William Butler Yeats’ın Şairliği

T. S. Eliot


Çağımızda şiir kuşakları yirmi yıllık zaman dilimleri içinde yer alır. Bununla, herhangi ozan yirmi yılda en iyi yapıtını verir, demek istemiyorum. Söylemek istediğim, şiirde yeni bir okul ya da biçemin ortaya çıkışının, aşağı yukarı bu kadar zaman aldığıdır. Diyelim elli yaşında bir adamın önünde, bir tür şiir yazmış olan yetmişinde ozanlar, arkasında ise, bir başka tür şiir yazmakta olan otuzundakiler vardır. Bu, benim içinde bulunduğum durumdur; eğer yirmi yıl daha yaşarsam, arkamda daha genç bir şiir okulunun ortaya çıkışını bekleyebilirim. Benim Yeats’le olan ilişkim bu şemaya pek uymuyor. Ben, Amerika’da şiir yazmaya yeni başlamış genç bir üniversiteli öğrenci iken, Yeats dünya şiiri içinde önemli bir kişiydi ve ilk ozanlık dönemi iyice belirgindi. O aşamada Şiirinin benim üzerimde derin bir etkisi olup olmadığını anımsayamıyorum. Kendi kendine şiir yazmaya kalkışan genç kişi, her şeyden önce ne eleştirel olabilir, ne de genellikle değerlendirme bilir. Söylemek istediğinin ve yazacağı kendinde saklı şiir türünün bilincini açıklayacak ustalar aramaktadır. Genç yazarın beğenisi yeğin, ama dardır: Kişisel gereksinimlerle saptanır. Gereksinim duyduğum şiir türü, kendi sesimi nasıl kullanacağımı bana öğret gibi şeyler İngiliz Şiirinde yoktur; yalnız Fransız Şiirinde görülür. Bu nedenle, genç Yeats’in şiiri, olgun Yeats’in şiiri coşkularımı sarıp sarmalayıncaya kadar, benim için hemen hemen yok gibiydi.

1919’dan başlayarak benim evrimim yerine oturdu. Bundan sonra onu, bir bakıma öncelim değil, çağdaşım olarak gördüm; bir başka bakımdan da, 1919’dan sonra yazılmış yapıtlarını tanıyıp hayranlık duyan o zamanın gençlerinin duygularını da paylaştım.

Daha genç Amerikan ve İngiliz ozanlarının Yeats’in Şiirine duydukları hayranlık bütünüyle yerindedir. Söyleyişi bir öykünme tehlikesi yaratmayacak kadar, görüşleri pohpohlanmayacak ve gençlerin önyargılarını onaylamayacak kadar değişikti. Onlar başlarken yaşayan yanılmasız büyük bir ozanın biçemini kendi yapıtlarında yankılandırmaya kapılmamaları ve kendi aralarında önde gelen düşüncelerinin ozanınki ile çatışması, onlar için iyi olmuştur. Yazılarında onun etkilerinin geçici izlerinden daha çok şey göremezsiniz, ama yapıtının ve bir ozan olarak kendisinin, onlar için önemi büyüktü. Bu belki, genç ozanın hayranlık duyarak seçtiği şiir türü üzerine söylediklerimle çelişkili görülebilir. Ama ben gerçekte başka bir şey üzerinde duruyorum. Yeats büyük bir ozan olmasaydı bu etkiyi yapamazdı; benim sözünü ettiğim etki, ozanın kişiliğinden, olağanüstü gelişmesinin içtepisini sağlayan sanat ve ustalık tutkusunun bütünlüğünden kaynaklanmıştır. Londra’ya geldiği zaman genç ozanlarla tanışmak ve konuşmak istemişti. Kimileyin onun için yüksekten bakan, kendini beğenmiş denmiştir. Ben onu hiç de öyle bulmadım; genç bir yazarla görüşürken, bir işçi arkadaşla, aynı gizemi paylaştığı biriyle konuşuyor gibi, kendini onunla bir düzeyde tuttuğu izlenimini edindim. Sanıyorum birçok yazarın tersine, bir ozan olarak eriştiği ünden, ya da bir ozan olarak kendi kişiliğinden daha çok şiire önem verdi. Sanat sanatçıdan daha büyüktü: Bu duyguyu başkalarına iletti. Onun için gençler onun yanındayken hiç tedirgin olmazlardı.

Kuşkusuz ustalığa yükseldikten sonra hep çağdaş kalışı, yetenek gizinin bir parçası idi. Geri kalanı da biraz önce sözünü ettiğim sürekli gelişme idi. Yapıtları eleştirilirken, bu noktaya hemen her zaman değinilmiştir. Ama her zaman ortaya atılan bu konunun nedenleri ve doğası sık sık incelenmiş değildir. Bir nedeni kuşkusuz çok ve yoğun çalışmadır. Bir de bunun ardından karakter gelir: Bir sanatçı olarak karakteri demek istiyorum— İlk esin kaynağını tükettikten sonra, orta yaşlarında Bleak House (Mutsuz Ev) gibi, eski yapıtlarından çok değişik, bir başyapıta doğru yönelen Charles Dickens’in ardından iten karakter gücü. Yeni düzenlemeler (composition) yapma yolları konusunda genellemelere girmek hem kolay, hem de akıllıca değildir; ama benim deneyimlerime göre, orta yaşa doğru bir adam üç seçenekle karşılaşır: Ya yazmayı tümüyle bırakır, ya daha bir ustaca kendini yineler, ya da orta yaşın gereklerine uygun bir tutumla değişik bir çalışma yolu tutar. Browning ile Swinburne’in son uzun şiirleri neden çoğunlukla okunmaz? Çünkü Browning ile Swinbume asıl ilk şiirlerinde yaşarlar; sonrakiler ilk şiirlerin, kendilerinde bulunmayan tazeliğini anımsatır, hem de ortaya yeni bir nitelik komadan. Bir insan soyut bir düşünce üzerinde çalışmaya koyulunca —matematik ve fizik bilimlerinin dışında bütünüyle soyut sayılabilecek bir düşünce olabilirse eğer— coşkulan değişmeden kalır, ya da azalırken kafası olgunlaşır; bu da pek önemli kayıp sayılmaz. Ama bir ozan olarak olgunlaşmak, kendi yaşma yaraşır ve gençliğinin coşkuları kadar yeğin yeni coşkular edinmek demektir.

Shakespeare’in gelişmesi tam bir gelişmedir; olgunluk çağı yapıtları gençlik yapıtları kadar coşturucu olan bir avuç ozandan biridir Shakespeare. Onunkiyle Yeats’in gelişmesi sanıyorum birbirine benzemez; bu da Yeats’in durumu üzerinde merak uyandırır. Shakespeare’de koşuk sanatı ustalığı yavaş ve sürekli gelişir ve orta yaş şiiri ilk olgunluk şiirlerinin içinde saklı görünür. Birkaç sözlü denemeden sonra şöyle dersiniz: «Bu, gelişmesinin o aşamasındaki duyarlılığının tam anlatımıdır.» Bir ozanın orta yaşlarda gelişmesi, söyleyecek yeni şeyler bulması ve bunları güzel söyleyebilmesi gerçekten az görülmüş bir şeydir. Ama Yeats’ın durumunda gelişme bana değişik görünüyor. Burada, ilk ve sonraki yapıtlarına iki ayrı kişinin elinden çıkmış gibi bakıyorum izlenimini vermek istemem. Son şiirlerini iyice inceledikten sonra ilk şiirlerine dönünce, öncelikle, hep aynı söyleyiş ve ortam içinde kalan yavaş ve sürekli bir teknik ilerleme olduğunu görürsünüz. İlerleme deyince, amacım ilk şiirlerinin çoğunun gerektiği kadar güzel olmadığını söylemek değildir. Who Goes with Fergus? (Fergus’la ile Giden Kim?) gibi kimi şiirleri var ki, dilimizdeki benzerleri kadar güzeldir. Ama bunların en iyisinin ve en iyi bilineninin şu eksikliği var: Bunlar, aynı dönemin başka şiirleri bağlamında olduğu kadar «dermeceye (anthology) girmiş parçalar» olarak da yeterlidir.

«Dermeceye girmiş parça» sözcüğünü özel bir anlamda kullanıyorum. Herhangi bir dermecede şiirler karşımıza çıkar ki, onlardan tam tat alırsınız, hoşlanırsınız, kim yazmış diye merak etmezsiniz, ya da ozanı biliyorsanız, başka şiirleri de var mı diye araştırmazsınız. Yine başka şiirler de var ki, ötekiler kadar tam ya da iyi değildir, ama sizi, o ozanı daha iyi tanımak için, başka yapıtlarına doğru bakmaya dayanılmaz bir merakla iter. Bu ayrım elbet yalnız kısa şiirler içindir —yazarın, düşüncelerinin ancak bir parçasını yerleştirdiği şiirler. Bunları okuyunca, yazarının söyleyecek daha çok şeyi olduğunu hemen sezersiniz; bu özgün sezi sizi, yazarın düşünceleri ve duygulan üzerine daha çok şey öğrenmek üzere, coşku ve susamışlıkla, ayağa diker: Böylesi, Yeats’in ilk yapıtlarında ancak şurada burada bulunabilir. Yeats’in coşkusal deneyiminin yeğinliği pek az göze çarpar. Oysa, gençliğinin deneyim yeğinliğini gösteren yeterince kanıt elimizdedir; ama sonraki yapıtlarında bu kanıtları geriye doğru giderek algılayabiliyoruz.

İlk denemelerimde, sanatta kişisizlik (impersonality) dediğim şeyleri çok övdüm. Şimdi Yeats’in, daha çok kişilikle dolu sonraki yapıtlarının üstünlüğünü öne sürerken, kendimle çelişkiye düştüğüm sanılabilir. Belki de iyi anlatamamışımdır istediğimi, ya da gençlik kavrayışım bu kadarına el vermiş —kendi düzyazılarımı okumaya hiç katlanamadığımdan bu noktayı daha derinleştirmeden olduğu gibi bırakıyorum— Ama şimdi hiç değilse gerçek durum şudur: İki türlü kişiliksizlik vardır: Biri becerili sanatçıya özgü olan, öteki ise olgunlaşan sanatçının giderek edindiği. Birincisi «dermeceye girmiş parçalarda» görülür. İkinci kişiliksizlik, kişisel deneyim ve yeğinlikte genel gerçeği anlatmaya yetkin ozanda görülür; bu, kendi deneyiminin bütün tikelliğini yitirmeden, ondan genel bir simge çıkaran ozandır. Şaşırtıcı gelen, birinci türde büyük bir sanat uzmanı olan Yeats’ in, ikinci türde büyük bir ozan olmasıdır. Bununla bambaşka adam olup çıkmış değildir. Daha önce değindiğim gibi, gençliğin yeğin deneyimini kesinlikle yaşamasa, bu ilk deneyim olmadan, sonraki yazılarında kuşkusuz görülen uzgörürlüğe hiç kavuşamazdı. Öte yandan ilk deneyimlerini anlatabilmek için de sonraki olgunluğunu beklemesi gerekmiştir; işte, onu özgün ve özellikle ilginç yapan da budur, sanırım.

Her dermecede bulunan, When you are old and grey and full of sleep (Sen yaşlanıp saçın ağarınca ve ölünce), ya da A Dream of Death (Ölüm Düşü) gibi 1893’te yayımlanmış kitabındaki şiirleri ele alalım. Bunlar güzel şiirlerdir, ama yalnızca ustalık işleri; çünkü genel gerçek için gerekli gereçleri veren özellikler yoktur bunlarda. 1904’deki yapıtlara gelindiğinde, The Folly of Being Comforied (Avunmanın Budalalığı) gibi güzel şiirde ve Adam’s Curse'de (Ademin Kargıması) gelişme kendini gösterir; bir şeylerin kımıldadığı ve birinin insan için konuşmaya başladığı görülür. 1910’da yayımladığı Peace’de (Barış) bu daha açık seçik ortaya çıkar, ama 1914’teki yapıta kadar tam kendini göstermez. Responsibilites'deki (Sorumluluklar) şu büyük dizeler,

Bağışla şu kısır tutku aşkına

Gelip dayandımsa da kırk dokuz yaşma.

Ve şiirde kendi yaşını, anması da önemlidir. Bu söyleyiş özgürlüğüne ulaşmak için bir yarı ömür geçirmiş. Bu bir utkudur.

Yeats’in daha yapacağı çok şey var, teknik konusunda bile. Bir grup ozanın içinde genç biri olarak onun düzeyine erişmiş başka biri yoktur. Üzerinde preRaphaelites[i] (Rafael’den Öncekiler) akımının etkisi de büyük olmuştur. William Morris nasıl İskandinav folklorunu kullandıysa, Kelt alaca karanlığının Yeats’i de —bana kalırsa, preRaphaelites alaca karanlığının Yeats’i demek daha doğru olur— hemen hemen Seklerin folklorunu kullandı. Öykümsü uzun şiirleri Morris’in izlerini taşır. Gerçekte, preRaphaelites akımı içinde Yeats en geride kalır. Belki yanılıyorum, ama The Shadowy Waters (Gölgeli Sular) oyunu, bu okulun büyülü güzelliğinin en olgun anlatımı gibi gelir bana. İrlanda söylencesine, onu kendi oyun kişisini yaratmak için, bir araç olarak kullanıncaya kadar egemen olamadı. Gerçekten bu, Plays for Dancers’ı (Dansçılar İçin Oyunlar) yazmaya değin sürdü. Önemli olan nokta şu ki, konularda değil, anlatımda daha çok İrlandalı olayım derken aynı zamanda evrenselleşti.

Yeats’in gelişmesinde, özellikle üzerinde durmak istediğim iki nokta var. Birincisi, daha önce değindiğim gibi, Yeats’in orta ve sonraki yaşlarında yaptıkları —geleceğin ozanları bunları özenle incelemeli— sanatçının karakteri dediğim şeyin büyük ve kalıcı örnekleridir: Düşünsel olduğu kadar töresel de olan bir tür seçkinlik. İkincisi, ilk yapıtlarındaki coşkulu anlatım yokluğunu eleştirirken söylediklerime ek olarak diyebilirim ki, Yeats her şeyden önce bir orta yaş ozanıdır. Bu sözüm, onu ancak orta yaşlılar okur gibi bir anlama kesinlikle alınmasın. Dünyanın her köşesinde İngilizce yazan genç ozanların ona karşı davranışı bunun tersini düşünmek için yeterince bir kanıttır. Kuramsal ola;tak bir ozanın esini, ya da gereçleri, bunamadan önce orta yaşlarda ya da herhangi bir yaşta neden tükensin? Deneyimler yap:maya gücü yeten bir kişi, yaşamının her on yılında, kendini bir başka dünyada bulur. Dünyaya hep değişik açılardan baktığı için de sanatının gereçleri sürekli yenilenir. Gerçekte, pek az

Ozan yıllara uyma özgücünü kendinde bulabilmiştir. Her şeyden önce bu, değişikliği göğüsleyecek olağanüstü bir içtenlik ve yüreklilik ister. Birçokları gençlik deneyimlerine yapışır kalır, yazıları önceki yapıtlarının yapmacık bir öykünmesi olur; ya da tutku ve isteklerini geride bırakıp, boş ve tükenmiş ustalıklarını kullanarak kafadan yazar dururlar. Bir başka ve daha kötüsü de, toplumda tanınarak ve eriştikleri onuru arkalarına alarak,

Dolapta asılı madalyalı, nişanlı giysileriyle, toplum onlardan ne bekliyorsa onu yapar, onu düşünür ve söylerler. Yeats, bu tür bir ozan değildi; son şiirlerini yaşlılar yerine gençlerin benimsemesi belki de bundandı. Çünkü gençler onu yapıtlarında hep genç ozan olarak gördüler; o da bir bakıma, ilerleyen yaşma karşın, hep genç kaldı. Ama yaşlılar, şiirde, kendi içtenliklerinin kımıldayışına benzer bir şey bulamayınca, insanın gerçekten ne olduğu ve ne olacağı üzerine sarsıntıya uğrarlar. Öyle olduklarına inanmak istemezler.

Size korkunç gelir hırs ve öfkenin,

Dans etmesi geçkin yaşımda;

Öyle sıkıcı değillerdi bunlar gençken

Başka neyim kaldı şarkıya özenecek?

Bu dizeler etkileyici, ama hoş değil; bu duyguları, genellikle saygı duyduğum bir eleştirmen geçenlerde eleştirdi. Bana kalırsa yorumu yanlıştı. Ben bu dizeleri başkalarından apayrı bir insanın itirafı gibi okumam, temelde bütün başka insanlar gibi olan birinin sözleri olarak alırım. Tek ayrılık daha açık, daha.doğru ve dingin olmadadır. İyice yaşlı hangi içtenlikli insana bu duygular tümüyle yabansı gelir? Dinsel duygulara yenik ve bu duygularca yola yordama konmuş olabilirler, ama bunların ölü şeyler olduğunu kim söyleyebilir? Belki La Rochefoucauld’'nun şu özdeyişine uygun düşenler: «Quand les vices nous quittent, nous nous flattons de la creance que c’est nous qui les quittons.»[ii] Yeats’in iğneli deyişinin tragedyası tümüyle son dizededir.

Bunun gibi Purgatoria (Araf) oyunu da güzel değildir. Kimi yönlerini ben beğenmiyorum. Keşke oyuna bu adı vermeseydi; çünkü içinde temizlenme, boşalma için bir çıtlatma, hiç değilse bir vurgu bulunmayan bir Arafı kabul etmiyorum. Ama pek az hareketli küçük bir sahneye, büyük bir tiyatro ustalığı ile, bu kadar aksiyon yerleştiren oyun, yaşlı bir adamın coşkularını ustaca sergilemektedir. Biraz önce alıntıladığım özdeyiş, sanıyorum Purgatoria gibi dramatik anlamda alınmalıdır. Lirik ozan —Yeats dram yazılarında bile her zaman lirikti— herkes için, ya da kendinden başka herkes için konuşur. Bunu yapabilmek için de kendini herkesle, ya da başkaları ile özdeşleştirebilmelidir. Yalnız böyle olmanın düşsel gücüyledir ki, okurlarını, hep kendinden ve kendisi için konuşuyor diye yanıltabilir —özellikle kendilerinin kapsam içine alınmamasını yeğlediklerinde.

Bu noktayı yalnızca Yeats’in yaşlılık şiiri olarak vurgulamak istemem. Dikkatinizi güzel The Winding Stair (Dönemeçli Merdiven) Şiirine çeviriniz. Şiirde başlangıçta çizilen şu görünüm,

İpek kimonolar içinde güzel iki kız

Biri ceylan bakışlı,

sonraki dizenin uyandırdığı sarsıntı ile büyük bir yeğinliğe ulaşır:

Solunca, yaşlanıp iskelete dönünce,

sonra Coole Park’ın şu başlangıç dizelerine bakınız:

Dalarım düşüncelere ardından uçan kırlangıcın,

Yaşlı kadının ve evinin.

İnsan sanır ki, tam ve beklenen anlatımına geçmişe bakarken kavuşsun diye, bu şiirlerde gençliğin canlı ve sevimli coşkuları saklanmıştır. Bir yaşın ilginç duyguları salt değişik olanlar değil, gençlik duyguları ile tümleşenlerdir.

Yeats’in dramatik şiirdeki gelişmesi lirik şiirdeki gelişmesi kadar ilginçtir. Onu lirik ozan diye nitelediğim zaman, bu sonuca, örneğin ben lirik olmadığımdan, kendimden biçerek vardım. Çünkü lirik denince, belli bir koşuk ölçüsünden çok, seçilmiş belli coşkuları düşünürüm. Ama lirik bir ozanın aynı zamanda dramatik bir ozan olmaması için bir neden yoktur. Bana göre Yeats örnek bir lirik dram yazarıdır. Kendi özelliğine uygun dram biçimini geliştirmek için uzun yıllar uğraştı. Oyun yazmağa başladığında Şiirsel dram, özgür koşukla yazılan oyunlar anlamına geliyordu. Şimdi özgür koşuk uzun zamandır ölü bir ölçüdür. Şu sırada bunun bütün nedenlerini bir bir incelemek beni konumun dışına çıkarır. Shakespeare’in büyük bir ustalıkla kullandığı biçimin besbelli zorlukları var. Eğer Shakespeare’in yazdığı türde bir oyun yazmaya kalkışırsanız, eskinin anımsaması altında ezilirsiniz; eğer bir başka tür oyun yazarsanız, anımsama sizi bir başka yöne çeker. Dahası, Shakespeare kendinden sonra gelen herhangi dram yazarından çok daha büyük olduğundan, serbest koşuk XVI. ve XVII. yüzyılların yaşamından kolay kolay ayrılamaz. Bu koşuk bugün konuşulan İngilizcenin ritimlerini zor yakalayabilir. Eğer geleneksel özgür koşuk yeniden canlandırılacaksa, bunun ancak, çağ bağlantılarından iyice sıyrılacağı, uzunca bir zaman ondan koparak sağlanabileceğini sanırım. Yeats, ilk oyunlarını yazdığında, Şiirsel oyunlar için başka bir şey kullanma olanağı yoktu. Bu, Yeats’e yöneltilmiş bir eleştiri değil, koşuk biçimlerinin ancak belli bir.zamanda değiştiğini, her zaman bir değişikliğin beklenemeyeceğini belirtmektir. Green Helmet'i (Yeşil Başlık) de içine alan ve on dört heceli, düzensiz uyaklı bir biçimde yazılmış olan ilk koşuklu oyunları birçok güzellikler taşır; bunlar hiç değilse, o zamanın en iyi koşuklu oyunları idi. Bu oyunlarda ölçü düzgünsüzlüğünün kimi gelişmeleri görülür. Yeats yeni bir ölçü bulmuş değildi; ama son oyunlarında kullandığı özgür koşuk böyle bir buluşa doğru atılmış ileri bir adımdı. Asıl şaşılası şey de Purgatoria’da özgür koşuğu bütün bütün bırakmış olmasıydı. Sonraki oyunlarında zaman zaman büyük başarı ile korolu lirik ara oyunları kullanmıştır. Bir başka önemli gelişme ise Şiirsel süsleri yavaş yavaş ayıklamasıydı. Koşuklama bakımından bu, koşuklu oyun yazmaya çalışan modern bir ozan için, belki de en can sıkıcı bir işti. İyileştirme gittikçe artan bir katılığa ve çıplaklığa yöneliktir. Tiyatro tekniğinde ustalaşmış ozan için bile, güzel dize olsun diye, güzel dizeler yazmak tehlikeli bir lükstür. Gerekli olan güzellik, dizede ya da seçilmiş bir parçada değil, dramatik doku içinde örülmüş olarak bulunmalıdır. Böyle olunca, dizeler drama görkem veriyor ya da bu sözcükleri şiire dönüştüren dramdır, diyemezsiniz. (Kral Lear'in şu yalın

Asla, asla, asla, asla, asla

dizesi en etkileyici dizelerden biridir. Ama içinde bulunduğu bağlam bilinmedikçe, bunun şiir olduğunu, dahası sağlam bir koşuk olduğunu söyleyebilir misiniz?) Yeats’in koşuğunu arılaştırması dört Plays for Dancers’de ve ölümünden sonra yayımlanan iki kitapta açıkça görülür; bunlar gerçekte, en uygun ve son biçimini bulmuş yapıtlardır.

Plays for Dancers’in ilk üçü, daha önce sözünü ettiğim İrlanda söylenini (myth), dışa vurmadan, nasıl kullandığını gösterir. Söylence (legendary) kahramanlar üzerine yazdığı ilk oyunlarında ve ilk şiirlerinde, oyun kişilerini, kendi dünyamızdan başka bir dünyanın yaratıkları imiş gibi ele alır. Daha sonraki oyunlarda erkekler ve kadınlar evrenseldir. Belki The Dreaming of the Bones'u (Kemiklerin Düşlemesi) bu grup içine koymasam daha iyi, çünkü oyun kişileri Dermot ile Devorgilla, tarih öncesinin değil, modern tarihin insanlarıdır. Ama söylemek istediğim şeyi pekiştirmek için anımsatmalıyım ki, Dante’nin Paolo ve Francesca’sı gibi evrensel olmaları gereken oyunun bu iki genç aşığına genç Yeats bu evreselliği veremezdi.

Bu noktada, Yeats’in son yapıtlarına göre ilk şiirleri ile oyunlarının gözardı edilebileceği izlenimini, inancıma ve isteklerime aykırı olarak, verdim gibi geliyor bana. Büyük bir ozanın yapıtını, öyle birdenbire kesip biçemezsiniz. Böyle olumlu bir kişiliğin sürekliliği karşısında, ilk dönemi incelenmeden ve tadına varılmadan, sonraki yapıtları ne anlaşılır, ne de onlardan hoşlanılabilir. Ayrıca, son yapıtlar ilk dönem yapıtlarının üzerine ışık tutar ve daha önce ayırdına varamadığımız güzelliği ve anlamı belirler. Sonra, tarihsel durumu da gözönünde tutmalıyız. Daha önce söylediğim gibi, Yeats bir yazın akımının sonuna yetişti: Böyle etkilerden sıyrılmak için ne kadar emek ve direşme gerektiğini dilin sıkıntısını çekenler bilir —öte yandan, eski ses ile bir kez tanıştık mı, ozanın ilk yayımladığı koşukta bile kişisel sesini duyarız. Benim gençliğimde, yardım edecek ya da engelleyecek, bir şeyler öğrenilecek ya da karşı çıkılacak, büyük şiir güçleri yok gibiydi; ama bunun tersi bir durumun güçlüğünü ve o durumdaki görevin büyüklüğünü de anlamıyor değilim. Koşuklu oyun konusunda ise durum bambaşka idi; Yeats’in dayanacak kimsesi yoktu, bizim için ise Yeats vardı. Oyun yazmağa başladığı zaman, çağdaş yaşam üzerine yazılmış düzyazı oyunlar parlak dönemlerinde idi ve onun önünde belirsiz bir gelecek uzanıyordu. Bu, hafif komedilerin büyük kent yaşamının ayrıcalıklı katmanlarını konu edindiği ve ağırbaşlı oyunların geçici bir toplumsal sorun üzerinde geçici bir iz bıraktığı dönemdi. Başlangıçta giriştiği çalışmaların bile Shaw’un oyunlarından daha kalıcı yapıtlar olduğunu, şimdi yeni yeni görebiliyoruz. Daha başından beri Şiirini, nasıl basılmak için değil de söylenmek için yazmış ve düşünmüşse, oyunlarını da, yalnız okunmak için değil, her zaman oynanmak için yazdı. Sanıyorum tiyatroyu, kendi ününü ve başarılarını yaymak yerine, daha çok halkın bilinçliliğini anlatmak için bir araç olarak ele aldı. İnanıyorum ki, tiyatro böyle alındığında, onunla yapmaya değer bir şeyi yapmayı ancak o zaman umabiliriz. Onun İrlanda tiyatrosu için yaptığını, İrlanda tiyatrosunun onun için yaptığından ayırmak olanaksızdır. İşte, bu üstünlükledir ki, başka yerlerde yeraltına çekilen Şiirsel dram düşüncesi orada dipdiri kaldı. Bir dram yazarı olarak ona olan borcumuzu nasıl öderiz, bilemiyorum — öyle görünür ki, borçluluğumuz bir gün dram sona erinceye kadar sürecektir. Dram üzerine zaman zaman yazdığı yazılarda öne sürdüğü ilkelere sıkı sıkı sarılmalıyız: Bu ilkeler şöyle özetlenebilir: Ozan oyuncudan önce gelir; oyuncu dekorcuya üstün sayılmalıdır; sonra, tiyatronun dar bir Rus görüşüne göre yalnız «halkla» ilgilenmesine gerek yoksa da, halk için olması benimsenmelidir. Bir de, tiyatro sürekli kalacaksa, temel durumlarla ilgilenmelidir. «Sanat için Sanat» m genellikle geçerli olduğu bir dünyada doğan ve sanattan, toplumsal amaçlar için bir araç olmasını isteyen bir ortamda yaşayan Yeats, iki görüş arasında sağlıklı bir yol tutturdu — hem de hiçbirine bir ödün vermeksizin. Bununla, bir sanatçının kendi sanatına doğrulukla hizmet etmesi halinde, kendi ulusuna ve bütün dünyaya da büyük hizmette bulunacağını gösterdi.

Birini övmek için, her bakımdan onunla denk görüşte olmak gerekmez; Yeats’in düşünce ve duygularında bana sevimli gelmeyen şeyler bulunduğunu gizleyemem. Bunu, eleştirime koyduğum sınırı belirtmek için söylüyorum. Ayrı düşünme, karşı koyma ve protesto sorunları doktrinlerde ortaya çıkan köklü, can alıcı sorunlardır. Bense, bu iki şeyi yalıtabildiğim kadarı ile, yalnızca ozanlar ve oyun yazarlarıyla ilgiliyim. Uzun bir zaman dilimi içinde, bunlar birbirinden bütün bütün soyutlanamaz. Yeats’in bütün yapıtları bir gün tümüyle ve inceden inceye ele alınmalıdır. Belki de uzun bir görünge ister bu. Kimi ozanların şiirleri, tadına varmak için, yalnızlıkta ele alınır. Kimi ozanlar aynı tadı verirler, ama daha geniş tarihsel bir önem taşırlar. Yeats bu sonunculardan biri idi. Kendi yaşamları, yaşadıkları dönemin tarihi olmuş az sayıda kişiden biriydi. O bir çağın bilincinin öyle bir parçası idi ki, onsuz o çağı anlamak olanaksızdı. Bu, ona ayrılacak yüksek bir yerdir; inanıyorum ki, hem sağlam, hem de yakışan bir yer.


I. İngiliz resminin düşen standartlarına karşı, İngiliz ressam ve ozanlarının 1848’de kurdukları birlik. Bunlar Raphael’den önceki İtalyan ressamlarının yapıtlarından esinlendiler ve onların tekniği yerine içtenliklerine öykündüler. Pre-Raphaelites’ları Ruskin savundu ve akımın birçok izleyicisi oldu. William Morris bunlar arasındaydı. Akım XIX. yy. sonundan önce noktalandı. Bunların özelliği. aşırı açıklık, parlak renk ve ayrıntılar üzerinde titizlik idi. (Çev.)

II. Kusurlarımız bizi bıraktığında, onları biz kendimiz bırakmış inancıyla övünürüz. (Çev.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült