Şiir Kaynağı

Edgar Morin


Aşağıdaki tezi savunmayı deneyeceğim: Şiirin geleceği bizzat kendi kaynağında bulunmaktadır.

Bu kaynak nedir? Onu algılaması güçtür. İnsanın derinliklerinde, ayrıca dilin doğduğu tarihöncesinin derinliklerinde, beyin denen o tuhaf şeyin ve insan zihninin derinliklerinde kaybolur. Dolayısıyla, şiirden söz etmek için hazırlık niteliğinde bazı fikirler ileri sürmek istiyorum.

Öncelikle, kültürü ne olursa olsun, insan varlığının, dilinden iki anlatım çıkardığını kabul etmek gerekmektedir: akılcı, deneysel, pratik ve teknik bir anlattın; simgesel, mitsel ve sihirli bir diğer anlatım.

İlki kesinleştirmeye, belirtmeye, tanımlamaya yöneliktir; mantığa dayanır ve sözü edilen şeyi nesnelleştirmeye uğraşır.

İkincisi daha ziyade yan-anlamları, benzetmeyi, metaforu, yani her sözcüğü, her önermeyi çevreleyen anlam halesini kullanır ve öznelliğin hakikatini tercüme etmeye çalışır.

Bu iki anlatım, yan yana ya da iç içe geçmiş olabilir; ayrılmış, karşıt olabilirler.

Düzyazı olmasaydı, şiir olmazdı ve bu iki anlatıma iki hal tekabül eder. Düzyazısal diye de adlandırılabilecek ilk hal, algılamaya, akıl yürütmeye çabaladığımız ve gündelik yaşantımızın büyük bir bölümünü kaplayan haldir.

Haklı olarak "ikinci hal” diye adlandırılabilecek ikinci durum, şiir halidir.

Şiir hali dansla, şarkıyla, tapınmayla, törenlerle ve elbette şiirle verilebilir. Fernando Pessoa, her birimizde iki varlığın bulunduğunu söylüyordu. İlki, hakiki olan, düşlerimizdeki, rüyalarımızdakidir; çocuklukta doğar, tüm yaşam boyunca sürer. İkincisi, sahte olan, görünümlerdeki, söylemlerimizdeki, hareketlerimizdeki varlıktır.

Birinin hakiki, diğerinin sahte olduğunu söylemek istemem, ama gerçekten de bu iki hale içimizdeki iki varlık tekabül eder.

Rimbaud’nun ergenlik çağında açıklıkla algıladığı ve özellikle Lettre du voyant’ında (Falcının Mektubu) işlediği şey, ikinci hale tekabül eder; bir görme hali değildir bu, bir falcılık halidir.

Demek ki, şiir-düzyazı yaşamımızın dokusudur. Hölderlin şöyle diyordu; "Şiirsel olarak, insan yeryüzünde oturur.” İnsanın hem Şiirsel hem de düzyazısal bir biçimde yeryüzünde oturduğunu söylemek gerektiğine inanıyorum ben. Düzyazı olmasaydı, şiir olmazdı; şiir ancak düzyazı vasıtasıyla bariz bir biçimde belirebilir. Demek ki, yaşamlarımızda bu ikili varoluş, bu ikili kutuplaşma vardır.

Haksız yere ilkel diye adlandırılan, yeryüzünde insanların çoğalmasını sağlayan, insanlığı yapan, son örnekleri Amazon’da ve başka bölgelerde vahşice katledilmekte olan arkaik toplumlarda, iki anlatım ve iki hal arasında sıkı bir ilişki vardı. İç içe geçmişlerdi. Gündelik yaşantıda çalışmaya eşlik eden şarkılar, ritmler vardı; şarkı söyleyerek dibekte un için buğday dövülürdü, o ritm kullanılırdı. Özellikle Fransa’daki Lascaux mağarasındaki tarihöncesi resimlerin hala tanıklık ettiği o av hazırlıklarını düşünelim. Bu resimler, avcıların kayalar üzerine resimlerini çizerek av hayvanlarına büyü yaptıklarını, ama bu büyülerle de yetinmediklerini göstermektedir. Gerçek oklar kullanırlar, deneysel ve pratik stratejiler kullanırlar ve bu ikisini bir arada yürütürler. Oysa çağdaş Batılı toplumlarımızda, bu iki hal arasında, düzyazıyla şiir arasında bir ayrılma, hatta bir kopma gerçekleşmiştir.

Çağdaş Batılı toplumlarımızda, düzyazıyla şiir arasında bir ayrılma, hatta bir kopma gerçekleşmiştir.

İki kopma olmuştur. İlk kopma, Rönesans’tan itibaren gitgide daha fazla dünyevileşen bir şiir geliştiğinde olur. Ayrıca, 17. yüzyıldan itibaren gerçekleşen ve bir yanda bilimselleşen ve teknikleşen bir kültürle, onun karşısında insancıl, edebi, felsefi olan ve elbette ki şiiri de içeren bir kültür arasında başka bir ayrılma olmuştur.

Bu iki ayrılmadan sonradır ki, şiir özerkleşmiş ve tam şiir haline gelmiştir. Bilimden ayrılmıştır, teknikten ayrılmıştır, elbette düzyazıdan da ayrılmıştır.

Şiir mitoslardan ayrılmıştır; artık mitos olmadığını, ama hala kaynağı olan simgesel, mitolojik, büyülü düşünceden beslendiğini söylemek istiyorum.

Şiirde iki tarihi başkaldırı olmuştur. İlki romantizmdir... İkinci başkaldırı ise gerçeküstücülüktür.

Batılı kültürümüzde şiir, insancıl kültür gibi, uzağa atılmıştır. Serbest zamana, eğlenceye doğru itilmiştir; yeniyetmelere, kadınlara mahsus hale getirilmiştir; yaşamın düzyazısı nazarında bir nevi alçaltılmış bir unsur haline gelmiştir.

Şiirde iki tarihi başkaldırt olmuştur. İlki romantizmdir; özellikle de Alman kaynaklı romantizm. Düzyazısallığın istilasına, faydacı dünyaya, burjuva dünyasına, 19. yüzyıl başında gelişen dünyaya karşı bir başkaldırıdır bu.

İkinci başkaldırı ise 20. yüzyılın başında yer alır, gerçeküstücülüktür bu. Gerçeküstücülük, Şiirin şiir içinde, yani saf ve basit bir edebi ifade içinde kapalı kalmasının reddidir.

Şiirin yadsınması değildir bu; çünkü Breton, çünkü Peret, çünkü Eluard vb. harikulade şiirler yazmışlardır; ama gerçeküstücülüğün fikri, Şiirin kaynağını yaşamda bulmasıdır. Düşleri ve tesadüfleriyle yaşamda... Gerçeküstücülerin tesadüfe ne kadar önem verdiklerini de bilirsiniz. Dolayısıyla, panayır barakalarına, kilise Latincesine hayran olduğu dönemde Arthur Rimbaud’nun başlattığı, gündelik yaşantının düzyazısallıktan uzaklaştırılması girişimidir.

Ayrıca, gerçeküstücüler sinemaya saygın bir yer vermişlerdir; Charlie Chaplin’e ilk onlar hayranlık duymuştur. Demek ki gerçeküstücülüğün ilk mesajı, gündelik yaşantının düzyazısallıktan uzaklaştırılması, Şiirin tekrar yaşama sokulması olmuştur. Bir başkaldırı daha vardır; sadece düzyazısallaştırılmış yaşama karşı değil, kendilerini yok etmelerine dahi yol açmıştır.

Breton’un, siyasi devrimci bir slogan olan “dünyayı değiştirmek” sözünü, Şiirsel gerçeküstücü bir söz olan “yaşamı değiştirmek”le bağdaştırmak istediğini bilirsiniz.

Birinci Dünya Savaşı’yla gelen yıkımlara karşı da bir başkaldırı... Ve gerçeküstücülüğün devrimci özlemi de buradan gelir.

Ama bu macera, bu maceranın bizzat kendisi, birçok bocalamaya, birçok hataya, hatta şairler şiiri siyasi bir partiye bağımlı kıldıkları zaman, şairlerin kendi

Burada Şiirin paradokslarından biri bulunmaktadır. Şairin, kendini sınırları kesin belirli bir alana, söz oyunları alanına, simge oyunları alanına kapatması gerekmez. Şairin bütünsel ve çok boyutlu bir istidatı vardır, dolayısıyla insanlıkla ve siyasetle ilgilidir, ama siyasi örgütlenmenin boyunduruğuna girmesi gerekmez. Şairin siyasi mesajı, siyaseti aşmaktır.

Demek ki, şiirde iki başkaldırı yaşamışız. Peki şimdi, aynı zamanda binyılın da sonu olan bu yüzyıl sonunda, durum nedir?

Pekala, her şeyden önce aşırı düzyazı boşanması diye adlandırılabilecek şey vardır. Aşırı düzyazı boşanması, parasallaştırılmış, kronometreyle ölçülen, parselleri çıkarılmış ve bölmelere ayrılmış, atomlaştırılmış bir yaşam tarzının üzerimize boşanmasıdır. Sadece bir yaşam tarzı da değildir bu; aynı zamanda uzmanlaşmış bilirkişilerin artık her türlü sorun hakkında yetki sahibi olduğu bir düşünme tarzıdır ve bu aşırı düzyazı istilası ekonomik teknik bürokratik boşanmaya bağlıdır. Bu koşullarda, aşırı düzyazı istilası bence bir aşırı şiir ihtiyacı yaratır.

Bu yüzyıl sonuna damgasını vuran başka bir olay daha vardır: Yeryüzünde selamet fikrinin yok edilmesi, ya da daha ziyade yok olması. Tarihsel evrimin otomatik olarak ilerlemeyi teminat altına aldığına inanılabilmiştir.

Bilimin ancak ilerletici olabileceği, sanayinin ancak yarar getirebileceği, tekniğin ancak iyileştirmeler getirebileceği sanılmıştır.

Tarih yasalarının insanlığın serpilip gelişmesini garanti ettiği zannedilmiş ve bu temelde, selametin, yani dinlerin gökyüzünde vaat ettikleri mutluluk hükümdarlığının yeryüzü üzerinde kurulabileceği zannedilmiştir.

Oysa bugün, selamete yeryüzünde ulaşılabileceği fikrinin çöküşüne tanık oluyoruz; bu insan ilişkilerinin iyileştirilmesi ve insanlığın uygarlaştırılması fikrinden vazgeçmek anlamına gelmez.

Selamet fikrinin bırakılması, tarihin yasaları bulunmadığının, ilerlemenin teminat altında ve otomatik olmadığının anlaşılmasına bağlıdır, ilerleme, fethedilmesi gereken bir şeydir, her fethedildiğinde de gerileyebilmektedir ve onu durmadan yenilemek gerekir.

Bugün, Çek filozof Patocka’nın dediği gibi, “oluş sorunsallaşmıştır ve hep böyle kalacaktır”. O belirsiz maceranın içindeyiz ve dünyada meydana gelen olaylar her gün bize, “gece ve sis” içinde olduğumuzu göstermektedir.

Niçin gece ve sis içindeyiz? Çünkü gezegen çağma bütünüyle girmiş durumdayız. Yeryüzü’nün tüm bölümleri arasında çok sayıda ve sürekli eylemlerin olduğu o çağa girmiş durumdayız.

Bu çağda, Irak veya Kuveyt’teki petrol kuyularını ilgilendiren şey, tüm insanlığı da ilgilendirmektedir. Ama aynı zamanda, şu küçücük gezegenin üzerinde, evrenin içinde kaybolmuş ortak yuvamızda olduğumuzu ve gerçekten de şu Yeryüzü üzerindeki insan ilişkilerini uygarlaştırmak gibi bir görevimiz olduğunu anlamalıyız.

Selamet dinleri, selamet politikaları şöyle diyorlardı: Birbirinizle kardeş olun, çünkü böyle kurtuluruz. Bugün şöyle demek gerekir bence: Birbirimizle kardeş olalım, çünkü yolumuzu yitirdik; merkezden mahrum bir dünyanın çevresindeki bir galaksinin kent altı güneşinin ufak bir kenar mahalle gezegeninde kaybolduk.

İşte buradayız, ama bitkiler, kuşlar, çiçekler var; yaşamın çeşitliliği var; insan zihninin olanakları var. Artık tek temelimiz ve muhtemel tek kaynağımız bunlardadır.

Dev bir kozmosta yolumuzu yitirdiğimizi keşfetmemiz, astrofiziğin keşiflerinin bir sonucudur. Bugün bilimle şiir arasında bir diyalogun mümkün olması demektir bu; çünkü bilim, bir yandan, “insan nedir?”, “Yeri neresidir?”, “Başına neler gelecektir?”, “Ne umabilir?” gibi temel felsefi soruları yeniden keşfederken, harikulade şiirsellikte bir evreni ifşa eder bize.

Gerçekten de, bilimin eski evreni, bütünüyle determinist, sürekli bir hareketin, durmayan bir duvar saatinin canlandırdığı kusursuz bir makineydi; bunun içinde hiçbir şey olamazdı, yaratılamazdı, vuku bulamazdı.

Oysa kusursuzluğuyla acınacak derecede zavallı olan bu makine parçalanmıştır.

Peki ne görüyoruz? Belki on beş milyar yıl önceki bir patlamayla evrenin doğduğunu, zamanın, ışığın, maddenin ortaya çıktığını görüyoruz; o başlangıç sanki düzensizleştirici bir infilaktı ve evren bu düzensizleştirmeden yola çıkarak kendine bir düzen bulmuştur.

İnanılmaz bir macera içindeyiz. Yaşam bize sıradan, bariz bir şey gibi görünüyordu ve milyonlarca molekülüyle bir bakterinin, Ruhun fabrikalarının hepsinden daha karmaşık olduğunu keşfediyoruz. Onca sağlam, onca bariz görünen gerçeğin, o gerçeğin, mikrofizik gözüyle bakıldığında aniden dağıldığını; onca farklı görünen zaman ve mekanın kozmos gözüyle bakıldığında birbirine karıştığını farkediyoruz. Birçok astrofizikçi, zamanla mekanı ayıran bu dünyanın köpük gibi olduğunu, içinde zaman ve mekan ayrımının varolmadığı bir şeyin köpüğü olduğunu seziyorlar.

Bugün şiir ne durumdadır? Sadece şiirde değil, diğer alanlarda da, öncekinden daha iyi bir şey getirmesi anlamında avangardın olmadığı fikrini edindik.

Yeni olan illa ki daha iyi değildir, postmodern fikrin hakikati de belki budur.

Yeni olsun diye yeni imal etmek kısırlıktır. Mesele, sistemli ve zoraki bir yeni üretimi değildir. Hakiki yenilik, daima kaynaklara dönüşle doğar.

Niçin Jean Jacques Rousseau o kadar harikulade bir biçimde yeni olmuştur? Çünkü insanlığın kaynağı üzerine, mülkiyetin kökeni, uygarlığın kökeni üzerine eğilmek istemiştir ve aslında her yenilik, kaynağına ve eskiye dönmekten geçmelidir.

Postmodern ya da post-postmodern olabilir, ama bütün bunlar talidir. Şiirin amacı aynı ölçüde temel kalmaktadır; bu da bizi ikinci bir hale sokmasıdır, ya da daha ziyade ikinci halin ilk hal haline gelmesidir.

Şiirin amacı, bizi şiir haline sokmasıdır.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült