Edebiyatın Yeri

Nermi Uygur


Bir okul çocuğunun elindeki kitapta şu satırlar var:

«Bir cisim yerçekimine göre asılı ya da dayalı durumda bulunur. Cisim yalnızca bir tek noktasında desteklenip tutulmaktaysa asılı durumdadır. Asılı olan cismin asılı bulunduğu nokta asılma merkezidir. Bir cismin yatay bir düzlem üstünde bir ya da birçok noktası varsa o cisim dayalıdır. Bu durumda bütün yerçekimi kuvvetleri ile cismi asılı tutan ya da cismin dayandığı kuvvetler birbirlerini giderirler.

Denge ya sürekli, ya süreksiz, ya da bozulmaz olabilir. Asılı cisimlerin ağırlık merkezi, asılma noktalarından inen düşey üzerinde ya da onun altında bulunursa bu cisimlerin dengesi süreklidir. Böyle bir cisim yerinden oynatılırsa yeniden eski durumunu alır. Asılı cisimlerde ağırlık merkezi asılma noktasından geçen düşeyin üzerinde olmakla birlikte asılma noktasının altında değil üstünde olabilir. Bu durumda cismin dengesi süreksizdir. Gerçekten de cisim bu durumda kımıldatılırsa eski durumunu almak biryana, eski durumundan gittikçe daha uzaklaşır. Bozulmaz dengeye gelince, asılı cismin ağırlık merkezi asılma noktasıyla birleşirse böyle bir cisim bozulmaz dengededir. Ne denli değişirse değişsin yeri, gene de dengeli durumda kalır...»

Hep aynı çocuğun başka bir ders kitabındaki parçalardan biri de şöyle başlıyor:

«Sülüklü’nün dar, dolambaç sokaklarından birinde çıplak ayaklarındaki takunyaları bozuk kaldırımların üzerinde at nalı gibi tıkırdatarak koşan bir kız çocuğu, viran bir evin önünde durdu. Kapı tokmağını birkaç defa vurdu, bekledi; açan olmadı.

Birbirine yaslanmakla ayakta durabilen bu kavşamış evceğizler, sanki bir sıraya gelmiş, uyuyorlar. Yerde, duvar üstünde sönük bakışlarla ağır ağır gezinen, tüyleri seyrelmiş, derisi karnına yapışmış birkaç aç kedi, sokağın hareketsizliğini canlandırıyor... Cumbaların birine asılmış küçük kafesteki saka kuşu, mahpesinin çubuklarını gagalayarak aşağı yukarı çırpınıyor.

Takunyalı kızın elinde küçük bir kase var. Açılmayan kapının tokmağına bir daha yapıştı: Tak, tak, tak... Yine çıt yok... Bu defa çocuk sinirlendi, tokmağı oyuncak yaparak, tak, tak, tak, tak, tak, tak, tak, tak, tuhaf bir kadans tutturdu. Ve bu tıkırdının ahengiyle gittikçe cezbelenerek, elindeki kase muhteviyatının, çalkana çalkana, yansını döktü. Nihayet içerden kart, kısık bir ses fışkırdı:

— O takırdıyı yapan ellerin ilahı teneşire gelsin, emi? Ben alılvücut bir kadınım. Hangi bir işe yetişeyim? Sizi kapı dibinde mi beklemeli? Terbiyesiz! Patladın mı, ne oluyorsun? Biraz bekle...

Bu taltifkar sözlerle kapı açılır. Kızcağız, kır saçları didiklenmiş yün gibi şakaklarına yapışmış koca kafalı, kısa, yuvarlak, ellilik bir kadınla karşılaşır. Bu muvacehede kocakarı, öfkesini yenmek lüzumuyla sözünü değiştirerek:

— A, Zehra, yavrım, sen misin? Bilemedim. Lafımı geri aldım. Darılma... Çok yaşayacaksın!.. Elindeki kasede ne var?

— Okunmuş su... Annem yolladı. Amcama içirecekmişsin... >

Sallantısızca şunu söyleyebiliriz: Aktardığım parçalar, birbiriyle kolay kolay karıştırılamayan iki yazı dünyasından çekip çıkarılmıştır. Edebiyat alanına giren bir yazıdır ikinci alıntı. İlk yazıysa edebiyat olmayan bir yazıdır. Kime sorsanız böyle der.

Yazılar arasındaki bu keskin ayrılığın konuca temellendirebileceğini sanmıyorum ama. Saçma bir şey dengeyle ancak fizikçi, kımıltı fizikçisi uğraşır diye düşünmek. Salt denge konusunu işleyen bir yazıyı edebiyat yazısı saymamak çılgınlık bence. Konuca sınırlanamaz edebiyat; yazısına sokamayacağı hiçbir şey yok edebiyatçının.

İlk yazının doğa üzerine bilgi vermesine karşılık, ikincinin bir sokağı, insanları anlattığını, belki de uyduruksal bir durumu dile getirdiğini, böylece kendine özgü bir ayrıcalığı olduğunu öne sürmeye kalkışmak da yanlış bir tutum bence. Bir romandaki betimsel doğa bilgilerini edebiyat dışına atmak, sosyolojiye değin soruşturmacı bir inceleme yazısını da edebiyat diye benimsemeyi gerektirecekti yoksa.

Kullanılan sözcüklerin seçimine de dayatılamaz aradaki ayrılık. Edebiyat yapıtlarının sözcük dağarcığı önceden belirlenmiş değildir. Şu sözcüklerin rastlandığı yazıya edebiyat, yazısı denemez, diye kestirip atmak gerçekliğe de, akla da aykırı.

Bazı kimseler edebiyat yazılarını üsluptan tanıdığımızı söyleyebilir. Öyle ama, üslubun ne olduğu biryana, çeşit çeşit üsluplardan sözedildiği; üstelik ister yerbilgisi, ister gökbilgisi, ister tarih olsun, bazı bilim yazılarının edebiyat yazılarından üslupça hiç de bambaşka şeyler olmadığı gözden yitirilmemelidir. Edebiyat dışında olduğu gibi edebiyatta da «renksiz», «soluk», «kuru» üsluplarla karşılaşırız.

Ne peki bir edebiyat yazısını edebiyat yazısı kılan şey? Bana kalırsa konu da, bilgisel içerik de, sözcüklerin seçimi de, üslup da edebiyatı belirler belirlemesine bir bakıma. Gene de edebiyatın özelliğini iyice aydınlatmada yetersiz her biri. Çok görünümlü bir yapısı olan edebiyatın ne olduğunu kavramak için başka özellikleri de işe karıştırmak gerekir. Bunların belki de en önemlisi, bir edebiyat yazısının insan açısından yazılmış bir yazı olmasıdır. Nasılsa örtük kalmış bir özellik bu, bence. Edebiyat yapıtlarının ortaklaşa kuruluşunu gün ışınına çıkarma çabalan şimdiye dek tam üstünde durmamış nedense bu özelliğin. Kimse kuşkulanmaz edebiyatın insan başarısı olduğundan. Köprü kurmak, resim yapmak, arkeoloji kazılan düzenlemek gibi insanın ortaya koyduğu bir üründür edebiyat. İnsan olmasaydı edebiyat da olmayacaktı. Diliyle, çalışmasıyla, biçimlendirme gücüyle insandır edebiyat yaratıcısı. Edebiyat yapıtının yöneldiği ortam da insan ortamıdır: insan içindir edebiyat; insandır edebiyat yapıtını okuyan, anlayan, verimlendiren; insana sunulmuştur edebiyat, insandır edebiyatı değerlendiren. Bu da kimsenin gözünden kaçmayan bir olgu. Nitekim insancı (hümanist) edebiyat öğretileri, edebiyat yaratılarının hem neden hem de etki yönünden insanı koşul tutmasında pekiştirirler kanıtlarını. Bense başka bir özelliğe dikkati çekmek istiyorum: Türü, konusu, değeri ne olursa olsun her edebiyat yapıtı insan açısından yazılmıştır; bu, doğrudan doğruya yazının kendisine sinmiştir, yazar ile okuyucuyu hesaba katmaksızın yazının kendisinde gösterilebilir; böylesine bir özellikle bezenmemiş hiçbir edebiyat yapıtı yoktur.

Bir yazı türüne, genellikle edebiyat dışında yeraldığı herkesçe benimsenen bir yazı türüne, bilim yazılarına eğilelim, hepsinde yazıya içkin ortak bir tutumla karşılaşırız: konuşucu diye biri yoktur ortada. Çoğun kişisiz yazılardır bunlar; tek tek tümceleri derleyip toplayan kişisiz fiil çekimlerinden bellidir bu. Aktardığım ilk yazının ilk tümceleri «bulunur», «durumdadır», «merkezidir» sözcüklerini kapsıyor nitekim. Kim konuşan bu tümcelerde? Bir bakıma hiç kimse. Biri konuşmadan olmaz gerçi; olmaz ama, kendisini silmiş ortadan kim konuşuyorsa. Hemen hemen hiçbir şey öğrenmiyoruz yazıdan konuşanın kimliği üzerinde. Hiç kimse işe karışmadan nesneler dile geliyor sanki. Bu dile geleni anlamak için konuşucunun kim olduğunu bilmek gerekmiyor zaten. Tam tersine: yalnızca yazıda bildirilenle yetinmeyen, yazının anlamını konuşanla bütünleyip denetlemeye çalışan, sunulanı çarpık bir anlayışa büründürmektedir. Bilim yazılarının yazarı bilgin, yazısında konuşmaz kendisi. Doğru değildir yazar ile konuşucuyu karıştırmak. Bazı bilim yazılarındaki biz’li söylemeler kişisiz bir söyleyiştir aslında. Nesnellikten başka bir şey tanımayan alçakgönüllü bir davranışın biz’i bu. Tek tük rastlanan ben’li deyişlerse, bilimce nesnel davranışın bırakıldığını gösteren birer ipucu.

Dile getirdiği şey, bilgi içeriği, amacı ne olursa olsun konuşucu insandan yoksun bir yazıdır bilim yazısı. İnsan açısı nerdeyse kalkmıştır böylesi yazıda: Her çeşit duyguyla, duygusallıkla, çıkarla, sevgi ve değerlemeyle ilgisini kesmiş gibidir bu yazılar. Kişiselliği büsbütün yokedemediği yerde en aza indiren ölçüp biçmeler, betimlemeler, matematik anlatımlar, teknik deyimler, ortadan söylemeler ağır basar bu çeşit yazılarda. Bildirdiğine kendisini katmayan, nesnenin yapısına katkıdan kaçınan, yan tutmayan bir yazarın yazısıdır bilim yazısı. Bu yazılarda (bir benzetmeyle) nesneler kendisini konuşuyor, diyenlerin hakkı var bence. Yalnızca bilim yazılarının değil, edebiyat olmayan tüm yazıların başlıca özelliği, konuşan insanın bu yazıların dışında kalması gerçeği.

Edebiyattaysa durumun başka olduğu, çok kişi habersiz görünse de, uzun boylu bir deşmeyi gerektirmeyecek biçimde açık. Biri konuşuyor aktardığım ikinci parçada. Yazının içinde bu konuşucu. Sülüklü’nün eğri büğrü sokaklarına onun açısından bakıyoruz. İstanbul’un bir bölgesi mi bu Sülüklü, yoksa yazarın düşgücünde yarattığı uyduruksa! bir bölge mi, hiç önemi yok bunun şimdi. Önemli olan, bir konuşucunun yazının her yerine damgasını basmasıdır. Tuhaf ama bu, gerçek gene de. Tuhaf, öyle ya adını bilmiyoruz konuşanın, dosdoğru tanıtmış değil bize kendini. Kadın mı, erkek mi, kaç yaşında, nerde oturuyor? Sülüklü ile ne ilgisi var? Bu soruları karşılayacak bilgi yok elimizde. Yazıdaki varlığından kuşkulanmayız gene de konuşanın. Sülüklü’de olup bitenleri yakından izlediği, dikkatli bir gözlemci olduğu besbelli; insanların hangi içgüdüyle kımıldandığına, birbirlerine sözlü ya da sözsüz nasıl davrandıklarına görünmeden tanıklık ediyor; doğa nesnelerinin birbir yerini, ev eşyasının belli zamanlarda ne durumda olduğunu en ince ayrıntılarına dek anlatabiliyor. Olup bitenlerde beğendiği şeyler de var, beğenmediği şeyler de; betimlemelerine ince bir alay, aydınlanmacı bir değerleme yetisi karışmış. Özetlendikte: yazıyı, yazının her yerine sinmiş bir kişilik boyut boyut, kesit kesit yoğurmakta.

Konuşucu olmayan, konuşucusunu kapsamayan bir edebiyat yazısı tasarlanamaz. Gelgelelim belki de hiçbir sayımın tüketemeyeceği bir çeşitlilikle ortaya çıkar edebiyat yapıtları. Öneminden bir şey yitirmemekle birlikte konuşucunun belirginliği, etkenliği değişir her birinde. Kimi yapıtta olanca gövdesiyle öndedir, kimi yapıttaysa bir köşecikte kalmayı yeğ tutar.

Özellikle anı yazılarında olanca kimliğiyle ortadadır konuşucu. «Ben:ı> diye konuşur. Özdeştir yazarla. Yazarın ben’idir konuşucunun ben’i.

«Çocukluğuma ait ilk hatıram bir yangındır.

Belki henüz kucaktaydım. Belki de yürüyordum. Fakat herhalde çok küçücüktüm. Çünkü hatıramda bundan daha eski bir iz yoktur. Dünyaya bu yangın içinde gözlerimi açmış ve hayata bir yangınla başlamış gibiyim...

Ben bir sınır şehrinde doğdum. Evimiz bu şehrin en kenar mahallesindeydi. Bu mahalleden, şehrin doğusunu saran sırtlar üzerinde küçük bir köy görünüyordu. Yangın bu köydeydi.

Akşam çöküyordu. Ufku önce duman dalgaları kapladı. Sonra bu duman dalgalarıyla alevler birbirine karıştı. Nihayet karanlık başlayıp da gece koyulaşınca göklere vuran kara kızıllık, ufka yerleşti ve köyün üstüne çöktü.

Yaşım ilerledikçe bu yangınların nicelerini gördüm. Denebilir ki çocukluğum, onların kızıllığı içinde geçti.»

Kim bu konuşucu? Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam’ın konuşucusu. Başından çok şeyler geçmiş bir insan, en aşağı yarı yüzyıl bir zaman uzaklığından kendini, yakınlarını, çağını izliyor; «ben neyim?» sorusunu tüm gelişimi içinde yanıtlamak istiyor. Kendi yaşama öyküsünü apaydınlık açığa koymak dileğinde. Hep anlatmıyor bu konuşucu sahne sahne. Yerine göre eski durumlarını neden-etki bağlamlarıyla belirtik kılmayı deniyor; yerine göre, varsayımlar kuruyor; kimi sevgiyle geçmişi özlüyor, kimi ürküyle geleceğe yöneliyor; düşünüyor da, yalınlaştırıyor da, genelliyor da.

Gezi yazılarında, mektuplarda, günlüklerde, deneme ve eleştirilerde de, çoğun doğrudan doğruya yazarın kendisidir başkonuşucu. Bu tür yazılardan birkaçını birden yansıtan bir tek örnekle yetinelim hurda:

19 Ağustos

«Tropika çizgisini aştık: Bu çizgi Mekke’den geçiyor. Bir şubat günü Medine’de öğleyin sıcaktan bir adım atamadığımı hatırlanın. Eğer geminin yürüyüşü ile aldığımız deniz havası olmasa, bu çölde ne yapardık?..

20 Ağustos

Öğle yemeğinden sonra üçüncü kattaki haritaya baktım: Bayrak Dakar sıralarına dikilmiş. Bu kelime beni üst güverteye kadar sıçrattı; kayıkların arasındaki hava cereyanına göğsümü açarak nefes almaya çalıştım...

22 Ağustos

Ekuvatöre yaklaştıkça bütün hesapların tersine hava serinledi. Dün gece kamaramın pancorundan başka penceresini kapadım...»

Falih Rıfkı bu Denizaşırıda konuşan. Brezilya’ya yaptığı bir yolculuğu 1927 yılında günü gününe, saatı saatına izlenimci bir ressam uyanıklığıyla çiziyor. Duyumlarım, duygularını, düşüncelerini aktarıyor okuyucusuna.

Katkat yükselen, içiçe giren bir kuruluşu vardır çoğu romanın. Gene de bir bakıma konuşucunun yönelme noktası dolayında düzenlenir tüm roman. Anlatıcıdır çoğu romanda konuşan. bazen kesinlikle ayırtedebiliriz kendisini yazardan.

«... Muhtar Efendi ile ayağa kalktık. Kapının arkasında bir kol demiri şangırdadı, kalın bir ses:

— Kimdir o?

dedi.

— Yabancı değil Hatice hanım... «B...» den bir Hoca Hanım geldi...

Bu Hatice Hanım iri yapılı, kocaman yüzlü, biraz kamburu çıkmış yetmişlik bir ihtiyardı. Kınalı saçlarının üstüne yeşil bir yemeni örtmüş, arkasına ferace biçiminde koyu bir yeldirme giymişti. Meşin gibi sert, esmer yüzünün derin buruşukları arasında inanılmayacak kadar taze ve canlı kara gözleri, bembeyaz dişleri vardı. Peçemin arasından yüzümü görmeye çalışarak:

— Safa geldin Hoca Hanım. Buyrun!

dedi. Kapının dışına uzanarak bavulumu almıştı. O önde, ben arkada bahçeden geçtik...

... Kapıdan gireceğim vakit Hatice Hanım kolumu yakaladı:

— Dur kızım.

dedi. Birdenbire ürktüm. O, dudaklarının ucuyla kısa bir dua fısıldadıktan sonra:

— Haydi kızım... Besmele çek de evvela sağ ayağını at,

dedi.»

Feride bu konuşan Çalıkuşu'nda, kadın öğretmen Feride, Bay Reşat Nuri Güntekin değil.

Anlatıcı ile yazarın karıştığı izlenimine kapılırız bazı romanlarda. Yaban’ın konuşucusu Ahmet Celal, İlk Dünya Savaşı’nda kolunu yitirmiş bir yedek subay:

«... Buraya geldiğimin bilmem kaçıncı haftası idi. Mehmet Ali’ye sordum:

— Kadınlarınız niçin yalnız benden kaçıyorlar?

— Yabansın da ondan beyim.

Bu «yaban» sıfatı beni önce çok kızdırdı. Fakat sonra anladım ki, Anadolu’lular, Anadolu köylüleri, tıpkı kadim Yunanlıların kendilerinden başkasına «barbar» lakabını vermesi gibi, her yabancıya «yaban» diyorlar.»

Orta Anadolu bozkırındaki yaşayışı anlatmıyor hep. Köylü-aydın ilişkilerini deşip inceliyor genellikle. Türk okuryazarına sesleniyor zaman zaman:

«Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında aynı derin uçurum mevcut mudur? bilmiyorum. Fakat, mektep görmüş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londra’lı İngiliz’le bir Pençap’lı Hint’li arasındaki farktan daha büyüktür.

Bunu yazarken elim titriyor...»

Konuşan Ahmet Celal’se de, bazı belgelerle bilindiği gibi, zaman zaman romancı Yakup Kadri’nin önplana çıkarak aydın okuyucuya seslendiği kanısına varıyoruz ister istemez.

«... Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanım emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun...»

Kendisi hiç mi hiç sahneye çıkmaz bazı romanlarda konuşucu. Başkalarının üzerinde gezdirir ışıldağını.

«Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döğen ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir.»

diye giriyor söze İnce Memed’in anlatıcısı. Memed’in dostunu düşmanım, açığını örttüğünü, sevincini üzüntüsünü bir bir dile getirdikten sonra şöyle bitiriyor sözlerini:

«İnce Memed’den bir daha haber alınmadı. İmi timi bellisiz oldu.

O gün, bugündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yalar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur.»

Birçok romandaysa konuşucu bir kahraman olarak, hatta romanın başkahramanı olarak kendisine de çevirir ışıldağını:

«Yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğünde oturuyoruz. Bu bölüğü Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri tutmuş, isteyenlere oda oda kiraya veriyor... Odalar, loşça bir koridorun iki yanına sıralanmış, dizilmiş. Koridorun en sonunda banyo odasıyla mutfak var. Benim odam, koridora girince sağdan birinci kapı.

Ev sahiplerinin bitmek tükenmek bilmeyen kan koca kavgalan, kontrat bitsin diye, altı ay çekip oturduğum eski odamın günü yaklaştıkça sevinerek kendime yeni, temiz bir oda ararken dışarıya giden bir arkadaşım bana bu yeni odayı bırakınca çocuk gibi sevindim. Hemen o gün, eşyamı toplayıp buraya taşındım.

Soluz benizli, arık bir hizmetçi kızın yardımıyla yatağımı kurdum. Eşyamı, kitaplarımı yerleştirmeyi ertesi güne bıraktım. O gece yemekten döner dönmez yatağıma girdim. Yerimi yadırgamam; deliksiz bir uyku çıkarmışım. Pencerelerin perde gibi kapanan pancurları odaya loşluk verdiğinden uykum biraz da uzunca olmuş.»

Bir banka memuru konuşuyor Ayaşlı ile Kiracılarında. Ankara’dayız, yeni kurulmuş Cumhuriyet. Dokuz odalı bir apartıman bölümünde birbiriyle kesişen çeşitli yaşama öykülerini gözümüzün önüne seriyor giderek. Başta Ayaşlı İbrahim Efendi olmak üzere kumarcı Turan Hanım ile kocası Haki bey; bar kızı Faika ile şoför Fuat — genç yaşlı, kadın erkek, görevli esnaf bir sürü insan. Hepsinin yazgısından bir şeyler sunuyor bize konuşucu. Uzakta duran, yan tutmayan bir gözlemci değil ama. Kendisini de katıyor işin içine; o da Ayaşlı’nın kiracısı; romanda olup bitenlerde onun da yeri var.

Şiire gelince, şiirden içeri ne girmişse insan yorumudur, insan bilincinin işleyip yoğurmadığı hiçbir şey yer alamaz şiirde. İnsansız evrenin, taşı toprağı, göğü yıldızıyla insansız doğanın, insandan bağımsız kurulu düzeniyle nesnelerin yansıdığı dizelerde bile insana özgü bir yönelişin sarıp sarmaladığı, bu yönelişle belli bir biçim kazanmış olan evren, doğa, nesne çıkar karşımıza:

«Çiçek açar domru domru dal verir Kimi uzar birbirine el verir Kimi meyva verir kimi gül verir Kuşlar üstünde dillenir ağaçlar.»

İlkyaz doğasından gözümüzün önüne serilen bu kesit rasgele bir betimleme değildir; belli bir insan davranışının, Pir Sultan’a özgü algı ve duygu kalıplarının süzgecinden geçmiş bir doğayı yansıtmaktadır.

Bir başka şiir:

«Sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu Orta

Anadolu’da

Kıtlıktan önce.

En küçük bir şeyden coşardı

Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak’a doğru

Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.

Bir bulut geçmesin üstünden Ayrıklıktan çıkardı.

Dünyayı, derdi, dünyayı Hiçbir şeylere değişmem.

Şimdi yaşamak istemiyor.»

Ayrıkotunun yüreği mi sözkonusu İlhan Berk’in bu dizelerinde, yoksa doğanın yaşayışı ile genellikle insan yaşayışı arasında, yalnız insanın iyimser kötümser, sevinçli küskün yaşayışı arasında özlü bağlar kuran bir düşünür ozanın mı?

Tüm yapısıyla toplum görünür bazen şiirde. Kaya, çakıl, dağ bitki betimleyen bir yerbilimci gibi yaklaşmaz ama ozan insancıkların alınyazısına:

«Toplumun az gelişmiş dağları boz,

Bulutları az gelişmiş, sancılı.

Eller ayaksı, imgelemsiz, yitik,

Bitler gelişsin diye az gelişmiş.

Demir değil, kuşa benziyor uçak;

Durmuş bakar: «Deh öküzüm yürü!»

Az gelişmiş gerçeğe dönmüş masal;

Bir güneş ki yavaş yavaş, tarımsal.»

Özlem dolu bir değerleme, öfkeli bir başkaldırma, yaşama durumunu değiştirmeye iteleyen bir istem var Oktay Rıfat’ın «Az Gelişmiş»inde. Belli bir düzene «olmaz!» diyen bir ses yayılmış Şiirin heryerine. Oktay Rıfat, deyip geçemeyiz bu sese. «Olmaz!» diyen herkesin sesi bu. Bütün «olmaz!» diyenler konuşuyor «Az Gelişmiş»te.

Her taşlama böyle değildir ama. Kimi şiirde bir «ben», bir «biz> güder açıktan açığa eleştiriyi:

«Benim bu gidişe aklım ermiyor Fukara halini kimse sormuyor Padişah sikkesi selam vermiyor Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Şu yalan dünyaya hoş olamadık Şu sıska öküze eş alamadık Bir gün sıra gelip baş olamadık Söylemeden aciz dilimiz bizim.»

Çok kişinin ozan ben’iyle özdeşlediği bir ben’dir bu. Konuşanın kim olduğunu bilmesek de çevreyi belli bir kişilikle görüp anlayan bir insan sesidir bu.

Sevgi şiirlerindeyse büsbütün. belirgindir Şiirin tümüyle insan açısından dokunmuş bir sanat başarısı olduğu. İşte bir dörtlük Nazım Hikmet’ten:

«Gün iyiden iyiye ışıdı artık, tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.

Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire: aydınlık, alabildiğine aydınlık...

Her bakımdan biricik bir sevgi yaşantısı dile geliyor bu dörtlükte.

Çok düzeyli bir uzaydır edebiyat. Örneklerimizi ne denli geniş tutarsak tutalım gene de bir köşeciğinde kalırız bu uzayın. Sonsuz sayıda biricik yapıtlarla bezenmiştir bu uzay. Hem nicelik hem nitelikçe algıya sığmaz. Tüm edebiyatı yansıtmak dileğindeki savlar yalınlaştırıcı bir izlenim uyandırır ergeç. Bir tek edebiyatın, Türk Edebiyatının (birkaç dize biryana) bir tek kesitine, aşağı yukarı Cumhuriyet sonrasındaki yaratıcıların bir tutamcığına ilişkin yazılara ya da yazı parçalarına dayanarak genellikle edebiyatın önemli bir kuruluş özelliğini kavramak, olacak şey değil doğrusu. Nerde sahne yapıtları? Nerde Türk edebiyatının önceki yüzyılları? Nerde binyıllar kaplayan, ülke ülke, çağ çağ yayılan, uzunlu kısalı gelişmeleriyle öbür edebiyatlar? Sonuna erişmiş değil hem edebiyat denen şey; gelecekte hangi görünümlerle ortaya çıkacağı kestirilemez ki şimdiden. Genellik de ne demek? Tek tek yapıtların üstünde ya da ötesinde genellikle edebiyat diye bir şey var mı? — Savsaklanamayacak sorular bütün bunlar. Edebiyat üzerindeki konuşmaların hoş bir oyalanma olmasını yasaklayan bir güçleri var hepsinin. Karşılıkları bir çırpıda verilemez onun için.

Benimse şu yapmayı denediğim: çeşitli yönlerden değişik ve geniş tutmaya çalıştığım edebiyat okumaları, edebiyat içi katkı çabaları, edebiyatı konu edinen bilimsel felsefe uğraşıları sonucunda bir varsayıma, her denetleyişte doğruluğu azıcık daha sağlamlık kazanan bir varsayıma ulaştım: Edebiyat yapıtlarının dönüp dolaşıp bütün ağırlığıyla, insanın göründüğü yaratı yazıları olduğuna inanmaktayım; işte başka başka kaynağın beslediği bu inancımı herkesin kolayca erişebileceği belli bir belge dağarcığına dayanarak göstermeye savaştım burada. Dilediğim şu okuyuculardan: Tanıştıkları edebiyat yapıtlarını azıcık da bu belirttiğim yönden izlesinler; o kanıdayım ki ben, inancımı paylaşıp yeni yeni belgelerle pekiştirecekler. Edebiyatın gerçekten de ne olduğunu anlamak için, edebiyatın yerini belirlemek için, edebiyatın öbür yazılı ürünlerden, bu arada bilim ürünlerinden ayrı bir kuruluşu olduğunu gözönünde bulundurmak gerekir. Edebiyat olmayan yapıtlara, özellikle bilimsel yapıtlara ortak doku, bu yazılarda tüm insan kişiliğinin salt bilen özneye indirgenmiş olmasıdır. Edebiyat yazılarındaysa, yazının konuşucusu anlatıcısı kim olursa olsun, yazının söylediğini kim söylerse söylesin, bu söylediğine tüm damgasını vurmuştur insan.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült