlar." Elbette ki Lena yolculuk arkadaşına, "Hayır, evli değilim" demekle yetinebilirdi. Ancak bu doğru açıklama, Lena’ya göre yanıltma amaçlı olurdu. "Bir insanın yanlış inancına bile bile kendinizi uyduruyorsanız, suskunluk yalan olur," diye ısrar ediyor. "Bu durumda, yanlış inanç da nüfusun yüzde onunun yaşantısını silip atar ve aşağılar."

Lena ayrıca bana, kişinin olmadığı biri gibi görünmesinin asla tek bir yalandan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Birçok kişinin gözlemlediği gibi, yalan söylemek kolay olsa bile tek bir yalanla yetinmek hemen hemen olanaksızdır. İlk yalanın başka yalanlarla örtbas edilmesi gerekebilir. Önemli bir şeyi gizlemek, başka türlü kullanılsa daha yaratıcı sonuçlara hizmet edebilecek bir dikkat ve duygusal enerji ister. "Kendimizi izlemek" zorunda olduğumuzda, hatta bunu kendiliğinden ve çaba harcamaksızın yapsak da, söz konusu oluşum enerjimizi dağıtır ve dürüstlüğümüzü yıpratır. "Ayrıca rahatsızlık ortamı da yaratır," diyor Lena. "Kendimi açığa vurmadan önce, Maria’yı iş yerindeki partilere götürürdüm ve herkesin arkamdan 'Öyleler mi? Öyle değiller mi?’ dediğini bilirdim. Şimdi biliyorlar. Bildiklerini benim bildiğimi de biliyorlar. Bu durum insanı daha az çıldırtıyor."

Uçakta geçen söyleşiyi aramızda tartışırken, Lena küçük, önemsiz şeylerin üst üste bindiğinde nereye vardığından söz ediyor. Kimse, "Ah, birlikte yaşadığım kişi kocanızla aynı işi yapıyor!" demez. Kimse kendine ait bir fotoğrafı çıkarıp göstermez. Kimse, sorulsa bile yolculuk amacının eşcinseller yararına yapılan bir konsere katılmak olduğunu ifade etmez. Kimse uçaktan inip serbestçe sevgilisini kucaklamaz. Kimse bavul beklerken el ele tutuşmaz. Bu kendine saklama, suskunluk, eylemsizlik yollarının herhangi biri önemsiz, ıvır zıvır gibi görünebilir. Ancak bunun sonucu, yarım yaşanmış bir yaşamdır, diyor Lena.

Lena Dürüst mü, Yoksa Deli mi?

Lena’nın arkadaşlarından oluşan bir gruba hepsi eşcinsel, hepsi bunu belli ediyor, hepsi de eşcinsel karşıtlığıyla savaşmaya kararlı uçakta geçen olaya tepkilerini sordum. Ortak değer ve politikalara bağlı arkadaşlar arasında son derece değişik görüşler dile getirildi.

HELENE: Hepimiz Lena gibi olsaydık, eşcinsel karşıtlığına karşı en güçlü silahımız bu olurdu. Lena dürüstlük ve cesurlukta azimli, ben de onu bunun için seviyorum. Kendisine teşekkür borçluyum. Adrierne Rich’in dediği gibi, bir kadın doğruyu söylediği anda, çevresindeki doğruluğun artmasına mekan yaratır. Nüfusun yüzde onu her an gözler önünde ve açık olsaydı, toplu gücümüz ne olurdu bir düşünün!

CLARA: Bence sen Lena’nın tavrını romantikleştiriyorsun. Ben uçaklarda yabancılara lezbiyen olduğumu söylemem. Bu onları hiç ilgilendirmez. Kanımca o, şok etkisi yaratmak uğruna yapıyor bunu. Mahremiyete ve gizliliğe de gerek vardır. ROGER: Bence Lena’nın "dürüstlük" dediği şey, kendini koruma yetersizliği. Bu resmen delilik. Onun için kaygılanıyorum. Serserinin biri tarafından öldürülebilir. Savaşacağı alanı seçmesi daha saygın olurdu.

ROSA: Lena’nın tavrını onaylamıyorum, çünkü hiçbir olumlu sonuca ulaşmıyor. Yararlı değil. Eşcinselliğim konusunda oldukça açığım, ama ne olduğumu söylemeden insanların beni tanımalarını beklerim. Seninle ilişkiyi onlar başlatırsa, basmakalıp görüşlerinde bir gedik açılmış olur. Senden hoşlanırlarsa yüreklerini açabilir ya da en azından kendi önyargılarına karşı direnebilirler. Ancak doğrudan doğruya eşcinsel olduğunu duyurursan, bu insanlara itici gelir. Asla sana şans tanımazlar.

Hatta seni insan yerine bile koymazlar. Stratejik değil bu. HELENE: Stratejik mi? Yaşam bir satranç oyunu değildir. Öyle zaman olur ki, stratejiye, neyin işe yaradığına ve kimin ne düşüneceğine kafa yormaktan vazgeçersin. "Yeter artık!" demek zorundasın. Kendin olmak zorundasın şimdi. Lena’nın çıkış noktası bu. O, gizlenmenin ötesinde. Hepimizin serbest olacağı varsayımsal bir "adil" dünyayı beklemenin ötesinde. O dünyayı, onu şimdi yaşayarak yaratıyor.

MİKE: Bence Lena’nın tavrını yargılamaya çalışmamalıyız. Bizim alanımız değil bu. Yaptığı şey kendisi için doğru; Lena için başka bir yol olamaz. Ancak kuşkusuz bu benim için doğru olmazdı. Bence birbirimize yaptığımız en kötü şey bu yargılamalar. Farklılıklarımıza saygı gösterip onları geçerli kılmalıyız. Paylaşabileceğimiz ve başa çıkabileceğimiz şeyler konusunda her birimizin farklı alanlarda olduğunu kabul etmeliyiz. HELENE: Sana katılmıyorum. Yargılamazsak, moral açıdan çöküntüye uğrarız. Bu dünyada doğru ve yanlış, iyi ve kötü şeyler var. Saklamak yanlıştır. Eşcinselliğini belli etmek kötüdür. Birbirimizi suçlamak ya da kınamak zorunda değiliz, sevecen olabilir ve destek verebiliriz. Ancak gerek kendimize gerekse dünyaya yıkıcı etkileri olan gizlenme ve sır saklamaktan vazgeçmek için birbirimizi hala dürtmemiz gerekiyor.

Dürüstlük kime, neyi, ne zaman, nerede, nasıl ve neden söyleyeceğimiz karmaşık bir iştir. Genelde birbirine benzer biçimde düşünen küçük bir arkadaş grubu içinde bile, önemli farklılıklar baş gösteriyor. Clara, Lena’nın gerekçelerinin erdemini sorguluyor, Helene ise Lena’nın saklanmaya karşı çıkışına ancak saygıyla yaklaşıyor. Roger, kişinin kendini korumasının —özellikle de içerdiği riskler düşünüldüğünde— kendini açığa vurmaktan önce geldiğine inanıyor. Rosa için en yüksek değer, strateji; o, sabır ve zamanlamanın yürek ve zihinleri değiştirmenin en iyi yolu olduğuna inanıyor. Helene adaletsizlikle doğrudan, etkin bir biçimde ve derhal yüzleşmeye inanıyor. Mike, farklılıklara saygı duymanın önemini vurguluyor. Helene ise tam tersine "farklılığa saygı"yı sabırsızca, eylemsizliği, seyirci kalmayı mazur göstermenin bir yolu, ya da yüreksizlik ve inançsızlık olarak görüyor.

Ancak Lena’nın arkadaşları, onu "Dürüstlük Katsayısı" ölçeğinin tepesine yerleştirmekte uyuşabilirlerdi belki. (Tabii, dürüstlüğü "kendisi olmak" olarak tanımlıyorlarsa.) Öte yandan, belki de onun açıklığına fazla değer vermiyorlardı. Aslında Lena alabildiğine içten biri; duygularını ve kadın-merkezli yaşamını saklamayı reddederek cesurca "kendisi" gibi davranıyor. Bu arada Lena, arkadaşları ve ailesiyle arasına mesafe koymaya eğilimli ve söylemediği çok şey var. Kendisine yakın olan bu insanlarla korunmasızlık duygularını paylaşmaktan çekiniyor; yardım ve desteğe olan kendi ihtiyacını ender olarak kabulleniyor. Kendisini, başkalarına açılmanın şifa gücüne inanan biri olarak değil de, "kendi işini kendi yapan” bir insan olarak tanımlıyor. En yakın arkadaşı Helene bile Lena’yı sosyal grupları içindeki en "açık" insanlardan biri olarak görmüyor.

İyi ki kendimizi (ya da başkalarını) "Dürüstlük Katsayımızı" ölçen dereceye göre değerlendirmek zorunda değiliz, çünkü yakın arkadaşlarımız ya da meslektaşlarımız bile belirli bir itiraf ya da sırrı aynı açıdan görmeyebilirler. Hatta "doğru" ya da "içtenlik" gibi terimlerin anlamı konusunda aynı görüşü paylaşmak zorunda da değiliz. Zaman zaman, sonsuz gibi görünen açılımlar karşısında çaresiz kaldığım olmuştur.

Yine de, doğruyu söylemek ve kandırmakla ilgili kararların çaresizce öznel, sonsuz derecede karmaşık ve kesinlikle ölçülmez olduğuna inanmıyorum ya da daha doğrusu öyleymiş gibi yaşamıyorum. Tam tersine, bazı insanların ve bazı bilgi kaynaklarının ötekilerden daha güvenilir olduğuna gönül rahatlığıyla karar veriyorum. Açık, içten ve gerçek olduklarını düşündüğüm arkadaşları sağlam bir inançla seçiyorum. Hangi bağlamların —toplumsal ya da öznel— bireylere kendi doğrularını ortaya çıkarma, yaratma ve paylaşma olanağını daha çok (ya da daha az) tanıdığı konusunda değerlendirmeler yapıyorum. Bağlamın, anlattığımız öyküleri biçimlendirme ve kısıtlama gücünü gözlemliyorum. Bir başka gözlemim de, bireylerin bağlamı aşıp onu biçimlendirme, yeni öyküler yaratma ve en bunaltıcı koşullarda bile yeni anlamlar bulma gücüyle ilgili. Klinik psikolog ve psikoterapistlik mesleğime bu sağlam inançlar rehberlik ediyor.

Bazen de televizyonda Anita Hill ve Clarence Thomas’ı izlerken olduğu gibi neyin haklı, neyin doğru ve neyin gerçek olduğu sorusu, her şeye karşın basit ve apaçık görünüyor.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült