Cumhuriyet Dönemi Şiiri

Adnan Binyazar


Tanzimat dönemine dek Türk yazını şiir demektir. Yazınımızda “tür” çeşitliliği Tanzimat’la başlamıştır. Ders kitapları tersini yazsa da, bu, Batı’dan gelen roman, öykü, anı, gezi vb. türlerin bizde olmadığı anlamına gelmez. Masal, halk hikayesi benzeri söz geleneğinin yazıya geçirilmiş biçimi olan Dede Korkut anlatılarında gelişmiş bir söylemin, sağlam bir öykü kurgusunun izlerine rastlıyoruz. Evliya Çelebinin gezip gördüğü yerlere ilişkin izlenimleri, yaratılacak roman dilinin verimli bir kaynağıdır. Evliya Çelebinin fantezi gücü, abartı esprisi, özellikle de ince alay, Batı romanını anlayıp, çok kısa sürede Aşkı Memnu (Halit Ziya Uşaklıgil), Eylül (Mehmet Rauf) gibi iyi romanlar yazılmasında etkili olmuştur. Bunu, masal, halk hikayesi türünden geleneksel anlatımızın çok yanlılığına bağlayabiliriz; bir de, Doğu anlatısının geniş kültüründen beslenen, bir araya getirildiğinde dört bin sayfayı bulan Binbir Gece Masalları’nın elimizin altında olmasına. Erbabı, bu anlatı hazinesinin her bölümünden yüzlerce sayfalık romanlar çıkarabilir.

Kültürleşme olanaklarından yoksun halk, az çok okumuş kesimlerin ayrımında olduğu bu kaynaklardan, ancak aktarma yoluyla, “sözel” düzeyde haberliydi. Onu, ağızdan ağza dolaşıp bir sanatçı tarafından işlenmemiş bu anlatılar besliyordu. Yazarı belli şiirler söz konusu olduğunda, sözelliğin yerini "yazı”nın aldığını görüyoruz.

Nasıl yorumlanırsa yorumlansın, Yunus Emre’nin şiirleri kuşkusuz yazıya geçirildiği için bugünlere ulaşmıştır. Bu önemli kaynakların çoğu cönklerde toplanmıştı. Pir Sultan Abdal’ı, Karacaoğlan’ı bu günlere getiren bu cönkler olmuştur. Sözel düzeyde kalan türküler, ağıtlar, deyişler, özgün adlandırmalar da halkımızın beğenisel belleğinde kalarak bu günlere ulaşmıştır.

Şiirimiz, Tanzimat’a kadar, söylemiyle, imgeleriyle, biçimiyle Fars Şiirinin etkisi altındadır. Tanzimat’la yüzünü Batı’ya dönse de, uzun yıllar ruhunu Doğunun etkisinden kurtaramamıştır. Şinasi’de, Abdülhak Hamit’te Batıya yönelik kıpırdanmalar yok değildir. Buna karşın, Ziya Paşa, Namık Kemal Doğu’nun havasıyla düşünür, o beğeniyle yazarlar şiirlerini. Şiirin onlarda düşünsel bir silaha dönüştüğü olur. Onların ardından gelen Cenap Şahabettin’le Tevfik Fik ret’te Batı esintileri yok değildir; ama söylemleri eski şiirden ayağım kesememiştir. Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri Anadolu sevgisiyle donanmıştır, ama şiirimizin vardığı aşamanın çok ger ilerindedir Mehmet Akif Ersoy, öykümsü şiirlerinde konusunu ve biçimini yer üleştirmiş olsa da, söyleminde yine de Doğulu kalmıştır. Geçmiş dönemleri bir “neoklasik” şair olarak algılayan Yahya Kemal Beyatlı’nın bir ayağı Hafız’ın kabrinde, bir ayağı Mohaç ovasında, duyguları Endülüs’tedir. Beyatlı, Batı’yla Doğu beğenisini kaynaştırarak Şiirini “şiir” kılmayı başarmıştır. Türk Şiirine imgenin damgasını vuran Ahmet Haşim’in şiiri, siyasal gelişmelerin, ideolojinin dışında düşünülmelidir. Yedi Meşaleciler şiirimizde ancak bir “akım” olarak kalmıştır. Beş Hececiler ise Kemalettin Kamu ve Faruk Nafiz Çamlıbel’le kuşkusuz dikkat çekmişlerdir, ama aralarından Yahya Kemal Beyatlı düzeyinde bir şair çıkaramamışlardır.

Geleneksel şiir birikimlerine, halk yaratılarına, Divan ve Halk şiirlerinin engin kültürlerine arkasını dönmeden şiirimizi bağımsızlaştıran ilk şair Nazım Hikmet’tir. Nazım’ı biçim yönünden Mayakovskilere, Rus gelecekçilerine bağlayanlar olsa da, onun Şiirini bos leyen kaynak halkının söylemidir. Nazım’dan sonra, zaman, şanı kozasının içinde kendi derdini örme hakkını tanımamıştır. Siyasal baskılara karşın, Nazım’ın şiiri yer altına inmiş, çoğaltılarak elden ele dolaşmıştır. Halkının şiir beğenisine, geçmiş dönemlerin biri kimlerini çağdaşlaştırarak ulaşmıştır. Nazım’da şiir, süslü kafes kuşu değil, yüce kayaların kartalıdır. Büyük sanatçıların özelliğidir; o kitlelere sanatın soluğuyla yaklaşır, bu soluğu duyumsayan kitle onun ardından koşar. Nazım Cumhuriyet yönetiminin etkin dönemlerinden başlamak üzere halk beğenisinin duyarlık tankeri gibi, sesi duyulmuş, kendisi ortada görünmemiştir. Hapishanelerde yatmıştır; o edilgin haliyle, Türkiye’de demokrasinin oluşumuna en büyük katkıyı, savaşımcı ve şair kişiliğiyle Nazım yapmıştır.

Cumhuriyet’in başlangıcına değin şiirde akımlar ya da gruplar önemlidir. Cumhuriyet dönemi şiirimizde “Garipçiler”, “40 Kuşağı” gibi terimler kullanılsa da, artık akımlardan değil, tek tek şairlerden, onların sanatsal kimliklerinden, ideolojilerinden söz edilecektir. “Garip Akımı”nı başlatan şairler başlangıçta aynı şiiri yazdıkları izlenimi yaratmışlardır. Zamanla bu aklından Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday gibi üç önemli şair çıkmıştır. Onlar, Türk Şiirinde bir akıma bağlanarak anılmamışlar, şiirimize tek tek kazandırdıkları Şiirsel düzeyleriyle anılmışlardır. Garip Akımı’na en yakın olan Orhan Veli Kanık’ın şiirleri bile, zamanla Garip havasında yazılan karikatürümsü, espriye dayanan, yer yer haikuları andıran şiir havasından uzaklaşmıştır. Bunların yanında, Garip akımı, Şiirin alışılmış kalıplarını kırma, günlük yaşamdaki konuları şiire sokma yönünden bir devrim sayılmalıdır.

Garip şairleri Fransız şiiriyle neredeyse içli dışlıdırlar. Başlangıçta, şiirlerini Fransız Şiirinin beğenisiyle, dünyayı algılayışıyla yazmaya özenmişlerdir. Garip Akımı içinde yer alan şairler zamanla kendi yolunu seçmiştir. Bu aşamada, Garip Akımının ortak özelliklerinden çok her şairin ayrı ayrı Şiirsel kişiliğinden söz edilmeye başlanmıştır. Orhan Veli Kanık’ın şiirlerinde halk söyleminin izlerine rastlanır. Anadolu kültürlerinin çok eski kaynaklarında Şiirini besleyecek izler arayan Melih Cevdet Anday’la Oktay Rifat, Sartre, Camus gibi Fransız yazarlarında olduğu gibi yazma alanlarını genişleterek roman, oyun türlerinde de ürünler vermişlerdir. Anday’ın, deneme yazarı ve gazeteci olarak da yazınımıza büyük katkıda bulunduğunu unutmamalıyız.

Şiir, birbirine benzer şairlerin çokluğu ile gelişim göstermez. Şairin, Şiirini bağımsız kılması önemlidir. Birbirine benzer şair çokluğunun hiçbir dönemde önüne geçilemez. ‘Çok’tan az, ama değerli şair çıkabiliyorsa, bu iyi bir durum sayılabilir. Türk Şiirinin geleneğinde var bu; Cumhuriyet döneminde yalnız Nazım yetişmiş olsa şiirimiz açısından az kazanç mıdır; ki daha kimler var, onun ortasın da bağdaş kurduğu fotoğrafta; Dağlarca, Anday, Oktay Rifat, Necatigil, Külebi, Hilmi Yavuz...

Garip akımının yarattığı şairler, en verimli şiirlerini yayımlarken, “40 Kuşağı” adı verilen şairler de görünmeye başlamışlardır. Ben, 40 Kuşağı teriminin de yalnızca bir adlandırma olduğu kanısındayım. Çünkü “Garip” diye adlandırılan şairlerin birbirlerine benzemezliği 40 kuşağı şairleri için de geçerlidir. Toplumsal değişme ve siyasal dalgalanmaların insana kazandırdığı “birey” olma bilincinin sanatı etkilememesi olanaksızdır. Şiirleri 40 yıllarında yayımlanmaya başlayan Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Haşan İzzettin Dinamoyu, Rıfat U gaz’ı, Behçet Necatigil’i, A. Kadir’i, Cahit Külebi’yi, Salah Birsel’i, Necati Cumalı’yı yan yana getirelim, hangisinin şiiri öbürünün şiiri ne benzer? Bu aşamadan sonra, şiirimizde şu kültürün, bu kültürün etkisinden de söz edilemez. Dağlarca’nın şiiri nereden etkilenmiş olabilir, duygu kültürünün engin birikiminden başka? Necatigil’in Şiirini hangi kaynak böylesine inceltmiş olabilir? Külebi, Şiirinin halk sesini, yaşadığı toprakların dışında nerde bulabilirdi?

50’lerde “İkinci Yeni" çıktı. Edebiyatı cedide’ye (Yeni Edebiyat) göre “Yedi Meşaleciler” “5 Hececiler” yeniydi. Onlara göre Garip “İkinci Yeniciler” onca uzağa gitmediler; Garip’i "Birinci Yeni” sayarak, Muzaffer Erdost’un buluşuyla kendilerine “İkinci Yeni” dediği Akımlar üzüm salkımına benzer; her yeşil tane, kararmaya başlamış taneye çevirir yüzünü. Genç bir şairi bir “akım”a yakıştırmak onun açısından önemli bir olaydır; hem şair sayılıyor, hem önemli adların geçtiği bir akımın içine yerleştiriliyor... Üzüm salkımında “kararan’ taneye bakanların tümü bir süre sonra onun gibi olur; ama şairlik başka, yüz kişi kararmaya heveslenir de, kararan sayısı ikide üçte kalır. İkinci Yeni akımının içinde çok şair yer aldı. Onların çoğu şairlik niteliğinden yoksun değillerdi. Öne kimler çıktı; Cemal Süreya, Tın gut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan... Bir de, “İkinci Yeni” içinde ken di yenisini bulan İlhan Berk... Türk şiiri denince adları ilk ağızda akla gelen bu şairlerden hangisi tek sözcüğüyle olsun birbirine benzer?

Şiir "benzemezlik” üstüne kurulur. Bir yazımda değindiğim gibi, şairin ustası yoktur. Şaire bir usta yakıştırılırsa, o, “Şiir kazanında kaynayan ‘söz’dür; ‘söz’ün helmeleşeceğini ya da ‘diri’ kalacağını altına sürülen ateşin harından anlayan ‘şair’dir; ‘Divan’dı, ‘Halk’tı, şu Yeniydi, bu Yeniydi ayırt etmeden, Şiirin tarihidir, o tarih içinde yer alan şairin şiire verdiği emektir.”

Bunca akımın içinde Sabahattin Kudret Aksal’ı nereye yerleştireceğiz; ya Attila İlhan’ı? Gülten Akın, Can Yücel, Metin Eloğlu, Ahmed Arif... nereye girecek? Türk şiiri öylesine uçsuz bucaksız ki, her şair ayrı bir “akım”! Nice ad sayılsa, denizi besleyen ırmağın kaynağına yarılamıyor. Her şair, yaşadığı dönemi taçlandırır; bugün sayılsa, şair sayısı yüzleri aşmaz mı?..

Şairin ya da yazarın sanatsal kişilik kazanması, yazdıklarına benzemezlik kazandırmasına bağlıdır. "Tek” olma gibi tanrısal bir niteliği vardır Şiirin. Türk Şiirinin de "tek” şairi çoktur. Üstünkörü yazılmış birtakım medya kışkırtması romanlara, şiirlere bakıp umutsuzluğa kapılmamak gerekir; onlar küçük bulutlardan dökülen yağmur taneleridir. Küçüklükleri oranında buharlaşmaları da tez olur. Önemli olan, bir edebiyatta, yüzyıllara damgasını vuracak şairlerin yetişmiş olması, bu geleneğin sürmesidir. Yunus’tan Nazım Hikmet’e uzayan Şiirin sıradağlarından kimler gelmiş, kimler geçmiş...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült