Yığın Edebiyatı

Nermi Uygur


Bazıları yadırgayacak «yığın edebiyatı» deyimini. Yeniymiş deyim, hele Türkçede yepyeni; ne çıkar bundan. Bir gerçeklik var ortada, «yığın edebiyatı» diye adlandırabileceğimiz bir şey, binbir şey daha doğrusu. «Yığın» sözcüğünü beğenmeyip başka adlar da vermek isteyenler çıkacak bu gerçekliğe. (Almanlar, Fransızlar, İngilizler «bayağı edebiyat:» deyimine başvuruyorlar nitekim: Latinceden türettikleri «trivial» aşağı «trivial» yukarı. Akraba anlamda «banal» sözcüğünü kullananlara da rastlanıyor.) Bence gerçekliğe en uygun deyim «yığın edebiyatı» gene de.

Tuhaf tuhaf çağrışımlara, tedirgin edici sorulara yol açıyor gerçi bu deyim. Yığın da ne demek? Yığın mı yaratıyor bu edebiyatı — böyle şey olur mu hiç? Yığının okuduğu edebiyat mı bu yoksa? Halk edebiyatını ne yapacağız peki — ayrı ayrı şeyler mi bunlar? Ne çeşitten bir kültür bağlamında yer alıyor bu yığın edebiyatı? Tek düzenli bir şey mi, tür tür mü acaba? Nerede, nasıl başlamış bu yığın edebiyatı? Ne denli bir gelişim gösteriyor? Kimler Türk edebiyatının yığın yazarları? Neler yığın edebiyatının özellikleri? Yığın edebiyatı ile düpedüz edebiyat arasındaki ilişkilerden sözetmek olası bir şey mi dersiniz?

Daha bu rasgele derlediğim sorular çok önemli bir edebiyat konusuna dolandığımızı belirtmekte. Bu soruların hepsini aydınlatamayacağım ben burada. Nicedir kafamı kurcalayan bazı güçlüklere değinmek; varabildiğim sonuçları açığa koymak dileğindeyim. Böylelikle konuya başkalarının da dikkatini çekeceğime inanıyorum. Bu da benim öğrenme olanaklarımı artırır ki daha ne isterim.

Akıl çelen bir düğüm var, ona e latmak zorundayız ilkin: Halk edebiyatı değil mi yığın edebiyatı? Halk edebiyatı değilse yığın edebiyatı, nasıl ayıracağız bu iki edebiyat görünümünü birbirinden?

Halk edebiyatı deyince genellikle halkın yüreğinden doğmuş, halkın ortak yaşantılarını, ortak anılarını, ortak umutlarını dile getiren bir edebiyat anlaşılır. Halk içi, duygusu, düşüncesi, özlemi, ülküsü ile yansıtır kendini bu edebiyatta. Bazı adlar, ün salmış kişiler çıksa da ortaya, çok kez adı bilinmeyenlerin yaratıp oluşturduğu bir edebiyat. Büyük ölçüde canlı söze, belleğe, sözlü tekrarlamaya dayanıyor. Halk edebiyatının yazıyla saptanması daha çok bu edebiyatın incelenmesine ilişkin bir aşama. Sözlü gelenekle kendini sürdürdüğü için, daha çok ölçülü ayaklı yapıtlarla bezenir. Örnek olarak Türk halk edebiyatını alalım: Destanlar, destansı öyküler, türküler, koşmalar, koçaklamalar, taşlamalar, ağıtlamalar, ağırlamalar değişik oranlarda da olsa ölçülü ayaklı yapıtlardır hep. Düpedüz anlatılarda bile belleğe yardımcı tutamaklar, tekerlemeler, deme kalıpları, girişler ve bitişler yaygındır epeyce, masallarda ya da oyunlarda olduğu gibi. Fıkraları, atasözlerini, ninnileri,' bilmeceleri, manileri de katın, bütün halk edebiyatı ürünlerinde halka değin, halka özgü, halkın ortaklaşa malı olan belirgin belirsiz bir dünya görüşü ortaya çıkar. Çevresel olayların, köy, kasaba ilişkilerinin, zaman zaman da tüm bir ulusu çalkalandıran toplumsal değişmelerin, çok kez yönetilenler açısından yönetim sorunlarının ele alınıp işlendiği «konuşmalardır» halk edebiyatı.

Uzmanlardan, özellikle de etnologlardan, tarihçilerden, coğrafyacılardan öğrendiğimize göre, aslında geniş bir bağlamın, halk sanatlarının bir kolu durumundadır halk edebiyatı. Halka özgü yerleşme biçimleri, tarım görenekleri, dokuma gelenekleri, giyinme alışkanlıkları; avcılık ve balıkçılık töreleri; süsleme ve musiki başarıları içinde yer alır halk edebiyatı.

Bambaşka bir kuruluşu var yığın edebiyatının. İlk göze çarpan şu: baştan aşağı yazılı bir edebiyat bu. Sözlü yığın edebiyatı tasarlanamaz. Baskı tekniğine sıkı sıkıya bağlıdır bu edebiyat. Basıp yaymada kolaylık, çabukluk, ucuzlukla işbirliği yapar yığın edebiyatı; varlığı için zorunludur bu. Ne anımsayıp belleme kurallarına önem verir, ne de sözlü bildirişme geleneklerine. Kulak değil gözdür yığın edebiyatının dayandığı organ. Düzyazı kaplar bu edebiyatta en geniş alanı. Belli bir kesiti aşmayan dizelerin serbesttir çoğu. İyiden iyiye sanayileşmiş toplum düzenlerine, ya da sanayileşmeye başlayan toplumlara özgü bir edebiyattır yığın edebiyatı. İlkel üretim ve tüketim ortamlarında barınamaz: kalabalık yerlerde, büyük kentlerde barınabilir ancak. Çevresel, bölgesel değil, uluslararası bir kuşatımı var. Bol bol çevirilerle ülke ve ulus sınırını tanımayan bir nitelikte. En çok roman türünde yoğunlaşmış bu edebiyat. Özellikle serüven romanları, gezi anlatıları, adam öldürme romanları, resimli romanlar, tarihsel ünlülerin romanlaştırılmış yaşama öyküleri ağır basıyor bu edebiyatta. Genellikle büyük bir çalışma gücü olan tek tek kişiler bu edebiyatın yazarları. Öylesine bir donatım edinmişler ki, her mevsim bir kitap yayınlayanları var. Başkalarıyla güç birliği yaparak, makinelerden de yararlanarak yazma etkenliğini daha da hızlandıranlara rastlanıyor. Artacak zamanla bu hız. Takımlar yazacak bu gidişle yığın romanı; takım görevlilerinin işbölümünü düzenleyen gökdelenler yapımına başlandı bile Kuzey Amerika’da, Orta Avrupa’da. Halkın gönlünü dışlaştırdığı yapıtlar değil, yığını akılla güdüp oyalamak isteyen yapıtlar yığın yapıtları. Halk edebiyatçısı, halk ozanı saz eşliğinde, ya da sazsız, sözle küçük küçük topluluklara duyurabilir sesini. Yığın yazarları ise, büyük ticaret örgütleri, dev yayınevleri aracılığıyla iş görürler. Şaşırtıcı kazançlar döner bu arada. Yığın edebiyatı ürünleri, vergili borsalı bir ortamda mal olarak değerlendirilir.

Sineması, radyosu (bizde de yeni kurulup gelişen) televizyonuyla yığın kültürü adını verebileceğimiz uluslararası kültürün dokusundan bir parçadır yığın edebiyatı. Bir anda binlerce insanın soluk alışını, bir bakıma tekelden yöneten, film; milyonların dikkatini bir noktaya çeken radyo gibi elektrikle varolabilen, elektrik ya da benzeri güçlerden yararlanan yığın araçlarıyla varolup ayakta kalabilen bir kültürün kolu durumundadır yığın edebiyatı. Yığın kültürünü inceleyip anlamakla yükümlü sosyologlar, psikologlar ne der bilmem ama, daha ilk bakışta göze çarpan bu durum yığın edebiyatına, nesnel yönden, halk edebiyatından ayrı bir varlık tanımamız gerektiğini belgelemeye yeter kanısındayım ben.

Birçok halk uzmanının, ulusçu inanışlı, ince beğenili, eğitim ülkülü birçok edebiyat tarihçisinin yığın edebiyatına, nesnel bir açıdan değil de, değer kaygısıyla bakmaya kalkışacağı apaçık bir şey. Olay başka, olayın yorumlanıp değerlendirilmesi başka şey ama. Yan tutmadan saptadığımızda görünüm şu: yığın kültürü, yığın edebiyatı diye zamanlar ve uzaylar genişliğince bir gerçeklik var. Gittikçe pekişiyor da. Yaşamamızdaki yankısından, yaşamamızdaki sonuçlarından ötürü uğraşmaya zorluyor bizi kendisiyle. Halk edebiyatına gösterilen ilgiyi bile gevşettiği oluyor. Öyle ki, şöyle bir izlenim beliriyor hazan insanda: Halk edebiyatı geçmişin bir edebiyat dünyası; yığın edebiyatıysa çağımızın, günümüzün edebiyatında, beğensek de beğenmesek de, ağırlığını koyan bir «edebiyat». Belki de gelecekte herkesi en çok uğraştıracak olan edebiyat gerçekliği. Eskiden halk edebiyatının kapladığı kültür bölgelerini, bazı ülkelerde, şimdiden nerdeyse tümüyle ele geçiriverdi yığın edebiyatı. Bilmiyorum, birtakım halk edebiyatçıları çıkıp bu yığın edebiyatı denen şey, «yeni» bir halk edebiyatı doğrultusudur, diyebilirler belki. Ama o zaman da «halk edebiyatı» kavramının tanınmayacak biçimde değiştirilmesi gerekmez mi?

Halk yığın mıdır? Yığına halk denebilir mi? Halkı yapan nedir, yığın ne? — Bu soruların sonu gelmeyen tanım tartışmalarına yol açacağından kuşkum yok. Tanım dediğimiz derleyip toplamalarsa, bakış açısına göre başka başka yönelişleri olan öneriler çok kez. Baskın bir doğruluk olasılığıyla şunu söyleyebiliriz: Geleneksel anlayışların «halk» diye adlandırdığı gerçeklik, yavaş yavaş kalkıyor bugün yeryüzünden. Yersel halklar yalnızlıktan kurtulup biraraya geliyorlar teknik, sanayi araçları, kentçi toplum düzenleriyle. Halk edebiyatının doğup serpildiği okuryazarlığı olmayan halklar aydınlandı okuyup yazma öğrenerek birçok ülkede, öbürlerindeyse hızlı aydınlanıyor. Çevresel halkların birlikte yaşamaya başlamasıyla yeni yeni insan davranışları beliriyor, yeni yeni çalışma ve eğlenme alışkanlıkları benimseniyor her yanda. Halkça kalabalıklaşma düpedüz bir nicelik değişikliği değil eskiyle oranlandıkta. Çok etkili niteliklerin taşıyıcısı olarak kendi ağırlığını ortaya koyuyor artık yığın, genellikle kültürüyle, özellikle de edebiyatıyla.

18. yüzyıl, yığın edebiyatının Avrupa’da belirgin bir biçimde kendini gösterdiği yüzyıldır. Gutenberg’in uygarlık yeniden doğuşuna büyük katkısı iyice benimsenmiştir artık: Elyazmaları ve taşbasmaları nerdeyse büsbütün ortadan silinmiş, günlük yaşamanın doğal bir parçası olup çıkmıştır basım tekniği. Bu teknikle geçinenlerin sayısı hızla artmış, basıma gerek hazırlayanlar ile basım ürünlerini satıp dağıtanlar çoğaldıkça çoğalmıştır. Bu arada, pek çok şeyin pahalılaşmasına karşı bollaşıp ucuzlamıştır kağıt. Özellikle Fransız Devrimi’yle birlikte, kalabalıkları belli amaçlara doğru kımıldatan bir politika aracı olarak değerlendirilmiştir basım. Yüz, yüz elli yıl kadar önce ancak uzaktan seyredilebilen kutsal kitap çevirilerine artık kolayca erişen, kilise sömürücülerine başkaldırmış olan orta sınıf, politika bakımından da toplumda iyiden iyiye güçlenip oturmuştur artık. Devlet yönetimi hangi kılığa bürünürse bürünsün, kültürde demokratlaşma süreci her yanı kaplamıştır. Eskiyle karşılaştırıldıkta geçim koşullarında gözle görülür bir ilerleme sarmıştır Avrupa’yı. Böylece çalışma zamanı dışında kalan bir zaman kesiti, boş zaman diyebileceğimiz önemli bir yeniliğe kavuşmuştur Avrupa’lı. Okuyanlar, okumak isteyenler, okumadan yapamayanlar, deyim yerindeyse, şaşırtıcı patlamalarla gelişmiştir. Doymak bilmeyen bir tutkuyla okumaya vermiştir kendini bu çağın Avrupa’sındaki insanların çoğu. Durum henüz bilimsel yollarla araştırılmış değilse de, uzmanca tek tük incelemelerden öğrendiğime göre, çağın ikinci 25 yılı içinde, Londralılar her yıl yeni bir dergi okumak olanağını elde etmiş. Pıtrak gibi ünlü ünsüz «Review»lar, «Magazine»ler, «Journal»lar imrenilir bir kazanç sağlıyorlarmış yayınevlerine. Bir okuyucular ve yazarlar yüzyılı olmuş böylece 18. yüzyıl.

Uzun uzun yorumlar gerektirmeden anlaşılan, sıkmadan okunan, eğlendirip oyalayan, tatlı tatlı öğreten kitap yapımı almış yürümüş bu yüzyılda. Yığın için yazılan, yığın halinde basılan kitaplardan geçilmez olmuş. Evlere ödünç kitap veren kitaplıklar kurulmuş, evlere arabayla kitap sağlayan tüccarlar türemiş. Yığınları doyurabilmek için, kalın kalın ciltler, sürekli romanlar yazmaya yetişememiş yazarlar. İngilizce, okuyanlar Miss bilmem kime, Almanca okuyanlar Fraulein bilmem kime, Fransızlarsa Madame. bilmem kime ilişkin serüvenleri kapış kapış okumuşlar.

Birbirini kovalayan sanayi devrimleriyle 19. yüzyılın, okuyucu yığınlarını durmadan yoğunlaştırıp genişletmiş olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Uygarlıktaki gücünü öğrenen işçilerin okuyucu sınıfına katılmasıyla yığın edebiyatı son derece büyük bir kültür görünümü niteliğine bürünmüştür. Bugün okuryazar birine, gerek 18. gerek 19. yüzyılları kuşatan yığın edebiyatı çevresinden birkaç yapıt say, desek zorluk çekmez sanıyorum: Rinaldo Rinaldini, Manon Lescaut, Robinson Crusoe, Monte Christo adları bize dek ulaşan çeşitli değer düzeyindeki birkaç kitap.

Yüzyılımıza gelince, apaçık durum Avrupa’da, Amerika’da, — öbür yerlerde de az çok öyle. Mickey Spillane diye biri çıkıyor, tabancalı tabancasız sayfalar yazıyor. Yayınlamış olduğu 617 kitap 15 yıl içinde yalnızca İngilizce aslıyla 50 milyon satıyor. Kari May, Simenon, Fleming, çevirileriyle birlikte, yanılmıyorsam, yarım milyarı aşmış çoktan. Geçmişteki yığın edebiyatına yönelenleri şaşmadan şaşmaya sürükleyen Voltaire’lerin, Walter

Scott’ların, Jules Verne’lerin okuyucu çevreleri daracık kalıyor günümüzün ilişkileri yanında.

Yığın edebiyatı yönünden Türkiye’ye bakacak olursak, ilkin Avrupa’dakine pek benzemeyen bir görünümle karşılaşırız. İbrahim Müteferrika yüzyıllarca sonra gelmiştir Gutenberg’ten. Üretim, tüketim, sanayi, tarım, politika, nüfus, yerleşme, yol, eğitim gibi çeşitli yanlarıyla Türkiye’nin toplumsal yapısı oldukça ayrıdır başka ülkelerdekinden. Gene de hiç değilse bugün Türkiye’de bir yığın edebiyatı olduğunu çekinmeden öne sürebiliriz kanısındayım. Öyle ya ne halk edebiyatı çerçevesine giren, ne de Türk edebiyatı değerlendirmelerine sokulan birçok yazarlar var bugün. Kuşkusuzca bu yazarlardan işte: Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Peride Celal, Ethem İzzet Benice, Muazzez Tahsin, Feridun Fazıl Tülbentçi, Murat Sertoğlu. Hepsi de, Türk okuma oranına göre pek çok satıyor bu yazarların. Her biri her kitabını ortalama 34 kez basmış. Her birinin 2025 kitabı var ortalama.

Ahmet Mithat Efendi, Türkiye’nin ilk yığın yazarı. Çağdaşlarının kendisine verdiği ek adla «kırk beygir gücünde bir yazı makinesi» o. Geçen yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçe okuyup yazmayı becerebilenler nüfusun yüzde beşinden fazla değildi. İşte bu ortamda yazmaya başladı Ahmet Mithat Efendi. İlkin İstanbulluların, zamanla da taşranın ilk öğretmeni oldu. Heves uyandırdı okumaya, okuma tutkusu aşıladı herkeslere, zaman geçirmek için kitap okumak alışkanlığını soktu Türk evlerine. Oyaladı halkı romanlarıyla, öyküleriyle öğretti halka. Okuyan yığınlar belirdi onunla memlekette. Dendiğine göre, öylesine kapıp sürüklermiş ki yığınları, gazetede bölüm bölüm çıkan bir romanı, en meraklı yerinde uzayınca, gazetenin basıldığı yeri kuşatıp anlatının sonrasını zorla tezleştirmeye bile kalkmış yığın yığın insanlar.

Hiç aynı kalmayan tarih zamanının sürüp gidişi boyunca yığın edebiyatı ürünleri de yazar yazar, tür tür, toplum toplum değişiklikler gösterir. Gene de bu ürünlerin paylaştığı bazı ortaklaşa özelliklerin bulunduğunu söyleyebiliriz. İlk bakışta göze çarpanları rasgele derleyelim:

Kolay anlaşılan yazı yapıtlarıdır yığın edebiyatı ürünleri. Genellikle okuma bilen herkesin anlamasına açık yapıtlardır bunlar. Kapalıdır yığına anlaşılması zor yapıt. Okuyucudan en azda tutulan bir ortalamanın üstünde bilgiler isteyen yapıt, yığın yapıtı olamaz. Anlayışa güçlük çıkaran her çeşit yazı öğesi yakışıksız bir şey olarak yadırganır bu edebiyatta. Sallantılı sözcük, karanlık deyim, kaypak söyleyiş, çokanlamlı değinme, uzun tümce, çetrefil üslup, dolambaçlı anlatım hiç de iyi karşılanmaz yığınca. Anlamada kolaylık çok kez yalınlığı gerektirdiğine göre, yalındır yığın edebiyatı.

İster istemez basmakalıp bir yapısı vardır bu edebiyata giren ürünlerin. Beylik sözler, herkesin olan inanışlar, kimseyi ürkütmeyen düşüncelerle bezenmiştir her yığın yazısı. Yığının kavrayamayacağı duygu ve düşünceleri dile getirmekten kaçınır bu edebiyat. Okuyan kalabalıklara özgü uzlaşımlar alanında kımıldanır öyleyse. Yığının beğendiğini yermeye, sevdiğini kötülemeye, bağlandığını çürütmeye kalkamaz hiçbir zaman. Her yönden yığının alışkanlıklarına göre ayarlanmış olan bir edebiyattır bu.

Dilce hemen tanıyabileceğimiz bir kılığa bürünmüştür bu edebiyat. Çığırtkan adlardan, merak uyandıran başlıklardan geçilmez. Konuşmalar sürükleyicidir. Yığın okuyucusunu sıkmayacak niteliktedir anlatış. Sanatça özentiye yer yoktur. Günlük dil kullanılır geniş ölçüde. Söz bölüklerinden en çok nitelemelere, abartıcı nitelemelere başvurulur. Bir kadının güzel olduğunu söylemek için, salt güzelliğini anlatan bir dizi niteleme yan yana konur; bir erkeğin yakışıklı olduğunu söylemek için, yakışıklılık yansıtan tüm niteleme göstergeleri sergilenir. Az çok iyi bir insan en iyi olur böylece, kötü yanları olan biri de, kötünün kötüsü.

Konu bakımından çeşitliliği engellememekle birlikte, sınırlı bir konu dağarcığı vardır bu edebiyatın. Yığın kültürünün önemli saydığı her şeyi konu diye alabilirse de okuyucudan duygudaşlık derinliği isteyen yaşantılar, okuyucunun etkenlikle yorumlama tadına eriştiği olaylar genellikle dışta bırakılır bu edebiyatta. Aşktır, cinayettir, serüvendir en çok işlenen. Acıklı, görkemli, eğlendirici, ayran kabartıcı sahnelere sık sık rastlanır. Derin denen konulara el atılsa bile, bunların yığının anlama ve beğeni olanakları çerçevesinde geliştirileceği apaçıktır.

Öyküde olsun, romanda olsun, tiyatroda olsun yığını büyüleyen, yığınca tutulan kahramanlar sunar yığın edebiyatı. İşte Hasan Mellah’lar, Hüseyin Fellah’lar, Meşhedi’ler, Nilgün’ler, Kezbanlar... Başka başka açılardan başka başka öbeklerde toplayabiliriz yığın kahramanlarını. İnsanüstü güçlerle donatılmıştır büyük bir kısmı. Milyonlarca insanı hiç olmazsa bir süre kendisine bağlamış olan Mandrake’ler, Tarzan’lar, Fantoma’lar, Zoro’lar, Maigret’ler, Baytekin’ler ünlü yaratıklardır. Gönül basınçlarını hafifletmeyen, tutkuları doyurmayan, istekleri dindirmeyen, aklı eğlemeyen kahramanlar barınamaz bu edebiyatta.

Değişik kılıklara bürünse de, kolay anlaşılmayı tehlikeye düşüren her çeşit yenilikten sakınır yığın edebiyatı. Yadırgatıcı ataklıklardan uzak tutar kendini bu edebiyat, özce de biçimce de. Bilinmedik açıklamalar, dokunulmadık yorumlar, alışılmadık tatlar beklememeli bu edebiyattan. Başka alanlarda olduğu gibi edebiyatta da, çok kez akıl karıştırır, tedirgin eder insanı yenilik; kavranmak için çaba ister, etkin zaman ister; yığınsa salt bu türden güçlükler çıkarmıyor diye sarılır bu edebiyata.

Tüm özellikleriyle okuyucu edebiyatı gözüyle bakılabilir bu edebiyata. Olanca varlığını belirleyen okuyucudur da ondan. Yazar yalnızca, ama yalnızca okuyucunun isteklerine uyan bir gereç durumundadır bu edebiyatta. Okuyucudur bu edebiyatın yapımında ölçek. Okuyucu ne istiyorsa o,. nasıl istiyorsa öyle ortaya konur bu edebiyatta her şey. Okuyucu acılı yazılardan mı hoşlanıyor, her sayfada gözyaşı fırsatı kollar yazar; gülünç şeylerden hoşlanıyorsa okuyucu, gülüş avcılığına başlar yazar. Yapıtların mutlu bir sonuca mı bağlanacağı, yoksa bir düzine kahramanın ardarda ölmesi mi gerekeceği hep okuyucunun eğilimine göre ayarlanır. Okuyucu korkuya, sertliğe düşkünse yontulmamış kuvvetler çıkarır sahneye; çıtkırıldım ilişkiler modaysa, inceldiği yerde kopacak bağlarla örgülenir yazılırken olaylar. Yaşama kavgasında yük azaltan, dünya işlerinin birlikte getirdiği binbir sıkıntıyı dağıtmayı amaçlayan yapıtlar sürmekle görevlidir piyasaya. Kendisini müşteriye göre ayarlayan eğlence sanayinin bir koludur yığın edebiyatı.

Unutmamalı ki, edebiyat deyince, düpedüz edebiyat deyince, «halk edebiyatından da «yığın edebiyatı»ndan da başka bir kültür kesitini düşünenler var. Daha doğrusu, edebiyatı hem «halk» hem «yığın» ötesi bir verim alanı diye tasarlayan saygıdeğer kafalar var. Sayıca pek çoklar; uzun bir geleneği sürdürüyorlar. Öylesine benimsenmiş bir görüş ki bu, edebiyatın edebiyat varlığı, halk edebiyatından, yığın edebiyatından ayrıcalığına dayatılıyor çok kez. Bu özelliğe parmak basan bir deyimle «yüksek edebiyat» adı veriliyor bu edebiyata. Bazıları da hep aynı şeyi başka yönlerden dile getirmek amacıyla «sanat edebiyatı», «yazar edebiyatı», «aydın edebiyatı» deyimlerine başvurmaktalar.

Yığın edebiyatının yerini açıklamak için bu sözü edilen «yüksek edebiyatın» yığın edebiyatı karşısındaki tutumuna bir göz atmak yeter sanıyorum. Özetlendikte, tümüyle eleştirici horlayıcı bir tutum bu. Yığın edebiyatına takılan ek adlardan belli. «Bayağı edebiyat», «aşağı edebiyat» bu, yüksek edebiyattan yana olanlara bakılırsa. Onlara göre: hazır elbisecilik gibi bir şeydir yığın edebiyatı; modaya uygun yazılardan kurulur bu edebiyat. Sanatça yaratıcısı yoktur bu edebiyatın; olsa olsa çok para kazanmasını beceren «yazı tüccarları» vardır. Herkesin beğendiğine sanat denemez; güvenilmez herkesin beğenisine; yığının beğenisinden buyruk alan kişi kötü şeyler koyar ortaya. Yalnızca okuyucuya uymak, sanatta yenilikten el çekmektir; rahatına düşkündür çünkü yığın okuyucusu. Yığın dalkavuğudur yığın «yazıcısı». Tutucu, gerici kişilerdir sözümona bu yazarlar. Yığına. «değiş!» demek korkmazlığını gösteremezler; tek kendi çıkarlarını sürdürsünler diye, «nasılsan öyle kal» demek zorundadırlar yığına. Uyutucudur bu edebiyat. Uyandırmak için, sarsmak gerekir oysa yığını. Yığın edebiyatçısının üstesinden geleceği iş değil ama bu; ne de olsa yığından bir parçadır yığın yazarının kendisi. Sıkıcı, tatsız tuzsuz, durmadan kendini yineleyen bir edebiyattır bu, edebiyatsa. Dile özenmeyen, basmakalıp konuların dışına çıkamayan, zor anlaşılmaktan ürken, eğlendirici olmaktan başka bir şey istemeyen bir yazı yapımına edebiyat denemez. Aslında dil sanatçısıdır edebiyatçı, bütün varlığıyla dili işler; özgürdür edebiyatçı, dilediği konuda, dilediği kahramanları yaratabilmelidir; eğlendirmekten başka amaç da güdebilir, kimse buyuramaz ona, uygun gördüğünü amaçlamakta tam bir özerkliği olduğuna inanır. Gerçek edebiyat değil, olsa olsa bir «alt»edebiyat’tır yığın yazıları. Ancak asıl edebiyat sanatından haberi olmayan kimseler «edebiyat» yerine koyabilir bu yazıları.

Bir suçlama bu sözünü ettiğim tutum. Her suçlama gibi karşı suçlamalara yol açar. Yığın edebiyatı yöresinden seslerin yükseldiğini duyuyor gibiyim nitekim: Bir bütündür edebiyat, parçalanamaz. «Üst», «alt» diye edebiyatı bölümlemek, edebiyat dışı çıkarların uydurmasıdır. Edebiyat aristokratlığı, toplumda çeşit çeşit yönlere dal budak salmış olan sömürücü ideolojilerin sanata yansımasıdır. Okuyucu olmadan yazar olmaz; okuyucunun çok olması, yazanın değerini düşürmez. Hüseyin Rahmi’nin, Reşat Nuri’nin, Aziz Nesin’in kitaplarını çok kişi okuyor diye kınamak mı gerek? Bir romanını bilmem kaçıncı kez bastı diye gözden mi düşmesi gerekir Yaşar Kemal’in? Bir kitabın salt az okuyucusu var diye üstün bir sanat yaratısı olduğu söylenemez. Kolay anlaşılırmış, eğlendiriciymiş yığın edebiyatı — peki, anlaşılmaz şeyler yazmak, boş zamanları güzel geçirmek için başvurulmayan şeyler yazmak yüksek edebiyat ürünleri mi ortaya koymaktır. Yaşamaya yapışık üzüntülerden sıyırdığı için insanı, «kaçak» edebiyatı diye kınayanlar var yığın ürünlerini. Öyle ama, o yüksek diye övülen edebiyat da insanı günlük yaşamının ötesinde bir ortama alıp götürmek istemez mi? İstemez olur mu hiç, ister istemesine, gel gör ki, yığın yapıtlarıyla boy ölçüşemez bu bakımdan. Yığın edebiyatı diye damgalanan kitaplara, okuyup incelemek zahmetine kalkışmadan, «kötü» damgasını yapıştırıyorlar; yüksek denen edebiyatın kötüsü yok mu peki, kötüden geçilmiyor bu edebiyatta da. Gericiymiş yığın edebiyatı, gülmeli buna. Gerçekte öncü edebiyatıdır bu edebiyat. Atomu, robotu, uzayı, derinlik psikolojisini, çağdaş politika işleyişleriyle tüm insanlığın en son gelişimini arayan, gelenekçi yüksek edebiyata değil, atılımlı yığın edebiyatına yönelmelidir.

Yerine göre yüksekçilere, yerine göre yığıncılara hak vermemek elde değil. Halkçıları da işin içine katacak olursak, apaçık ki şurası, onlar da zaman zaman önemli doğrulara parmak basıyorlar. Tuhaf bir duruma düştüğümüz besbelli böylece: dalaşanların arasında kaldık. Orası öyle, önyargıları sevmeyen, körükörüne yan tutmak istemeyen herkesin katlanması gerekir buna. Çelişmeye ne diyeceğiz peki, tek tek yanları savunanlara ayrı ayrı hak tanımanın insanı doladığı çelişmeye? Başka konuları bilemem, her birini özel varlığıyla incelemeli güvenilir bir sonuca varmak için. Edebiyata gelince, şöyle düşünüyorum: Çelişme diye bir şey yok benimsediğim davranışta; ilk bakışta öyle görünse de yok aslında. Halk edebiyatı da, yüksek edebiyat da, hep bir ve aynı gerçekliğin çeşitli görünümleri, durmadan değişen insan gerçekliğiyle birlikte değişen o alabildiğine zengin içlemli, yaygın kaplamlı edebiyat gerçekliğinin çeşitli bakışçılarına sunduğu büyük kesitler. Eskiden uzun tarih dönemleri boyunca halk edebiyatı olarak göründü edebiyat. Sonra sonra aydın okuyuculara yönelen bir yüksek edebiyat doğup yerleşti. Bir süredir de yığın edebiyatı ağır basmakta. Ne var ki, bu üç görünüm arasında, tarihsel koşulların elverdiği ölçüde, yoğun bir alışveriş olduğunu öne sürebiliriz. Günümüzdeki kuşatımda olmamakla birlikte, edebiyatın yazıya dayandığı her yerde, bir yığın edebiyatından sözedilebilir bir bakıma. Petronius’un o canım Saturae’si bir yığın romanıydı. Hesiodos’un İşler ve Günler’i, bir halk edebiyatı ürünü olmaktan çok yüksek edebiyat yaratısıdır. Pound’un Canfo'larında derin izleri var halk edebiyatının.

Hiçbir yazarı tek bir edebiyat görünümünün içine kapayamayız. Eskiden halk ozanıydı Homeros; bugünse yığın yazarı bir bakıma, öyle ya, milyonlar «okuyor» İlias'ı, Odysseia’yı. Don Quijote daha yayınlandığı yıl yığınlarca kapışılan bir kitap oldu. Her yıl milyonlarca Shakespeare basılıp okunuyor bazı ülkelerde. Faust’undan ötürü, bazılarınca yüksek edebiyatın doruklarından biri diye gösterilen Goethe, Genç Werther’in Acıları ile pek çok bakımdan yığın yazarı. Kesinlikle söyleyebiliriz: halk edebiyatçısı değil Joyce, Kafka, Mallarme, Pavese, lbsen, Pasternak. Nedim, Haşim, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Oktay Rıfat, Abdülhak Şinasi de öyle. Öyle ama, yığınlar okuyor Kafka’yı, Yakup Kadri’yi. Voltaire, Hugo, Dostoyevski, Dickens, Zola yığına açık yazarlar tüm yapıtlarıyla; yığın yazarı demeye dili varmıyor çok kişinin gene de onlara. Nazım Hikmet ile Dağlarca’ya da her gün daha çok yaklaşıyor yığın; bir şey yitirmiyorlar ama bu yüzden ikisi de; kazanıyorlar tam tersine, etkice...

Akla gelen örnekleri daha da karışık bir biçimde yanyana dizebiliriz. Bir engel yoksa da kalkışmayacağım ben buna. Durum aydınlandı sanıyorum: Herkesin paylaştığı bir tanımda özetlenemez edebiyat gerçekliği. Hep değişip akıyor bu gerçeklik. Her tarih varlığı gibi zamanlı bir gerçeklik tümüyle edebiyat. Belirgin bazı özelliklere dayanarak büyük oylumlu birkaç kesit çekip çıkarılabilir gerçi bu varlıktan. Birine halk edebiyatı, birine yüksek edebiyat, birine yığın edebiyatı denebilir, ne diye denmesin. Edebiyatın çok yönlü varlığını anlamak için yararlı da olabilir bu. Dikkat edilmesi gereken bir iki şey var yalnız. İlkin: bu yönlerden hiçbirini öbürlerinden koparıp saltlaştırmamalı; edebiyat gerçekliğinin kendisine uygun düşmez bu. Şu da önemli: «halk», «yığın» gibi sözcüklerin eninde sonunda bir değer katı olduğundan, bu sözcüklerin nedense uygulanmadığı edebiyat ürünlerine «değersiz» yaftasını yapıştırmaktan kaçınmalı. Başka türlü dendikte: Yığın güzelden anlamaz yığın kötüyü beğenir; yığın sıradan yazı malını tuttuğuna göre, yığın yazarı iyi yapıt yaratmamalıdır; çok okunan yazarlar bayağı yazarlardır çeşidinden önyargılar, toptan karartır insanın edebiyat anlayışını.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült