Edebiyat, Özgürlük Ve Gizemcilik Tecrübesi

Georges Bataille


O, yapayalnız ve kaybolmuş bireye seslenir ve ona verdiği her şeyi yalnızca o an içinde verir: Çünkü o, yalnızca edebiyattır. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu olan özgür ve inorganik edebiyattır. Edebiyat, çoktanrılı bilgeliğin bilgisinden ya da Kilise bilgisinden daha azını verir; onların verdiği bilgi, çoğu kez uzlaşmalarla (suiistimallerle) ve de akılla somutlanan, toplumsal gerekliliği oluşturmaktan sorumludurlar. Oysa edebiyat, bir düzen kurma düşüncesinden tümüyle bağımsız kalarak yasakların ihlal edilmesi aksi takdirde kuralların sonu gelmezdi oyununu açığa çıkarabilir. Edebiyat, ortaklaşa gereklilik oluşturma görevini üstlenemez. Edebiyatın, şu tür sonuçlar çıkarmaya hakkı yoktur: “Bu söylediğim sitenin yasalarına saygı göstermeyi gerektirir”; ya da Hıristiyanlığın dediği gibi: “Anlattıklarımın (İncil trajedisi) açtığı yol İyiliğin yoludur” (yani, aslında aklın yoludur). Edebiyat, aynı ahlak kurallarının ihlal edilmesinde olduğu gibi, tehlikenin ta kendisidir.

Edebiyat, inorganik olduğu için hiçbir şeyden sorumlu değildir. Hiçbir şey ona dayanarak oluşmaz. O, her şeyi söyleyebilir.

Daha doğrusu, eğer edebiyat “ahlaki değerleri en derinlere yerleşmiş insanların” kendini ifade edişi olmasaydı (otantik olduğu ölçüde ve kendi bütünlüğü içinde) büyük bir tehlike yaratabilirdi. Edebiyatın en göze çarpıcı yanının çoğu kez isyan olmasının, otantik edebiyatın çabasının da, ancak ve ancak okuyucuyla iletişim kurma isteğiyle birlikte tasarlanabilmesinin bu noktada belirsizlik yarattığını söylemeliyiz. (Elbette, küçük bir para karşılığında çok sayıda insanı aldatmak üzere yazılmış kitap yığınlarından söz etmiyorum)

Romantizmle birlikte dinin çöküşüne kilitlenen edebiyat (şöyle ki; pek önemli ve pek kaçınılmaz olmayan bir biçimde, dinin mirasçısı olduğunu iddia etme eğilimindedir), dinden çok gizemciliğin içeriğine yakın olmuştur ve gizemcilik onun neredeyse tümüyle toplumdışı kalan görünümünü oluşturmuştur. Zaten gizemcilikle hakikat arasındaki ilişki, anlattığımdan çok daha yakındır. Gizemcilikten söz ederken, bu muğlak adla anılan düşünce akımlarını kastetmiyorum: Benim sözünü ettiğim gizemcilik, yalnızlık sırasında duyulan “gizemcilik tecrübeleri”, “gizemli haller”dir. Böyle bir hal yaşarken nesnelerin algılanışında (ve algılamanın düşünsel sonuçlarına bağlı olarak öznenin algılanışında) yaşadığımız gerçeklikten farklı bir gerçeklik duygusuna ulaşabiliriz. Ancak bu hakikat, biçimsel bir hakikat değildir. Öyle ki, kendi tutarlı söylemi bile onu açıklayamayabilir. Hatta, eğer ona yaklaşmamızı sağlayan iki yol; şiir yolu ve bu hale ulaşmak için sıkça başvurulan koşulların tasviri yolu olmasaydı bu hakikati dile getirmek bile imkansızlaşırdı.

Bu koşullar, otantik edebiyat coşkusunun temellerini oluşturan sözünü ettiğim konulara tam olarak1 cevap verirler. Ölüm ya da en azından, zaman içinde mutluluk arayan yalnız birey sisteminin çöküşü, her zaman kopuşu da beraberinde getirir; kopuş olmaksızın hiç kimse hayranlık haline ulaşamazdı. Bu kopuş ve ölüm davranışı, varlığı masumiyete ve sarhoşluğa ulaştırır. Kendini tümüyle yalıtan varlık, kendinden başka olan bir şeyde kaybolur. Burada “öteki şey”le ilgili gösterimin en küçük bir önemi yoktur. Ama bu, daima ortak sınırları aşan bir gerçekliktir. Sonuna dek sınırsız da olsa o, her şeyden önce bir şey değildir: o, bir hiçtir. Eckhart “Tanrı hiçliktir” der. “Sevilen varlık” ortak yaşam alanında, ötekilerin sınırlarının kalkması değil midir (o, kendisini sararıp solduran yalnızlık içinde taht kurmuş bireyin hissettirdiği sınırlarını hissettirmeyen ya da daha az hissettiren tek varlıktır)? Gizemli halin en belirgin niteliklerinden biri, zaman arayışındaki bireyin kişisel varlığının yer aldığı dünyanın kendi çoğul imgesini kökten sistemli bir biçimde ortadan kaldırma eğilimidir. Dolaysız bir hareket (çocukluk ya da tutku gibi) ile birlikte gösterilen çaba, sistemli olamaz: Sınırlar edilgen bir biçimde ortadan kalkar, düşünsel bir biçimde oluşturulmuş bir istemin sonucu değildir bu. Bu dünyanın imgesi tümüyle tutarsızdır ya da dünyanın imgesi belli bir tutarlılık yaratmayı başarmış da olsa tutkunun şiddeti onu aşar: Gerçekten de tutku hazzın sürüp gitmesini ister ve bunun için kendini kaybetme halini arar; ancak ilk yaptığı, öteki için kendini unutmak değil midir? Hiç kuşkusuz, çıkar hesaplarından uzak durmamızı sağlayan ve şimdiki anın yoğunluğunu bize tattıran tüm davranışlar temelde bir bütün oluştururlar. Gizemcilik, gerek çocukluğun kendiliğindenliğinden, gerekse tutkunun rastlantısallığından uzak durur. Bununla birlikte gizemcilik, transa dair deyimleri aşk sözcüklerinin dağarcığından alır; birbirinden kopuk düşüncelerden arınarak kendinden geçmek bir çocuğun gülüşü kadar yalındır.

Modern edebiyat geleneğiyle gizemli hayatın benzerlikleri üstünde biraz daha durmak gerektiğini düşünüyorum Kaldı ki, konumuz Emily Bronte olduğuna göre yakınlık kendiliğinden kuruluyor.

Jacques Blondel son çıkan kitabında, Emily Bronte’nin gizemcilik tecrübesinden çokça söz eder; sanki yazar, Avilalı azize Teresa gibi hayaller görmüş, esrime anları yaşamış gibi. Blondel somut dayanakları olmadan yapar değerlendirmesini. Herhangi bir tanıklığa ve kanıta dayanmaz. Ondan önce başkaları da Avilalı azize Teresa’nın ruh haliyle Emily Bronte’nin Şiirinde anlattığı ruh halini karşılaştırarak ortak noktalar bulduklarını sanmışlardı. Ne var ki, Rüzgarlı Bayır ’ın yazarının, belli yöntemlerden yararlanarak kendi derinliklerine doğru inmeyi kapsayan bir gizemcilik tecrübesi yaşadığı oldukça kuşkuludur. Jacques Blondel, iddiasını doğrulamak üzere yazarın kimi şiirlerinden bölümler verir. Gerçekten de bu bölümlerde anlatılan şiddetli duygular ve karmaşık ruh halleri, kaygılarla dolu bir ruhsal hayatın yoğun coşkusuna dair olasılıkları akla getirirler. Bunlar, yalnızlığın tattırdığı hüzün ve sevinçlerin son derece derin, son derece şiddetli bir biçimde yaşandığını ortaya koyarlar. Şiirsel anlatımın da hazırlayıp üstlenebildiği böylesi bir tecrübeyi, dinin ya da dünyaya ilişkin herhangi bir tasarımın (olumlu ya da olumsuz) ilkelerine bağlı kalınarak düzenlenmiş bir arayışta kesin olarak ayırt etmemizi sağlayacak hiçbir ipucu yoktur. Rastlantıların yön verdiği ve darmadağın bir düşüncenin parçalarında asılı kalan böylesine çılgınca savruluşlar, bazen en zengin olanlarıdır. Şiirlerin muğlak bir biçimde bize yansıttığı dünya, hem uçsuz bucaksız hem de altüst edicidir. Ancak şiir dünyasını tanımlayabilmek için onu, büyük gizemcilerin tasvir ettiği dalıa iyi bilinen dünyayla bir tutamayız. Çünkü o, gizemcilerin dünyasından daha çalkantılı, daha yabanidir; çünkü onun dünyasındaki şiddet, yavaş seyreden ve yaşamın uzun bir dönemine yayılan bir aydınlanma içinde eriyip gitmez. Özet olarak o, dile getirilmesi imkansız olan ve Rüzgarlı Bayır ile ifadesini bulan altüst oluşlar dünyasına daha yakındır.

Yine de hiç kılımı kıpırdatmam, hiç dilemem daha az acı çekmek;

Nice yıpratırsa bu acı, onca tez vakitte halas edecek;

Ve cehennem alevine bürünmüş ya da cennet ışığıyla parıldayarak,

Ancak ölüm habercisiyse eğer, bu görü tanrısal mutlak!'

Bence, Emily Bronte’ninruh hallerini tasvir eden şiirindeki özgün davranışın en kuvvetli ve en kişisel imgesinin yer aldığı mısralar yukarıda aktardıklarım.

Bu mısralardan yola çıkarak Emily Bronte’nin, gizemcilik tecrübesi olarak adlandırdığımız durumu yaşayıp yaşamadığı sonucuna varmak bence pek önemli değil. Ancak bu tecrübenin onu son anlama ulaştırdığına hiç kuşku yok.

Andre Breton şöyle yazıyor:'6 “Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı belli bir nokta vardır. ”

Breton’un saydıklarına hemen eklemek istiyorum: İyilik ile Kötülük, acı ile sevinç. Şiddetin boy gösterdiği edebiyat ve gizemcilik tecrübesinin şiddeti bunlardan her birini tam bu noktada belirginleştiriyor. Bu noktaya hangi yoldan ulaşıldığı değil önemli olan; önemli olan tek şey varılacak noktanın kendisi.

Ancak şunu da gözden kaçırmamak gerek: Emily Bronte’nin en şiddetli ve en Şiirsel yapıtı olan Rüzgarlı Bayır, hakikatin gün ışığına çıktığı o “yüksek yer’in adıdır. Heathcliff’in misafir edildiği ve beraberinde laneti sürüklediği evin adıdır. Bu lanetli yerden uzak kalanların “yok olup gitmeleri”7 etkileyici bir çelişkidir. Heathcliff’ in burada egemen hale getirdiği şiddet, yalnızca “şiddet kullananların yararlanabildiği” mutluluk ve mutsuzluğun da kaynağıdır. Emily Bronte ’nin iç karartıcı anlatısı, yumuşacık bir ışığın aniden belirmesiyle son bulur.

Şiddetin gölgesine girdikçe, ölümün “yüzü belirginleştikçe” her canlı için hayat saf bir lütuf halini alır. Hiç kimse hayatı yok edemez. Ölüm, hayatın yenilenmesinin koşuludur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült