Sait Faik Abasıyanık’ın Yazarlığı

Mahmut Alptekin


«Ölüm denen şeyin acısını ve korkusunu ilk defa Sait Faik'in ölümü ile tanıdım. Bir türlü olağan sayamadım bu ölümü. (1) Bir yazarımız böyle söylüyor Sait Faik'in ölümü için. 'Bir ozanımız (2) da şu dizelerle Sait Faik’in anılarını dile getirmeye çalışmış: «Hikayelerimde ne diyorum ben şunu şunu şunu değil mi / Bir bulut geçiyor / Diyorum yaşasın böcekler, çiçekler, balıklar, insan oğulları, Barba Antimos»... «Uyandık Eftalikus uyandık İstiklal caddesi yok, Beyoğlu’ndaki güneş yok / Gökyüzü yok.»

(1)     Nezihe Meriç Seçilmiş Hikayeler Dergisi — S. Faik Özel sayısı Sayı: 27 - 27 Nisan 1954 Şayia: 10.

(2)     İlhan Berk Seçilmiş Hikayeler Dergisi — S. Faik Özel sayısı Sayı: 27 Nisan - 1954 — Sayfa 30 31.

Bir yazarı, bir büyüğü, ölümünde, ölüm yıldönümlerinde ağıtlarla anmak doğru bir davranış değil kuşkusuz. Anma işini bu yanından almak, «biçim» den öte bir şey değil. Ne var ki «ölüm salkısı» gelir gelmez, üzülmemek, acıyı dile getirmemek de pek elde değil. Şurası iyice belirlenmiştir Sait Faik’in öyküleri gücünü yitirmeden yaşayıp gitmekte. Öykü yazarlarımız için, okurlar için şimdi de «usta».

Kendini, oturduğu kenti, 1942 yılının 21 haziranını şöyle dile getirmekte:

«İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarda harb, ben sana aşıkım. İşte 1942 senesinin 21 haziranının gece yarısından sonra saat üç buçukta uyanık, beyaz şimşeklerin çaktığı yağmurlu bir gecenin sana tebliği.» «Kurabiye» (Havada Bulut) (3)

Ressamın tuvale dokunan fırçasınca, Sait Faik'in kaleminin ak kağıt üstüne, (genellikle sarı defter yaprağına yazarmış öykülerini; kağıda saygımızdan olsa gerek, «ak» diye nitelememiz) dilin ucuna geldiğince, içten, sıkıntısız yazıvermesi, «bir gecenin tebliği» ni sevgilisine sunması etkili bir anlatımdır. Yazdıklarının bir özelliğini de, «dilin ucuna geldiğince, içten, sıkıntısız, zorlamasız» diye niteledik. Kuşkusuz, belirli bir yere, bir doruğa vardıktan sonra edinilen bir ustalıktan gelmekte bu özellik.

İnsanları, insanların yalnızlığını, İstanbul'u,' vapurun alt kamarasını, kendini şöyle anlatıyor başka bir öyküsünde:

«Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin, İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil.’ Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur,, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiş

(3)     Havada Bulut — S. Faik’in hikayeleri — Varlık Yayınevi — Birinci Basım; 1954 Bilgi Yayınevi.

tir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.»

«Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.» (Alemdağda Var Bir Yılan (4)

Sirkeci’yi, birçok yazar anlatmıştır. Otelleri, hanları, kahveleri, konuşmaları, söyleşileri ile Anadolu’yu anımsatan «Sirkeci» yi anlatan bir cümlesi vardır S. Faik’in. Kısa, öz bir cümledir bu. Uzun uzun anlatmasına da gerek kalmamıştır bu yüzden. İşte, S. Faik’in, Sirkeci’nin otellerini anlatan kısa cümlesi şu Sirkeci’nin otelleri her Anadolu kasabasından eşya ve merhaba taşır.» «Rıza Milyon er» (Alemdağda Var Bir Yılan)

O'nun anlatımı doyurucudur. Okurun duyarlığıyla kaynaşır gözlemi; eşyayı, doğayı anlatışı. Kimi zaman gerçeküstücü, kendine göre bir değerlendirmedir bu, ama okurda «gerçek» izlenimini uyandırır. Şiirli bir anlatımdır. Kısaca, SAİT FAİK’in, yaşamla, insan gerçeğiyle eşleşmiş anlatımıdır karşımızdaki. Sözgelişi «Kalinikhta» (5) öyküsünün kuruluşu, düşçülüğü, yaşantıdan gelen zengin duyarlığı, anlatımı, genetikle böyle. Şu satırlarda izleyelim bu durumu: «Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan;

«Hişst! dedi.

«Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. «Hişt, Hişt!..» (Alemdağda Var Bir Yılan) Birçok öyküsünün konusu balıklarla, balıkçılarla, denizle, deniz adamlarıyla ilgili. Özellikle «Dülger Balığının

(4)     Varlık Yayınevi — İlk Basım: 1954

(5)     Bilgi Yayınevi. — Az Şekerli — Varlık Yayınevi, İlk hasım 1954.

Ölümü» öyküsünde, dülger balığının anlatılışı gerçekten canlıdır, vurucudur. Bir insan anlatılıyor sanırız. Konuşma dilinin kullanılışı gerçekten başarılı, etkileyicidir:

«Vücudu kirlice, esmer renkte, demiş miydim? Yamyassıdır, demiş miydim? Tam ortalık yerinde, her iki yanda sağlı sollu iki baş parmak izi diyebileceğimiz koyu lekeler vardı, demiş miydim?..» «Dülger Balığının Ölümü» (Alemdağda Var Bir Yılan)

Dülger Balığının ölümünü, etkisini de şöyle anlatmakta. Tüm canlıları etkileyen, evrensel bir duygudur «ölüm korkusu»:

«Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya; balık da, gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlanmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.» (Dülger Balığının Ölümü» (Alemdağda Var Bir Yılan)

Çevreye, olaylara, insanlara nice baktığına; gözlemini nereye dayandırdığına bir öyküsünde değinir. Bir olayda, özellikle neye dikkat ettiğini belirtir. Olaya, başkalarının bakışından ayrımı vardır bu bakışın. Bu, sanatçı bakışıdır

«Bütün gün, ne ettiğimi bilmeden dolaştım. Çoktandır ne yaptığımı bilmiyorum. Ancak böyle dolaşırsam bir şeyler görebiliyorum. Yoksa gözümü dört açsam, nafile! Böylece hiç kimseyi, hiç bir eşyayı, hiç bir olayı dört başı mamur gördüğümü ve duyduğumu iddia edemem. Daha çok işin hiç lüzumsuzunu, teferruatını kılı kılına görüyorum, duyuyorum da esaslı kısmını kaçırıveriyorum. Beni bir şahitliğe çağırsalar, hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım. Bıçağı yiyenin fışkıran kanını, yüzündeki acıyı görmem de, münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm.» «Kafa ve Şişe» (Alemdağda Var Bir Yılan)

Öykülerini nasıl yazdığını anlatıverir bir cümleyle. Bu işin ayrıntılarına da eğilir. «Nasıl yazarsınız» sorusuna verilen yanıtları göz önüne getirmeden söyler bunu: «Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçta iken yazı yazarım.» «Çarşıya İnemem» [Alemdağda Var Bir Yılan) Nasıl yazdığı konusunda «alışılmış sözler» söylemez. «Şu akşamımı didikliyorum» der. Şöyle sürdürür: «Şu sarı bakkal kağıdına karşı sıkıntıdan oturduğumu itiraf etmeliyim. Sıkıntının cinsi ne olursa olsun, onu geçirmenin başka çareleri varken bu sıkıntıdan daha sıkıntılı işe neden giriştiğimi bulmaya çalışıyorum». (Çarşıya İnemem)

Yazarlara yöneltilen «niçin yazarsınız?» sorusuna çok değişik yanıtlar verilmiştir. Bu konuda kesinlemelere girmek, okuyanda içtenlikten uzak duygular uyandırmakta. S. Faik’in yukarıdaki yanıtı ise, bizce en doyurucu, süsten, özentiden uzak, özgün bir yanıttır.

O’nun, «yasaklar» konusunu bir anlatışı vardır ki, bir gerçekçiliğin, gözlemin ve insanın anlatımıdır: «Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için, yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır.» «Çarşıya İnemem»

Çarşıya neden inemediğini, iç tedirginliğini, kişinin kendi kendisiyle savaşını; uyku arasında, uykuda sayıklama gibi, şöyle anlatıyor Sait Faik «Çarşıya İnemem» öyküsünde («Çarşı» yerine, rahatlıkla; parkı, kenti, pazarı, sokağı, deniz kıyısını v b. koyabiliriz. Önemli olan, kişinin iç tedirginliğinin verilmesi... O'nun diliyle, «kimseyi ilgilendirmese» de o yine anlatacaktır)

Evet, bana çarşı haram oldu. Şimdi gözümde, küçücük yirmi beş mumluk sinekli ampulleriyle ışıklı çarşı tütüyor. Anlatmak istiyorum. Çarşıya neden inemem. Ama neye yarar? Kimi ilgilendirir?

«Kafama kasketi, üstüme balıkçı ceketini, suratıma baştan aşağı dişim ağrıyormuş gibi bir kaşkol bağladım. Sokağa çıktım. Kahvenin önünden geçtim. Orada, oradaydı.

«Döndüm eve geldim. Yatağıma girdim, lambamı söndürdüm. Düşündüm. Bana çarşıyı yasak eden her kimse onu öldürmeyi düşündüm. Ömrümde hiç böyle şey düşünmemiştim.

«Giyindim, tekrar sokağa çıktım. Kahveye girdim. Karşısına geçip oturdum. Beni görünce sapsarı kesildi. Dudakları titriyordu. Kahvenin aynasında sapsarı, bembeyaz bir adam gördüm. Ürktüm, bendim. Defolup kahveden gitti.» «Çarşıya İnemem» (Alemdağda Var Bir Yılan)

«Çarşıya İnemem» öyküsünün bitimine doğru, bu öyküyü nasıl bitireceğiyle ilgili birkaç düşünceye değinir. Kahveciye, bir kahve yapmasını söyler. Kahveci, kızgındır. S. Faik «Hikayeyi böylece bitirebilirim. Benim bitirişlerimden biri olur.» der. Öyküde buna benzer durumlar O’na özgüdür. Ne var ki öyküsünü öyle bitirmez yine de. Çevreyi betimler: «Etrafı dinliyorum. Kaşıkada’nın köpeği hala havlıyor. Rüzgar camları dövüyor ve kapıları sarsıyor. Işığı yakıyorum...» Öyküsünün bitimi bu da değildir. Alışılmış bir bitiriş olacaktı «bitim» böyle olsaydı. O da bunu düşünmüş olmalı. Öyküsünü yazarken, iç konuşmasını da verir. Kendi kendisiyle iç savaşını içtenlikle dile getirir. Ve şöyle biter bu öykü

«Bu da bir bitiriş şekli ama, bu da değil. Değil, bu da değil. Çarşıya inemem o kadar.»

Sait Faik'in öykülerinin özü; yaşama sevinci, insan sevgisidir. Kişinin yaşama sevinci duyması türlü nedenlerden olabilir. Üstelik, herkese göre değişen bir durumdur, bu. Bir kuşun havalanması, bir balıkçı türküsü, gün ışığı, tavşan kanı bir çay, ilkyaz yağmurunda ıslanmak, sokaktan geçen birinin her hangi bir durumu, yaşam tutkusuna yol açabilir. S. Faik'in çoğu öykülerinde görülebilir bu özellik. En belirgin örneklerden biri

«Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…

«— Hişt hişt!»

«— Hişt hişt!»

«— Hişt hişt!»

(Alemdağda Var Bir Yılan)


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült