Türk Edebiyatının Hüzünlü Prensesi: Tezer Özlü

Cem Mumcu



“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı."

Depresyon ve Yaşamın Ucuna ilk Yolculuk

“Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk... Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.” Gözlerini yumar...

Haplardan sonra ilk gördüğü illüzyon.

20 yaşındaki bir kız olarak 6 yaşındaki halinin elinden tutmuş buğday tarlaları içinde koşmaktadır...

Hastane koridoru...

Doktor: Hiçbir şey yapamayız. Göz bebeklerinde hareket yok. Tansiyonu sıfır.

Türk edebiyatının en özgün yazarlarından olan Tezer Özlü intiharı denemesinin ardından üzerinde P.K. harfleri yazılı kirli bir yastık kılıfı görerek uyanır. Bu harfler ‘Psikiyatri Kliniği’ni anlatmaktadır...
 

ölüme giden yol çok uzun

yoruyor beni

hastalık hiçbir şeyi değiştirmedi

intihar etmek istedim iyi ettiler

delirdim gene iyi ettiler...
 

Ve bu ilk hospitalizasyon kısa sürer. Ama ölüm düşüncesi ve depresyon yakasını bırakmayacaktır. Bıraktığında ise ölümün kendisi gelecektir.

“Bizi yaşam ve ölüm, sevgi ve yitiklik, çocukluk ve yaşlılık arasında hareket ettiren karamsarlık. Yitmeyen eksilmeyen, giderek güçlenen, bizi aşan karamsarlık.”

Yaşamın İki Yanı

Onun yaşamı depresyonla maninin kaygan zemininde iniş çıkışlarla doluydu. İntihar ve ölüm düşüncesi, onu yaşamın ucuna ve en sevdiği üç yazarın yaşayıp öldükleri mekanlara çekmişti. Svevo, Kafka ve Pavese... Almanca olarak yayımlanan Bir İntiharın İzinde adlı kitabını yazmak için bu üç yazarın yaşadıkları ülkelere gitti. Daha sonra bu kitap Türkçede Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla yayımlandı. Bu kitap on beş gün içindi neredeyse hiç uyumadan, inanılmaz bir hızla ve yolculukta yazılmıştır. “On beş gün gittim, gittim, gittim. Gittim ve yazdım... Sanki geçmiş ve gelecek bütün hayatları kendiminkine sığdırdım!..” Bu tür bir yazımı olasılıkla manik veya hipomanik bir döneminde yaptığını söyleyebiliriz. Yaşamı tüketircesine yaşadığı ve çılgınca ardan oraya yolculuk ettiği ve ayakta yazdığı bir dönemdir bu. Yine de yorulmaz ve uyuyamaz: “Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi bekemedim” Varoluşu, biçimlendirecek, değiştirilecek ve sınırsızlaştırılacak bir şey olarak değerlendirir ve bunun için asla durmamalıdır. “Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı, GİTMEK olarak algılıyorum...”

Şişli Lape Hastanesi’ndeki yatışlarından birinde, depresyonun öbür ucuna geçişini olağanüstü bir dille anlatır: “...Sonraki günlerde yıldırım gibi hızlı bir gelişme oluyor. Dünya çok güzelleşiyor. Gerçekdışı bir güzellikte yaşadığımı algılıyor, uykularımı kısaltıyorum. Sanki yeteneklerim gelişiyor. Her şeyi daha iyi anlıyorum. Kısa uykular beni daha diri, daha canlı kılıyor. Yorulmadan çalışıyorum. İnsanları her zamankinden daha çok seviyorum. Sanki onlar da beni daha çok seviyor, daha çok arıyor. Yaşamın doğal akışı hızlanıyor. Düşünce akışım hızlanıyor . . . ”

Yine olasılıkla psikotik özellikli bir manik atağını: “ . . . Dünya hızlandı. Beynim kafamdan uçuyor. Beynimle düşüncelerimi sınırlamam olanaksız. Willy beni izliyor. Tabancalarından biriyle beni öldürmek istiyor. Beni öldürmek istiyorlar . . . Beynim uzaya atılmış gibi. Uyuyamıyorum. Kafamın içinde durdurulmaz bir düşünce akımı var. Uyutun beni. Hapları saklamayın. Doktor getirin. Uyutun. Hastalanıyorum ... Şimdi artık dünyayı ben yönetiyorum” diye anlatır.

Depresif dönemlerinde yitirdiği zamanı, hızla yaşadığı manik dönemlerinde adeta telafi eder:

…

ben herkesi sevdim

ihtilal yaptığım gün de herkesi seviyordum

hangi ihtilalden söz ediyorum ben

bunu yazabilir miyim

uyuyamıyordum

banyodan fırladım

başkentte çalıştığım yere geldim

dünya ayaklanmıyordu

evren bomboştu

ben ayaklanıyordum

uzaya fırlatılmış gibiydim

karlı bir gündü

kitaplığın karşısındaki çiçekçi vitrinini kıracaktım

bana bakıyorlardı

öldürün beni diye bağırıyordum

artık olan oldu

olmadı işte

olmayacak da

eve getirdiler beni

bir doktor uyku ilacı verdi

tanımıyordum onu

uyumalıydım

uyandığımda ihtilal bitmedi evden dünyayı yönettim

insanlar mutlu günlerin önlerine geçiyorlar kimse

bana ihtilal yapmadın diyemedi unutmam gerekiyordu

…

 

Bu manik coşku ona hiç sevmediği hastane deneyimini yaşatır. “Bu hastaneyi kentin diğer önemli klinikleri izleyecek... Gülümseyerek, uzu gibi, elektroşoka yatmayı öğreneceğim...”

“Elektriği beyin hücrelerime daha iyi gönderebilmek için tuz kullanıyorlardı.”

“Ve işte şokun tam ortasındayım. Elektroşok verilirken düşünüyorum ve duyuyorum: . . . İşte şimdi olaylar o denli ileri gitti ki, bana elektroşok veriyorlar / belki de beni elektroşokla konuşturma yöntemine gidiyorlar... ve işte beni şimdi evimde şok kornasına soktular/konuşturmak mı istiyorlar / kocam gerçekten aldatılıp aldatılmadığını öğrenmek mi istiyor... bir gizlim yok ki / hepsine her zaman hastayken de iyi davrandım... acıları kendim çektim her zaman / öleceğim de ne olacak... ama şokun derecesini çok kaçırdılar / işte elektriğin dişlerimdeki metal dolgulardaki titreşimini duyuyorum / dayanılır gibi değil... annem erkek kardeşim kocam / şok içinde onların başımda olduğunu anlıyorum... biraz sonra gözlerimi kapayınca öleceğim... kızmıyorum / salt iyiliğimi istiyorlar / doğal bir olay mı bu / yaşayarak düşünerek yaşanacak olay mı bu / belki de doğal ... ve altıma ediyorum. Altıma ettiğimi değil, bağırsaklarım, mide ve öteki iç organlarımın içimden kopup, yere döküldüğünü algılıyorum...”

Depo antipsikotiklerin şiddetli yan etkilerini ise şöyle anlatır: “Etkisi uzun süren iki iğne oluyorum. Bu iğne on beş yirmi günlük bir düşe sokar insanı. Konuşmak, yürümek, yaşamak güçleşir. Birdenbire insanın diline müthiş bir kramp girer. O an hemen bir karşı iğnenin yapılması gerekir. Yoksa bu kramp açılmaz.”

EKT’nin ve distoninin ne denli zor deneyimler olduğunu Tezer Özlü yaşayarak anlatmış ve yazdıklarıyla psikiyatri uygulamalarına acı bir eleştiri getirmiştir. Yine yatak tespitinde hissettiklerini şöyle anlatır:

“Hademe kadını deli gömleğine bağlar. Ardından onu odasına sürükler. Burada demirden üç yatak vardır. Hademe kadını yatakların birine yatırır. Deli gömleğini yatağa bağlar. İki kolunu da uzatıp çeker ve onları yatağın üst kısımlarına bağlar. İki bacağını da çeker. Onları da yatağın ayakucuna bağlar. O bunları yaparken kadın yalvarır. Bırak beni... beni olduğumdan daha çok uzatıyorsun... dayanılmaz bir şey bu... bu durumda bir dakika bile dayanılmaz... lütfen, çöz beni... yalvarıyorum sana! Tüm hastaneye yalvarıyorum... hastalar...nerdesiniz... çözün beni...” Tezer Özlü bipolar yazgısını diğer insanlarla kıyaslayarak yine aynı yazgı sayesinde / yüzünden şöyle anlatır:

“ . . . Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında coşku delilik derecesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor. Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor... Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları... Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip iner gibi boşanmıyor.”

Bu, uyum sağlayamama, yalnızlık, tanımlanamayan bir öfke temaları hemen tüm yazdıklarında kendini hissettirir. O, sadece Pavese, Kafka ve Svevo’nun dünyasında kendini tamamlanmış hisseder. Tüm yaşama cesaretini bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden alır.

Çılgınlık Dünyasına Derin, Uzun, Sonsuz Yolculuk

“Büyükanne. Aklaşmış saçlarını toplamış, yüzü ince. Sıska bacakları. Hep mutfakta, midesine bir bıçak dayamış olarak yakaladığım büyükanne, hareketsiz. Ne kendi kıpırdıyor, ne de bıçağı kıpırdatıyor.

Ne yapıyorsun burada? diye soruyor çocuk.

Kendimi öldürmeye çalışıyorum.”

Aynı büyükanne bir başka gün bir çukurun içinde bulunur. “Bu dağların ardında yitip gitmek” istemektedir. Tezer Özlü’nün anlattıklarında intihar girişimleri olan, böyle bir büyükanne vardır. Büyükannede Tezer Özlü’nün duygudurumla ilgili en yakın genini görmek olasıdır.

“Akıl ve yılgınlık arasındaki ufak yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim..., Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı en derin, en uzun.en sonsuz yolculuğu yaptım.».” Ekim 1984’te Zürih’te yazılan günlükte, yaşamını kaplayan bipolarite kendini gösterir: “Acı içinde sevinç, gerilim ve rahatlık, insanlar arasında yalnızlık, ölüm özlemi içinde yaşam, günlerin uzantısı olan geceler, gecesiz gündüzler, sonsuz sokaklar, sokaksız sonlar.”

Sevgili dostu Leyla Erbil’in anlatılarında 1973’ten 1985’e kadarki sürede hiç hastalanmaz. Bu dönem içinde çoğunlukla öforiktir. Son eşi Hans Peter’i Leyla Erbil’e tanıtırken söyledikleri, onda ölüm ve sevgi kavramlarının ne denli yakın olduğunu gösterir: “Bu adam benim ölümüm Leyla... Bak bak,bu benim ta kendim! Kafatasım bu kendi ölümüm!” 1985’te meme kanseri olduğunu öğrendiğinde yeniden depresyona girer.

“Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.” Bu dileği gerçekleştiğinde 43 yaşındadır. ‘Ölümüm’ dediği adamın kolları arasında ölür. Can Yücel bu ölümün sesini şöyle duyar:

 

Aşağıda yatıyorum

Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda

Bir ses birden bir olay oluyor

Kulağımın dibinde

Bir dal bir cama vuruyor

Tezer

 

O artık “ölü bir gövdeyle öç almak istediği insanlar”dan öcünü almıştır.

Acıları Dönüştürecek Sözcükler ve Acıdan Çıkan Yaratıcılık
 

…

manik depresifler kendilerini değil başkalarını

öldürürler diyor süm*

ben kimi öldürdüm beni ya da bir başkasını mı

bunu bilmiyormuşum gibi yazmak istemiyorum

hiç kimseyi öldürmedim ben

…

(*Tezer Özlü’nün kardeşi Sezer Duru; Çocukluğun Soğuk Gecelerinde ve daha birçok yazısında bu isimle anılır.)

“Sanat, sanatçı için acı çekmedir; yeni acılar için rahatlamasını sağlar.” Çok sevdiği Kafka bunları söylerken Tezer Özlü de: “Acılar olmadan yazılabilir mi? Edebiyat, yaşam ve ölümün sınırlarının artık acıları tutamadığı, tutmaya yeterli olmadığı yerde başlamıyor mu?” der.

Burada da belirttiği gibi, Tezer Özlü yaşamının acısını yaratıcılığa dönüştürmüş, derin yalnızlığını yazısına aktarmıştır. Yaşamı ancak duygularını sözcüklere dönüştürebildiğinde onun için anlamlıdır. “Gece saat üçe doğru uyandığımda hiç değilse acıları dönüştürecek sözcüklere sahip olduğumu düşündüm. Ama diğer insanları. Acılarını yaşantılarını uykuuz gecelerini umut ve.umutsuzlukluklarını ne yapıyorlar?” Tüm yapıtlarında iç dünyasının derinliklerini olağanüstü bir üslupla gün ışığına çıkarır; tüm aydınlığa rağmen yağmur, gri bulutlar, depresif, karanlık, kül rengi ölüm gözümüzün önünden gitmez.Yine de karanlığın içinden umut bize göz kırpmaktadır: “Bir iyilik yap gir bu gece atağına. Oda karadan da daha kara. olduğunda art kimi sevdiğini zaten bilemezsin,’

O, tüm yaşadıklarından memnundur, tıpkı sevgili Pavese’si gibi: “Yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya, can sıkıcı olurdu. Tam aksine, güzel olan, dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması.”

1 Eylül 1998 günü sevgili arkadaşı Leyla Erbil’le O’nun üzerine konuştuk. O gün Leyla Erbil’in söylediği şu iki cümle, belki de Tezer Özlü’yü anlatmak için söylenebileceklerin en güzeliydi. Yazıyı büyük ustanın sözleriyle noktalayacağım:

“İstanbul da, en canlı, neşeli, coşkulu günlerini, acıyı en yakından tanıyan bu kadınla gördü.”

“Dostlarım arasında bana en iyi gelen insan oydu.”

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült