Düş Ve Ölümsüzlük

Salih Bolat


Dadaizm akımının fikir babası Tristan Tzara, uykuya geçmeden önce yatak odasının kapısına şöyle bir tabela asarmış: “Dikkat düş kuruluyor!”

Düş’ün insana tanıdığı özgürlük olanağının, gerçeğin tanıdığı olanaktan daha fazla olduğu tartışılmaz. İşte Tristan Tzara, sanırım bu olanaktan daha fazla yararlanmak isteyen birisiydi. Yine bir sergisinin açılışında bütün davetlilerin gelmesine karşın, ortalıkta görünmeyen Salvador Dali’nin, birdenbire galerinin köşesinde duran bir tabuttan çıkıvermesi, General Franco’nun çıplak tablosunu yaptığı için soruşturmaya uğraması karşısında, düşlerinin resmini yaptığını, Lenin’i rüyasında çıplak görmüş olsaydı, onun da çıplak resmini yapabileceğini söylemesi, kendi varlık nedenini düşlerle açıklamaktan başka nedir?

İnsanların, düş karşısında gerçeği yüceltmeleri, düşü küçümsemeleri anlaşılır gibi değil! Verili düzenin ideolojisinden, alışılmış yaşantıların değerlerinden küçücük bir sapma gösterdiğinizde, hemen uyarılırsınız: “Gerçekçi ol!” Gerçeğin kızgın demiri, günlük yaşamımızda tenimize çok yakın durur. İdeal kişiliğe sahip olduğunu size inandırmaya çalışan birisi, bize dayatılan dünyanın kalıplarına uymuş olmasını üstünlük olarak sunar: “Ben gerçekçi bir insanım!”

“Gerçek” dediğimiz şey, algıladığımız dünyanın, aklın sınırları içine hapsedilmesinden başka nedir? Akıl ya da akılcılık düşüncesinin, Batı uygarlığının savunulmasında önemli bir rol oynadığını belirten Feyerabend, maddi anlamda akılcı olmayı, belli görüşlerden uzak durup, belli görüşlerin yanında yer almak biçiminde tanımlar ve şöyle ironik bir yaklaşımda bulunur: “Burnu büyük deneyci, deneyin açıkça öyle olmadığını gösterdiği görüşlere inanmaya devam etmeyi akıldışı bulurken, burnu büyük teorisyen her kanıt tıkırtısında kulaklarını dikip temel ilkeleri gözden geçirenlerin akıldışı tutumunu gülümsemeyle seyreder.” Çağımızda aklın ve akılcılığın, içeriğinden soyutlandığını, adeta otoritenin temel ölçütü olduğunu öne süren Feyerabend, bu yaklaşımını şu tümcelerle açıklar: “Hatta daha da ileri giderek, Akıl ve Akılcılığın tanrı, kral ve tiranların, ve onların amansız yasalarının sahip olduğu türden bir hale ile kuşatıldığını, ve yine onlarla aynı türden bir iktidar odağı olduğunu söyleyebiliriz.”

Aklı dışlamak gibi bir kaygım yok. Ama dünyayı anlama çabasında, aklın tek sihirli değnek olmadığını söylemek istiyorum. Günümüzde insanın düş kurma yeteneğinin sanki biraz köreldiğini, insanların gülüp eğlenen robotlar olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Bakınız Borges’in, Düşsel Varlıklar Kitabı’nda anlattığı peri kadını Banshee, küçümsenemeyecek bir topluluğun yaşamını nasıl anlamlandırıyor. “Bilindiği kadarıyla bu perikadını hiç gören olmamış. Aslında Banshee, bir biçimden öte, (Sir Walter Scott’un İfritbilim ve Büyücülükte yazdığına göre) Iskoçya dağlarında gezinen yanık bir haykırıştır. Penceresi altında durduğu evden yakında bir ölü çıkacak demektir. Kesinlikle Latin, Sakson ya da Danimarka karışımı olmayan, saf Kelt kanının simgesi olarak görülürün Banshee’nin çığlığı Galler ve Britanya’dan duyulurdu. Onun feryadı, ağıt kabul edilir.”

İnsanlar genellikle ölüm söz konusu olduğunda, aklın sınırlarının dışına çıkıyorlar. Çünkü ölüm, Feyarebend’in belirttiği gibi, iktidarın gücünü aşan bir olgudur. Böyle de olsa, aklı bir iktidar silahı olarak görenler de enikonu ölümlüler. Evet, en büyük haksızlık: Ölüm. Düşünün, şurdan uçan kuşu bir daha göremeyeceksiniz, ıslanmamak için kaçtığınız şu yağmuru bir daha göremeyeceksiniz. Bir gün başınızı pencereden çıkarıp, güneş doğmuş mu diye bakamayacaksınız, şu sevdiğiniz şarkıya kulak kesilemeyeceksiniz, bir şeylere kızamayacaksınız, bir şeylere sevinemeyeceksiniz... Şairlerin, yazarların ve ressamların, ölüm izleğine yapıtlarında çok sık yer vermelerinin nedeni, belki de ölümü aşma, ölümsüzlüğe ulaşma kaygısıdır. Ölüm: insanlar için hem en büyük cezanın, hem de en büyük ödülün konusu.

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bahçesindeki ‘Mimar Sinan’ heykelinden esinlenerek, küçük bir şiir yazmıştım. “Ölümsüzlük” adlı şiirimde şu dizelere yer vermişim:

“söylediklerine göre tam iki yıl sürmüş

mimar Sinan’ın heykelini oraya yerleştirmek

ıhlamur ağaçlarının altına:

kederli duruşunu, kocaman ellerini ve düşüncelerini,

böylece ölümsüzleştirmişler onu.

ölümsüzlük, ne acı!”

Benim bu şiirde vurguladığım, elbette fiziksel ölümsüzlüktü. Bireysel olarak insan ilkelleştikçe, ölümü kabullenme düzeyi artıyor ve fiziksel ölümsüzlük peşinde oluyor. Geliştikçe ölümü düşünecek zamanı kalmıyor ve manevi ölümsüzlük peşinde oluyor. Kitlesel ya da ulusal olarak, politik liderlere ölümsüzlük, ilkelleştikçe yalnızca fiziksel bakımdan otoritenin kendisi tarafından tanınıyor; geliştikçe, dış dinamiklerce, fiziksel ve manevi bakımdan iki düzeyde de tanınarak hem düşünceleri, hem de vücutları korunuyor. Bauman’ın Morin’den aktardığı şu satırlarda açıkça görülebilir: “Kralın yüce bireyselliği, başkalarının bireyselliğinin inkarına dayanır. Soylu bilincin evrenselliği yalnızca onun varlığının başkalarının bilincinde olumsuzlanması yoluyla var olur. Efendinin kültürü kölenin kültürsüzlüğüne bağlı olarak gelişmez. Bireyselliğin tarihi, gerçekte, ötekinin bireyselliğinden zalimce yoksun bırakılması yoluyla yapılmıştır... Birinin bireyselliğinin mutlak olarak onaylanması, ötekilerin mutlak yok oluşunu gerektirir...”

Canetti, yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inancın, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunmadığını belirterek, bu inanca sahip bir insanın ne demek istediğini sorar ve şu yanıtı verir: Onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hala burada olacağını söylemek ister. Böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet hissediyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. Hatta onları kendine rakip olarak bile görmez.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült