Nazım Hikmet: Dehanın Yalnızlığı, Dehanın Toplumsallığı

Afşar Timuçin


Her deha kendini sonsuz bir yaratma gücü olarak yaşar. Her deha yalnızdır: kendini aşan bir şeyin özlemini çeker hep. (Ya da belki, aşacağı bir şeyin.) Kendini aşan bir yana kendine uyan bir şeyle de yetinecektir. Dehaya ne uyar ki, uysa uysa kendisi uyar: deha uyumsuzluktur. Çünkü katışıksız bir aşkınlıktır, özgün bir aşma gücüdür. Deha belirleyici olduğu kadar da yaratıcıdır: ayrıştırmacı olduğu kadar da birleştirmecidir. Gelişigüzel bir bağla bağlanmaz başkasına ya da eşyaya: gerçekliği didik didik eder, gerçekliğin yeni yüzlerini ortaya çıkarır. Yeni içerik biçimler yaratır, kısacası dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, daha doğrusu dönüştürerek yeniden kurar tasarı bir bütünlüktür deha için —insanı her zaman bir bütünlük olarak kavramasa da—, bir başarılar toplamıdır, deha bu başarılara yeni başarılar ekleyecektir. Burada dehanın trajiği çıkar ortaya: başarı, ortaya konduğu an, başaranın malı olmaktan çıkar, bütünsele, giderek evrensele katılır, evrenseli döller. Her şeyin bir ben temeli üzerinde akıp geçmemesi, her şeyin bir biz temeli üzerinde kurulup değerlendirilme zorunluluğu dehanın yalnızlığını ve toplumsallığını açıklamaya yetmez mi? içinde ben olarak yer aldığımız biz, benimsenir olmaktan çok aşılası olan, dönüştürülmesi gereken bir şeydir. Bütün yaratılmışlıkları ancak ve ancak aşılası şeyler olarak görmek dehanın temelindeki yaratıcı toplumsal yalnızlığı belirlemez mi? Düşünün, onun gözünde hiç bir şey benimsenesi değildir, her şey aşılasıdır. Dehanın sürekli hesaplaştığı bir şey yoktur, deha aşar ve bitirir. Aşar, bitirir ve yalnız kalır, yeni bir aşama durumuna girene kadar. Hiç bir yerde duramayan bir yolcu gibi. «Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir» der ya Baudelaire, onun gibi. Tedirginliktir deha iyileşmez yolculuktur. Dehanın bir değeri övgülediğine bakmayın, deha bir şeyi değer diye belirlediği anda o şey karşısında bir aşma tedirginliğine kapılır, o şeyi bırakıldığı yerden alıp dönüştürmek ister. Kıskançtır deha, kendisi için değil, evrensel için kıskançtır, olması gerekeni olandan kıskanır o. Bu yüzden, tutucu bilinç vardır, tutucu deha yoktur. Bu yüzden, deha tutuculukla karşıtlaşır. Deha, geçmişi ancak yaşarlığı içinde benimser, bunun dışında dehanın geçmiş'i yoktur, bugünü de kısacık bir geçittir, dehanın yarını vardır, deha ileriye bakar hep, bakışları bir ufukla sınırlanana kadar.

Deha, yüceliğe zorunlu oluşunun bilincine varmış bilinçtir, yüceliğinin zorunluluğunu kavramış bilinç değil.

(Üstinsan yoktur, üstinsan bir masaldır; deha bir mitos da olsa, daha doğrusu mitoslaşmış da olsa bir gerçekliktir, etkin bir gerçekliktir.) Deha öyle bir bilinçtir ki, hem kendini az çok sınırlı da olsa yetkin bir yapabilme gücü olarak sezer, hem de kendini bu gücün etkin nedeni olarak kavrar. Bu, dehanın kendi üstüne çıkışıdır. Kendi üstüne çıkan gelişebilir ve dönüştürebilir ancak. Dıştan baktığımızda deha tehlikelidir: genel bilinci aşan bir güçtür az çok, insanı bir tasarıya, yepyeni bir tasarıya, gerçeklikten getirilmiş, gerçek verilerden kalkılarak kurulmuş gerçeklikten kalkılarak öngörülmüş bir tasarıya göre yeniden biçimleme etkinliği vardır. Yakından baktığımızda deha hiç de tehlikeli değildir, üstelik gereklidir: dehanın özyapısında insanı yoldan çıkarma eğilimi yoktur. İnsanı daha da insanlaştırma eğilimi vardır. Buna, evcilleştirme eğilimi de diyebiliriz: insanı daha da insanlaştırmak demek onu doğal yırtıcılıklarından biraz daha sıyırarak biraz daha kendi için bir varlık durumuna getirmeye katkıda bulunmak demektir. En büyük sorumludur deha bu yüzden. «insan evcilleştirdiği kişiden sorumludur» der Saint-Exupery'nin Tilki'si.

Deha için sayısız özellikler sayabiliriz. Onun hiç bir özelliği yalnızlık özelliğinden daha ağır basmaz. Toplumsaldır, toplumcudur ve her zaman uyumsuzdur. Genel bilinç dondurmaya eğilimlidir (en azından bugün), yüceltmeye, kurallaştırmaya, mitoslaştırmaya yasalaştırmaya (daha doğrusu yasaklaştırmaya). Bu yüzden biz, Sait Faik'in deyimiyle, bir «yasaklar dünyası»nda yaşamaktayızdır. Özgün bilinç, katılaşmaların ve kalıplaşmaların dışına düşer. Bu katılaştırılan ve kalıplaştırılan şeylerin varolmasına katkıda bulunmuş olsa da. Deha her zaman uyumsuzluktur, çünkü ortaklaşmayı bilse de. katılaşmışı, kalıplaşmışı, donmuşu paylaşamaz. Bundan ötürü yalnız, yapayalnızdır; bazen, Nazım Hikmet'in deyişiyle koskoca bir okyanusun ortasında «boş bir konserve kutusu» gibi duyar kendini: kurallarla ve yasaklarla çevrelenmiştir, bir bu yüzden; bir de, her dokunduğu şeyde, her yaklaştığı şeyde belli bir donmuşluk bulduğu için. Deha durup kalmışı paylaşmayı beceremez, kim ne derse desin. Deha verir ancak, güneş nasıl ışığını karşılık beklemeden veriyorsa. Dehayı böylesi bir verimlilikten kesin, deha ölmekli olur. Çünkü zorunlu olarak eli açıktır. Yalnızdır ama savaşçıdır deha. Durallıkta öleceğini bildiğinden belki de, ama daha çok kendiliğinden. Bu yüzden gezgindir, bu yüzden ikide bir başı derde girer kendisiyle ve başkalarıyla. «Her gün yeni olsun gördüğün» diyordu Gide, «bilge kişi her şeye şaşan kişidir!» Deha öyledir, ayak basmadık toprak, dokunmadık çiçek, duymadık duygu, karşılaşmadık düşünce, konuşmadık insan bırakmayacaktır sanki. Bu yolda kana kan dişe diş girişir. Hep böyle sürer bu: emekli olmuş deha yoktur. Dehanın gözü uzaklardadır. M.Ö. V. yüzyılın yunan filozofu Demokritos'u düşünün: babadan kalma parayı Hindistan yolculuğunda yiyip meteliksiz kalmıştır, cenaze parası bırakamadan ölmüştür. Ne yapacaktı Hindistan'da? Yeni bilgiler edinecekti.

Nazım Hikmet bir dehaydı; engebesiz bir yaşamdan gelip deha olmanın engebeli dünyasına ya da deha olmakla dünyanın engebelerine dalıvermişti. Bizi rahat yataklardan tozlu çamurlu yollara, ev içi mutluluklarından kavgalara dingin ortamlardan savaşlara, ılık sevecenliklerden kaskatı gerçeklere doğru durmadan iten nedir? Engebesiz bir yaşamdan çıkıp deha olabilmek için ya da daha doğrusu deha oluşunu gerçekleştirebilmek için, ilkin dümdüz yaşıyor olmanın erincini atmak gerekir. Hırka giymeyen torunları için üzülen büyükanneler, askerdeki oğulları için gözyaşı döken anneler, varını yoğunu oğullarına harcayan babalar dehanın yalnızlığı ve etkinliği karşısında durup kalmazlar mı? Dümdüz bir dünyadan çıkmayı göze aldınız mı, dış dünyada her zaman kendinize yardımcı engeller, engebeler, nereye açıldığı belli olmayan koridorlar bulursunuz. Dış dünyada yollar vardır, sizi bütün insan'a kavuşturacak dikenli yollar. Kendinizi her zaman karanlıkta, hiç değilse alacakaranlıkta duyacaksınız, çünkü yarına gidiyorsunuz. Nazım Hikmet de, umutla umutsuzluğun, kavgayla kavgasızlığın, dürüstlükle alçaklığın, inançla inançsızlığın yan yana yaşadığı bir dünyada buluvermişti kendini. Büyük deneyler, büyük aşamalar, büyük dönüşümler, büyük devrimler geçirmiş koskoca bir dünyada. Önünde koskoca bir tarih vardı, canlı, etkin bir tarih. Özellikle yakın tarihe baktığımız zaman şunu görüyorduk: alabildiğine hızlanmış bir dünyada yaşanılıyordu artık, evcilleşebilmek, ortaklaşabilmek için canını dişine takmış insanların dünyasında. Daha karmaşık ama daha insan bir dünya, o eski dünyalara parmak ısırtacak bir dünya kuruluyordu. Büyük olaylar olmuştu: Fransa'da «etats generaux»nun açılması (5 Mayıs 1789), insan ve yurttaşlık hakları bildirisi»nin yayımlanması (26 ağustos 1789), 1848 devrimi... Rusya'da Duma'nın kurulması (1905). .. Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) ... Rusya'da Ekim Devrimi (1917), S.S.C.B.'nin kurulması (1923), İtalya'da Faşizm'in kurulması (1923), Türkiye'de Cumhuriyet'in kurulması (1923) ... Bütün iyi oluşumlara karşın, dünyayı tozpembe görebilme olasılığı yoktu; bakmayı bilen bir göz, hatta bakmaya alışmamış bir göz, dünyaya gelen yeni güzelliklerin o eski pisliklerle kirlenme tehlikesi içinde olduğunu rahatça görebilirdi. Silah fabrikaları harıl harıl işliyordu, şairimizin deyişiyle «alın teri tacirleri» çoktan işbaşındaydılar, ayrıca «cinayet ve hırsızlık sanayi» almış yürümüştü1.

Dehanın yazgısıdır bu: hem birliktesin hem yalnızsın. Bazen yüceltmeyi düşündüğün şeylerle yalnızsın, bağlı olduğun sınıfla yalnızsın, bağlanmaya çalıştığın sınıfla yalnızsın, birlikte olmaya alıştığın kişilerle yalnızsın, tasarılarınla yalnızsın. Yalnızlığını dindiren tek şey vardır: ortaklaşma çabası ve belirlenen amaç. Ne olursa olsun, deha yalnızlığını göstermek istemez, yalnızlığını kendine saklar, yalnızlığı. ayıbıdır, deha yalnızlığını saklarken ayıbını saklar. Yalnız olmamak toplumsal çevreyle gerçek bir ortaklık bağına sahip olmakla olurdu. Bu yalnızlık ve ortaklaşma ikilemi içinde deha kendini bir büyüklük olarak sezer ya da kendi büyüklüğünü sezer, ama bunu bir yetkinlik olarak yaşayamaz, bunun uzun boylu tadını çıkaramaz. Çünkü kendisiyle uzun uzun eğlenemeyecek kadar uğraşlıdır, bir; ikincisi, kendini bir yetkin insan olarak, bir ayrıcalık olarak, ileri bir kavrama ve yaratma gücü olarak yaşarsa ortaklaşamayacağını bilir. Nazım Hikmet de sezmiştir bu büyüklüğü. Bir yazısında şöyle der: «Bana göre büyük adam odur ki, sanattan politikaya kadar, kendi işinde, en önde yürür, dönemeçleri önce geçer, olanı kavrar, olacağı sezer ve bu kavrayışla bu sezişe dayanarak yaratır» Bir başka gazete yazısında şöyle diyecektir: «Entelektüel dediğin şarkıya benzer. iyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. Kötüsü çekilmez bir nesnedir. Ne dinlenir, ne tadılır»

Devrime yakın duran çoğunluk yamandır: birinci sınıf ortopedi uzmanları, ruhtan bilir ruh hekimleri, daktilo ses[1] [2] [3] leri ve damgalar içinde boğulmuş noterler, değerli müzik yazarları, dünyamıza adaleti getirmek için canla başla direnen avukatlar, ileriye açık ürünsüz profesörler, kafalı gazete yazarları, okumuş kadınlar, köktenci görüşlü ama eylemdışı mühendis, mimar ve müteahhitler, gümrük memurluğundan ayrılma gümrük komisyoncuları, anlamlı ve anlamsız şiir yazmayı ustalık edinmiş tüm şairler, felsefeciler, tarihçiler, yurt gerçeklerini bilmeyenler için röportajlar yapan gazete muhabirleri, yayımcılar, görünüşte devrim bilincinin simgeleridirler. Ama bunlar hiç bir zaman kendilerini tehlikeye atmazlar. Tehlikeye atılmayışlarının gerekçeleri de vardır, kişisel ya da toplumsal gerekçeleri. Bunların içinden bir bölük insan ayrılır, devrim bilincini oluşturmak üzere sınıfının yörüngesinden çıkar. Bunların bir bölümü, sonradan, babasından özür dileyen ilkokul öğrencisi gibi, sınıfının dizi dibine oturur yeniden, sınıfının dizi dibine oturmakla kalmaz, bir ara bağlanmayı göze aldığı devrimci kesimin düşmanı kesilir. Çünkü ortam, her zaman, dehalardan çok aptalları değerlendirmeye hazırdır. Nazım Hikmet şöyle tanımlar aptalı: «Soyu bütün aptal için çözülmemiş mesele, tetkike değer düşünce yoktur. O her meseleyi önceden çözmüş, her düşünceyi zaten tetkik etmiş, hükmünü önceden vermiştir. İnsan, soyu bütün bir aptalla karşılaştığı vakit, adeta mistik bir heyecana kapılır. Çünkü aptal hareketsizliğin ceninidir. Aptallar ekseriya hayatta muvaffak olurlar. Uzun uzadıya muhakeme edişlerinin sonunda yüzlerine bir düşünen adam biçimi gelmiştir. Hüsnü hatları mükemmeldir. Soyu bütün aptalın en büyük hususiyetlerinden birisi de bilmediği şeyi istihfaf etmesi, hor görmesidir. (..) Aptalın dört cümle başlangıcı vardır: 1. Onu biz de biliriz, 2. Ah param olsaydı görürdün, 3. Her şeyden önce insan sıhhatine bakmalı, 4. Bir söz ettim herif mahvoldu»[4]

İnsanı insan yapan, her şeyden önce, düşünce dürüstlüğüdür. «Hayvanlar arasında insana en çok benzeyeni balıktır. Balık da başından kokar, insan da başının içinde olanların kokmasıyla bozulun Böyle der Nazım Hikmet. Bazen de, aydın kişi, hatta bazen bir deha, Goethe örneğinde olduğu gibi, gün olur kurulu düzene karşı çıkar, gün olur kurulu düzenle uzlaşır. Goethe bazı yapıtlarında kurulu düzeni yerer, bazı yapıtlarında kurulu düzeni benimser. Yaşamı zorlaştıran, yaşamı kendini arındırma gücünden yoksun bırakan bunlardır. Aptallar, dönekler, başı kokmuş insanlar, kesin bir tutum alamayan sakınıklar... Oysa yaşam, orta yollar arayanları eleyecektir. «Orta kötü şeydir benim için» der Nazım Hikmeti Evet, deha için orta yoktur. Deha, kendini ve kendinden başka her gerçekliği sürekli olarak arayan yetkin bilinçtir. Aradığını hiç durmadan arayacak, her zaman ama her zaman aradığı şeyin en son sonuçlarına ulaşmak isteyecektir. Deha bir şeye bağlanır, evrenseli kucaklamak için. Deha bağlandığı şeyin evrensel uzanımlarını bulmaya çalışır. Bu, yaratmanın ta kendisidir. Doğurganlıktır bu. Sokrates, yaratmanın güzellik içinde doğurmak olduğunu düşünüyordu. Nazım Hikmet de doğurmak der yaratmaya. Doğurmak yaratmaktır, yaratmak da doğurmaktır. «Doğurmak kainatın en kudretli tezahürüdür. Doğuran su, doğuran ateş, doğuran ağaç, doğuran toprak, doğuran insan! Gebe kadın ne muazzam bir varlıktır. Tasanın kendi kendini istihsal etmesi kadar güzel şey bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki sokakta, insanlar arasında kayıtsız ve şartsız gururla gezmek hakkına yalnız gebe kadınlar sahiptir» Deha için birbirinin tersi ve yüzü olan iki ayrı yükümlülük vardır: gelişmek ve geliştirmek. Devrimcilik de bu yükümlülüklerle koşullanmış olmak gerekir. Devrimin temelinde inanç, eyleminde bilinç olacaktır. Yoksa devrim papazları yetişir, Ortaçağ papazları gibi. Kendilerini dünyanın orta yeri sanan papazlar. Her devrimcilik, özellikle eylemde, dıştan çok içten zorlanır. Karşıdevrimcilik bilinç istemez, devrimcilik bilinç ister. Nazım Hikmet bu bilgili olma zorunluluğunu benimsiyordu, önemsiyordu. Her devrimci bir sürekli öğrencidir. Nazım Hikmet'in devrimcilik serüveni, yalnızlığını inatla bastırarak, doğru'yu öğrenmenin peşine düşmekle başlamıştır, dünün doğru'larını da bugünün doğru'larını da. Bu, başlı başına bir serüvenci yüreği ister. Nazım Hikmet de her deha gibi serüvenciydi ama, doğru'nun peşinde bir serüvenciydi. Serüvenciliğin biçimleri vardır. Bitli gezgin de serüvencidir, zampara da serüvencidir, devrimci de serüvencidir. Tek ortak noktaları vardır: yaşamın tehlikelerini kulak arkasına atmak.

Nazım Hikmet'in yalnızlığı lüks bir yalnızlık değildir, bir bilinçli aydının yalnızlığıdır. Bu yalnızlıktan geçmeden, ortaklaşmanın anlamını ve temellerini kavrayamaz insan. Bu yalnızlıktır bizi dış dünyaya iten, bizi dışla özdeşleşme duygusuna ve dışla çekişme düşüncesine götüren. İnsan ya yenilir yalnızlığına, o zaman kendine kapanır, umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, kırgınlığını, tek insan olma sıkıntılarını yaşar, ya da dövüşür yalnızlığıyla, o zaman başkalarına döner, dışa açılır, insanlığının olanaklarını dış dünyada gerçekleştirmeye yönelir, böylece dünyayı dönüştürmeye katkıda bulunur, dönüşen dünyayla dönüşerek. Nazım Hikmet ikinci yolu, büyük ve zor yolu seçti, seçebildi «Bülbülün canı türküsüdür» Onun canı da şiiriydi, eylemiydi, dürüstlüğüydü. Kerem gibi yanmak pahasına da olsa, büyüklüğünün gereklerini yerine getirebilmeli insan. O bunu başardı. «Ben Kerem'i bilirim. O öyle acayip bir heriftir ki, Aslı olmasaydı yanmak için başka bir vesile bulurdu mutlaka. Nasıl bulmasın ki, kotasına yanmayı koymuş bir kere... Sebep Aslı'da değil, sebep daha derinlerde... iş böyle olunca, yanmak için Kerem vesile mi bulamazdı?»

Ne mutlu o insanlara ki, pislik içinde yüzen bir dünyada, ellerini kirletmeden yaşayıp umutlarını kırmadan yaratarak, sonsuza katılma büyüklüğüne ermişlerdir. Böylesi bir büyüklüğü nerede başlatıp nerede bitirebilirsiniz? «Adı yok gökyüzünün doğum kütüğünde»™ Ne mutlu onlara ki sonsuzluğun ayrılmaz bir parçası öncesiz sonrasız bir yanı geçmişin en uzaklarından başlayıp geleceğin en uzaklarına uzanan bir bileşeni olmuşlardır.

Düşünce sessizlikte, yaratı yalnızlıkta gerçekleşir. Gürültü ve kalabalık dağıtır zihnimizi. Sessizlikte kalmak doğadan ve insandan uzakta, doğanın insanın, insan ürünlerinin sesinden uzakta, tam bir susmuşlukta kendini dinlemek anlamı taşımayacağı gibi yalnızlıkta kalmak da insandan ve insanın yarattığı kültür nesnelerinden kopup bireyselliğinin sınırlarına çekilmek anlamı taşımayacaktır. «Bir boşluk içinde başın dinlenmesi dayanılır nesne değil! Uçsuz bucaksız yaratılmamış yaratılışın kokusu boyası, kımıldanışı kadar sesi de benim için vazgeçilmez "bir istektir. Hele bu yaratılışın sesine biz adam oğullarının kattığı sesler! Tren sesleri, vapur sesleri, fabrika sesleri, radyo, gramofon, keman, piyano, otomobil, araba sesleri! Dile gelmiş bir şehir, mırıldanan bir dağ başından daha yakındır bana. Çünkü dile gelen şehrin sesinde dağ başlarının mırıltısı da vardır. (.,) Sesten uzaklık, yaşamaktan uzaklık demektir»11Sessizlik düşüncenin yoğunlaşmasına elveren dingin ortamı, yalnızlık da böyle bir ortamı düşünce için değerlendiren kişinin özgünlük durumunu özgün bir bakış açısı olma durumunu belirler.

 Yaşamak düşünmektir, insan için.

«Düşünmek kadar güzel, düşünmek kadar korkunç, düşünmek kadar dinlendirici ve çıldırtıcı bir nesne olmasa gerek, diye düşündüm. Dolu dizgin, önceden öğrenilmişlere dayanmayarak, korkmadan düşünmek! Ben, bu işi kıvırabilecek babayiğitlerin yeryüzünde sanıldığından az olduğunu sanıyorum. (..) Bizim dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığın başsız ve sonsuz akışını, değişimlerini, devrimlerini yalnızca uzaktan sezip anlatan bir düşünce değil, bunun üzerinde, bu akışın içine karışarak dokunaklı olan bir düşünce, ancak o, kısır bir kafa gevezeliğinden çıkıp verimli bir yaratılış parçası olabilir»[5] [6]Gerçek anlamında düşünmek yaratmaktır. Yaratmak, dış ve iç dünyanın verilerini fikre dönüştürmektir. Yaratı, gerçekleştirilmiş fikirdir ve ne kadar aydınlıksa, nesnesine o kadar uyarlıdır. Bulanık fikir, nesnesine tam uyar fikir olmamakla, nesnesini tam anlamında dışlaştırmaktan uzak kalan fikirdir. Büyük düşünce ve sanat yapıtları, fikrin nesneye tam duyarlığını apaçıklık içinde gerçekleştirmiş yapıtlardır. Düşünce denen etkinlik —dehanın başlıca etkinliği— nesnesine adım adım yaklaşır, nesnesini kavrar, onu değişik ilişkileri içinde yakalar —nesnesi herhangi bir şey de herhangi bir ilişki de olsa. Düşünmek kendini bir başka şeye doğru aşmaktır. Deha, nesnelere ulaşma ve nesneleri en doğru biçimde kavrama yetkinliğine ulaşmış bilinçtir. Artık giz dolu bir şey değildir deha, ama bütün gizleri —kendi gizlerini de— kolayca bilinir kılabilen ileri bir kavrama gücüdür. Zeka düzeyinin yüksekliği dehayı açıklamaya yetmez; zeka durmak dinlenmek bilmez bir eğitimle yüksek bir kavrama gücü olma durumuna eriştiği yerde deha ışıkları parıldamaya başlar. Kısacası, zeka, üstün zeka, düşünmek alışkanlığına erdiği ve giderek kültür yetkinliğini sağladığı zaman dehalaşır. Bunun anlamı şudur özetle: zeka temeldir, ama yetmez. Keskin zeka, içi doldurulmamış zeka, ilginç buluşlar, akıl almaz gevezelikler üreten yararsız bir makinedir. Böyle bir zeka çok güzel fıkralar uydurabilir, bir durumun gülünçlüğünü çok güzel belirleyebilir, eşsiz deyimler, tadına doyulmaz yakıştırmalar yapabilir. Giderek, ahmak eğlendiren bir güç olma niteliğini kazanabilir. Çok zaman güçsüzlükleri ve özellikle gülünçlükleri yakalamaya yönelen böylesi bir zeka çok zaman gülünç düşer, tüm çabasını gülünç'ü yakalamaya harcayarak gülünç düşer. Böylece ortaya yergici hoşsohbet insanlar çıkar. Oysa deha yergi'yi amaçlayamaz, dışlaştırmada onu zaman zaman bir yardımcı öge olarak kullansa da. Çünkü güldürmek ya da küçük düşürmek değildir amacı, belirlemektir, saptamaktır, açıklamaktır. Kökten yoksamayı bilmez o. Nazım Hikmet'in bu konuda pek değerli belirlemeleri vardır. Bunlardan birinde şöyle der: «Güzel, parlak söz söylüyor diye ün salan insanlardan kuşkulanırım. Hele 'hoş sohbet' nam alanlara karşı içimde acayip bir çekingenlik vardır. Bana kalırsa, düşüncelerinin dibi hemen görülüverecek, duygularının ışıltısı en güçsüz bir rüzgarla sönüverecek olanlardır ki güzel ve parlak konuşmak, 'müsahabeti tatlı' olmak hilesine başvururlar. Böylelikle düşüncelerinin dipsizliğini boyalı cümlelerin alacası ile örtmek ve duygularının ışıltısını, ilk işitilişinde insana aşılmaz gibi görünen söz duvarlarıyla korumak isterler. Bu sözün büyük bir rol oynadığı inkılap sıralarında bile böyledir. İnkılapların 'büyük' hatipleri hiç bir vakit inkılapların sonuna kadar dayanan onları bütün genişlikleriyle ifade eden liderleri olmamışlardır. Fransız inkılabında Mirabeau ve Danton bu söylediklerimin göze batar örnekleridir. Mirabeau ile Danton inkılap orkestrasında maestroluk etmemişler, sadece ilk kıyametli uvertürde davul çalmışlardır. Belki o şahlanan sesler içinde davullarının gürültüsü, bir an için. bütün notaların üstüne çıkmıştır. Fakat çok geçmeden, gürültücü aletlerini sırtlayıp sahneden bir daha geri dönmemek üzere çekilip gitmişlerdir. Söz kuvvetli şeydir. Öyle!.. Ancak, içi olmayan güzel söz bir havai fişeğe benzer ki renkler, ışıklar içinde göklere yükselip bizi bir an hayran bıraktıktan sonra sönüverir ve burnumuzda yalnız kötü bir barut kokusu kalır»

Deha yıkıcıdır ama yerle bir edici değildir. Bu yüzden yergiyle yetinemez, bu yüzden yergi onun etkinliklerinin çok küçük bir parçasıdır. Çünkü yıktığı her şeyde korunası bazı şeyler, yeni yapılara bileşen olarak katılabilecek korunası bazı şeyler bulunduğunu bilir. Kökten yadsımak, yerle bir etmek, yok saymak dönüşümü çelmeler. Öncesizliğini öne süren deha görülmemiştir. Deha yadsımaya değil araştırmaya yöneliktir. Bu da, elbette, çok köklü, çok sabırlı bir düşünce çabasını gerektirir. Düşünen adam deyince profesörler gelir aklımıza. Ya da daha genel olarak, diplomalı meslek sahipleri: doktorlar, mühendisler, avukatlar... Düşünebilmek, doğru düşünebilmek için, düşünce eğitiminden geçmiş olmak, sürekli bir düşünme etkinliği içinde bulunmak, giderek bütünsel bilgiye, evrensel bilgiye yani kültür'e ulaşma çabası içine girmiş olmak gerekir. «Kültürün belki biraz sathi, fakat en kestirme tarafı bilgidir. Bilgi olmadan kültür olmaz. Kültür, bilgi demektir. Bilgiyi elde etmek için başvurulacak ilk yol okumak okumaktır»[7] Bütünsel bilgiye ulaşamadığımız zaman, profesörlüklerimiz, doktorluklarımız, avukatlıklarımız yaya kalır. Bütünsel bilgiye ulaşamadığımız zaman, bilgilerimiz parçalı ve yararsız dolayısıyla bizi ve başkalarını yanıltmaya yatkın olacaktır «Doktorlar tanırım, beş vakit namaz kılıp oruç tutarlar. Mühendisler bilirim, umacıdan korkarlar. Riyaziye hocaları vardır, fala inanırlar. Biyolojistler bulunur, maddenin dışında başlı başına yaşayan 'ruh'un varlığını sanır. Bu neden böyledir? Bu bir bakıma, her birinin yalnız kendi 'mesleği' içinde kalıp bilgilerin arasındaki büyük birliği' kavrayamayışlarındandır»16. Nazım Hikmet bu uçsuz bucaksız bilgiler alanına çok erken dalmıştı, büyük bir yorulmazlıkla. Geriye onca çaba, onca yapıt bırakamazdı başka türlü. Gününde bir üniversiteden çok daha önemli olabilmişse bundandır. Erkenden girdiği bu öğrenme çabası onu erkenden yormuştu. O bu yorgunluğu elbette derinden derine duymuş ama büyük bir sorun haline getirmemişti. Şöyle diyor bir yazısında: «Dinlenmek bir haktır. Sekiz saat olsun, uyku saatlerinin dışında boş oturabilmek, hiç olmazsa arada sırada, belki bir ihtiyaçtır. Fakat ben kendi payıma ne bu hakkı kullanabilecek kadar imkanlı, ne bu ihtiyacı duyabilecek kadar yorgunum şimdilik. Yalnız, işin sevinç olduğu şartlar, bütün bir hatta çalıştıktan sonra dinlenmenin yalnız bir hak değil bir vazife olduğu şartlar içinde boş oturanlara hasret çekmiyorum dersem yalan söylemiş olurum»”

Benim de katıldığım bir açık oturumda bir toplumbilim profesörü Nazım Hikmet’in çok büyük bir şair olduğunu, ama şiirlerindeki dünya görüşüyle değil de şiirlerinin kendisiyle büyük şair olduğunu söyleyerek kolay kolay ulaşılamayacak bir soyutlayıcılık örneği ortaya koymuştu. Sayın Profesöre göre anlatılan başka anlatım başka şeydi. Bu toplumbilim profesörü, demek ki, gerçek sanat yapıtlarında biçim'le içerik'in ayrılmaz bir biçimde kaynaştığını, fikri dışlaştıran anlatım biçiminin dışlaştırılan fikre en uyarlı biçim olduğunu bilmiyor ya da bilmezden geliyordu. Nazım Hikmet, Kemal Tahir'e mahpushaneden mektuplarında (Bilgi yayınevi, 1968) konuya şöyle bir açıklama getirir: «Eğer sizin iyi sanatkarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkara muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir». s. 141.

Bu büyük şair, bu gerçek deha, ölesiye sevdiği yaşamı yüceltmek, kalabalıkların yazgısını paylaşmak, sömürülen, acı çektirilen insanların yanında yer almak, hiç bir katılığa, hiç bir bağnazlığa düşmeden öğrenmek benimsediği ya da daha doğrusu paylaştığı dünya görüşünü daha da aydınlığa kavuşturmak için yaşadı ve yarattı: Kavgası sanatının sanatı kavgasının bir ürünüdür. Ölmeyi ya da gündelik özgürlüklerinden olmayı göze alarak giriştiği kavgada. hem her şeyi çok daha önceden ve çok daha doğru olarak sezen-gören-anlayan insanlara özgü yalnızlığı yaşadı, hem bütün insan'la, dünyanın en uzak yerlerindeki insanlarla, hiç görmediği insanlarla ortaklaşmayı bildi, onlarla aynı sofraya oturuyor aynı yazgıyı paylaşıyormuşçasına, aynı söyleşiye katılıyormuşçasına. Onun şiiri bu açık görüşlülüğün, bu yalnızlığın, bu ortaklaşmanın, bu aşma çabasının bu yorgunluğun bu kesinliğin, bu yumuşaklığın şiiridir. Ancak canını dişine takarak çalışmayı bilenler sonuna kadar dürüst ve sonuna kadar savaşçı kalabilirler. Nazım Hikmet'in yaşamı devrimciler için bir üstün ahlaklılık örneğidir sanatı devrimci sanatçı için en açık, en tutarlı, en derinlikli ürünlerden biridir. Dehalar hem geleceği haber verirler, hem bizi geleceğe ulaştırırlar. Bugünün içinden geleceği sezebilmek, sezdirebilmek, bugünden yarına aktarılmakta olanı görebilmek, gösterebilmek... Dehanın üstün görevi budur işte. Nazım Hikmet Beethoven'den sözeden bir yazısında bunu pek güzel tanıtlamıştır: «Dün gece Beethoven'i daha iyi anladım. Büyük Fransız devriminin atlayışını, haykırışını [8] müzikleştiren ve bununla kalmayıp daha ilerisini, daha ötesini bir sezişli melodi biçiminde yüreğinin orkestrasına koyan Beethoven'in büyüklüğü bir tabiat büyüklüğü gibi doldurdu içimi. (..) Tabiat, sosyete ve insan arasındaki bağı, diyalektik birliği, bir filozofi kitabının sayfalarından gözleriniz anlayamazsa, kulaklarınız onu Beethoven'den dinlesin!»

Bugün Nazım Hikmet'i sevebiliriz ya da sevmeyebiliriz, günün koşulları öyle gerektiriyor diye sever görünebiliriz, kendimize çok yakın duyabilir ya da kıskanabiliriz, yüceltir gibi yapıp aşağılayabilir, aşağılar gibi yapıp yüceltebiliriz, bunların hepsi olabilir, bunlar artık ahlakımıza kalmış, ama ne olursa olsun hepimiz, bir çağdaşı olarak, onu çok iyi incelemek ve çok iyi anlamak zorundayız.

Nazım Hikmet işte böyle bir yaratıcıydı, böyle bir şairdi. En güç, en belalı koşulları bile soğukkanlılıkla karşılayacak kadar, yalnızca ve yalnızca insanlığın geleceği, gelecekteki mutluluğu için çalışırken önüne çıkan engelleri umursamayacak kadar büyük bir şair, büyük bir yaratıcı. Çabasını inancıyla, inancını onuruyla, eylemini bilgisiyle pekiştirmiş bir insan. Herkes gibi bir insan, sıradan biri, olağanüstü falan değil, ama bir deha. Daha ilerisini, daha ötesini bir sezişli müzik biçiminde yüreğinin orkestrasına koyan bir deha. Ahlak bunalımı içinde kıvranan Atina için Sokrates neyse, ahlak bunalımı içinde kıvranan Türkiye için Nazım Hikmet oydu. Sokrates'l gençlerin ahlakını bozmakla suçlayarak ölüme mahkum etmişti yurttaşlar. Nazım Hikmet'i de gençleri ayaklandırmaya kışkırtmakla suçlayarak toplum dışına itilmeye çalıştılar. Oysa, ne iyi, bazı insanların ölümü ya da mahpusluğu etkin bir toplum olayıdır, dönüştürücü bir güçtür. Bir dönüşüm, gerçekleşecekse, önüne geçen bütün engelleri yıkarak gerçekleşecektir. [9]


[1]        «Cinayet ve hırsızlık sanayii» sözü Nazım Hikmet'in Amerika garebetler memleketi adlı bir gazete yazısında geçer. Şair, bu yazıda, «Şikago haydutları kralı» Al Capone'den sözetrnektedir.

[2]        Büyük adam adlı gazete yazısından.

[3]        Entellektüel adlı gaZete yazısından.

[4]        Aptal adlı gazete yazısından.

[5]        Ses ve sessizlik adlı gazete yazısından.

[6]        Düşünmek adlı gazete yazısından.

[7]      Güzel söz adlı gazete yazısından.

[8]     Boş oturmak adlı gazete yazısından.

[9]     Geceki fırtına adlı gazete yazısından.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült