Güç Yazarlar Üzerine Yazılmayan Yazı

Bilge Karasu


Bir süre önce Mustafa Şerif Onaran'la konuşurken "güç" yazarlar üzerinde durmak gerektiğini, "güç" olduğu söylenen yazarların bu ''güç"lüğünü anlamağa, anlatmağa çalışmağa hazırlandığımı söyleyecek oldum. "Bunu Türk Dili'ne yaz," dedi. M.Ş.O. bir şey dedi mi, akan sular durur. 22 yıldır kurmaca dışında yazı yazmamıştım hemen hemen. Denemeğe değerdi. Nasıl bir yazı olacaktı bu? Nasıl yazılacaktı?

Türlü şeyler vardı söylenebilecek. Yazar olarak da, okur olarak da, yıllardır üzerinde kafa yorduğum şeyler... Metin de, okuma da, son yıllarda kuramsal birçok yazıya, kitaba konu olmuştu... Düşündüklerimi bir dizi önerme halinde ortaya koymak, bunları gerektikçe açıklamak vardı, örneğin. Bir "güç" yazı daha mı konmalıydı ortaya? Çok daha uzun yazılarda söylenmiş olan ya da söylenmiş olabilecek kimi şeyi tutup bu kez kısaca bir yazı haline getirmek pek mi marifet sayılırdı? Hayır. Bu karışık düşüncelerden çıkan birkaç düzayak sonuç vardı: Yazı uzayıp gitmemeliydi; gerekirse bir dizi yazı öngörülmeliydi. Daha önce de söylenmiş, bilinen şeyler söylemekten çekinilmemeliydi; kimi şeyin bir daha bir daha söylenmesinin de yaran olabilirdi. Bir şey daha vardı: Yazının "güçlüğü konusunda bir şey... O da söylenmeyiversin şimdilik...

Bu yazı konuşulurken M.Ş.O. ne güzel tasarımlamağa başlamıştı yazacaklarımı! "Herhalde şöyle bir şey söyleyerek girişirsin sen..." demiş, ardını da tasarladığı üzere getirmişti. Gülümsedim. "Pek öyle olmayacak Mustafa," dedim, "öyle olmayacak, epey başka şeyler yazacağım sanının."

Öyle de oldu. "Güç"lük okur için söz konusu. İşe okurdan başladım.

Şimdi, Mustafa Şerif Onaran'ın tasarımından söz etmekle girişeyim yazıya.

Ortada "'Güç' Yazarlar” diye bir başlık taslağı vardı. Daha yazılmamış, kağıda geçmemiş bir başlık.

O anda "okur" niteliğini taşıyan bir yazar, bu başlığın altında neler olabileceğini düşünmeğe çalışıyor, söylüyordu. Bundan doğal bir şey olmasa gerek. Birçok okur için bu "oyun" bir haz kaynağı da olabilir: Bir başlığın altına neler getirilebilmiş olacağını kestirmeğe çalışmak, okuduğunda onu bulabilmek ya da, bulamayıp hiç düşünmediği bir şeylerle karşılaşmak. Elbette başlığın bilerek ya da bilmeyerek (beceriksizlik olasılığını da katıyoruz bu araya) aldatıcı olması durumunu şimdilik düşünmüyoruz... Okurla uğraşmağa karar verdik.

İmdi, buraya şöyle bir önerme kondurabilirim:

"Okur, istediğini okur."

Hoppalaaa! Gene de, saçmaladığımı, eskilerin deyimiyle bir "bedahet'i yeni bir şeymiş gibi göstermeğe kalktığımı düşünmekte pek ivecen davranmayın, ey bu yazıyı okuyanlar!

Bundan yirmi beş yıl kadar önce "Yazar-Okurun Defteri" diye bir başlık altında yazdığım yazılarda, yazar da olan bir okur, okuduklarından yola çıkarak bir şeyler yazardı. Şimdi, yazarın başka bir iş yapmasını istiyorum. "Okur"a baksın, gördüklerini dile getirmeğe çalışsın, diyorum. Okura bakarken (kendi de okur olduğuna göre) kendine baksın, çevresine baksın. Ama okurun durumunu saptamağa çalışsın her şeyden önce.

"'Okur' elbette istediğini okur," denecektir. Niye öyle?

Okuru bir alıcı, bir tüketici olarak görebiliriz. Dolayısıyla, kendisine sunulan mallar arasında şu ya da bu nedenlerden (tanıtıcı yazılar, eleştiri yazıları, işittikleri vb.) ötürü ilgisini çekeceğini sandığı, düşündüğü mala yönelir, onu seçer. Bu böyle kabul edilirse, üretimin de tek tek okurların gereksinimi ya da isteği doğrultusunda yapılmadığı da kabul edilmiş olur. Üretim okura birtakım seçenekler sunmaktadır. Seçenek, yanı sıra sıralamalar da getirir. Biraz sonra bu noktadan bir yerlere gidebileceğimizi sanıyorum.

Okurun bir tüketici olarak görülmesi de, görülmemesi de, "okuma" adını verdiğimiz etkinliğin ne çeşit bir şey olduğu konusundaki temel düşüncelerimize bağlıdır. Elbette, "tüketici” derken neler düşündüğümüze de...

Salah Birsel, "İlginç Bir Salyangoz" başlıklı denemesinde (Paf ve Puf, Ada Yayınları, İstanbul, 1987) "Yaşamın boyunca binlerce ton kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar okuma sının içine girmez," diyor (s. 113). "Okuma" şudur, şu değildir. Ama binlerce ton kitap da devirseniz, yasak savmak için de okusanız, kitap tüketicisi olursunuz. Yılda yüz, iki yüz kitap ya da iki kitap, bir kitap alan/okuyan/tarayan ya da sıyıran biri. Alarak bir türlü tüketici olursunuz, okuyarak bir başka türlü. Okurken de nasıl okuduğunuz önemlidir ama gene tüketicisinizdir.

Aynı denemede, yaşamı boyunca sınırlı (”pek sınırlı" da denebilir duruma göre) sayıda kitabı bir daha bir daha okuyanlardan da söz ediliyor. Biraz sonra üzerinde gene duracağımız böylesi okurların tüketiciliği başka bir düzeyde görülmelidir diyeceğim: Metin tüketimi düzeyinde. En ilginç tüketim de o düzeyde olsa gerek. Çok kitap tüketmek, metin düzeyinde de aynı tüketiciliğin sürdürüldüğü anlamına gelmez. Bu da bizi iyi okurkötü okur sorununa götürür. Buna da aşağıda değinmeğe çalışacağız.

Okurun istediği, her okura göre değişecektir. Okurun ne isteyebileceğini bilmemiz olanaksız. Ama her okurun bir istediği olacağını düşünmekte sakınca bulunmasa gerek.

Ancak, "istediğini okumak" bir anlam daha taşıyabilir:

Bu kez okuru bir seçici olarak göreceğiz. Kendisine seçtiği (bu seçimi etkileyebilmiş her şeyi, her etmeni bir yana bırakarak yazıyoruz bunu) metin, bir bakıma bitmiş, kapanmış, tek bir yeri değişmeyecek bir bütündür (değişik baskıları, sayısı az ya da çok olabilecek dizgi yanlışlarım göz önünde tutmayacağız) ama okurun okuması, küçük ya da büyük ölçüde seçici olacaktır. Yani okuma süreci, okurun öznelliği ("öznel" olarak düşünülebilecek her veriyi, koşulu, durumu bu sözcüğe sığdırarak öyle diyoruz) doğrultusunda bir seçme süreci olacaktır. Olağan dışı okur, olsa olsa, bu seçme sürecini değişik düzeylerde, birçok düzeyde yürütebilecek, metni, daha sıradan bir okura oranla daha geniş bir kavrama gücüyle "kuşatacak"tır; ancak böyle bir okur göz önünde tutulduğu zaman bu okurun, başkalarının okumalarının ürünü olan başka "yorumları da bileceği, bilebileceği düşünülmelidir. Ne ki, bu noktada kimi açıklama gerekli hale geliyor.

Okurun durumu budur, diyoruz. Kuramsal bir okur, varsayımsal ya da gücül bir okurdur sözünü ettiğimiz. Oysa metinler belli verilerdir. İmdi, bu belli verilerin değişik çağlarda değişik okurlarca değişik yorumlara konu olması kabul edilecek midir? Doğru yorum yanlış yorum kavgası bir kıyıya itilecek midir? Elbette, metnin bir yorumu her açıdan, her noktada destekleyebilmesi koşulu baştan kabul edilmektedir.

Yorum derken düşündüğümüz, metne gelişigüzel geçirilmiş rastgele bir kılıf değildir; "uzun sözün kısası, yazar bu kitabında (yazısında, yapıtında) ne demek istemiş?" sorusunun yanıtı hiç değildir. Metnin örüsü boyunca baştan sona yürütülen bir anlama metne vurma ilerleme anlama metne vurma vb. işleminin ürünüdür. Her metnin böyle bir işlemi gerektirmeyeceğini söylemek, bu çerçeve içerisinde, yanlış olur; olsa olsa bu işlemin farkına vardırmayan, bu işlemin farkına varılmasına yol açmayan metinler ile bu işlemin kaygısını taşıtan metinlerden söz edilebilir. O da, tek tek okurlara göre...

Tek tek okurlara göre, çünkü kolay ya da güç metin (güç yazar değil; yazarın "güç"lüğü metnin güçlüğü ile karıştınlıveren bir şey!) ancak belli, tek tek okurlar için vardır.

Buraya çifte bir dipnot düşelim:

1. Pek çok sayıdaki yetişmiş, ustalaşmış okur bir yazarın çoğu metnini ya da her yazdığını "güç" buluyorsa, "güç" bir yazar karşısında bulunduğumuzu düşünebiliriz. Ama o zaman da bu güçlüğün neden ileri geldiğini anlayıp ortaya koymamız, koyabilmemiz gerekir. Yazar bu ''güçlüğünden ötürü övülebilir de, yerilebilir de. Her güçlük aynı türden değildir.

2. "Güç" yazı ille de iyi ya da kötü yazı değildir. Temelsiz birçok kavga bu noktada kopar oysa...

Şimdi gene yazımıza dönelim, okurun seçiciliğini, okurun "istediğini okuduğu" savımızın ikinci bir anlamının açıklaması olarak gösterelim. Bundan yola çıkarak da "okur, bildiğini okur" diyeceğim. "Bildiğini okuma'nın da iki anlamını düşünerek. ("Okur'a haksızlık ettiğim düşünülüyorsa, herkesten önce kendime, eşime dostuma haksızlık ediyorum demektir. Öyle biline!)

Bildiğini okur; genellikle kendi yorumunun "doğruluğunu başkalarınınkinin "yanlışlığına karşı savunacak, kendininkini büyük güçlükler çıkardıktan sonra "düzeltme"ği kabul edecektir, o da, ederse... Hamlığından, görgüsüzlüğünden, diretkenliğinden de değil; öznel koşullarının kendisini götürdüğü bir yorumdur söz konusu olan.

Bildiğini okur; çünkü seçiciliği onu bu doğrultuda yürütmüştür: Bildiklerini okumuştur metinde. Bilmediklerini yani bilmediğini bilmediklerini metinde bulması ya da seçmesi herhalde söz konusu olamaz. Olsa olsa kendisini tedirgin eden "bir şeyler"e rastlamıştır, birtakım "kopukluk" lara rastlamıştır kısacası; birtakım "yok''ların boşluğu hışıldamıştır bir karanlıklarda...

Okuru bir de kullanıcı olarak görmemiz gerekir. "Yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek, ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar" Salah Birsel'e göre de, bana göre de "okuma sının içine girmez" ama bu tür okur o kitapları da pek güzel "kullanmaktadır". Yani bir işine "yarar kılmaktadır. Bu çeşit bir kullanıcılıktan çok ötede, bir araştırma, inceleme, irdeleme çalışması için "kullanılan" kaynakları, metinleri görürüz. Bundan da ötede bir kullanıcılık biçimi var: Bir metnin üretim için kullanılması.

Salah Birsel, sözünü ettiğimiz yazısında, İngiliz ozanı Coleridge'in şöyle dediğini yazıyor: "Bir yapıtı öylesine okumalı ve özümlemeli ki, insan bir daha ona dönmeye gerek duymasın. Dahası, kitabın yazarını bilisiz sayacak bir duruma gelsin" (s. 116).

Bu, ünlü, büyük biriki düşünürün bölüm başlıklarına bakıp bölümlerde neler yazılı olabileceğini kestirme oyunundan pek başka bir şey.

"Özümlemek", benim de seve seve kullanacağım bir sözcük. Okuma işini yemek yeme işine çok benzetmişimdir. Okur, özümler, kullanamadığınızı atarsınız kabacası. Özümlediğinizi de, bir yaşam boyu taşıyacağınızı sansanız bile bir süre sonra (haydi, kimi meraklı okuru çok fazla üzmemiş olmak için "bütünüyle" demeyeyim de) hemen hemen tüketirsiniz. Özümlediğiniz için, sizin bir kırıntınız, bir parçacığınız olduğu için yaşayarak kullanır, tüketirsiniz. Çoğu zaman tüketilmediği, dokunulmadan taşındığı sanılan metin öğeleri, günün birinde metinle karşılaştırılacak olsa, yılların o öğeleri içinizde ne değişikliklere uğratmış olduğunu görmek, en azından şaşırtıcı oluyor.

(Kirn bilir, belki bu dediklerim yalnız bende olan aksaklıklardır. Başka okurlar adına konuşmak istemem. Kendimde, yakınlarımda sık sık gözlemleyebildiğim bir şey bu söylediğim.)

Evet, "özümlemeli"ye katılırım. Ama seçiciliğin, bireysel birikimlerin, okumaların art arda gelişindeki sıranın getirdiği özellik durumu içerisinde bir özümleme olsa gerek bu sözünü ettiğimiz.

Ama ardından gelen "[öylesine...] ki insan bir daha ona dönmeye gerek duymasın" sözleri düşündürücü.

Yaşam kısa, okunacak şey çok. (Coleridge'in çağında öyle idiyse, bugün her yandan üzerimize yağan, sel gibi "okunacak"lar karşısında ne diyelim?) "Bir kitaba bir daha dönecek vakit bulamayız. Tüketelim gitsin" mi dernek istemiş Coleridge? Kitapların, yapıtların bir kez (ama işler sıkı tutulursa) okunmakla tüketilebileceğine mi inanmış? "Sanmıyorum," diyesirn geliyor ya, bilemem. Ama belki de gerçekçi davranmak istemiştir. "Bir daha okuma, o yapıta bir daha dönme umutlarıyla yaşasak bile bir 'yeniden okuma' yerine bir 'yeni okuma' daha ilginç görünecektir, bir daha okumak istediğiniz o kitaba sıra hiç gelmeyecektir," demek istiyordu diye de düşünebiliriz. Hele "Dahası" var, "kitabın yazarını bilisiz sayacak duruma gelsin..." Burada iş değişiyor. Yazarı bilisiz sayabilmek için önümüzdeki yapıtı öylesine soğurmuş olmalıyız ki, üzerine kendi yapılarımızı öylesine kurabilmiş, yani onu kullanıp kendimiz yaratmış, bir başka elden gelecek her türlü düzeltmeyi yapabilmiş olmalıyız ki onun üzerinde, yazar olanlar elbette yazara olacaktır, ister istemez, elbette, elbette!"geride", " bilisiz sayılabilecek bir durumda" kalsın. Haydi şimdi de yazarın hakkını yemeyelim: Okura o yaratıcılık fırsatını veren, okura o büyük adımı attıran yazardır ne de olsa.

Birsel'in denemesini kullanmağı sürdürüyorum. (Bu yaptığıma "yağmalamak" denebilecek neredeyse): Birsel, Hamsun'dan söz ederken Henry Miller'ın şu sözlerini aktarıyor: "Hamsun gibi yazmayı çok isterdim. Şimdilerde de, bıkmadan, yeniden yeniden okuduğum bir iki yazardan biridir o" (s. 117).

Bu sözlerde ele alınabilecek üç dört ayrı konu var gibime geliyor.

"Hamsun gibi yazmayı çok isterdim..." Galiba birçok yazar, kendi özelliklerinin (ya da öznelliklerinin, kendi yazılarının, kendi deyişlerinin), bütünüyle, ustalığına ulaştıkları dönemlerde de (hoş, belki de öyle bir yere ulaştıkları için, başkalarının söyleyemeyeceği, söylemekten çekineceği bir şeyi çekinmeden söylüyorlar) saygı duydukları, kendilerine belki ancak kendilerinin...

Yayıma hazırlayanın notu: Bu yazı, yayımlanacak hale getirilmek üzere yeniden ele alındığında, üzerinde uzun uzun konuşmuş, araya girebilecek/ sokulabilecek yeni örnekler düşünmüş, bir dizi yazının ilk/ olmasına karar verdikten sonra, bu haliyle kalsın demiştik. Yine de BK yazının yukarıdaki kadarını bana verdi. Kendisinde kalan son birkaç sayfayı daha sonra konuşacaktık. Öylece kaldı. Bu dediğim, 1992 kış aylarından birinde benim Ankara seferlerimden birinde olmuştu. Yukarıdaki sayfaları da ben ona iade etmemişim. Böyle eksik hem de satır ortasında kesilmiş bir yazı olarak bende kalmış. Oldukça eskiden yazılmış bir yazı olmasına rağmen, derslerinde olsun, sohbetlerinde olsun, üzerinde çok durduğu zaten onun için, yazıyı bulup yeniden ısıtmağa kalktığı bir konuya ilişkin önemli bir belge sayarak bu kitaba girmesini istedim.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült