Kadınların Yazdığı Öyküler

Patricia Craig


Kadınları erkeklerden ayırma konusuna gelince, kendi yayıma bunun bir tek haklı gerekçelendirmesi olabilir: dengenin yeniden kurulması.

KISA ÖYKÜ üzerine yorum yapanlar genelde bir ya da iki konu üzerinde uzlaşır: kısa öykü çağdaş bir sanat türüdür, Elizabeth Bowen’ın sözleriyle, “bu yüzyılın çocuğudur”. Yarattığı etki bireysel bir bakış açısına dayanır; bir durumun gelişiminden çok özüyle ilgilenir. Her şeyden önce kendini belirsizliğe — amaç ya da etki belirsizliğine — karşı koruması gerekir. Sean O’Faolain’ın yazının bu alanını irdeleyen The Short Story (1948) başlıklı coşkulu çalışmasında vurguladığı gibi, türün önemli özellikleri “etki gücü ve şiir”dir. Etki gücü ve şiir — ama bu iki kavram çok şaşırtıcı, hatta dolambaçlı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Sonunda bunlara ulaştığımızda, karşımıza kurallar çıkmaz. Önemli olan yazarın esinlenme gücü ve tekniği yetkin bir biçimde kullanabilmesidir.

Başka bir deyişle, öykü gerçekçi ya da fantastik olabilir, bir olayı betimleyebilir; tek bir izlek üzerine yoğunlaşabilir, belirli bir duygu ya da atmosfer yaratabilir; şaşırtıcı (ve yeterli) bir biçimde olay örgüsünün belirli özelliklerini bağlar ya da okurun zihninde belirli titreşimler oluşturur. Konusuna doğrudan ya da dolaylı olarak yaklaşabilir; anekdot niteliğinde bir öz içerebilir, ama titreşimlerin oluşabilmesi için, içeriğinde bunların dışında da özellikleri olması gerekir. ‘Kişisel gerilim' : Sean O’Faolain’in arı yeti ile yakalama gücü arasındaki farkı yaratan, kısa öykü yazmadaki gizemli öğeyi tanımlarken kullandığı bir başka terimdir. Yazarın kişiliğinin bütün düzyazı boyunca örtülmesi değil — böyle bir şey okurların çoğuna itici gelirdi —, ince ve dayanılmaz bir biçimde anlatıya yedirilmesi gerektiği anlamına gelir bu.

Yazarın kişiliği ve bunun öykünülemez göstergeleri: gerçekte bunun cinsiyetle ilgisi yoktur. Örneğin üstün özellikleri olan bir öykü düşünün': bu öykü bir erkek tarafından yazılmışsa, aynı öykünün bir kadının kaleminden çıkamayacağını savunmak yanıltıcı olur. Gerçekte ise, yazardan başka kimsenin — kadın ya da erkek — esin gücü ve uzmanlığı bu biçimde bir araya getiremeyeceği kesindir. Bu küçük düşürücü yan anlamların geçerli olabilmesi için, ‘kadın öyküleri’nin (ya da ‘erkek öyküleri’nin) kadın ve erkeğin doğasıyla ilgili en basit varsayımlar üstüne kurulmuş olması gerekir. Dünyaya yönelik özgül bir kadın bakış açısı olamayacağına inanıyorum: bir yazar söz konusu olduğunda cinsiyet açısından farksız bir algılama ya da algılamama söz konusudur. Mary Ellman 1968 yılında yayımlanan Thinking About Women (Kadınları Düşünmek) başlıklı yapıtında, “Her sanatçı ya bir erkektir ya da kadın; savaşım her ikisi için de aynıdır,” diyordu. Evet, doğru bu. Ancak kadınların yazılarını ürettikleri durumları belirleyen yazın dışı ölçütlerin oynadığı rolü ya da kadınların yapıtlarının toplumdaki algılanma biçimlerini azımsamak istemiyorum. Mary Ellman, Warren Coffey’nin Flannery O'Connor ile ilgili sözlerine yer veriyor : “Bir erkek Flannery O’Connor'ın ‘İyi Taşra İnsanları’nı yazabilmek için neler vermezdi ki.” Bu, yapılabilecek en büyük övgü. Bu öykünün bir erkek tarafından yazılması herhangi bir hata oluşturmazdı. 1965 yılının bir değer yargısı olarak bu bize kadınların yazılarındaki aşırı “kadınsılık” korkusuyla ilgili ipucu veriyor.

En başarılı kadın yazarlar zamanın toplumsal etkenlerini benimsemişler, bunları aşmışlar, bunlara karşı çıkarak incelemişler ya da Fay Weldon’ın yaptığı gibi (özellikle eğlendirici ve polemikli öyküsü “Büyük Savaş”ta — savaş ve ateşkesler, kadınlar ve erkekler ya da kadınlar ve kadınlar arasındaki anlaşmalardaki bütün kaymalar), yalnızca tutumlu bir biçimde bunları keskin bir fabla dönüştürmüşlerdir. Bu yazarlar kadın gibi (bu — günümüzde bile — zayıflık ve aşağılık gibi dışarıdan dayatılan özellikleri çağrıştırır) değil, kadın olarak (bu kaçınılmazdır) yazarlar. Angela Carter, Christina Stead üzerine yazdığı denemesinde bu ayrımdan söz eder. Carter, bu denemede, Stead’ı kadının ne olduğunu bilen yoğun bir bilinçle yazdığı iç!n övüyor. Carter’a göre Stead, “Kadınsı dehanın bir göstergesi olduğu düşünülen danışıklı anlaşmanın çekiciliğine,” kapılmamıştır. Geleneksel olarak kadın yazarlığına yakıştırılan kusurları — aşırı duygusallık, duyarlılık, vicdan hesaplaşması, kadınlar arası dayanışma ya da herhangi bir soyut kadınlık ilkesini destekleyen başka konuları övgüyle sergilemek isteyen bir dalı var feminist öykü yazarlığı ve eleştirisinin. Benim görüşüm bunun, karşı savların üretilmesini sağladığı; Mary Ellman’ın kullandığı sözcüklerle, “cinsiyetsiz onaylama” beni her zaman çekmiştir.

Kadınları erkeklerden ayırma konusuna gelince, kendi payıma bunun bir tek haklı gerekçelendirmesini görüyorum: dengenin yeniden kurulması. Kadınlar ve erkeklerin yazdığı çok sayıda öyküyle karşılaşan seçki editörlerinin çoğu seçimini türün tanınmış devleri olan Poe, Kipling, Joyce, Lawrence, Faulkner, O’Faolain, O’Corınor, William Trevor ve öbürlerinden yana kullanır ve sonra ya kadın yazarların birçoğunu sıkıştırmaya çalışır ya da kadın yazarlarla ilgili önyargılarla boğuşurlar. Örneğin 1966 yılında Norman Mailer o ünlü Norman Mailer — Cannibals and Christians da 36 erkek yazarı saydıktan sonra, “Kaç kişiye yer veremedim, hepsi de kadın, hepsi de kadın yazar,” der. McGraw Hill’in 1953'te yayımladığı The Greatest American Short Stories adlı seçkide yalnızca bir kadına, Willa Cather’a yer verilir. The Penguin Book of English Short Stories (1967) ise 16 yazar arasında yalnızca 2 kadın yazara yer vermiş. V. S. Pritchett’ın Oxford Book of Short Stories (1981) başlıklı seçkisinde de durum farklı değil: kırk yazar arasında yedi kadın yazar. Malcolm Bradbury tarafından hazırlanan The Penguin Book of Modern British Short Stories başlıklı seçkide otuz dört yazar arasında on kadın yazara yer verilmiş: bu seçki bir başlangıç noktası sayılabilir. Walter Allen’ın çok kapsamlı ve değerli çalışması The Short Story in English (1981) kadın öykü yazarı sayısı yirmiden az, ancak erkek öykü yazarı sayısı yetmişten fazla. Bu eksiklikleri giderme gereksinimi açıkça görülüyor; bu nedenle kadın yazarların yapıtları günümüzde farklı biçimlerde bir araya getiriliyor. Son on yılda oldukça çok sayıda yayımlanan feminist seçkiler, anneler ve kızları, ya da Angela Carter’ın Wayward Giriş and Wicked Women çizgisinde tek bir izlek üzerine bir araya getirilmiştir. Bunların hepsi olumlu, ama sınırlı çalışmalar. Hermione Lee’nin iki ciltlik The Secret Self 1 ve 2 (1985 ve 1987) gibi genel seçkiler de vardır.

Standart seçkilerde kadın öykü yazarlarına yeterince yer verilmemesine şaşırsak bile sözü edilen seçkilerin hepsi yazınsal konularda getirdikleri vurgu açısından önemlidir. Göz ardı edilen zenginlikleri düşününce şaşırmamak elde değil gerçekten. Yirminci yüzyıl zenginlikleri arasında örneğin Jewett ve Joyce arasında bir seçim yapmak zorunda kalındığında, insan karar vermekte hiç zorlanmaz, ama O’Connor örneğinde iş değişir Flannery’yi mi yoksa Frank’i mi seçersiniz? Belki de özgürleşmeye doğru yüzyıl sonunda görülen eğiliminin yazın alanında yankı uyandırmasına, örneğin bir Dorothy Richardson’ın donukluğu, Woolfun androjen yenilikleri ya da Rebecca West’in gazeteci ruhunun doğması neden oldu. Gene aynı dönemlerde kadınlar kendilerini kanıtlamak için bu savaşımı vermekte geç kalmadılar: bütün yazınsal türlerin kapılarını birer birer açtılar. Doğuştan gelen yeteneksizlik (günümüzdeki düşmanlarının inandığı) gibi nedenlerle yetke ve aydınlanmanın hiçbir düzeyinden uzak kalmadıklarını gösterdiler. George Eliot bunu doğru saptamıştı. Kadın yazarlara karşı ileri sürülen aptallık ve öbür suçlamaları çürütmek için, “Bütün yapmamız gerekenin doğru malzemeleri kullanmak  gerçek gözlem, mizah ve. tutku,” olduğunu söylüyordu Eliot.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült