Kişisel Gelişim

 

Diyet: Kısa Vadeli Çözüm, Uzun Vadeli Kabus

Nil Gün


Kilonuzu kontrol etmeyi öğrenmek hayatınızı kontrol etmeyi öğrenmektir.

Düşük kaloriye dayalı diyetlerin kalıcı kilo verme konusunda bir çözüm olmadığını artık herkes biliyor. Diyet yapmak suyun altında nefesinizi tutmaya benzer. Eninde sonunda su yüzüne çıkarsınız ve havayı yutarcasına alabildiğiniz kadar derin nefes alırsınız. Aç gezerek kilo vermek de öyle. Ne kadar disiplinli olursanız olun, bir süre sonra dayanamayıp kıtlıktan çıkmış gibi tıkınırcasına yersiniz.

Diyetin metabolizmayı yavaşlatması sonucunda da eskiden yediğiniz miktar bile kilo almanıza ve özsaygınızı kaybetmenize neden olur.

Düşük kalorili yoyo diyetlerin işe yaramamasının dışında beş tehlikesi daha var:

1.       Metabolizmanın yavaşlamasına, kas yoğunluğunun azalmasına ve kemik erimesine neden oluyor.

2.       Bağışıklık sistemini çökertiyor. Bu da bedenin mikroplara karşı direncinin azalmasına, basit bir soğuk algınlığının bile ölümcül olabilmesine yol açıyor.

3.       Beden, ihtiyacı olan nitelikli gıdayı, enzimleri, vitamin ve mineralleri yeterince alamadığı için sağlıklı yeni hücre üretme yetisi yavaşlıyor. Bu da daha hızlı yaşlanma anlamına geliyor.

4.       Diyet eninde sonunda “başarısızlık” ile sonuçlanacağı için “başarısızlık kimliği” oluşmasına neden oluyor. Bu da özsaygı üzerinde olumsuz etki yaratıyor ve kişinin daha sağlıklı bir hayat için davranış değişiklikleri yapması konusunda motivasyonunu yok ediyor.

5.       Kilo sorununun sadece semptomlarına yani bedende biriken yağlara odaklanmak, kökeninde yatan duygusal incinmişliklerin, yaraların, travmaların, psikolojik sorunların gözden kaçırılmasına neden oluyor. Kök sorun yerine semptomları ortadan kaldırmaya çalışmak kişiyi dar bir bakış açısı içine hapsediyor.

Bastırılmış öfke, stres, yas ve endişe duyguları, beyin kimyasallarını değiştirerek hormonal dengesizliğe yol açar. Bu da kişinin aç olmadığı halde açlık hissi duyarak daha fazla yemesine neden olur.

Ne kadar inkar etsek de kilolarımızın olumsuz sonuçlarından kaçınamayız. Diyet yaparız, kendimizi bir süre açlığa mahkûm ederiz, bol giysiler giyeriz, sosyal yaşamdan uzaklaşırız, ağlarız, depresyona gireriz, kızarız, vazgeçeriz ve yeniden deneriz... Ama hiçbiri kilolarımızı kalıcı bir şekilde kaybetmeye yardımcı olmaz.

Sürekli kilolarıyla savaşan kişi yemek yemeyi bir takıntı haline getirir. Ne yiyeceğim, ne kadar yiyeceğim?

Artık açlık duygusu savaşılacak ve püskürtülecek düşmandır.

Bugün az yedim; iyiydim. Bugün ölçüyü kaçırdım; kötüydüm. O zaman bir parça daha pasta yemeye, pizzaları, dondurmaları götürmeye devam. Battı balık yan gider. Madem diyeti bozdum, bir porsiyon tatlı daha yiyeyim de keyfini çıkarayım.

Uff, bu yaptıklarımı telafi etmek için yağı alınmış yoğurt yemeli, diyet kola içmeliyim. Acaba bu çikolatalı dondurmada kaç kalori var? Tiramisunun üzerine bir top koydursam mı?

Doğal ince insanların yiyecekle böylesine hastalıklı ilişkileri yoktur. Onların iyi günleri kötü günleri yoktur. Yasak yiyecekleri yoktur. İstedikleri şeyi istedikleri kadar yerler. Acıktıkları zaman yerler. Acıkmadıklarında yemezler. Hepsi bu. Ama sürekli abur cuburla, ayaküstü hazır gıdalarla beslenen orta yaşını geçmiş sağlıklı kiloda bir insan da göremezsiniz.

Her insanın ideal beden ağırlığı ve kemik yapısı farklıdır; aynı boyda ve yaşta olan iki insanın bile.

Her yaştaki bedenin de kendine özgü ideal bir kilosu vardır.

Örneğin; 18 yaşında, 1.68 boyunda, 53 kilo olan incecik hoş bir genç kız, 65 yaşında da aynı kilodaysa hoş değil sıska ve sağlıksız görünür. Ama 60 64 kiloda ise yaşına uygun hoş ve çekici bir görünüm sergiler. Ayrıca aynı kiloda ve boyda da olsa iki kişiden biri fit, diğerinin bedeninde yağ oranı fazla olduğu için daha kilolu görünümlü olabilir.

Siz ideal kilonuzun ne olduğunu biliyor musunuz? Genel istatistikler size özel olan “ideal kilonuzu” bildiğini iddia ediyor ama bu doğru değil. İdeal kilonuzu sadece bedeniniz biliyor.

PiKi eğitimlerinde insanların en şaşırdığı şeylerden biri ideal kilo testinde ortaya çıkan rakamın kendileri için sürpriz olması. Zayıf kişiler de kilolu kişiler de kendi bedenleri ile ilgili çıkan ideal kilodan daha az olmaları gerektiğini düşünüyor.

İlginç değil mi? İşte medyanın beyin yıkama gücü. Kendi bedenlerinin gerçeklerini yansıtmayan medya pazarlaması bir “ideal kilo” uğruna ne çok kadın kendisini paralıyor, yargılıyor, suçluluk ve öfke duyuyor, özsaygısını aşağı çekiyor. Bedeniniz “kendi” ideal kilonuzdan ne daha zayıf ne daha şişman olmanızı arzu ediyor. Onun doğal programı en sağlıklı olandır. Ama bu programın bozulmaması için de kendi doğamıza uygun bir yaşam sürmemiz gerekiyor.

Son Yüz Yılda Büyük Değişim

Bedenimizde yaklaşık yirmi dört bin gen var. Bu genlerin yüzde yirmi beşi beden ağırlığımızı belirliyor yani altı bin gen. Altı bin genin yüzde doksanı bedenin ağırlığını yükseltmeye yani yağ depolamaya programlanmış. Neden mi? Atalarımız açlık durumunda varlıklarını sürdürsünler diye.

Atalarımız bugünkü yaşam tarzımızdan çok farklı bir hayat sürüyordu. Aslında mağara dönemi atalarımızla yüz yıl öncesinde yaşayan atalarımız arasında genlerimizi şaşırtacak kadar yaşamsal farklılıklar yoktu.

Yüz yıl öncesine kadar tarımda ve hayvancılıkta kimyasal ilaçlarla hormonlar kullanılmıyordu. Elektromanyetik kirlilik denilen şeyin esamisi okunmuyordu. İnsanlar yüz yıl öncesinde günümüz insanı gibi televizyon karşısında saatlerce oturmuyor, iki adımlık yere arabayla gitmiyor, iki katı bile asansörle çıkmıyordu. Bol bol yürüyor ve hareket ediyorlardı. İşlenmiş gıdalarla tanışmıyorlardı bile. Benim çocukluğumda bile rafine undan yapılan beyaz ekmek francala diye satılırdı. Francala ekmek pahalıydı. Fakir halk, köy ekmeği yerdi. Şimdilerde ise köy ekmeği olarak pazarlanan kahverengi ekmek daha pahalı. Doğal (işlenmemiş) tahıllardan yapılan ekmek türleri sağlığına dikkat eden insanlar tarafından tüketiliyor. Francala ekmek ise ucuz ekmek.

Şeker şunun şurasında sadece yirmi yıl önce kişi başı yılda on beş kilo tüketilirken, bugün altmış beş kilo tüketiliyor. Yüz yıl öncesinde ne kadar tüketiliyordu peki? Kişi başı yılda sadece iki buçuk kilo. Tabii o yıllarda kardiyovasküler hastalıklar, kanser, alerji, astım, bağışıklık sistemi hastalıkları ve obezite de yok denecek kadar azdı. Hatta tıp fakültelerinde yetmiş küsur yıl öncesine kadar kardiyoloji diye bir bölüm yoktu. Son otuz yılda ise artık her hastanede kardiyoloji bölümü var.

Ketçaptan ekmeğe, kahvaltı gevreğinden salçaya kadar her şeyin içinde rafine şeker var. Yüksek früktozlu mısır şurubu var. Hazır paketlerde ve konserve olarak satılan her türlü gıdanın içinde şeker var. Her işlenmiş gıdaya GDO’lu mısırdan elde edilen mısır şurubu ekleniyor.

Milyonlarca yıldır değişmeyen genlerimiz son yüzyıldaki bu hızlı değişime adapte olamadı. Olursa da artık insan denilen tür neye benzer ya da varlığını sürdürmeye devam eder mi bilemiyorum. Bugünkü yaşam ve beslenme koşullarımız doğamıza ve doğaya hiç mi hiç uygun değil. Bunun bedelini yine biz sağlığımızla ödüyoruz.

Bedeninizi bugüne kadar epeyce hor kullanmış olabilirsiniz ama bu andan itibaren değiştirme seçimi sizin! Bedeninizin yağ depolama hormonlarını ya da yağ yakma hormonlarını harekete geçirmek sizin seçiminiz. Yaşlanma sürecini tersine çevirmek sizin seçiminiz. Sağlıklı bedeninize yeniden kavuşmanız sizin seçiminiz. Hormonlarınızı doğal yollarla düzene sokmak sizin seçiminiz. Kilo vermek ve fit bir bedene sahip olmak sizin seçiminiz. Yeter ki ne yapacağınızı bilin.

ALDIĞINIZ KALORİLERİ YAKIYOR MUSUNUZ?

Aldığımız kalorileri yakmak öncelikle kan şekeri dengesi ile ilgilidir. Kan şekerimiz dengede olduğunda açlık hissetmeyiz, acıktığımızda da önümüze ne gelirse saldırmayız. Bunun için metabolizmayı destekleyen, hormonlarımızın düzgün çalışmasını sağlayan besinleri tüketmemiz gerekiyor. Yediklerimizden aldığımız kalorileri yakıyor muyuz yoksa yağ olarak mı depoluyoruz?

Bedenimize yalnızca ne kadar kalori girdiği değil, bedenimizin bu kaloriyi ne kadar ve nasıl yaktığı da önemlidir.

Kilo almak, yediklerinizin miktarından çok sindirilen besinin oranıyla bağlantılıdır.

Metabolizmanızı düzeltmek sadece beslenme biçiminizle sınırlı değil. Çevre ve yaşam biçimi de hormonlarımızı etkiliyor.

İçtiğimiz alkali düzeyi düşük klorinli su bizi şişmanlatıyor.

Kendimizi yorgun hissetmek bizi şişmanlatıyor.

Harika beslensek bile uyku azlığı, uyku düzensizliği bizi şişmanlatıyor.

Katı gıdaları yeterince çiğnememek, sıvıları da çabuk içmek bizi şişmanlatıyor.

Aldığımız reçeteli ilaçlar hormonal düzenimize zarar veriyor.

Stres bizi şişmanlatıyor.

Tüm bunlar genetik yapımıza zarar veriyor.

Hayat dengeden yana. Hayat sadece dengeye sağlıklı tepki veriyor.

Yeterince ve doğru nefes almamak, ağzımızdan her ne miktarda besin alırsak alalım açlık duygumuzun devam etmesine yol açıyor; çünkü beslenmek yalnızca ağzımızdan aldığımız gıdalarla sınırlı değil, nefes de bir o kadar önemli.

İnsanın sağlıklı olduğunun dört göstergesi şunlardır:

Sağlıklı birey;

1.       İştahlıdır. Burada iştah, fiziksel olarak acıktığını hissederek yediğin yemekten keyif almak anlamındadır; aşırı yemek anlamında değil. Sağlıklı insan acıktığını da doyduğunu da bilir. Hastalandığımızda ise iştahımız kesilir. Canımız hiçbir şey yiyip içmek istemez. Sevdiklerimiz bize zorla çorba falan içirmeye çalışır. Biz ise dinlenmek ve uyumak isteriz.

2.       Yemek yedikten sonra miskinleşmez ve egzersiz yaptıktan sonra kendisini yorgun hissetmez. Tam aksine enerjisinde artış olur.

3.       Yastığa başını koyduktan kısa bir süre içinde uykuya dalar ve kesintisiz uyur. Sabah yorgun değil, dinlenmiş olarak uyanır.

4.       Esnek düşünce yapısına ve esnek bir bedene sahiptir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült