Yazarlık Öğrenilebilir Mi? Herkes Yazar Olabilir Mi?

Necdet Karasevda


Deha yok, çalışmak var!

Sevgili yazar adayı, “Yaratıcı yazarlık” kitaplarının hemen başında, insanları boğan, onları derin ümitsizliğe sevk eden, onların heyecanlarını kıran cümlelerle karşılaşırsın. Yazarlık okullarında, atölyelerinde de durum çok farklı değildir. Hem de bu cümleler ciddi yargılar içerirler.

İşte o talihsiz yargılardan bazıları:

“Herkes yazar olamaz!”

“Yazarlık, büyüsü olan bir uğraştır.”

“Yazarlık, fildişi kuledir”

“Yazarlık, yetenek işidir.”

Ölü doğmuş heyecanlar, şaşkın bakışlar dolaşır ortalıkta. İnsanın içi kanar. Ve malum diyaloglar:

- Hoşçakalın, ben gidiyorum.

- Nereye gidiyorsun?

- Ben yeteneksizim, büyü benim neyime, fildişi kule ürküttü beni. Nasıl olsa yazar olamayacağım. Burada durmamın hiçbir anlamı yok artık, gerçi parayı da peşin vermiştim ama olsun...”

Böylelikle gerçek bir yazarın daha katline tanıklık etmiştir edebiyat alemi.

Yazarın ruhuna el Fatiha!

Neyse sevgili yazar adayı, dağıtalım istersen bu kasvetli atmosferi. Serüvenimize devam edelim biz.

Emniyet kemerini bağladıysan, iddiamı atıyorum ortaya:

“Bence konuşmayı bilen herkes yazar olabilir.”

Bana göre insanları yaftalamaktan vazgeçerek başlanmalı bütün işlere, özellikle de yazdırma işine.

“Yazma; bir yetenek işidir, zaman işidir, kültür işidir, zeka işidir.” denilerek adayların bu işten uzaklaşmalarına imkan verilmemelidir.

Adaylara farklı yöntemler kullanılarak çeşitli yollar öğretilmeli, onların karanlık gördükleri noktalar aydınlatılarak işe başlanmalıdır.

Bunun için de ilk adımın; sağlam, heyecan verici ve motive edici olması gerekmektedir.

Çünkü unutulmamalıdır ki: “İlk düğme yanlış iliklenince, bütün düğmeler yanlış iliklenir.”

Lütfen; tekrar etmek anlamında, aşağıdaki boşluğa, kendi el yazınla iddiamı yazar mısın?

Ellerin dert görmesin. Ama şimdiden söyleyeyim, ilk kitabını imzalarken parmakların bile şişebilir. Haberin olsun!

Araba kullanmayı, yüzmeyi, bisiklete binmeyi, resim yapmayı, bağlama çalmayı, ayakkabı boyamayı, sinema filmi çekmeyi annesinin karnında öğrenen biri var mı? Ya da doğuştan kasap olarak, piyanist olarak doğan biri var mıdır?

Elbette bu soruların cevabı hep olumsuz olacaktır. Çünkü hiç kimse anasının karnında badana yapmayı, topa röveşata vurmayı, yankesicilik tekniklerini öğrenemez. Bunların hepsi belirli bir süreçte çeşitli eğitim ve uygulamalarla öğrenilmiş şeylerdir.

Zidan’ın gol kralı, Picasso’nun soyut resimler yapan bir ressam, Tarkan’ın bir popstar olarak doğması kabullenilir bir şey olmadığına göre, bir kişinin de yazar olarak doğması beklenilemez.

Yazarlık da birçok meslek ve uğraş gibi sonradan çeşitli çalışmalarla, uygulamalarla, üstün bir çabayla elde edilen bir kazanandır.

Senin de bildiğin gibi çaba, sabır ve azim olmadan hiçbir şey elde edilemez. Tam burada, güzel bir örnek olması hasebiyle meşhur hitabetçi Demosthones’ (Demosten) in örnek öyküsünü paylaşmak istiyorum şenle. O devirde hitabetin çok önemli ve saygın bir sanat olduğunu, kılıcın da o dönemin en önemli silahlarından biri olduğunu vurgulamalıyım.

“Aristoteles ve Platonun çağdaşı olan Demosten, zengin bir kılıç yapıcısının oğluydu. Henüz yedi yaşındayken babası öldü ve kendisine büyük bir miras bıraktı. Ama akrabaları Demosten in küçük oluşundan yararlanarak mirasının büyük bir kısmına el koydular. Koca servetten Demosten'e çok az bir şey kalmıştı.

Mirasını haksız bir şekilde ele geçiren insanlara karşı dava açma tutkusu ve geleneksel beden eğitimi göremeyecek kadar zayıf bünyeli oluşu, onu bir karara zorladı.

Ülkenin en büyük hatiplerinden biri olacaktı. Ama ortada çok önemli bir sorun vardı. Demosten kekemeydi. Sözcükleri anlaşılmaz bir şekilde ve kekeleyerek söylüyordu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, o kendini kararına adamıştı.

Demosten, sesini geliştirme alıştırmaları yapmak üzere evinin altında bir çalışma odası yaptırdı ve dışarı çıkmamak için saçının yarısını kazıttı. Kekemeliğini alt etmek için ağzına doldurduğu çakıl taşlarıyla konuşmaya başladı. Ayrıca, koşarken şiir okumaya ve boy aynası karşısında sürekli olarak konuşmaya başladı.

Demosten in bu çalışmaları uzun yıllar sürdü. Halka açık mecliste yaptığı ilk konuşmasında başarısız oldu ve dinleyicilerin hepsi ona güldü. Ama o, buna rağmen vazgeçmedi. Çalışmalarını daha da artırdı. Hitabeti her gün gelişti ve ünü ülke sınırlarını aştı.

Demosten, artık döneminin en iyi ve en etkili hatibi olmuştu."

Ne öykü değil mi?

Üstelik hiçbirimiz ünlü hitabetçinin içinde bulunduğu dezavantajlara, olumsuzluklara sahip değiliz. Elimizden servetimizi alan, bize haksızlık eden o kadar insan da yok. Ne kekemeyiz, ne de kambur.

O halde gel beraberce seslenelim bilinçaltımıza:

“Ben, eğer konuşabiliyorsam kesinlikle yazar olabilirim. ”

Sevgili yazar adayı, ihtimal üzerinde çokça durmadığın ve sana ilginç geleceğini düşündüğüm bir çifte standarta da burada parmak basmak istiyorum.

Herkesin şair olabileceği; ama yazar olamayacağı düşüncesinden bahsediyorum tabiki.

Biz, hemen hemen herkesin kendini şair olarak gördüğü bir toplumda yaşıyoruz. Kime sorsan mutlaka kıyıda kenarda, yazılmış bir iki şiiri vardır. (Denizde kum bizde şair ve şiir!)

Bu kadar coşkun bir hayal dünyasına sahip insanların olduğu bir ortamda, ben herkesin yazar olabileceğini düşünüyorum doğrusu.

Neden?

Çünkü şiir, bütün edebi türler içinde yazılması en zor olanı, hatta hepsini kapsayanıdır. Eskiler, şiir şeklinde yazılan metinlere manzum; düz yazı şeklinde olanlara mensur derdi. Burada nazım ve nesir olmak üzere iki kavram çıkıyor karşımıza. Anlamını biliyor musun nazımla nesrin?

Peki, ben söyleyeyim:

Nazım: “İncileri ipe dizmek.”

Nesir: “Saçmak, dağıtmak.” demektir.

Bu durumda incileri ipe dizmek mi, saçmak dağıtmak mı daha kolaydır?

Elbette kolay olan saçmak, dağıtmak; yani düz yazı yazmaktır.

Yani şiir, düz yazıdan çok daha zor, çok daha yorucu ve daha çok özellik isteyen bir türdür.

Şiir için mutlaka gerekli olan şeyler vardır. Aydınlatıcı olması bakımından bazılarını burada zikretmek istiyorum:

1. Yetenek

2. Dil hakimiyeti

3. Geniş bir kültürel birikim

4. Zengin bir hayal ve gözlem gücü

5. İmge dehası

6: İlham

Gördüğün gibi, gerçek şiiri yazmak gerçekten çok zor bir iş. Çünkü bu kadar unsurun bir araya getirilmesi, sentezlenmesi öyle her babayiğidin harcı değil.

Peki, bu kadar zor olan bir türün, bu kadar uygulayıcısı varsa, neden düzyazı için de olmasın?

Yani nerdeyse bütün toplumun kendini şair olarak gördüğü bir ortamda, herkesin kendini yazar olarak görememesi ilginç değil mi?

Evet, sevgili yazar adayı senin gördüğün gibi önyargılarımız ve yanlış ön kabullerimiz bizi bu konuda da sınıfta bırakıvermiş.

Yazarlık için ilk ve en önemli şartın dil bilmek ve konuşabilmek olduğunu düşündüğümden tekrar ediyorum ve haykırıyorum sayın seyirciler:

Herkes yazar olabilir!

Hem de muhasebeciliği, turizmciliği, sunuculuğu, kasaplığı, tiyatroculuğu hatta badanacılığı öğrendiği gibi.

Yaratıcılık Öğrenilebilir mi?

Geri zekalı çocuğum bak, ÖSS'de komşunun kızı Senden daha iyi bir yer kazandı.

Senin geri zekalı olduğun belliydi zaten, Yüzümüzü hep kara çıkardın, aptal!

Yaratıcılık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır:

1. Yaratıcı olma durumu. 2. Yaratma yeteneği. 3. Her bireyde var olduğu kabul edilen, bir şeyi yaratmaya iten farazi yatkınlık.

Sevgili yazar adayı, ben bu kitapta yaratıcılığı her türlü dini anlamın dışında, eskilerin ibda ve inşa dedikleri manada, tamamen bir edebi terim olarak kullanacağım. Ve daha çok TDK’nin üçüncü tanımını referans alacağım.

Öncelikle belirtmem gereken nokta şudur ki; “insan” denen bilmeceyi, mucizeyi bilim adamları henüz tam anlamıyla çözebilmiş değildir. O, hala büyük bir sır.

Düşün bir kere, insanların en zekilerinden olan Einstein bile, beyninin ancak %4’ünü kullanabiliyormuş. Hal böyle olunca geriye kalan %96’ın ne işe yaradığını bilmiyoruz.

Eğer potansiyelimizi tam anlamıyla kullanabiliyor olsaydık, havadaki FM dalgalarını, suyun içindeki oksijen ve hidrojen atomlarını, sağdaki soldaki mikropları görecek, en ufak sesleri bile duyabilecektik. (Aman Allah’ım bu genel kültürüm yüzünden, bana nazar değmez inşallah! Tü tü tü. Hemen kurşun döktürmeliyim!)

Belki metrelerce ötede bizi çekiştiren en yakın arkadaşımızın hakkımızdaki dedikodularını işitebilecektik. Gözlerimiz duvarların ötesini görecek, bilmememiz gereken şeyleri öğrene

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült