Metnin Hazırlanışı: İlk Cümlenin Oluşumu

Aydın Şimşek

 
kör nokta + ilk dize + metnin oluşumu + metne yabancılaşma +metinle yeniden ilişkiye girme + kuşkulanma + son nokta...

Yazar açısından ilk atılacak adım hem güçlüklerle doludur, hem de sancılıdır. Sanki ilk adım atılsa, o ilk cümle kurulsa sorun çözümlenecek, metnin tümü bir solukta akacak gibidir.

Bu sürecin nasıl geliştiğini, ilk adımın nasıl atıldığını, ilk cümlenin nasıl oluştuğunu bilimsel olarak açıklama şansına sahip değiliz. Her yazarda farklı durum ve davranışlar gözlemlenebiliyor. Kimi içe doğru çekip yalnızlığı tercih ederken, kimisinde coşkulu bir hal görülebiliyor. Bazen yazı makinesinin başında saatlerce oturup bekleyenlerin olduğunu biliyorum, bütün bir geceyi ayakta geçirenleri de. Ama huzursuzluk hali, metnin bütünlüğüne giden yolda, neredeyse tüm yazarlarda görülen ortak özelliktir denilebilir.

Açıklayamadığımız ancak sezdiğimiz, somutlaştıramadığımız ama duyumsadığımız ve bizi ilk cümleye götüren şey ya da şeylere kör nokta diyebiliriz. Burası dışarıdan bakıldığında görünmez, keşfedilemez bir iç sürecimiz sanki. Yaratıcılıkla ilgili hemen her şeyin üstüne konuşulabilir, ama kör nokta için söyleyeceklerimiz çok verimli olmayacaktır. Belki de modernizmin üzerinde hiç durmadığı, durmak istemediği ilkel halimiz. Karanlık bir kuyu, ışığı geçirmez bir derinlik, tik cümleyi mantıkla açıklayabilecek bir veri hemen hiç yok gibi. Kendiliğinden oluşan ama üzerinde tartışamayacağımız bir zamanı da içerisinde barındırdığından dolayı, hayata dahil olan hemen her şeyden etkilenen, oradan beslenip, oradan biriktiren özgün bir durum. Bu oluşum gerçekleşme ihtiyacı ve istenci taşıyorsa, ilk cümleden bir bütüne gidilebilir. İlk cümle hedef koyar, bir amaca dönüşür ve bu amaç yazan kişinin bilincinde eyleme dönüşür. İlk cümle, her yazar için "bence bunlar diyebileceği olasılıklarla sınırlıdır. Belki bilinçaltı, belki de güçlü bir bilinçlilik hali. Belki de ikisi de birden işliyor ve bu işleyişin içerisinde toplanan travmalar, coşkular, üzüntüler, sığlıklar, derinlikler, toplumsal disiplinler (bireysel ve toplumsal hallerimizin tümü) kör noktayı tetikleyip ilk cümleyi, ilk parıltıyı olur olmadık yerde önce bilincimize, oradan da yazıya taşıyordur. Bir varsayımdan bahsediyorum, yeterince bilemiyoruz, açıklayamıyoruz.

Bu dönemde yazan kişinin aceleci olmaması, ortaya çıkan ilk cümleye hemen boyun eğmemesi önemlidir. Kurulan ilk cümle, ikinci cümleyi yazacaktır. Ve üçüncü cümle kendini ikinci cümlenin varlığına borçlu olacaktır. Tam anlamıyla birbirilerine bağlı ve varlıkları bu ilişkilenmeyle süren bir sistem. Zayıf halka kendisinden sonra gelecek sözcüklerin, cümlelerin, anlamların, kısaca metnin yapısını tehlikeye atar. Aceleye getirilmiş, iyi tartılmamış, defalarca uygunluğu, çeşitli yazım biçimleri denenmemiş cümleler de birer zayıf halkadır.

İlk cümlenin diğer bir tehlikesi de parlaklığıdır. Yazmaya yeni yeni adımlarını atan, deneyimsiz tüm adaylarının ciddi sorunlarından birisi de, bu parlaklığa kolayca aldanmalarıdır. Parlaklıktan uzak durmak için, metnin yazardan çok çalışma beklediği sürekli anımsanmalıdır. Parlaklık körelticidir, sahici olmayan şeyleri taşır metne. Dil yanlışı, anlam sığlığı, tekrarlar, metni yoracak süsler, süslemeler de parlaklığın içerisindedir. Gerçeğin dönüşüme uğratılmadan aktarılmasında, taklit ve kopya edilmesinde, imajların, cilalanmış kodların gelip metne yerleşmesinde etkin bir aktördür parlaklık. Yazarı kendisinden önce defalarca tekrarlanmış olanı bir kez daha yapmaya ve sahiplenmeye davet eder parlaklık.

Öyleyse ilk cümlenin kuruluşundan hemen sonra, bu cümle üzerinde sakinliği korumak, o büyük heyecana tamamen esir olmamak gerekecektir. İşte burada yazara yeni bir görev yüklemektedir metin: Çalışmak, çalışmak, çalışmak... Metni dinlendirip dinlendirip tekrar çalışmak esastır. Sonrasında metin içinde ilerleyişler vardır. Durmadan yapılıp bozulan, yer yer tamamen yıkılıp dışarıya atılan, metne artık kesinlikle dönemeyecek olanlarla, metne ilk kez çağrılanlarla ve yeniden yeniden kurulup, yıkılan bir ilerleyişle karşı karşıyadır yazar. Zor, yorucu bir süreç.

Yazı, yazarı kesinliklerden oluşmuş hiçbir bilgiye yer vermeden yola çıkmaya davet eder. Haritasız ve pusulasız, dahası yolculuğun nereye olduğu konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Yazmaya başlamadan önce kafanızın içinde dolanıp duran, size kayıtsız şartsız itaat etmiş olan kelimeler, yazmaya başladıktan sonra size baş kaldıracaktır. Kafanızdakilerden bambaşka haller alabilen, farklı yollara sapabilen, sürekli biçim değiştiren, eksilen çoğalan kelimelerin uçuştuğu bir dünyada, yazar bir zavallıdan başka nedir ki? Böyle bir çaresizlik karşında yine de yapılabilecek kimi şeyler vardır:

Unutmamalıdır ki, yazar ideal okurun kendisidir. Dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç disiplinlerine, dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu. Metnini oluştururken en son düşüneceğiniz şeydir okur. Okurun yararına bir metin, ancak okur yok sayılarak kurulabilir. Genel anlamda (acımasız bir yargı olarak da görülebilir belki) okur ö/ü bir şeydir. Eleştirel okur ise zaten metin içindedir, yazarı sürekli sınamakta, denetlemektedir. Yazar metnin başarısını okurun algılama yeteneğiyle sınırlamamalıdır. Yazar metnini okurdan bağımsız düşünerek ilk güçlü adımını atar. Unutmayalım ki okur anlaşılabilirliğe kodlanmıştı. Anlaşılabilirlik ise anlam katmanının en zayıf ve sıradan halkasını oluşturmaktadır. “Sadece anlaşılır olanı anlayanlar, çok az şey anlıyor demektir" diyor Marie von Ebner. Haklıdır; metin süreçleri anlamın çok katmanlığına uğrar. Gerçekler, gerçeküstü ve post haller, olasılıklar, soyutlamalar, olmayanı tasarlamalar, içe ait haller, düşler, ideler, kurgular da, imgelerin zihinsel tasarımları da birer anlam katmanıdır. Bu katmanların bazen tesadüfen metnin içerisine sızması, bazen de yazarın bilinçli ve deneysel tutumlarıyla metin içinde bulunuşları sadece anlaşılabilir olmakla kavranılmaya çalışılırsa, yazarın yaratıcılığının yok sayıldığını söyleyebiliriz. Okurun kolaycılığı, ucuzculuğu, tüketiciliği, yorulmaktan kaçışı, derinliklere ve inceliklere zamanının ya da bilgisinin yeterli olmaması, yazarın okuru daha baştan gözden çıkarmasını zorunlu kılabilir. Belki bu söylediklerim kimileri için acıtıcı olabilir, ama tüm usta yazarların neredeyse bir biçimde dile getirdikleri sonuç budur. Çünkü yazarın amaçlarıyla okurun amaçları başından itibaren birbirinden farildir.

Yazar daha iyi bir metin yazabilmek için dişini tırnağına takmış, binlerce labirentin içinden geçerken, okur kendisini haz almayla sınırlar. Yazar kendisinden önce yapılmış yazı deneylerini kavrayarak, tekrara düşmeden metni kendince yapabilmek için, dünyasında yeni anlamlar, yeni duygular arayışında kıvranır. Diğer yandan yazar yalın, derin, sade ve açılımcı bir metin peşindeyken okur süslü, imge bombardımanı yapan ve onu kilitleyen bir metin içindir. Yazar için aslolan yazının kendisidir, okur için ise kendi ideolojisidir. Okur, yazarın ne yazdığını öncelerken, yazarın önceliği nasıl yazdığına ya da “nasıl yazacağınla' yöneliktir. Okur gördüğü dünyanın yanındadır, görebileceği değil. Yazar ise gördüğü dünya ile asla yetinmez. Daha trajik olanı ise, yazar hayatı yavaşlatmak içindir, okursa bir metin karşısında hızın tüm olanaklarını kullanır. Yazar kendisi için bir şey daha yapmalıdır: Yazdığı metinle arasında geçici bir yabancılaşmayı sağlamalıdır. Son noktayı koyduğuna inandığı metne karşı, yazarın bir süreliğine metin dışına çıkması yararlıdır. Metnin sürüklediği yazar yorgundur. Hem sürüklenmeye karşı direnirken yorulur, hem de metni kurgularken tam bir meydan savaşının içine düşer. Onlarca saldırı altındadır. Sıradan dil ve gündelik anlamlar hemen her şeyi metne ekletmeye çalışırken, sezgisi ve bilinci bunlardan uzak durmasını söyler yazara. Zor bir dönemdir. Eli ayağına dolaşmıştır, kesinlikten yoksundur, ikilemler altındadır. Sürekli savunma hali ve bunun yarattığı durumlar söz konusudur. Çabuk kırılmalar, alınganlık, küsmeler, içe kapanma ya da saldırganlık hali ve başka sancılar. Yenilgiyi neredeyse kabullenmiş ya da bu savaşın sonucunda elinde avucunda hiç bir kalesi kalmamıştır yazarın. Tüm yeteneğini kullanmış, bilgi ve deneyimlerini sonuna kadar metne aktarmıştır. Hiç olmayacaklarla bütünleşip metin içindeki yerlerini keşfetmiş, onların metin için uyumlu hale gelmesi için sabırla çalışmıştır. Dahası yola çıkarken kafasında olanlarla (ki bu neredeyse kusursuz bir planlamadır), ilk cümleden sonra onlarca yol ayrımı ortaya çıkmış, kimi sapaklarla yazı ormanın derinliklerine çekilmiş, oralarda tek bir sözcüğe inanarak kaç gece geçirmiştir kim bilir? Çoğu zaman da şu dillere destan "esin perisi' de ona cömert davranmamıştır.

Kısacası metin bittiğinde yorgundur yazar. Bu son noktadan sonra metnin gerçekten bittiğine inanması onun sıklıkla görülen zaafıdır. Ne yazık ki yazarın metne inanarak onu bağrına basması, son noktayı koyduğuna inandığı metni yayımlanacaklar listesine alması, aceleye gelmiş bir karar olabilir. Bu durum ise yazarın yararına olmayacaktır. Her mücadele sonrasında olduğu gibi yazar da, metnin kendinden aldıklarını ve kendine verdiklerini gözden geçirmelidir. İyi metin vardır ama ideal metin yoktur, yazar bunu hiç bir koşulda unutmamalıdır. Metnin bittiğine karar verildikten sonra, yazarın da, metnin de dinlenmesinde yarar vardır. Bu dinlenme yazara da metne de iyi gelecektir. Birbirlerini görmeden geçirecekleri bir süre, yazarın da metnin de eleştirilerini, önerilerini ve eksikliklerini birbirlerine duyumsatacaktır. Dinlenme sürecine, karşılıklı çıkarlar için, geçici bir yabancılaşma, diyorum ben. tronik bir yaklaşımla; büyük aşklar kavgalarla başlıyor ya... Bir aşk var ortada. Yazardan yazıya, yazıdan yazara akan bir aşk. Taraflar kendilerini kabul ettirme sürecinde tüm hünerlerini ortaya koymuşlardır. Bu dinlenme anı, yazarla metnin birbirlerini daha yakından tanıması için yeni bir dönemdir. Naz yapan, kur yapan bir eda ortadaki.

Metne birkaç gün, ya da bir kaç hafta sonra geri dönen yazarı ilk bekleyen, metin içindeki fazlalıklar oluyor çoğu zaman. Yazar bu denli acemice davrandığına şaşırıp, üzülüyor. Hiç olmaması gereken fazlalıklar karşısında, yazının yazarı sürekli acemileştirme yetisinin olduğunu görüyor. Böylelikle yazar, yazma sürecinin metni bitirme süreci olarak algılanamayacağını öğreniyor. Demek ki hızlı ve çok yazmak değil, iyi yazmak öne geçmeli. Bu disiplin uzun yıllar yazının içerisinde kalmakla kazanılacak bir özelliktir. Diğer yandan aradan geçen bu süre sonunda metne geri dönen yazar, metnin hızıyla ilgili kimi sorunların yaşandığını da görecektir. Amaç hızlı bir metin yerine görüntüleri, değişim ve dönüşümleri, derinlikleri duyumsatacak bir metin yaratmak olmalıdır. İleride değineceğim gibi günümüzde hız, metin içi öğelerin görünümünü engelleyen temel bir sorundur.

Yine bu geçici ayrılık bitip, yazar yapıtına geri döndüğünde, kendisini bekleyen problemlerden birisinin de dil sorunu olduğunu görecektir. Metin dilinin sorunları yazarı bekliyordur. Yazarın ilan ettiği bu aşkın yazı tarafından kabul edilmesi ya da edilmemesi tamamen kullanılan dille ilgilidir. Kaba bir dille aşkın kapılarını çalarsanız, aşk kapılarını kapatacaktır size. Edebi metin de kendini gerçekleştirmek için önce yazardan bir dil bekler, bir üst dildir bu. Gündelik dilin içine doğan ama yazarın hüneriyle ondan ayrılan bir dildir bu.

Diğer yandan ilk cümleden, metnin son noktasına kadar akan bu süreç, her yeni metinde kendine yeni problem alanları bulacaktır. Bu nedenle yazı için genel bir tanımlama yapma şansımız da azdır. Bu durum yazarın yeni metinlerinde süreçlerin de farklı işleyeceğine işarettir. Her metin kendisi için özel bir çalışma dayatacaktır, çünkü her cümle kendi zamanı içerisindedir ve başka bir zamanda kurulduğunda başka bir anlam üstlenecektir. Kelimelerin, cümlelerin, kavramların ve anlamların kimyası süreklidir ve değişkendir. Böylelikle dilsel yapının taşıdığı anlam sadece metinden metine değil, aynı cümlelerin farklı zaman diliminde kurulup, kullanılmasında bile değişken olacaktır.

Diğer yandan; her yazı bilinen sorunlarla yeniden karşılaşmak olduğu kadar, hesapta olmayan ve daha önceleri hiç karşılaşılmamış sorunları yeniden göze almak demektir. Bu yüzden yazarın kuşkuculuğunu geliştirmesi gerekecektir. Kurduğu her cümleyle arasındaki ilişki, kendisine yakınlığı kuşkulandırmalıdır yazarı. Kuşku yazarın korunağıdır, dersek abartmış olmayız. Yazar beğendiği her cümlesine kuşkuyla geri dönmelidir. Beğeni bir tür aşırı yorumdur. Unutmayalım ki, öğretilerin geçiciliğini bilmek ne kadar önemliyse, öğretilerin kurduğu her şeyin de geçici olduğunu bilmek önemlidir.

Sınırsız ve doyumsuz bir şehvetle yazılıyor. Ayrıca yutan ve her daim aç kalan bir boşluğa yazılıyor. Binlerce yıldır milyonlarca metin yazıldı ve bunların çok büyük bir kısmı bu boşlukta kaybolup gitti. Boşluk ve bu boşluğun sahibi olan zaman, bunca metni değersiz ve geçersiz kıldı. Önemli olan metnin “zaman kimliğl'dir. Kendi döneminden başlayarak, yeni bir anlayış dönemine kadar varlığını duyumsatarak, geleceğe deneysel bir birikim olarak akmasıdır. Bunu yapabilmek için yazar metninin biricikliğine inanmalı ya da kendisinden önce yazıla yazıla neredeyse tüketilmiş bir konuyu "kendince" yazdığına inanmalıdır. Gerçekten de yaptığınız şey biricik midir? Yüzlerce yıllık edebiyat birikimi yazarın bir şansı sayılabilir, ama aynı zamanda şansızlığıdır da. Kendisinden önce yapılanları bilmeden ve onların deneyimleriyle tanışmadan yeni bir şeyler yapma şansına çok az, neredeyse hiç sahip değildir yazar. Yazı serüveninin önemli ilkelerinden birisidir bu.

Görülen o ki başlama süreci, ilk adımı atma oldukça sıkıntılı. Fakat ilk adımdan sonrası da hiç kolay gözükmüyor. Yazı cehennemdir, yanmayı göze almadan yazmak neredeyse olanaksızdır. Bazen de yazı öldürür. Durum bu denli zor mudur, derseniz, hiç de kolay olmadığını, ya da göründüğü kadar kolay olmadığını söyleyebilirim. Yaşamınızdaki zor seçimlerden birisidir yazı. Kolaycı bir insansanız, sabırsızsanız, öğrenme süreci için zamanım yok diyorsanız, sizden öncekilerle ilişkiye girmeyecek kadar kendinize güveniyorsanız, yazının konuşmaktan çok daha farklı olduğuna inanmıyorsanız bu işe hiç soyunmayın. Çünkü yazarken ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemlidir. Bir olayı ya da durumu sizden önceki yazarlardan, çağdaşlarınızdan, hem de gelecekteki yazarlardan farklı anlatmak gibi, olağanüstü bir problemin içine girmeye çalışıyorsunuz, üstelik oraya sizi davet eden kimse yokken. Ve çaldığınız kapının önünde çok uzun süre beklemek zorunda kalacağınızı bilmeniz gerekiyorken...

Öncekilerden ve sizinle başlayanlardan daha farklı bir anlatım ustalığına ulaşmanız için, yazı büyük bir özveri bekleyecektir sizden. Eğer beklenen özveriyi gösteremeyecekseniz, bireysel toplumsal gerekçeler ileri sürecekseniz, yazıyı hiç ilgilendirmeyecektir gerekçeleriniz. Saçmalamaya kadar tüm deneyselliklere açıktır yazı. İçerik kimsenin tekelinde değildir ve de olağanüstü de değildir. Anlatma biçiminizdir önemli olan, yaratacağınız özgünlüktür. Ancak böylelikle kurulan ilk cümlenin, sonrasında da metnin tümünün bir değeri olabilir.

Şair Cahit Külebi, “Şiir cahil işidir demişti. Kastedilen cahillik ilkel, karanlık halimiz ya da kör noktamız olsa gerek. Her anımızda var olan bir yer. Orası bir eğitim yeri değilse de imgelerimizin, bizde var olan özgün anlamlarımızın, bilinmezliklerimizin kaynağıdır. İşte o kör noktada vücuda kavuşan ve bilinçle temas kuran bu ilk kelimeler metnin başlatıcısı oluyor. Sezgiyle bilincin ilk kez karşılaşması da denilebilir bu adıma. Görünmeyen bir şeyin, bilinmeyen bir durumun bağışladığı ilk kelimelerin bilincimize, oradan da cümleye dönüşüp kağıda düştüğü an, çok uzun ve sabırlı bir çalışma dönemi de başlamış demektir. Yazarı bekleyen tehlike ise ilk cümlesini, hatta metninin tümünü hep aynı şeyi söyleyenlerle, hep aynı şeyi duymak isteyenleri ölçü alarak kurmasıdır. Acemi bir yazardan da yazının beklentisi tam da böyledir. Uyanık olmak gerekiyor, yazı tuzaklarla doludur ve çoğu zaman yazarla birlikte değil, yazara rağmendir. Diğer yandan dış dünya da yazara bir şiddet uygular; yazarı anlamaz, işbirliği yapmaya yanaşmaz. Düşkün, sapkın, aptal, avare, işsiz güçsüz, yeteneksiz vb. gözlerle bakar yazara.

Yazar metne başlarken kendisini yapan şeylerle baş başadır. Kendisini yapan şeyler olarak kendisinde içselleştirdikleri, yazara yazı sürecinde bir yalnızlığı önerir. Haşan Ali Toptaş, bir söyleşisine; "Yazar metne başlarken yalnızdır, metin bittiğinde daha da yalnızdır" diyerek başlamıştı. Yazarın, yazarken yalnızlığı bilinen bir durumdur da, metin bittikten sonra yazarı daha büyük bir yalnızlığın bekliyor olmasını ilk kez Haşan Ali Toptaş’tan duymuş oldum. Dramatik bir durum. Çünkü yazma sürecinde ve yalnızlığının içerisinde sadece kendisine ait olan metin, son noktadan sonra yazarın olmaktan çıkıp, giderek başkalarınca çoğaltılıp, toplumsallaştırılacaktır. Metin bittiğinde yazar, kaçınılmaz olarak daha da yalnız kalacaktır. Demek ki yazan kişi başlarken de, yazarken de, metni bitirdiğinde de yalnızdır. Bu yalnızlığın taşıdığı içerikleri bilmeyenler için yazı ve yazan kişi her daima bir soru işareti olarak kalacaktır.

Edebiyat Nedir adlı kitabında yer alan “ Yazmak Nedir" başlıklı denemesinde Jean Paul Sartre, “Hakiki yazar, ölünceye dek kazanmak için kaybetmeye kararlıdır, "diyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde söylemiştim yazı öldürebilir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült