Yalnızlığı Yazdım Mı?

Selim İleri


Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydim, orta iki. Yakup Kadri’ler, Halide Edip’ler, Reşat Nuri’lerle başlayan 'edebi’ okumalarım romandan hikayeye açılıyor, şuradan buradan edindiğim hikaye kitaplarını okuyordum.

Ne var ki liseye kadar doğru dürüst hikayeler, dört dörtlük hikayeler okuma fırsatım olmayacaktı.

Öyle ya, Türkçe kitabımızda hikaye örneği ne vardı, hatırlamıyorum. İz bırakmamış olmalı. Biraz daha geçmişe dönünce, İlkokul Okuma kitabımızda yine o eşsiz Reşat Nuri’yle karşılaşıyorum: Onun kirazları ve kiraz ağacından düşüp ölen küçük kızı anlatan o kadar acıklı hikayesi...

Artık Galatasaray’dan ayrılmıştım. Atatürk Erkek Lisesi’nde ikinci sınıfta okuyordum, 10/A. Hocamız Bakiye Ramazanoğlu, Varlık Yayınları’nın yeniden yayımlamaya başladığı Sait Faik kitaplarını salık verdi. Yetinmeyip, derste "Mahalle Kahvesi"ni okudu.

Bu öykü birdenbire kalbimi kırdı, gönlümü çeldi. Hiçbir şey anlatılamaz görünürken büyük dramlar, yürek yakıcı serüvenler, ölüm kadar acı ayrılıklar, düşüşler ve ruh yücelmeleri anlatılıyor ve bütün bunların hepsi bir kış akşamı, gözden ırak mahalle kahvesine sığabiliyordu...

O zaman, dört beş ay, soluk soluğa Sait Faik okudum. Tam otuz yıl önce. Ama bana daha dün gibi geliyor. Sait Faik’in son öykülerini, Alemdağda Var Bir Yılan'da yer alanlara bugün daha çok seviniyorum. Otuz yıl önce tam kavrayamamıştım. O günlere ilişkin olarak bütün değişen bu.

Kavrayamazdım; çünkü ders kitabımızda bir hikaye tanımı vardı. Bu tanıma göre, hikayenin bir başı, bir düğüm noktası ve bir de sonu olmalıydı. Alemdağda Var Bir Yılan’ın öyküleri hep yarım kalmış bir yerden başlar ve yarım kalmış bir başka yere ulaşır. Şimdi anlıyorum ki, hikaye tanımları pek o kadar yararlı olmuyor.

Yine o sıralar Varlık Yayınları bir yandan Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini okura sunuyordu. Bu kez içteki fırtınayı dışa vuran Sabahattin Ali’ninse toplumu yazdığıdır. Bana sorarsanız, her ikisi de hem bireyi, hem toplumu kişisel süzgeçlerinden geçirerek kaleme getirmişlerdir. Her ikisine de bağlanıp kaldım.

Sonra artık hikayeciler fırtınası başladı. Yaz aylan her gün Sahaflar’a gidiyor ve Türk hikayecilerinin kitaplarını topluyordum. Bekir Sıtkı’dan Ümran Nafiz’e, Kemal Bilbaşar’dan Haldun Taner’e harikulade bir serüven!

Lise sondayken hikaye yazmaya başladım. Bilmem neden, ille yalnızlığı yazacaktım. "Hüzün Kahvesi" (Cumartesi Yalnızlığı) bu anlamda ilk çalışmam sayılabilir. Şimdi okuyunca Sait Faik’in etkisinde Oktay Akbal’ınkinin, daha ötelerde Samet Ağaoğlu etkilerinin karıştığını duyumsayabiliyorum. Belki çok uzaklardan kendi sesim işitiliyor.

Kendi sesim: Acaba bulabildim mi? Çok severek yazdığım öyküler, Dostlukların Son Günü’nü oluşturanlardır. Bununla birlikte onları yazarken, kendi sesimden çok, sevdiğim hikayecilerinkini dinlemeye koyuldum; sevdiğim hikayecilerde sürek avına çıktım.

Örnekse, "Gelinlik Kız". Bu çok sevdiğim bir hikayemdir. Çehov’un "Çeyiz" adlı bir öyküsünü okur okumaz aklıma gelmişti. Rusya birdenbire çocukluğumun Kadıköy’ü oldu. Çocukluğumda şöyle bir görüp sonra veremden öldüğünü öğrendiğim bir genç kız vardı. O belirdi. Genç kızın mevlidine gitmiştik. Eve dönüşte annem radyomuzun durduğu masanın bitişiğindeki koltuğa yığılmıştı. Bu iki çizgi, genç kızla ölüm, "Gelinlik Kız"ı oluşturmuştur. Fakat Çehov’u okumasaydım yazabilir miydim, kestiremiyorum.

Katherine Mansfield’in bir öyküsü var: "Miss Brill". 'Çılgın kalabalıktan uzak’ olacağı yerde, bu kalabalığa omuzlarında pörsümüş kürküyle karışmak... İlle karışmak isteyen yaşlı kız Miss Brill, beni o kadar çok yaraladı ki, onunla gönül birlikteliğimiz hala sürüyor, hiç dinmedi.

Miss Brill genceldi, "Elbise Haritaları"nda {Dostlukların Son Günü) göründü. Miss Brill, bu kez hayalinde kendini kadın sanan yaşlı bir çevirmene dönüştü; dünya onunla da alay ediyordu.

Gitgide anlıyordum ki, benim sesim, okuduklarımın yankısıdır. Evet, öyledir. Bu bilinçle kaleme alınmış hikaye kitabımsa —nihayet— Bir Denizin Eteklerinde.

Orada artık bir gece Prens Mişkin’in niye çıkıp evimin darmadağınık oturma odasına geldiğini tasasızca biliyordum.

Hikaye ve romanlarımda hep Prens Mişkin’i, 'öteki’yi yazmaya çalışmadım mı? Hakkı Celis, Handan, belki de hiçbir zaman göremeyeceğim Londra’da yaşamış Mrs. Dalloway, "Kaymaklı Tavukgöğsü"ndeki çocuk ve babası, "Sümbül"deki Sümbül, "Projektörcü"deki projektörcü ve hikayeci, hepsi, bütün bu insanlar bana hep seslendiler. Beni çağırıyorlar, fakat ben onlara ulaşamıyorum.

Galiba yalnızlığımı yazdım.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült