Eleştiri Üstüne

Sabahattin Eyuboğlu


Eleştiri, batı dillerindeki ilk anlamıyla «ayırt etme» ve «karar kılma» demektir. Ayırt etmek ve karar kılmak önce akıl, sonra bili işidir. Bu bakımından, yani akıl ve bilginin konusu olmakla, eleştiri modern batı kültürünün özü sayılabilir.

Rönesans’a uyarlığın yeniden doğuşu diyerek orta zamancıları incitmektense, bu dönemi eleştiri görüşünün başlangıcı saymak daha doğru olur. Çünkü, o gün bugün batı zekasının yaptığı iş, gerçeği akim eleştirisine sokarak didik didik etmek olmuştur. İnsanlar göçen tanrıların yerini tutmak ister gibi, kendilerine gittikçe daha çok güvenmişler, bütün evreni akim süzgecinden geçirmeye, bütün yapıları yıkıp yeniden kurmaya, bütünleri ayırıp birleştirmeye yeltenmişlerdir. Descartes ve Kant’ı her şeyden önce eleştirmen saymak gerekir. Yeni bilim bu iki kafadan doğduğuna göre, eleştirinin asıl anlamı, bütün batı kültürünü içine almaktadır. Ama ben yalnız edebiyatta eleştiriden söz etmek istiyorum.

Rönesans’tan sonraki batı edebiyatlarının en büyüle özelliği, hemen hepsinin eleştiriyle birlikte başlamış olmalarıdır. Her yeni kuruluş Boileau ve Lessing gibi bir eleştirmen tanımıştır. Özellikle Fransa’da eleştiri hiçbir edebi akımdan ayrı kalmamış ve edebiyatı sürekli bir kontrol altında bulundurmuştur. Zaten özünden «ussal» olan Fransız edebiyatı eleştirisini kendi yapan, yani yaptığını bilen bir edebiyattır. Yarattığı şeyi kontrol etmeyen bir Fransız şairi yok gibidir.

XIX. Yüzyıla kadar batı eleştirisi tamamıyla dogmatikti ve üç ideal adına çalışıyordu: Akıl, Doğa ve Eskiler. Bu üç çemberin dışında güzellik yoktu. Bütün varlığına rağmen bu eleştiri, edebiyatın gelişmesine engel olmamıştı: Racine şaheserlerini hiçbir kuralı örselemeksizin yaratabiliyordu. Aslında kural ve kalıplar dahi sanatçı için sanıldığı kadar sıkıcı şeyler değildir. Tersine, fazla serbestlik sanat için hep zararlı olmuştur. Herkesin kendine göre kalıplar araması eleştirinin ilerlemesine engeldir. Fransız klasisizmi dar bir eleştirinin yarattığı teknik birliğine çok şeyler borçludur.

XVIII. yüzyıl bütün inanışlarla birlikte dogmatik eleştiriyi yıkmış ama, yerine bir şey koymamıştı. Eleştiride yenilik romantizmle başlar. Bu okul «Geçmişi yeniden yaşamak» zevkini getirince, eleştiri çabucak tarihileşti ve edebi eserleri bağımsız olarak değil, genel bir oluş içinde gördü. Bu akımın başında bir kadın, Mme de Stael bulunmaktadır.

De l’Allemagne, edebiyatı etki ve sonuçlar içinde görmekle yeni eleştirinin kasmağı sayılabilir. XIX. yüzyıl eleştirisinin yaptığı iş edebiyatı zaman ve mekana yerleştirmek olmuştur. Artık eleştirmenler eser üstüne yargı vermezden önce yaratanın kişiliği, hayatı ve dönemi üstünde hesap vermek ve bunun için de tarihsel, toplumsal ve ruhsal bilgiler edinmek zorunda idiler. Nitekim ardı ardına gelen büyük eleştirmenler, edebiyatı gittikçe çoğalan müspet bilgilerin ortasına yerleştirerek açıklamaya koyuldular:

Sainte-Beuve eleştiriye «edebi kişilik» araştırmasını getirerek, eseri sahibine sıkı sıkıya bağladı. Renan, tarih ve dilcilik bakımından yeni belge ve açıklamalar getirdi. Taine, edebiyatı «ırk», «zaman» ve «çevre»nin ürünü olarak gördü: «Edebiyat canlı bir psikolojidir». Brunetiere, eleştiriye evrimcilik düşüncesini sokarak eserleri birbirine zincirledi. Gittikçe nesnelleşen eleştiri, nerdeyse, asıl amacını unutarak müspet bir bilim olacaktı. Ama müspet bilim artık fazla gelmişti: Tepki başladı. Lemaitre’le ansızın öznelleşen eleştiri, sanat akımlarının peşinden giderek kişisel izlemi öne sürdü ve eleştiri ile eser arasında «doğrudan doğruya temas» başladı. Bu akıma karışan Anatole France iyi bir eleştirmendi. Eleştirmeni «ruhunun şaheserler arasındaki serüvenlerini anlatan adam» diye tanımlar. Yavaş yavaş bağımsızlık kazanan eleştiriye Faguet, oynak bir mantık ve düşünceleri plastik yapılar halinde toparlayan bir zeka getirdi. Artık eleştiri, doğruluktan çok, güzelliğe özeniyor ve eleştirmen, şairlerle birlikte esin bekliyordu. Sanatçının renkler, sesler ya da kelimelerle yaptığını, eleştirmen düşüncelerle yapacaktı: «Eleştirmen, sanat güzelliklerini yeni bir gereç ile başka bir dile çevirendir» (Oscar Wilde).

Bütün bunlar anarşi kokuyor diyeceksiniz; ben de ayni şeyi söyleyecektim. Gerçekten, XX. yüzyılda sanatçıdan çok eleştirmen türemiş ve sanat dünyası, halkından çok polisi olan bir kente dönmüştür!

Fauget, bu eleştirmen bolluğunu anlatırken der ki: «Delikanlıların kalplerinde artık aşk şiirleri yerine, İbsen üstüne eleştiriler çarpıyor.» İşin daha tuhafı şu ki, eleştirmenler, Souday’le birlikte, kendilerini sanatçıdan üstün görmeye başladılar. Böyle olunca, eleştirmenlerin sayısı kadar eleştiri türünün ortaya çıkacağı doğaldı. Nitekim, bugün bile, bütün eleştiri görüşleri bir arada yaşamakta, bir bitki sayfası kadar kuru, ya da bir dedikodu kadar sulu, Fransız Akademisi kadar ağırbaşlı veya bir kadın övgüsü kadar coşkun... vb. türlü türlü eleştirilere rast gelinmektedir. Yeni eleştirinin özünü ariyanlar bir sürü sorunlarla karşılaşıyorlar: Bir bilim mi? Bir tarih mi? Bir sanat mı? Bir beğeni sorunu mu? Bir makale konusu mu? Bir reklam mı?..

Ama her anarşi yeni bir düzenin müjdecisidir. Nitekim bir kaç zamandan beri estet ve eleştirmenler bir disiplinin gereğini duymuşlar ve eleştirinin alacağı yeni yönü aramaya başlamışlardır. Eleştiri için genel bir usul ve teknik önerenler bile var. Bunları başka bir yazıma bırakıyorum.

Geçen yazımda XIX. yüzyıl eleştirisinin edebiyatı zaman ve mekana yerleştirip açıklanabilir bir gerçek olarak gördükten sonra, nasıl bir anarşi içine düştüğü göstermiştim. Bu anarşinin önüne geçilemezdi. Keşfine çıkılan yeni bir gerçek karşısındaki görüşlerin ilk zamanlar başka başka olacağı doğaldı. Bu görüşleri tarihsel, bilimsel ve eleştirel olmak üzere üçe ayırabiliriz. Edebi eleştiride bu üç görüş birbirine karışmış; yani edebiyat tarihi, edebi estetik ve edebi eleştirinin sınırları birbirine karışmıştır. Daha bugünden sınırlar, hiç olmazsa kuramsal olarak çizilmiştir:

Edebiyat tarihinin işi, edebi kişilik ve eserleri, gerek bireysel, gerek sosyal bakımdan neden ve sonuçlan bu genel oluş içinde birleştirmektir. Sainte-Beuve, Taine Bruntiere’den sonra bu işin ne kadar kolaylaştığını biliyorsunuz. Edebiyat tarihçisine, eserin edebi değer ve özü ve bu eser üstündeki kişisel düşüncesi sorulmaz. O, edebiyatın renkten renge girişini uzaktan izler ve: «Bu eser şöyle bir dönem, şöyle bir çevre, şöyle bir kültür düzeyi ve şöyle bir ruh içinde büyümüş ve şu etkileri yapmıştır...» dedikten sonra yapacak başka bir işi kalmaz. Önümüze serdiği olaylar üzerinde onun ne düşündüğünü ve ne duyduğunu bilmeyiz. O, bize yalnız edebi eserin çevresini tanıtır.

Estetik ise, tam tersine, edebiyatı zaman ve mekandan ayırarak yalnız edebi olgu önündeki bilimsel merakımızı doyurmaya çalışır.

Gerek yazıcının, gerek okuyucu ya da dinleyicinin ruhlarında edebi yaratışın sırrını arar. Her şeyden önce bir psikolog olması gereken estet, eserin nerede, nasıl ve kim tarafından yapıldığına bakmaz. Ona göre bir halk türküsü ile bir trajedi arasında ayrılık yoktur. Çünkü estet, edebi olguya dışından değil, içinden bakar. Onun işi, ses ve anlam mimarisinin nasıl kurulduğunu ve bu mimarinin ruhumuzda niçin ve nasıl etki yaptığını aramaktır.

Eski eleştiriye gelince o, edebiyat tarihinin bittiği yerde başlar ve estetiğin başladığı yerde biter. Yani «çevre» bilgisiyle «öz» bilgisinin ortasındadır. Eleştirmenin işi, yalnız bir eseri olduğu gibi alarak Anlamak ve anlatmaktır. Ondan eserin tarihsel nedenlerini açıklamasını bekleyemeyiz. Şu var ki, eleştirmen ilk görevini yapmak, yani anlamak için, hem tarihten hem estetikten bilgiler istemek zorundadır. Çünkü, anlamak birçoklarının sandığı gibi duymak, sevmek, beğenmek, coşku duymak değildir. Eleştirmenden bize, eseri okurken duyduklarını anlatmasını istemiyoruz. Ağladıysa, güldüyse, kızdıysa bize ne?... Anlamak duyguların değil, zekanın işidir; sıcak kanlı değil soğuk kanlı yapılır. Yaratıcı sanatçılar onun için eleştirmen olamazlar. Ne kendi sanatlarını, ne de başkalarınınkini eleştirinin istediği gibi anlayabilirler. A. France’ın dediği gibi, kuramın çorak topraklarına düşen sanatçı sudan çıkarılmış bir balık gibi çırpınır durur. Voltaire, Rousseau’yu; Goethe, Beethoven’i anlamamıştı. Dahilerin en büyük özelliklerinden biri de zaten anlayış alanlarının parlak ama dar olmasıdır.

Eleştirmenin bir eseri anlaması, o eserde sanatçının yapmak istediği şeyle yaptığı şeyi ayırt etmesidir. Sanatçının yapmak istediği şey eserin özü, yaptığı şey de biçimidir. Öz ve biçim arasındaki uygunluğu görmek eleştirmenin en güç ve en gerekli işidir. Bu konuda eleştirmen, Baudelaire’in «Sanatta rastlantı yoktur» sözünü düstur bilecektir.

Eleştirmenin ikinci görevi, anladığım anlatmak, sanatçıyla bizim aramızda bir iletici olmaktır. Tolstoy’a kalırsa, güzelliğin anlatılmaya ihtiyacı yoktur. Ama özellikle bugünkü sanat dünyasında anlatmak bir zorunluluk olmuştur. Eleştirmensiz sanat, sesini halka ulaştıramamaktadır. Anlatılan eleştiri, her bulduğunu dağıtan, işe yarayan bir sanattır. Eleştirmen anlamak için inceliyordu; anlatmak için, tıpkı sanat gibi, bileşim yapacak; eseri adeta yeniden yaratacaktır. Oscar Wilde’ın tanımı, eleştirinin bu yönü için doğrudur. Anladığını anlatan eleştirmen, tıpkı sanatçı gibi, önce eserin havasını yaratmak, bizi sözünü ettiği sanatçının dünyasına götürmek zorunluğundadır. Ama o sanatçının somut olarak yarattığı güzellikleri dile getirir: yani ruhun dilini akim diline çevirir. Eleştirmenin soyutlama ve özetleme yeteneği çok büyük olacaktır. O, duygularımıza değil, aklımıza seslenecektir.

Eleştirmenin anlamak ve anlatmaktan başka bir işi yok mudur? diyeceksiniz. Vardır tabii: İyiyi kötüden ayırmak ve kendini dinleyenlerin edebi beğenisini yükseltmek. Eleştirmen bana anladığını anlatırken bu iş kendiliğinden olur. Onun küfretmesine gerek kalmadan anlattığı şeyin kötülüğünü sezeriz. Anlaşılan şeyin pahası kendiliğinden biçilir. Beğeni, anlaya anlaya elde edilen bir şeydir. Edebiyat için «beğeni sorunu tartışma kabul etmez» kuralından daha yanlış bir şey yoktur. Edebi beğeni bir içgüdü değildir ki tartışma kabul etmesin. Beğenmediğimiz şeyler, çoğu zaman anlamadığımız şeylerdir.

İşte, yeni eleştiri, edebiyat tarihini ve estetiğini üniversiteye bırakarak, Tibaudet, Bellesort, Lalou ve Massis gibi Fransız eleştirmenlerinde böyle bir disipline girmeye başla başlamıştır.

Yazımı Rene Lalou’nun eleştirmene aşılamak istediği ilkelerle bitireceğim:

Birinci ilke: Ahlaksal ve bilimsel dürüstlük; eleştirilen kişi üstüne duygularımızı unutmak, konuyu iyice bilmek ya da bilmediğini açıkça söylemek.

İkinci ilke: Zihinsel akışkanlık; bize yabancı bir düşünceyi kendi görüşlerimizi işe karıştırmadan izleyebilmek.

Üçüncü ilke: Açık görürlülük; eserin özünü ve biçimini kavramak, sınırlarının nerede bittiğini görmek.

Dördüncü ilke: Ruhsal yoğunluk ya da derinlik; yabancı bir özü benimsemeyerek onu, yerine göre tercüme etmek, nakletmek ya da yeniden yaratmak, bir eseri eleştirirken yeni bir eser yapmak...

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült